Filozoflar - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Filozoflar

  1. Johannes Heinrich Abicht Kimdir? (1712-1804)
    Alman düşünürüdür.

    Felsefe sorunlarına eleştirici bir tutumla çözüm bulmaya, ahlak ile doğal hukuku bağdaştırmaya çalışmıştır. Volkstadt'ta doğmuş, Wilna'da ölmüştür.

    İlk ve ortaöğrenimim doğduğu yerde, yükseköğrenimini ise Erlangen Üniversitesi'nde bitirmiştir. Önce ilk çağ felsefesiyle ilgilenen Abicht daha sonra Kant ve Reinhold'un görüşlerini benimsemiş ve sonraları onlardan ayrı bir yol tutmuştur. Abicht, 1796 yılında Berlin Bilimler Akademisi'nin açtığı bir yarışmaya, Leibniz-Wolff dönemi metafizik sorunlarıyla ilgili bir çalışma ile katılmış ve ödül kazanmıştır.


    Abicht Erlangen Üniversitesi'nde felsefe okutmuştur. Arkadaşı Born ile beraber 1789-1791 yılları arasında Kant'ın felsefesini yayma amacını güden "Neues Philosophisches Magazin zur Erlanterung des Kantischen Systems" adlı bir dergi çıkarmışlardır. Abicht, felsefeye Kant'ın geliştirdiği sorunlar üzerinde çalışmakla, onlara yeni yorumlar aramakla girmiş, sonra bu yorumcu tutumu bırakarak ahlak ve doğal tüze sorunlarını incelemeye yönelmiştir. Ona göre doğal hukuk ile ahlak ilkeleri arasında, köken bakımından bağlantı vardır. Ahlakın değişmeyen, genel geçerlik taşıyan ilkeleri yalnız duyu verilerinden kaynaklanan bir bilginin ürünü değildir. Birtakım deney öncesi düzenleyici ilkeler de vardır. Bir bilgi varlığı olan insan, doğal olarak, özgürdür.


    Onun uyması gereken kurallar dışa dayalı düşünce ilkeleridir. Bilginin iki kaynağı vardır: Biri duyularla sağlanan ilk verilerdir. Bu veriler anlayış gücünde işlenir, yeni biçimler kazanarak bilgiye dönüşür. Öteki kaynak ise düşünme yeteneğidir. Bu yetenekte, deney öncesi, birtakım ilkeler vardır.

    Deney bilgisi, duyu verilerinin bu ilkelere göre düzenlenip biçimlenmesiyle geçerlik kazanır. Us, tek yol gösterici, denetleyici, düzenleyici yetenektir, yargı gücünün kaynağıdır. Bu nedenle bütün davranışların us ilkelerine uyması gerekir. Ahlaklı olmak us ilkelerine göre davranmaktır. Abicht istenç, doğal hukuk, mantık, ahlak, bilgi, metafizik konularında çalışmıştır. Bütün bu yapıtlarında, eleştirici bir yöntemin uygulandığı görülür.

    Onun felsefe alanında başlıca özelliği de sorunların çözümünde eleştiriye ağırlık vermesidir.

    Bathlı Adelhard Kimdir? (1090-1160)

    İngiliz düşünür ve tanrıbilimcidir.

    Chartres Okulu'na bağlıdır. Öz-biçim sorununun çözümünde Aristoteles ile Platon'u bağdaştırmaya çalışmıştır. Bath'ta doğmuş, Bristol'da ölmüştür.

    İlköğrenimini doğduğu yerde gördükten sonra Fransa'ya gitti, yükseköğrenimi bitirdi. Sonra Laon'da Anselmus'un kurduğu okulda, bir süre öğretmenlik yaptı. İtalya, İspanya, Anadolu ve değişik Arap ülkelerini kapsayan uzun bir geziye çıktı.

    Yedi yıl süren bu geziden sonra, Araplardan edindiği bilgileri tanıtmak amacıyla İngiltere'ye döndü. Araplardan öğrendiği "Eukleides'in Stoikheiai" (İlkeler) adlı çalışmasını, Arap bilginlerinin matematik ve gökbilimle ilgili değişik yapıtlarını çevirdi. Bu gezisi süresince edindiği bilgilere, sürdürdüğü çalışmalara dayanan "Quaestiones Naturales" (Doğa Sorunları), "De Eodem et Diverso" (Özdeşlik ve Çeşitlilik Üstüne) adlı yapıtlarını yazdı.

    Adelhard, felsefeye Arap düşünürlerinin çalışmalarını incelemekle, görüşlerini öğrenmekle girdi. Aristoteles ve Platon'un o dönemde bilinen yazılarını yorumlayan Arap bilginleri akıl ilkelerine dayanan ve genellikle Aristoteles mantığından kaynaklanan bir yöntemi benimsemişlerdi. Felsefe ve tanrıbilim sorunlarının yorumlanmasında uygulanan bu yöntemi benimseyen Adelhard, gelenekçi İngiliz tanrıbilimciliğine karşı çıktı.

    Tanrıbilim sorunlarının akılcı bir yöntemle çözümlenmesi gereğini ileri sürdü. Felsefe ile tanrıbilim sorunlarının belli bir "neden" kavramı üzerinde yoğunlaştığı görüşünü savundu. Ona göre bütün varlık türleri ve bilinen nesnelerin oluşumunda, genel geçerlik taşıyan, belli bir neden vardır. Tanrı'nın yaratıcı gücü de bu "neden"le bağlantılıdır. Tanrısal gücün belli bir "neden" e dayanması bir eksiklik değildir. Varlık kavramı altında toplanan bütün nesneleri yaratan Tanrı, belli bir "neden" e dayanmadan edemez. Tümel kavramlar tanrısal bir anlayış gücünde önceden vardır. Yaratılış eylemi bu kavramlara göredir ve onlardan sonradır.

    Bireysel anlayış gücü bu kavramların varlığını, öncelliğini, düşünerek kavrayabilir. Algılama, bu tanrısal kavramların sınırlarını aşamaz. Bilginin kazanılmasında başlıca etken temel ilkeleri kavramaktır. Bu temel ilkelerin kavranması da matematik kurallarına göre davranmakla olabilir. Matematiğin uyguladığı tümdengelim yöntemi maddenin, madde evreninin tanınmasını, bilinmesini sağlar. Bilginin sağlanmasında us ilkelerine dayanan matematik yönteminin uygulanması gereklidir. Tanrı ilk devindirici güçtür. Tanrı istenci dışında bir devinim söz konusu değildir. Devinimden yola çıkarak, ilk devindirici olan tanrısal gücü, yani Tanrı'yı kavrama olanağı vardır. İnsan akıl yürüten bir varlıktır, ölümlüdür; ancak ruh ölümlü değildir.

    Ölüm ruhla gövdenin ayrışması, ruhun gövdeden uzaklaşmasıdır, insanda maddeyle ilgisi olmayan özellikler vardır. Hayvanda duyum olmadığı gibi, insan varlığının özünü oluşturan ruh da yoktur. Bu özellik hayvanın, evren bütünü içinde bir "tür" olmasından kaynaklanır. Salt duyularla algılanabilen nesnelerde "tür" ve "çeşit" ayrımı vardır. Sözgelişi hayvan için "tür", insan için "çeşit" ve "birey" söz konusudur. Adelhard, "tür" ve "birey" konusunda Aristoteles'in ve ondan kaynaklanan, Orta Çağ tanrıbilimcilerinin izinden gitmiştir. Evrenin yapısı ve düzeni konusunda da Platon ile Aristoteles'in görüşlerini uzlaştırmaya çalışmış, yeni bir görüş getirmemiştir. Onun düşünce tarihindeki önemi, daha çok, Arap düşünürlerinin yapıtlarına dayanması, onları çevirerek, Avrupa aydınlarına tanıtmasındadır.

