Ana Menü

Dinlerin Olmadığı Bir Dünya Daha mı Güzel Olurdu?

Tarihe baktığımızda hangi dönem ve hangi toplum olursa olsun, inançların sorgulanması her zaman yasaklanmış ve genellikle cezaları çok ağır olmuştur. Evet, inançlar insanoğlunun her döneminde önemli olmuş ve şiddetle korunmuşlardır…

Dünya üzerinde bulunan hemen hemen tüm inançların ortak özelliği sorgulanamamasıdır. Ya inanırsın ya da inanmazsın mantığı bu konuda her daim geçerli olmuş ve insanoğlunun en büyük kabiliyeti olan sorgulama yetisi ya tam anlamıyla devre dışı bırakılmış ya da kısıtlanmıştır. Bu duruma karşı çıkan ve bir şeylere körü körüne inanmak yerine, mantık ve düşünceler üzerinden çözümleme yapmaya çalışan kişiler toplumlar tarafından her zaman dışlanmışlardır. Dinlerin insana sorgulamamayı veya kısıtlı sorgulamayı emretmesi “bazı insanlara” hep garip gelmiştir. İşin daha da garip tarafı ise bu bazı insanların yaşamı ve doğayı sorgulayarak, yaşama ve teknolojiye yani insanoğlunun geleceğine yaptıkları katkılardır. Özellikle yaşadığımız yüzyılda bu durum çok bariz bir şekilde ortaya çıktı ve o bazı insanları bir kaç sıfır öne geçirdi. Bu durumun sonucu da kısa zaman içerisinde meyvelerini vermeye başladı ki artık inançlar daha sık sorgulanmaya başlandı.

Bu konu hakkında her şeyi yazmaya kalkarsanız zannederim ki bırakın kağıt kalemi harddiskler bile yetmez. O yüzden bu yazıya çok derine inmeden, direk önemli noktalara temas ederek devam edeceğim.

İnançlar Gerçekten Sorgulamayı ve Düşünmeyi Yasaklıyor mu?

Bu konunun en doğru cevabı için hemen tarihe biraz göz atmak gerekiyor. Tarihe baktığımızda bu konuyla ilgili en net örnekleri 1000-1500 yılları arasında Avrupa tarihinde görebiliyoruz. Bu dönemlerde din adamlarının birçok bilimsel çalışmaya karşı çıkması dinin bilimle çakıştığı izlemi uyandırmaktadır. Ama bu konu din ile bilim arasındaki çakışma üzerinden açıklanamaz. O dönemlerde ortaya çıkan sorun inançlarla bilimin çakışması değil, bilginin bilgisizlikle çakışmasıdır. Otorite sahibi olan din adamlarının sahip olmadıkları bilgiden korkması olayıdır. Yoksa bu zamana kadar bilimin ortaya çıkardığı ve kesin olarak dinlerle çakışan bir mevzu yoktur. Zaten olması da çok garip olurdu. Sonuç olarak bugün yaşanan 3 büyük dinin kitabı da, ortaya koyduğu kurallarda bilimsel bir çalışmanın sonuçları değildir. Yani bizler çoğu zaman elma ile armudu karşılaştırmaya çalışıyoruz. Din ile bilim çok farklı iki kavramdır ve ilgilendikleri konular da çok farklıdır. Burada ki mevzu daha da derindir. Bahsi geçen sorgu ve düşünceler, bilim ve inanç arasındaki uyumsuzluk değil, asıl mevzu insanoğlunun dini inançlara ihtiyacı var mı, yok mu sorusu ve arkasından gelen sorgulamalardır.

Dini inançların çoğunun karşılaştığı ve genellikle yasakladığı düşünce ve sorgulama tam olarak budur. Bu soru artık çok ama çok açıkça sorulmaya başlandı. Dini inançlar gereksiz mi?

Dinlerin asıl karşı çıktığı düşünce yapısı budur. Yoksa hiçbir dinin bilimsel gelişmelerle sorunu yoktur olamazda. Yani hiçbir dini topluluk insanoğlunun taş devrine dönmesini istemez. En gerici diyebileceğimiz bir din adamı bile bilimsel olarak ilerlemenin karşısında durmaz.

Geldiğimiz noktada görüyoruz ki bu düşünce yapısı gerçekten dinler için tehlikelidir. Her dinin kendini devam ettirmek gibi bir ideolojisi vardır. Durum böyleyken hiçbir din “din ihtiyaç mı, değil mi” gibi düşünceleri desteklemez ve karşısında durur. İşte bu konu dönüp dolaşıp din bilimle çakışıyor mu tartışmalarına dönüşmüştür. Daha doğrusu buraya getirilmiştir. Dinlere karşı olan gurubun yaptığı en stratejik hamle de budur. Dini bilimin önüne atmak. Neden mi?

Dinler bilimsel gerçeklerin oluşturduğu yapılar değillerdir. Dinler “inanç” kavramanın üzerine kurulu yapılardır. Her dinde geleceğiniz son nokta inanmak veya inanmamaktır. Yani kabul etmek zorunda kalmazsınız. Fakat bilimin ortaya koyduğu gerçekleri kabul etmek zorunda kalırsınız. Din felsefik bir yapıya sahipken bilim direk gerçeklikten bahseder. Din size öğütler verebilirken, bilim size elle tutabileceğiniz, göz ile görebileceğiniz gerçekler verir. Yani teknolojik ve bilimsel olarak ilerlemiş bir toplumda bilim dini inançları ezebilir. Bu yüzden dini inançlara karşı olan kesimler sürekli olarak din ile bilimi karşı karşıya getirerek suni bir tartışma ortamı yaratırlar. Çünkü bilim her zaman kazanır!

Fakat dinlerin eli kolu bağlı değildir. Evet dinler insanlara yaratıcıyı, melekleri ve mucizeleri gösteremezler ama cennet veya cehennemi vaat edilebilirler. Dinlerin en büyük gücü de budur. Size yaşamdan sonra bir hayat vaat edebilirler. Ama bilim en azından şu ana kadar yaşamdan sonra bir hayat veya ölümsüzlük vaat edemedi. Sonuç olarak ölüm denen fiziksel bir aktivite var  Ve yaklaştıkça bütün bilimsel gerçeklerin önüne geçebilen bir aktivite. Durum berabere…

Din karşıtı grupların “Din bilime engel oluyor” görüşü özellikle İslam dininin önünde çok geçerli olmuyor. İslam dininin en büyük amacı yaratıcıyı bulmak ve kudretini anlamaktır. İslam dininde yaratılışın amacı tam olarak budur. Cennet ve Cehennem sadece birer ödül veya cezadır. Bir Müslümanın en önemli görevi doğuşundan ölümüne kadar geçen sürede Allah’ı gücünü ve yapabildiklerini olabildiğince görebilmektir. Bunu yapabilmenin de tek yolu bilim yaparak yaratılışı anlayabilmektir. Dinler arasında ki en güçlü yapının İslam’da olmasının en önemli nedeni de budur. İnsan yapısal olarak çok güçlü bir dindir. İslamın özü Allah’ı anlayabilmek olduğu için bilimden uzak kalması ve karşı çıkması mümkün değildir. Dünya üzerindeki hiçbir dine İslam’a yapılan saldırıların yapılmamasının sebebi de budur. İslamın güçlü yapısı.

Peki, Dini İnançlara Gerçekten İhtiyaç Var mı?

Bu sorunun cevabı içinde ilk olarak tarihe bakmak lazım. Herhangi bir dini inanca ihtiyaç duymamış kaç toplum olmuş ve bu toplumların kaç tanesi yaşamlarına sorunsuz ve düzenli bir şekilde devam edebilmişler soruna cevap bularak kendimize yol açabiliriz. 

İnsanlık tarihi ne kadar geriye gittiği tam olarak bilinmiyor. Bulunan en eski kanıtlar milattan önce 10.000 yıllarına dayanıyor. Fakat bu sadece bulunan kanıtlar ışığında ortaya çıkmış bir değer. İnsanlık tarihi milyonlarca hatta milyarlarca yıl öncesine dayanıyor olabilir. Bunu bize zaman gösterecektir.