    Adelhard, Avrupa Orta Çağı'nda, Yunan-Roma ilk Çağı ve özellikle felsefesini tanıma ve İlk Çağ düşünce ürünlerini yazıldıkları diller olan Yunanca ve Latinceden öğrenme çalışmalarına ve böylece yeni bir dönemin başlamasına yol açmıştır. Daha sonraki dönemlerde, Yunan-Latin ilk Çağı'nı, kendi kaynaklarından tanıma amacım güden çalışmalar nedeniyle, bilimsel bakımdan, bir Doğu-Batı yakınlaşması başlamıştır. Bu arada, yine Adelhard'ın çevirileriyle, Arap felsefesi batıda ilgi uyandırmış, yeni bir çalışma alanı açmıştır.

    YAPITLARI: Özdeşlik ve çeşitlilik Üstüne, Usturlab Üstüne, Doğa Sorunları.


  2. 2009-05-07 #2
    Max Adler Kimdir? (1873-1937)

    (doğum 05.01.1873, Viyana - ölüm 28.06.1937, aynı yer)

    Avusturyalı düşünür ve siyaset adamıdır.

    Avusturya Marksizminin kurucularından ve Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin sol kanat temsilcilerindendir. 15 Ocak 1873'te Viyana'da doğmuştur. 1896'da hukuk öğrenimini bitirmiştir. 1904-1922 arasında Marx-Studien dergisinin editörlüğünü yapmıştır.

    Aynı dönemde Der Kampf dergisinde makaleler yazdı. 1907'de Karl Renner ile birlikte "Viyana Sosyoloji Topluluğu"nu kurdu. 1920-1923 arasında Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin milletvekili olarak parlamentoda bulundu. 1934'te Viyana Üniversitesinde sosyoloji dersleri vermeye başladı. 28 Haziran 1937'de Viyana'da öldü.

    Adler, "Avusturya Marksizmi" olarak bilinen ve 1904'ten sonra Karl Renner, Rudolf Hilferding ve Otto Bauer tarafından kurulan okulun felsefi kuramcısıdır. Sosyalist düşünce tarihinde, tarihsel maddeciliğin "revizyonu" denemelerinin yoğunlaştığı ve felsefeye yeni bir ilginin doğmaya başladığı bir dönemde Adler, Marksizm'in ekonomik determinizm temeline dayanan yorumlarına karşı çıkmış, tarihsel maddeciliği Yeni-Kantçı felsefeyle bağdaştırmaya çalışmıştır.

    Marx'ın öğretisini, yaşadığı dönemin sosyal, ekonomik ve siyasal koşullarına uyarlamak isterken ve Marxizm'in değişmeye açık bir sentez olduğunu ileri sürerken, bireylerin düşünsel etkinliğini ön plana çıkaran görüşlerin savunuculuğunu yapmıştır. Adler, "Kausalitaet und Teleologie im Streite um die Wissenschaft" (Bilim Tartışmasında Nedensellik ve Teleoloji) adlı ilk kitabını 1904'te yayımladı. Kant'ın "sentetik a priori" adını verdiği, insan zihnine ilişkin mutlak sınırları toplumsal düzeyde ele alan Adler, insan zihninin toplumsal koşullar tarafından belirlendiğini ileri sürmüş ve bunun yol açtığı sınırlara "sosyal a priori" adını vermiştir. Adler'e göre, insan zihni toplum tarafından sunulan verileri seçerken özgür olmakla birlikte, çevre ve koşullar insanın bilgi ve eyleme ilişkin tercihlerini sınırlandırmaktadır.

    Bu bağlamda, insan zihninin kendi dışındaki "tarafsız" bir veriler bütününü dolaysız bir nesnellik içinde edinmesi mümkün değildir, insan zihni edilgen bir algılayıcı olmakla kalmaz, yöneldiği dışsal gerçeği biçimlendirir de. Bu görüşlerden yola çıkan Adler, Lenin ve Kautsky'nin tarihsel maddecilik anlayışını eleştirmiş, bu yaklaşımın bireyi ekonomik güçlerin basit bir aracı durumuna indirgediğini ileri sürmüştür. Adler'e göre, Marx insan duygu ve düşüncelerini maddenin dolaysız bir yansıması olarak ele almamış, zihnin maddeden görece bağımsız işleyişini de vurgulamıştır. Marx, insanı fiziksel ve fizyolojik süreçler tarafından belirlenen bir makine olarak tanımlayan kaba maddeci yaklaşımlara karşı çıkmış ve sorunu zihin ile madde, birey ile toplum arasındaki diyalektik bir ilişki olarak ele almıştır.

    Adler'e göre, toplum, maddi güçlerin bütünlüğü ile düşünsel-ruhsal çabaların birliğinden oluşmaktadır. İnsan pratiği aynı zamanda felsefi ideallerin gerçekleştirilmesine de hizmet etmektedir. Bu bağlamda, bilim ile ahlak, toplumsal yasaların belirleyiciliği ile amaçlanan idealler, tarihsel maddecilik ile felsefe arasında aşılmaz uçurumlar yoktur. Adler, Marx'ın gençlik döneminde yazmış olduğu "Zur Kritik der Hegeyschen Rechtsphilosophie" (Hegerin Hukuk Felsefesinin Eleştirisi) adlı kitabında "Hümanist Marxizm" olarak adlandırılabilecek bir anlayışı doğrulayan kanıtlar olduğunu ileri sürmüştür. Lukacs'ın Marx'ın gençlik dönemindeki yazılarını Hegelci bir yaklaşımla yorumlaması gibi, Adler de Marx'ın bu dönemindeki yazılarını Kantçı bir bakış açısıyla yeniden değerlendirmiştir. Kişiliğin yaratıcı bütünselliğini insanın en yüce amacı olarak nitelendiren Yeni-Kantçı felsefeden yola çıkan Adler, daha zengin bir bireyselliğe ulaşmış sosyalist insanın oluşturulması gerektiğini savunmuştur. Bir siyaset adamı olarak Adler, 1888'de Victor Adler tarafından kurulan ve içinde farklı siyasal eğilimleri barındıran Avusturya Sosyal Demokrat Partisi'nin sol kanadında yer almıştır.

    Mücadelesini esas olarak genel oy hakkının elde edilmesi ve parlamenter yoldan iktidara gelinmesi çizgisinde sürdüren Avusturya Sosyal Demokrat Partisi içinde proletarya diktatörlüğünü ve işçi konseylerini savunmuştur. Bununla birlikte, Adler'in Avusturya Sosyal Demokrat Hareketi içindeki düşünsel etkinliği, esas olarak siyasal mücadele düzeyinde değil, felsefi düzeyde olmuştur.

    ESERLERİ

    - Kausalitaet und Teleologie im Streite um die Wissenschaft, 1904, ("Bilim Tartışmasında Nedensel*lik ve Teleoloji*)
    - Marx als Denker, 1908, ("Bir Düşünür Olarak Marx'')
    - Das Soziologische in Kant's Erkenntnis kritiky 1925, ("Kant'ınBilgi Eleştirisinde Sosyolojik Öğeler")
    - Das Raetsel der Gesellschafu 1935, (Toplumun Gizemi)

    Theodor Wiesengrund Adorno Kimdir?(1903-1969)

    Toplumbilim, ruhbilim ve müzik- bilim alanlarında da çalışmış, Frankfurt Okulu'nun "eleştirel kuram"ının felsefi mimarlarından olan Alman düşünür. Sonraları tüm felsefece görüşlerine damgasını vuracak olan Kant'ın Arı Usun Eleştirisi adli kitabını toplum eleştirmeni ve sinema kuramcısı Siegfried Kracauei le birlikte I. Dünya Savaşı'nın bitmesine yakın her cumartesi öğleden sonraları okumaya başladı. Kracauer'in rehberliği Adorno'ya, bu kitabın yalnızca bir bilgi kuramı kitabı olmadığını, aynı zamanda tinin tarihsel konumunun da okunabileceği kodlanmış bir metin olduğunu düşündürttü.