Dikkat etmemiz gereken konu, bu zamana kadar bulunan yaşam kanıtlarının hemen hemen hepsinde bir şekilde inanç yapısının olduğudur. İnsanlar tarihin her döneminde bir şeylere inanma ihtiyacı duymuşlar. Güneşe, aya, doğaya vs. mutlaka bir inanç yapısı geliştirilmiş ve insan ötesi bir gücün olduğu kabul edilmiştir. Bazılar bu durumu bilgiye dayandırmıştır. Bilgisizliğin insanları inanmaya sevk ettiği düşüncesi son zamanlarda iyi baskın hale gelmiştir. Fakat o zaman da şu sorun ortaya çıkıyor. Bilinen 12000 yıllık insanlık tarihinde bilgimiz hiç mi artmadı. Dini inançlar hala konumlarını koruyorlar. Son zamanlarda yapılan araştırmalar insanların inançlara daha fazla eğilim gösterdiğini ortaya çıkarmıştır. Sanki inançlar artık rafa kalkıyor gibi bir izlenim oluşmuş gibi görünüyor ama durum tam tersi. İnsanoğlu iyiden iyiye inançlara yönelmiş durumdalar. Hatta bu durum öyle bir hal almıştır ki, mevcut dinler bile yetemez hale gelmiştir. Uzaylılardan tutunda yer altı gelişmiş uygarlıklara kadar bir sürü yaratıcı profili ortaya çıktı son zamanlarda. Bilgi dini inançları bırakın zayıflatmayı iyice güçlendirdi. 

Diğer taraftan, henüz bilimsel olarak kanıtlanmasa da, insanoğlunun yapısında büyük bir güce inanma eğiliminin olduğunu ciddi ciddi konuşulur hale geldi. Tarihe ve şimdiye baktığımızda bu durum çok açık görülmektedir. İçinde bulunduğumuz dünya ve dünyanın sahip olduğu yaşam şartları insanı daha büyük bir güce yöneltiyor. Bu gücün adının ne olduğu önemli değil. İnsanlar ister istemez bu arayışa giriyorlar. Hiçbir yaratıcıya inanmadığını iddia eden biri bile bir şeylere inanıyor. Neye mi inanıyorlar, hemen söyleyeyim: Bilgiye inanıyorlar. 

Bilginin bütün sorulara çözüm bulabileceğine inanıyorlar. Peki insanları bir yaratıcıya yönelten şey cevap bulamadığı sorular mı, yoksa sorunlar mı? İşte bütün soruların ve çözümlemelerin havada kaldığı yer tam burasıdır.

Bilim İnsanoğlu İçin Yeterli midir?

Bilim, insanların karşı karşıya kaldığı sorunları bırakın çözmeyi, birçok soruya cevap bile veremiyor. Şuan için mevcut durum böyle. Bazı sorular var ki büyük ihtimalle mutlak cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğiz. 

Büyüklüğünün ne kadar olduğunu bilmediğimiz ve hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz bir yapının içinde yaşıyoruz. Bir gün ışınlanma teknolojisini bulsak yani ışık hızında hareket edebilsek hatta zamanı bile bükebilsek yine de nerede olduğumuzu öğrenemeyeceğiz. İçinde bulunduğumuz ve anlayamadığımız bu yapının sınırları nerede, bu sınırların ardından ne var, bir sınır var mı gibi o kadar çok soru var ki, insanoğlunun gücü bunları çözmeye yetmeyecektir.

Bunların yanında ölüm gibi bir gerçek var. Bizi biz yapan biyolojik yapımız mı, bilmediğimiz bir enerji mi? Bu enerji nereden geliyor ölünce nereye gidiyor? Yüzlerce cevabı bilinmeyen ve bilinemeyecek sorunun içinde sadece araştırarak ve düşünerek nereye varabiliriz? Bu süre içinde insanların kendi elleri ile koyduğu yaşam kuralları ile düzeni sağlayabilir miyiz?

Hiç bu kadar açılmadan daha da basit bir soru ile işe başlayabiliriz. İnsanoğlu nasıl bir canlı? Beynin sağladığı düşünme yetisi bizleri realiteye yönlendirirken, sevgi, vicdan ve merhamet gibi duygular neyin nesi. Bu duygular neden bu baskın. Kendi menfaatlerimiz doğrultusunda gerçekler üzerinden yolumuza devam etmek varken neden bu duygulara esir oluyor ve bu duyguların yönlendirmesi ile mantık sınırlarının dışına çıkıyoruz?