    Annesinin ve kız kardeşinin etkileriyle müziğe karşı beslediği ilgiyi beste yapmaya dek vardırır düşünür II. Dünya Savaşı yıllarını ise Cafifornta'da sürgünde geçirdi. Adorno, 1924'rı Joham Wolfgang Goethe Universitesi nde Edmund Husserl üzerine yazdığı tezi tamamlayarak fesefe doktoru derecesini aldı. Bir yıl sonra Alban Berg ile kompozisyon çalışmak ve Arnold Schoenberg etrafında toplanmış müzisyenlere, bestecilere katılmak için Viyana'ya gitti. Viyana gezisinin Adorno üzerindeki etkisi çok kalıcı oldu; "yeni müziğin' hem önde gelen bir savunucusu oldu, hem de felsefece biçemi Schoenberg ile Bergin "atonal" kompozisyon tekniklerinin izlerini hep taşıyacak hale geldi.

    Frankfutt'taki çalışmalarına dönen Adorno, Kierkegııard Konstrııktion der Astetichen (Kierkegaard: Estetik Olanın Kuruluşu , I933) adli kitabıyla doçentlik sınavını verdi. Bu güç kitapta üç konu daha bir öne çıkmaktadır: a) Kierkegnard' da, öznellik kavramında olduğu gibi, varoluşsal öğeleri soyut kategorilece dönüştürmek yoluyla varoluşçuluğun somutlaşma arzusunun açığa çıkarılarak eleştirilmesi; b) şeyleşmiş toplumsal dünyanın yani kişilerin üzerinde baskı kuran öznelligin savlarına kayıtsız kalan kurumlar dünyasının bir okuması; c) tanrıbilimsel düşüncelerin tarihsel ve maddi somutlaştırılmasının sağlanması girişimi. Adorno, Hitler Almanyasi' ndan 1934' te kaçarak Oxford'a Memın College'a geldi. Burada geçirdiği üç buçuk yıl içinde o zamanlar arkadaşı Max Horkheimer'in yönetimindeki Institut für Sozial (Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü) dergisine makaleler yazdı; daha .sonra 1956'da yayımlanacak Husserl üzerine bir kitap hazırladı. II. Dünya Savaşı yıllarını ABD'de geçiren düşünür bu sıralarda Horkheimer ile ortaklaşa Dialektik, derAufklarung (Aydınlanmanın Diyalektiği, 1947) adlı kitabı yazdı. Savaş sona erince Enstitü'yü yeniden kurmak için Frankfurt'a dönen Adorno izleyen yirmi yıl içinde müzik, edebiyat eleştirisı, toplumsal kuram ve felsefe üzerine çığır açıcı pek çok kitap ve makale yazdı. Örneğin, 1957 tarihli "Sociology and Empirical Research" (Toplumbilim ve Deneysel Araştırma) adli makalesi artık, 1960'larda Almanya'yı kasıp kavuran "olguculuk tartışması"nın başlatması sayılmaktadır. Adorno'nun iki önemli felsefe kitabı da bu dönemde yazılmıştır: Negative Diyalektik (Olumsuzlayıcı Diyalektik, 1966 ile Astetiche Theorie (Estetik Kuramı, 1970). Adorno'nun felsefesi, içinde yaşadığı toplumsal dünya anlayışına gösterdiği bir tepki olarak okunabilir. O, ileri Ban toplumlarının Mark'ın çözümlediği kapitalist üretim ilişkileriyle kurulmuş olduğundan asla kuşku duymamış, özellikle de Mark'ın meta fetişizmi ile kullanım değerinin değişim değerince baskı altına alındığı. konusundaki görüşlerine tümüyle kalmıştır. Adorno ayrıca iktisadı biçimlendiren düzeneklerin aynısının sonuçta kültürel etkinlikleri de belirdiği düşüncesini de benimser. Sermayenin, iktisadı ussallaştırmasının doğal sonucu tahakküm ve yoksulluk (kabaca söylenirse "adaletsizlik' olurken, kültürün ussallaştırılmasının sonucu yabancılaşma ve anlamsızlık (kabaca söylenirse "yoksayıcılık' olmaktadır.

    Avrupa'da faşizmin yükselmesinin ve işçi hareketlerinin çözülmesinin ardında yatan -ve daha sonraları Yahudi Soykırımı ile doruğuna ulaşan- nedenlere karşılık Adorno, modern dünyanın toplumsal ve iktisadi örgüsüne sinmiş gerçekten kayda değer ilerici eğilimlerin varlığından kuşku duymaya başladı. Hatta modern toplumların ussallaştırılması tasarısının tamamlanmış olmaktan uzak olduğuna ve dolayısıyla içgüdüsel olarak ilerici toplumsal oluşumların gelişmeci kesimleri de içinde olmak üzere Marx'ın tarih kuramının da egemen kapitalist üretimininkine benzer ussallaştırma yapıları talep ettiğine inanmaya başladı.

    Adorno'ya göre modernliğin en köklü ikilemlerinin kökeninde usun ve ussallaştırmanın bu yapıları varsa, modernliğin bunalımı temelde "usun bunalımı" demektir. Her şeyden önce gerekli olan da usun eleştirilerek tedavi edilmesidir. Adorno'nun modern usun bunalımının merkezinde yöntemin, çözümlemenin, sınıflandırmanın, evrenselliğin ve mantıksal dizgeliliğin her şeyden önce geldiği modem bilimsel usçuluğun olduğuna inancı tamdır. Adorno nesnelerden kökten bir biçimde bağımsız tanımlanan usun dağıldığını, bozulduğunu ileri sürer. Aydınlanma'nın Diyalektiği 'nde Adorno, ussallığın soykütüğünü çıkarmayı amaçlar.

    Aydınlanma, insanın korkularının ve umutlarının bulaştığı doğal dünyaya, söylemlere karşıdır. Usun söylemden üstünlüğü varsayımı, böylelikle, usun insanbiçimci yansımalarından kurtuluşu haline gelir. Us dünyayı öznel izdüşümlerden çok nesnel bir biçimde resmeder. Adorno, bu abartılı us tablosunu hem biçim hem de içerik bakımından çelişkili bulur. Ona göre söylen de us da insanlığın kendisini söylemsel güçlerden kurtarmak gereksinimlerini karşılamak ve tutkularını doyurmak için doğal dünya üzerinde denetim kurma savaşımı sonucu ortaya çıkmıştır.

    Demek ki, aydınlanmış usun özerkliği varsayımı için gerekli biçimsel nitelikler, gerçekte insanın doğayla savaşımı içinde insanın soykütüğü üzerinde temellenmektedir. Aydınlanmış us nesnel değildir; doğayı denetim altında tutmak isteyen insanın tutkularının hizmetindedir. böylesi bir us insanın ayakta kalma güdüsünün somutlaşmasıyla, dolayısıyla ancak kendisi bir araç oldukça anlam kazanır. Adorno'nun felsefece duruşu ya da etkinliği, kendisini açıkça sanatsal modernliğin eylemlerine ve yazgısına bağlar; bu nedenle de iç tutarlılığı eksiksizdir.

    Adorno felsefenin foyasını ortaya çıkarmak ister; usçuluğu ve anlama yetisini, bunların "özdeşi olmayan ötekisiyle" temellendirmek ister. Adorno'nun diğer önemli yapıtları arasında Arnold Schönberg'in atonal müziğini müzikal modernizmin en üst noktası olarak savunduğu Philosophie der Neuen Musik (Yeni Müziğin Felsefesi -1949); somut bireysel deneyimin modern, burjuva toplumundaki yokoluşuna ilişkin düşüncelerini yansıtan 153 çarpıcı aforizmadan oluşan Minima Moralia (1951); Husserl'e ilişkin, görüngübilimin kaçınılmaz soyutluğu ya da aradığı somutluğu yitirmeye yazgılı oluşu üzerine duran ve yoğun bir okuma sonucu ortaya çıkan Bilgikuramının Özeleştirisi: Husserl İle Görüngübilimsel Çatışkılar Üstüne İncelemeler, (1956); Hegel Üzerine Denemelerden oluşan, Hegel Üstüne Üç Çalışma, 1963 ile Heidegger'in varoluşçuluğunu soyut ve tarih dışı olarak yorumladığı Sahicilik Jargonu sayılabilir.

    Felsefesi

    Popüler kültürün insanları oyaladığını, işlem dışı bıraktığını ve durumun korunmasını sağladığını savunur. Başkalarının egemenliğindeki insanlar fala, astrolojiye yönelir; çünkü geleceğini bilmez durumdadırlar. Bunun sebebi de insanın kendi hayatının öznesi olmamasıdır.

  3. 2009-05-07 #3
    Anaksagoras (Anaxagoras) Kimdir? (M.Ö. 500 - 428)

    Yunan doğa filozofu. Klazomenai'de doğan Anaksagoras Atina'da bir okul açarak Perikles, Euripides, Arkhealos (bazı yazarlara göre Sokrates), vb. bir çok öğrenci yetiştirmiştir. Bazı parçaları günümüze kadar kalan Tabiat Üzerine adlı bir eser yazdı. Platon'un Phaidion'unda Sokrates onun dersinden söz açar.Ayrıca Anaxagoras bir felsefe kitabı yazmştır aacak M.S 6. yüzyılda Kilikyalı Simplicius'un çalışmalarının korunması sayesinde bu kitabın ilk bölümünün fragmanları hayatta kalabilmiştir.

    Felsefesi

    Anaxagoras, İyonya'dan Atina'ya araştırma biliminin temel esasını ve felsefesini getirmiştir. Onun gökyüzü izlenimleri ve meteorların düşüşü ona evrensel düzenin yeni teorilerini biçimlendirme imkanını sunmuştur. Peloponnesos'tan daha geniş ve yanıcı bir ****l yığını olarak adlandırdığı Güneşin, gökkuşağının, meteorların, güneş tutulmalarının bilimsel açıklamasını yapmaya çalışmıştır.İddia ettiği göksel varlılar tamamen dünya'dan kopuk taş yığınlarıdır ve hızlıca sürtünerek dünyaya doğru alev topu halinde düşerler. Anaksagoras, Empedokles gibi, Parmenides'in Varlık ne varlığa gelir ne de geçip gider, ama değişmezdir kuramını kabul ediyordu. ‘Helenler varlığa gelişi ve geçip gidişi doğru olarak anlamıyorlar, çünkü hiç bir şey varlığa gelmez ya da geçip gitmez, ama olan şeylerin bir karışması ve bir ayrılması vardır.' İki düşünür de, böylece, özdeğin yokedilemezliği konusunda anlaşmaktadırlar, ve ikisi de karışmaları nesneleri oluşturan v ayrılmaları nesnelerin yitişini açıklayan yokedilmez özdeksel parçacıklar konutlayarak bu kuramı açık değişim olgusu ile uzlaştırmaktadırlar. Ama Anaksagoras en son birimlerin toprak, hava, ateş ve su olarak dört öğeye karşılık düşen parçacıklar olduğu konusunda Empedokles ile anlaşmamaktadır. O parçaları niteliksel olarak bütün ile aynı olan her şeyin en son ve türetilmiş olduğunu öğretmektedir.

    Başlangıçta, her tür parçacık -Anaksagoras'a göre bölünemez hiç bir parçacık yoktur- biraraya karışmıştı. Tüm şeyler biraradaydılar, hem sayıda hem de küçüklükte sonsuz olarak; çünkü küçük de sonsuzdu, ve tüm şeyler biraradayken, hiç biri küçüklükleri nedeniyle ayırdedilemiyordu. Tüm şeyler bütündedirler. En son parçacıklar ortaya çıkacak olan nesnede belli bir türdeki parçacıkların baskın olacağı bir yolda biraraya getirildikleri zaman görgül nesneler doğmaktadır. Böylece kökensel karışımda altın parçacıkları dağınık olarak ve başka her tür parçacık türüyle karışık olarak bulunmaktadır; ama altın parçacıkları -başka parçacıklarla- sonuçtaki görülür nesnenin baskın olarak altın parçacıklarından oluşacağı bir yolda biraraya getirildikleri zaman, önümüzde görgül dünyanın altını durmaktadır. Niçin başka parçacıklarla diyoruz? Çünkü somut görgül nesnelerde, tüm şeylerin parçacıkları vardır; gene de bunlar öyle bir yolda birleşmişlerdir ki, bir parçacık türü baskındır ve bütün nesne adını bu olgudan almaktadır.