İnanmaya olan ihtiyacımız bu yapımızdan dolayı mı ortaya çıkıyor? Bilimin doğurduğu realite bizim bir yanımızı aç bırakıyor olabilir mi? Bu sorular bile insanlık tarihini inanca olan bakış açısını ortaya çıkarmaktadır. İnsanoğlunun kaçınamadığı bir duygusal bir yapısı vardır. Çok açık bir şekilde tanımlayamadığımız ama hissettiğimiz bir takım şeyler var. Doğanın bilimsel gerçekleri ölmeyi emrederken bizler ölmek eylemini normal bir şeymiş kabul edemiyoruz. Kabul etseniz bile birtakım şeyler ki buna duygular diyoruz, bu gerçeği kabul etmiyor. Mistik bir yoğunlaşma her daim içimizde duruyor. İşte bu durum insanı inançlara yöneltiyor. Mutlak gerçekler bizleri tam olarak tatmin etmiyor. Bir robottan bahsettiğimizde bilim ve bilimin meyvesi olan bilgi yeterli geliyor. Ama insanoğlundan bahsettiğimizde bir şeyler havada kalıyor. Bu da kaçınılmaz olarak inançları ortaya çıkıyor. 

Tabii ki şunu göz ardı etmemiz gerekiyor. İçinde bulunduğumuz düzenin acımasız yüzü de bizleri bizlerden daha güçlü ve hesap sorabilecek bir varlığı itiyor olabilir.

Muhteşem bir dünya düzeni oluştursak, suçların ve suçluların olmadığı, açlık ve yoksulluğun olmadığı ve adaletin mutlak bir şekilde uygulandığı bir dünya. Böyle bir dünyada bir yaratıcıya ihtiyaç duyar mıydık? 

Bence duyardık. Bir süre sonra bize bu yaşam şartlarını sağlayan içinde bulunduğumuz düzeni tanrısallaştırırdık. Düzene muhalif unsurlara karşı düzeni savunurduk. Düzenin bize her şeyi en doğru şekilde verdiğine inanırdık. Muhtemelen karşımızdaki insanlar bizlerin robotlaştığını gören insanlar olurlardı. Düzeni yıkarak daha özgür ve sınırları olmayan bir yaşam için savaşırlardı. Hemen hemen aynı noktaya gelirdik.

Tüm ihtimaller gösteriyor ki bizler inanmaya programlanmış varlıklarız. Bir yaratıcı inancı da inançlarımızın en üstündeki inançtır. Ve sonuç olarak her şeye gücü yeten ve iyi-kötü ne varsa karşılığını verecek bir yaratıcı inancı da zararlı değildir. En mantıklı seçim olarak bir yaratıcıyı kabul ettikten sonra asıl sorumuza bir cevap verebiliriz. Peki ya dini inançlar.

Eğer bir yaratıcıyı kabul edeceksek o zaman dini inançları da kabul etmek zorundayız. Yaratıcı ile ilgili hiçbir şey bilmeden nasıl bir yaratıcıya inanabilirsiniz ki? Sonuç olarak benim geldiğim noktada dini inançlar bir mecburiyet. Bu mecburiyeti insanoğlunun yapısı ortaya çıkıyor. Aslına bakarsanız insanoğlunun yapısı bir yaratıcı var diye bas bas bağırıyor. 

Dinlerin olmadığı bir dünya daha mı güzel olurdu sorunun bir cevabı yok. Bence hiçbir zaman da olmayacak çünkü insanoğlu hiçbir zaman dinlerin olmadığı bir dünyada yaşayamayacak. Buraya kadar kendi inançlarımı katmadan durumu yorumlamaya çalıştım. Buradan sonra kendi inancımı işin içine katarak bir yorum daha yapmak istiyorum.

Bir Müslüman olarak İslam dininin hiçbir yerde doğru yaşandığına inanmıyorum. Kişisel olarak doğru yaşanırken toplumsal olarak İslami doğru bir şekilde öğrenemiyoruz ve yaşayamıyoruz. 

İslamı sadece ibadetler üzerine oturtmak veya sadece Cennet-Cehennem kavramları üzerinden yola çıkarak tek amacımızın Cennete girmek Cehennem’den kaçmak olduğunu aşılayan şuan ki yapının doğru olmadığına tüm kalbimle inanıyorum. 

Bilgimiz arttıkça gerçek İslamın ne olduğunu öğreneceğiz ümidiyle…

Yorum Yap