    Anaksagoras herşeyde herşeyin bir oranı vardır öğretisini savunuyordu ve bunun görünürdeki nedeni değişim olgusunu başka türlü nasıl açıklayabileceğini anlayamamış olmasıydı. Bu yolda Anaksagoras Parmenides'in varlık üzerine öğretisini korumaya çabalıyordu, ve aynı zamanda değişime karşı realist bir tutumu da benimseyerek onu duyguların bir yanılsaması olarak dışlamıyor ama bir olgu olarak kabul ederek Eleatik varlık kuramı ile uzlaştırmaya çalışıyordu. Bu noktaya dek Anaksagoras'ın felsefesi Empedokles'in Parmenides'i yorumlayış ve uyarlayışının bir türüdür, ve özel olarak dikkate değer hiç bir özgünlük göstermemektedir. Ama şeylerin ilk kütleden oluşmasından sorumlu olan güç yada kuvvet sorusuna geldiğiniz zaman, Anaksagoras'ın felsefeye özgün katkısına da gelmiş oluyoruz. Empedokles evrendeki devimi Sevgi ve Çekişme olarak iki fiziksel kuvvete yüklemişti; ama Anaksagoras bunun yerine Nous yada An ilkesini getirmektedir. ‘ Anaksagonas ile bir ışık, henüz zayıf da olsa, dogmaya başlamaktadır, çünkü ‘'anlak'' şimdi ilke olarak kabul edilmektedir.' ‘ Nousun,' demektedir Anaksagoras, ‘ hem büyük hem de küçük dirimli tüm şeyler üzerine gücü vardır. Ve Nousun bütün döngü üzerinde gücü olduğu içindir ki o başlangıçta dönmeye başlamıştı.... Ve Neus olacak olmuş, olmuş olan, şimdi olan ve olacak olan tüm işleri, ve ayrılmış yıldızların ve güneşin ve ayın ve havanın ve eterin şimdi içinde dönmekte oldukları bu döngüyü düzene koydu. Ve döngünün kendisi ayrılmayı yarattı, ve yoğun seyrekten, sıcak soğuktan , parlak karanlıktan, ve kuru ıslaktan ayrıldı. Bir çok şeyin bir çok oranı vardır. Ama Nous dışında hiç bir şey başka herhangi bir şeyden bütünüyle ayrılmış değildir. Ve hem büyük hem de küçük, tüm Nous benzeridir; oysa başka hiç bir şey başka herhangi bir şey benzemez, ama her bir tekil şey en açık olarak kendi içinde en çoğunu kapsadığı şeylerdir ve şeylerdir Nous sonsuzdur ve kendi yönetmektedir, ve hiç bir şeyle karışmış değil ama yalnız başınadır,kendi kendisindedir.' Öyleyse Anaksogoras Nousu nasıl düşünüyordu? Onun için Nous ‘tüm şeylerin en güzeli ve en arısıdır,ve her şeye ilişkin tüm bilgiyi ve en büyük gücü taşımaktadır ..; Ayrıca Nousun ‘orada başka her şeyin kuşatıcı kütle içinde olduğu yer' olmasından da söz etmektedir. Filozof böylece Noustan yada Andan özdeksel terimlerde ‘tüm şeylerin en incesi' olarak, ve uzayda yer kaplıyor olarak söz etmektedir. Buna dayanarak Burner bildirmektedir ki, Anaksagoras hiç bir zaman cisimsel bir ilke düşüncesinin üzerine yüklemiş değildi. Nousu öteki özdeksel şeylerden daha arı kılmıştır,ama hiç bir zaman özdeksel yada cisimsel olmayan bir şey düşüncesine erişmemiştir. Zeller bunu kabul etmemektedir, ve Stace nasıl ‘tüm felsefenin duygusal - olmayan düşünceyi duygusal düşünceleri bildirme amacıyla evrimlenmiş dilde anlatmak zorunda olmanın güçlüğü altında çabalıyor' olduğu olgusunu belirtmektedir. Böylece ****fizik'te Anaksagoras'ın ‘rasgele konuşan öncülleri arasında ayık bir insan gibi' durduğunu söyleyen Aristoteles yine demektedir ki ‘Anaksagoras Anı evrenin biçimlenişini açıklamak için bir deus ex machina olarak kullanmaktadır; ve ne zaman bir şeyin zorunlu olduğunu açıklamakta güçlükle karşılaşsa, onu ortaya sürmektedir. Ama başka durumlarda Andan başka herhangi bir şey'i neden yapmaktadır. Böylece Anaksagoras'ı bulduğu zaman bütünüyle yeni bir yaklaşımla karşı karşıya kaldığını düşünerek, ‘ilerleyip de Onun Andan hiç bir biçimde yararlanmadığını bulduğum zaman tüm ölçüsüz beklentilerim tuzla buz oldu' diyen Sokrates'in düş kırıklığını kolayca anlayabiliriz. Anaksagoras, astronomiyle de ilgileniyordu. Gökyüzündeki tüm cisimlerin Yer ile aynı maddeden meydana gelmiş olduğunu öne sürüyordu. Bu fikre bir meteoru inceledikten sonra varmışdı. Bu nedenle başka gezegenlerde de hayat olduğu düşünülebilir, diyordu. Öne sürdüğü fikirlerden bir diğeri de Güneş'in bir tanrı olmayıp Peloponnesos Yarımadası'ndan irice, kor halinde bir kütle olduğuydu. Ayrıca Anaksagoras, Ay'ın ışığını güneşten aldığını varsayıp Ay ve Güneş tutulmalarını bununla açıklamıştır. Ayrıca, hayvanların anatomilerini incelemiş ve balıkların solungaçlarıyla nefes aldığını keşfetmişti.

    Ek Bilgiler

    Anaksagoras, Empedokles gibi, Parmenides'in Varlık ne varlığa gelir ne de geçip gider, ama değişmezdir kuramını kabul ediyordu. ‘Helenler varlığa gelişi ve geçip gidişi doğru olarak anlamıyorlar, çünkü hiç bir şey varlığa gelmez ya da geçip gitmez, ama olan şeylerin bir karışması ve bir ayrılması vardır.' İki düşünür de, böylece, özdeğin yok edilemezliği konusunda anlaşmaktadırlar, ve ikisi de karışmaları nesneleri oluşturan ve ayrılmaları nesnelerin yitişini açıklayan yok edilmez özdeksel parçacıklar konutlayarak bu kuramı açık değişim olgusu ile uzlaştırmaktadırlar.

    Ama Anaksagoras en son birimlerin toprak, hava, ateş ve su olarak dört öğeye karşılık düşen parçacıklar olduğu konusunda Empedokles ile anlaşmamaktadır. O parçaları niteliksel olarak bütün ile aynı olan her şeyin en son ve türetilmiş olduğunu öğretmektedir.

    Başlangıçta, her tür parçacık -Anaksagoras'a göre bölünemez hiç bir parçacık yoktur- biraraya karışmıştı. Tüm şeyler biraradaydılar, hem sayıda hem de küçüklükte sonsuz olarak; çünkü küçük de sonsuzdu, ve tüm şeyler bir aradayken, hiç biri küçüklükleri nedeniyle ayırt edilemiyordu. Tüm şeyler bütündedirler. En son parçacıklar ortaya çıkacak olan nesnede belli bir türdeki parçacıkların baskın olacağı bir yolda bir araya getirildikleri zaman görgül nesneler doğmaktadır. Böylece kökensel karışımda altın parçacıkları dağınık olarak ve başka her tür parçacık türüyle karışık olarak bulunmaktadır; ama altın parçacıkları -başka parçacıklarla- sonuçtaki görülür nesnenin baskın olarak altın parçacıklarından oluşacağı bir yolda bir araya getirildikleri zaman, önümüzde görgül dünyanın altını durmaktadır.

    Niçin başka parçacıklarla diyoruz? Çünkü somut görgül nesnelerde, tüm şeylerin parçacıkları vardır; gene de bunlar öyle bir yolda birleşmişlerdir ki, bir parçacık türü baskındır ve bütün nesne adını bu olgudan almaktadır.

    Anaksagoras herşeyde herşeyin bir oranı vardır öğretisini savunuyordu ve bunun görünürdeki nedeni değişim olgusunu başka türlü nasıl açıklayabileceğini anlayamamış olmasıydı. Bu yolda Anaksagoras Parmenides'in varlık üzerine öğretisini korumaya çabalıyordu, ve aynı zamanda değişime karşı realist bir tutumu da benimseyerek onu duyguların bir yanılsaması olarak dışlamıyor ama bir olgu olarak kabul ederek Eleatik varlık kuramı ile uzlaştırmaya çalışıyordu.

    Bu noktaya dek Anaksagoras'ın felsefesi Empedokles'in Parmenides'i yorumlayış ve uyarlayışının bir türüdür, ve özel olarak dikkate değer hiç bir özgünlük göstermemektedir. Ama şeylerin ilk kütleden oluşmasından sorumlu olan güç yada kuvvet sorusuna geldiğiniz zaman, Anaksagoras'ın felsefeye özgün katkısına da gelmiş oluyoruz.

    Empedokles evrendeki devimi Sevgi ve Çekişme olarak iki fiziksel kuvvete yüklemişti; ama Anaksagoras bunun yerine Nous ya da An ilkesini getirmektedir. Anaksagonas ile bir ışık, henüz zayıf da olsa, dogmaya başlamaktadır, çünkü anlak şimdi ilke olarak kabul edilmektedir. Nousun, demektedir Anaksagoras, hem büyük hem de küçük dirimli tüm şeyler üzerine gücü vardır. Ve Nousun bütün döngü üzerinde gücü olduğu içindir ki o başlangıçta dönmeye başlamıştı....

    Ve Neus olacak olmuş, olmuş olan, şimdi olan ve olacak olan tüm işleri, ve ayrılmış yıldızların ve güneşin ve ayın ve havanın ve eterin şimdi içinde dönmekte oldukları bu döngüyü düzene koydu. Ve döngünün kendisi ayrılmayı yarattı, ve yoğun seyrekten, sıcak soğuktan , parlak karanlıktan, ve kuru ıslaktan ayrıldı. Bir çok şeyin bir çok oranı vardır. Ama Nous dışında hiç bir şey başka herhangi bir şeyden bütünüyle ayrılmış değildir. Ve hem büyük hem de küçük, tüm Nous benzeridir; oysa başka hiç bir şey başka herhangi bir şey benzemez, ama her bir tekil şey en açık olarak kendi içinde en çoğunu kapsadığı şeylerdir ve şeylerdir.

    Nous sonsuzdur ve kendi yönetmektedir, ve hiç bir şeyle karışmış değil ama yalnız başınadır,kendi kendisindedir.' Öyleyse Anaksogoras Nousu nasıl düşünüyordu? Onun için Nous ‘tüm şeylerin en güzeli ve en arısıdır,ve her şeye ilişkin tüm bilgiyi ve en büyük gücü taşımaktadır ..; Ayrıca Nousun ‘orada başka her şeyin kuşatıcı kütle içinde olduğu yer' olmasından da söz etmektedir.

    Filozof böylece Noustan yada Andan özdeksel terimlerde ‘tüm şeylerin en incesi' olarak, ve uzayda yer kaplıyor olarak söz etmektedir. Buna dayanarak Burner bildirmektedir ki, Anaksagoras hiç bir zaman cisimsel bir ilke düşüncesinin üzerine yüklemiş değildi. Nousu öteki özdeksel şeylerden daha arı kılmıştır,ama hiç bir zaman özdeksel yada cisimsel olmayan bir şey düşüncesine erişmemiştir. Zeller bunu kabul etmemektedir, ve Stace nasıl ‘tüm felsefenin duygusal - olmayan düşünceyi duygusal düşünceleri bildirme amacıyla evrimlenmiş dilde anlatmak zorunda olmanın güçlüğü altında çabalıyor' olduğu olgusunu belirtmektedir.

    Böylece ****fizik'te Anaksagoras'ın ‘rasgele konuşan öncülleri arasında ayık bir insan gibi' durduğunu söyleyen Aristoteles yine demektedir ki ‘Anaksagoras Anı evrenin biçimlenişini açıklamak için bir deus ex machina olarak kullanmaktadır; ve ne zaman bir şeyin zorunlu olduğunu açıklamakta güçlükle karşılaşsa, onu ortaya sürmektedir. Ama başka durumlarda Andan başka herhangi bir şey'i neden yapmaktadır. Böylece Anaksagoras'ı bulduğu zaman bütünüyle yeni bir yaklaşımla karşı karşıya kaldığını düşünerek, ‘ilerleyip de Onun Andan hiç bir biçimde yararlanmadığını bulduğum zaman tüm ölçüsüz beklentilerim tuzla buz oldu' diyen Sokrates'in düş kırıklığını kolayca anlayabiliriz.

    Gene de, ilkeden tam anlamıyla yararlanmayı başaramamış olmasına karşın, Anaksagoras Yunan felsefesine görkemli meyvesini gelecekte verecek olan eşsiz önemdeki bir ilkenin getirilmesiyle onurlandırılmalıdır.

  4. 2009-05-07 #4
    Alfred Adler Kimdir? (1870-1937)

    (doğum 7 Şubat 1870 - ölüm 28 Mayıs 1937)

    Bireysel psikoloji ekolünün kurucusu, Avusturyalı psikologdur.

    Avusturya Penzing'de doğdu ve Viyana'da büyüdü. Viyana Üniversitesi Tıp Okulunda doktorluk eğitimi aldı ve 1895'te mezun oldu. Pratisyen hekim olarak çalıştığı ilk doktorluk yıllarından başlayarak hastayı çevresiyle ilişkileri içerisinde ele almak gerektiğini vurguladı ve bireyle ilgili sorunlara yönelik insancıl, bütünselci ve organik bir yaklaşım geliştirdi. Bedensel düzensizliklerle ilişkili olarak psikoloji ile ilgilenmeye başladı. 1902'de Sigmund Freud ile tanıştı, öğrencisi oldu ve birlikte Adler'in başkanlığında Viyana Psikanaliz Topluluğu'nu kurdular. Bir süre sonra Freud ile fikir ayrılıkları ortaya çıktı. Adler'in Organların Yetersizliği kitabından sonra tamamen uzlaşılmaz bir hale geldi ve 1911'de, Adler, izleyicileriyle beraber Freud'u açıkça eleştirerek bireysel psikolojiyi geliştirmeye başladı.

    Hans Vaihinger'in ruhsal inşa fikirlerinden etkilendi ve erkek egemen toplumda doğal bir sonuç olarak "Erkeksi Başkaldırı" ile organik aşağılık ve telafi teorisini geliştirdi. Adler, Freud'un teorileri ile karşı görüşe geldi, fikir ayrılığı 1911'deki Weimar Psikanaliz Kongresi'nde aleni oldu. Adler, Freud'un inandığı seks içgüdüsünün baskınlığı ve ego dürtüsünün libidinal(?) olup olmadığı ile çekişiyordu, Freud'un bilinç altına atma üzerine fikirlerini de eleştirmişti. Adler bilinç altına atma teorisinin, erkeksi başkaldırının aşırı telafisi ve aşağılık hislerinden türetilmiş sinirsel bir durum olan ego -savunma eğilimleri- konsepti ile değiştirilmesi gerektiğine inanıyordu, Oedipal Kompleksleri önemsizdi. Adler Viyana Topluluğundan ayrıldı ve 1912'de Bireysel Psikoloji Topluluğu adını alan, Özgür Analitik Araştırmalar Topluluğu'nu kurdu.

    1912'de ana fikirlerini tanımladığı "Über den Nervösen Charakter" kitabını yazdı. Kişinin bilinçsiz öz ereğinin temel amaçlarının baskıladığı ayrı aşamaların aşağılık hislerini üstünlüğe (veya bilakis yeterliliğe) dönüştürdüğü ifade ederek insan kişiliğinin erek bilimsel açıklanabileceğini iddia etti. Adler'e göre öz erek arzularına, toplumsal ve etnik gereksinimler karşı koyar, düzeltici etkenler umursanmaz ve kişi aşırı telafi ederse aşağılık kompleksi oluşabilir, kişi benmerkezci, güç düşkünü ve saldırgan veya daha kötüsü olabilirdi.

    I. Dünya Savaşı ile çalışmaları durdu, bu sırada Avusturya Ordusunda doktorluk görevi yaptı. Savaş sonrası 1930'lara olan etkisi adamakıllı arttı, 1921'den itibaren bir takım çocuk rehberliği klinikleri kurdu ve Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri'nde sık sık okutman, 1927'de Kolombiya Üniversitesi'nde misafir profesör oldu. Tedavi edici yöntemlerinde sosyal ilgiyi cesaretlendirip ve ödüllendirip fakat şımartma ve ihmalden kaçınarak sorunları çocukta önceden tutup, yetişkin ruha yoğunlaşmaktan kaçındı. Yetişkinlerde tedavi, suçlama veya üstünlük taslama tutumlarının tedavi edilen kimse tarafından dışarıda bırakılmasına dayanmaktaydı, kişisel davranışın farkına varılmasının artışı ile karşı koymanın azaldığını ve reddetmenin terse döndüğünü ifade etti. Yaygın tedavi araçları mizah kullanımı, tarihi anları ve mantığa aykırı emirleri içermekteydi. Adler'in popüleritesi görece optivizmi ve fikirlerinin Freud ve Jung'unkilerle karşılaştırıldığında anlaşılabilir olması ile ilişkiliydi. Adler sıklıkla, Kişinin davranış şablonu analizi, toplumla ilişkili, işi ilişkili ve cinsiyeti ile ilişkilidir, savını vurgulamıştı.

    1934'te Avusturya Hükümeti, Yahudi olduğu için Adler'in kliniklerinin çoğunu kapattı. Adler 1935'te Long Island Tıp Kolej'ine Profesör olarak Avusturya'dan ayrıldı. 1937'de Aberdeen İskoçya'da öldü.


    ESERLERİ

    - Organların Yetersizliği Üzerine İnceleme - 1911
    - Nevrotik Yapı Üzerine - 1912
    - Tedavi ve Eğitim - 1914
    - Bireysel Psikolojinin Uygulanması ve Kuramı - 1917
    - İnsanı Tanımak - 1927
    - Bireysel Psikoloji Tekniği - 1928'de birinci bölüm, 1930'de ikinci bölüm
    - Yaşamı Tanımak - 1929
    - Okulda Bireysel Psikoloji - 1929
    - Yaşamı Tanımak - 1930
    - Psikoterapi ve Eğitim - 1919-1929
    - Nevrozlar - 1929
    - Eşcinsellik Sorunu - 1930
    - Çocuk Eğitimi - 1930
    - Yaşamı Biçimlendirme - 1930
    - Psikoterapi ve Eğitim II - 1929 - 1932
    - Yaşamın Anlamı - 1933
    - Psikoterapi ve Eğitim III - 1933-1937

  5. 2009-05-07 #5
    Anaksimandros (Anaximandros) Kimdir?

    İlk filozoflardan ikincisi Anaximandros'tur. O da Miletli. Thales'ten sonraki kuşaktan. Onun öğrencisi, sonra da ardılı (halefi) olmuş. Güneş saatini bulduğu, ilk haritayı çizdiği söylenir. "Peri physeos= Doğa üzerine"adlı bir yapıtı varmış. Bu konuda bu adla yazılmış ilk yapıtmış bu.

    Anaximandros da Thales gibi, arkhe sorunu üzerinde durmuştur. O da var olanların kökeninin, anamaddenin ne olduğunu soruyor. Ona göre ilkmaddenin sonsuz, tükenmez olması gerekir, çünkü ilk- madde sonsuz yaratmasında sınırsız ve tükenmez olduğunu gösteriyor.Sonsuz kavramını ilkin açık olarak belirleyip, bunu maddeye yükleyen Anaximandros olmuştur. Ancak, Anaximandros anamaddeye yalnız sonsuzluk niteliğini yüklemekle kalmıyor, daha da ileri gidiyor: İlk -madde yalnız sonsuz değildir, sonsuz olandır da; çünkü ona, daha yakın olan başka bir belirlenim yüklenemez. Thales ilk maddeyi su ile, demek ki belli, bilinen bir madde ile bir tutmuştu. Anaximandros'a göre ise, bunu yapamayız, çünkü her belli, belirli şey sonlu ve sınırlıdır da, yani karşıtı ile sınırlanmıştır: Sıcak soğuk ile, sıvı olan katı olanla, aydınlık karanlıkla, vb. sınırlanmıştır. Her belli olan, dolayısıyla sonlu ve sınırlı olan şey, meydana gelmiş olan bir şeydir-sıcak soğuktan, sıvı katıdan oluşur- ve yeniden karşıtına döner. Böylece, birbirinin karşıtı olan şeylerden biri,öteki karşısında zaman zaman ağır basar; bu da bunların içinden çıktıkları sonsuz anamadde içinde yeniden arınmalarına kadar sürer.

    Apeiron anlayışından Anaximandros çok özgün bir doğa görüşü geliştirmiştir: Apeiron'dan önce sıcak ile soğuk oluşmuştur. Sıcak, başlangıçta soğuk ve karanlık olanı (biçimlendirmekte olan yeri) bir alev küresi olarak bir kabuk gibi sarmıştı. Soğuk'tan iki karşıt: katı ile sıvı doğmuştur. Sıvı'dan,yeri çevreleyen alev küresinin sıcaklığı yüzünden, buğular yükselip alev küresini halkalara, ateşle dolu olan hava tekerleklerine bölmüşlerdir.Bu tekerlekler de birtakım deliklerin - güneş, ay - alevler saçarlar. Böylece hava(buğu) ile ateşin birleşmesinden gök meydana gelmiştir.Yer tepsi biçiminde değil, bir silindir, yuvarlak bir sütün biçimindedir ve boşlukta serbest olarak durur; gök de yerin etrafında döner.

    Anaximandros'un bu açıklamalarından açıkça şunu görüyoruz:Doğal karşılaştığımız çeşitli ve karmaşık olayları, burada tek, yalın bir temele bağlamak denemesi yapılmaktadır. Anaximandros'u tam bir düşünür yapan da budur; bu yalınlaştırıcı açıklama denemesi, onun gerçekteki çokluğu düşüncede bir birliğe bağlamak istemesidir.

    KAYNAK

    Felsefe Tarihi; Prof. Macit Gökberk; Remzi Kitabevi; Felsefenin Öyküsü; Bryan Mageee; Dost Kitabevi

    Ek Bilgiler

    Thales'ten sonra Yunan dünyasının ve Batı felsefesinin en önemli filozoflarından biri Anaxsimandros'dur. Anaximandros, Thales'in öğrencisi ve arkadaşıdır. Anaximandros'un iki temel sorusu vardır; birincisi o da Thales gibi evrenin ana maddesini soruyor; ikincisi bu ana maddeden evrenin nasıl meydana geldiği sorusu. Anaximandros astronomiden geometriye, biyolojiye, coğrafyaya, zelzelenin oluşumuna, canlıların meydana gelişine kadar hemen hemen akla gelebilecek her konuda kitaplar yazmış ve ayrıca Batı dünyasındaki ilk dünya haritasını çizmiştir. Bazı doğa olaylarını,bugün bilinene yakın bir isabetle açıklayabilmiştir. Mesela zelzelenin, dünyanın içindeki boşluklardan kaynaklandığını öne sürmüştür; zaman içinde alttaki topraklar boşlukları dolduruyor ve üstteki topraklar sarsılıyor. Bugün zelzele açıklaması aşağı yukarı buna benzer biçimde yapılmaktadır.

    Anaximandros için evrenin ana maddesi Aperion. Aperion sınırsız, belirsiz demektir. Aperion mekanca sınırsız ve her türlü nesnenin içinde kaynaşmış olarak bulduğu, tükenmez bir kaynaktır. Diğer bir özelliği belirsiz olmasıdır, yani algımıza konu olmayacak kadar niteliksizdir. Anaximandros Aperion kavramıyla, nesnelerin görünüşleri ile gerçekleri arasında bir ayrım ortaya koymuş olur. Algı dünyasının ötesinde bir takım varlıkların olduğunu kabul eder. İşte bu Platon'un idealarına giden yoldur, bu yolu Anaximandros'un Aperion'u açmıştır.

    Anaximandros'a göre başlangıçta Aperion vardı ve bu madde birden bire girdap gibi dönmeye başladı ve bu dönme sırasında bir takım ayrışmalar meydana geldi. İlk ayrışmada sıcak ve soğuk ortaya çıktı. Yunanlıların gözünde uzun bir süre nitelikler, nesnelerle karıştırıldı. Yunanlı için sıcak ve soğuk maddedir, modern düşüncede ise sıcak ve soğuk madde değil, bir nesne veya maddenin özelliğidir.

    Anaximandros'un görüşünde iç içe geçmiş durumda iki küre bulunuyor. Soğuk madde ortada, merkezde, sıcak madde ise soğuk maddenin çevresinde. Sıcak soğuğu ısıtmaya başlıyor, ısıtma aşamasında soğuk maddenin bir kısmı buharlaşıp hava ve bulutları oluşturuyor. Geriye kalan kısmı da küçülüp toprağı, balçığı meydana getiriyor. Toprak iyice kuruyunca taşlar, kayalar, yeryüzü oluşuyor. Kurumadan kalan kısım deniz oluyor. Yeryüzü evrenin merkezinde desteksiz, merkezkaç kuvveti ile duran bir silindir olarak düşünülmüştür.

    Ateş hava ile temasından kabuklanıyor. Havanın üzerinde, havadan bağımsız bir küre daha oluşuyor; ateş küresi. Bu ateş küresinin üzerinde bazı delikler meydana geliyor, bunlar sabit yıldızları oluşturuyor. Daha sonra ateşin bir kısmıyla kürenin içinde bir daire ortaya çıkıyor, bu dairenin içinde beş delik var. Bu beş delik beş gezegeni (Mars, Merkür; Satürn, Uranüs, Jupiter ) gösteriyor. Bunun içinde bir başka halka ve halkanın üzerinde bir delik, güneş var. Bunun içinde bir halka ve üzerinde bir delik daha bulunuyor; bu tek delik de Ay'ı meydana getiriyor.

    Anaximandros'un en önemli özelliği, evreni saf akla dayandırarak açıklaması. Gökyüzü ve evreni geometrik bir modelle açıklıyor. Ortaya koyduğu en büyük problem belirsiz bir nesneden belirli olana nasıl geçildiği.

    Ek Bilgiler 2

    Anaximander Miletos da Sokrates öncesi dönemde yaşamış Yunalı bir filozoftur. Thales'in öğrencisidir. Aynı zamanda tarihsel kaynaklara göre öğretilerini kaleme almış ilk filozoftur ve eseri Grek dilinde düzyazı olarak kaleme alınmış ilk kitaptır. Ancak yazdıklarından sadece bir cümle günümüze ulaşmıştır. Onun buluşlarıyla ilgili birincil kayıtlar sonraki yazarların bize aktardıklarıdır. (Söz konusu tek cümlede su ve ateş gibi tözlerin ortaya çıkışı, haksızlıkların cezalandırdığı insan toplumundan elde edilen mecazlarla betimlenir. Örneğin ne sıcak nede soğuk süreklidir, ikisi de aralarındaki dengeyi korumak için ödün verirler.) O hem bir doğa filozofu hem de bir doğa araştırıcısıdır. Her iki alanda da çığır açmıştır. Bilime önderlik yapan ve evrene farklı gözle bakıp inceleyen ilk kişidir. Birçok kişi tarafından astronominin kurucusu sayılır ve ilk kez kozmoloji yada dünya üzerinde sistematik felsefe görüşü geliştiren filozoftur. Felsefeye 'arkhe' terimini de ilk o getirmiştir.

    Aperion, Sonsuzluk

    Miletos'lu diğer iki filozof gibi onun da temel sorunu, ilkenin (arkhe) özü sorunudur. Anaksimandros arkhe kavramıyla duygusal verili olanı aşarak hedefi belli olan bir yönde ****fizik bir kavrama doğru ilk adımı atmaktadır. Arkhe olarak niçin 'sonsuz'u (Apeiron) seçtiğini de bilmektedir. Çünkü sırf böyle bir kavram yaşam sürecinin sonsuza kadar devamını güven altına alabilir. Ona göre doğmak birmiş olmaktır,ölmek her şeyin ilkesine dönmektir ve dünyanın tanıdığı yada tanıyacağı bütün varlıklar sosuz sayıda olmuş ve olacaklardır. Anaksimandros sonsuz'u nitel yönden homojen ama hala belirsiz bir madde yığını olarak düşünüyordu. Sonsuz kavramıyla sonsuz (sınırsız) maddeyi kastettiği zaman, bununla sırf madde ile gücün henüz birbirinden ayrılmadığını anlatmak istiyordu. Bu Dünyada olup bitenler Anaksimandros'a göre asla sona ermeyen harekete dayanmaktadır. Bu hareket ilkenin özüne ait olduğuna göre,ilke de özü vasıtasıyla olup bitenleri kavranabilir duruma getirecektir. Önemli başka bir adımı da, ilkenin evrensel süreçteki etkisini tek tek tasarlama ve ancak ondan sonra kavranabilir duruma getirme denemsidir.

    Evren Bilimi

    Evren'in sırf gözleme ve rasyonel düşünmeye dayalı meydana geliş öyküsünü ilk kez tasarlayan dünyamızın bir 'evren' yani planlı bir şekilde düzenlenmiş bir bütün olduğunu ilk kez o ifade etmiştir. Anaksimandros'un mitolojiyi kullanmadan evreni açıklamaya çalışması onu bu konuda kendinden önce yazan yazarlardan (Hesiodos) ayırır. Tarihe en büyük katkısı evren hakkında ve hayat hakkında yazdıklarıdır. Bu yüzden 'evren'in babası' olarak adlandırılır .Aynı zamanda astronomiyi de o icat etmiştir. Bilinen dünyanın bir haritasını çizmiştir. Ussal çıkarımlara önem veren bir düşünür olduğundan simetriye ağırlık vermiştir. Sıcakla soğuğun önceden beri var olan doğuruşu nesnesi kozmosun meydana gelişinde ayrılmış ve bundan yeryüzü çevresindeki havayı bir ağacın kabuğu gibi saran bir alev kümesi meydana gelmiş, bu küre parçalanıp da bir takım daireler halinde toplandığı zaman güneş, ay ve yıldızlar onun yerini almışlar. Güneş'in çizdiği daire dünyanın 27 misli,ayınki de 19 misli imiş, en yukarıda güneş sonra ay en aşağıda yıldızlar çemberi bulunuyormuş. Onun kuramındaki yenilik yerin şu ya da bu biçimde göklerde bir yerlerde asılı olduğu ya da bir yerden destek aldığı biçimindeki eski kanıyı reddetmesidir. Ona göre yeryüzü şekil bakımından silindir biçiminde, ve yüksekliği genişliğinin üçte biri kadardır. İki düz yüzeyden biri üzerinde biz yürüyoruz, öteki bunun karşısında bulunuyor ve yer evrenin merkezinde desteksiz bir konumda durmaktadır;çünkü herhangi bir yönde hareket etmesi için bir neden yoktur, bundan dolayı da hareketsizdir.

    Meteorolojik Düşünceler

    Bu ilk fizikçiyi öncelikle ilgilendiren konu meteora yani gökyüzündeki nesnelerdi. Meteora'yı ve depremi fizik yönünden ilk o açıklamıştır. Gök haritalarını çıkarırken geometriden ve matematiksel orandan yararlanmıştır. Gnomon'u (gök ölçüsü),ilk o bulmuş ve güneş saatinin yanına dikmiştir. Ayrıca ilk haritayı çizen bir 'sphaere' yani gökküresi planlayıp gerçekleştiren de yine o dur. Ama özellikle yeryüzünün boşlukta durduğunu keşfetmesi ve bunu matematiksel yönden açıklaması o gün için duyulmamış bir varsayımdır.

  6. 2009-05-07 #6
    Thomas Aquinas Kimdir? (1225 - 1274)

    Aquinalı Thomas: 1225-1274 yılları arasında yaşamış olan, ünlü Hıristiyan filozoftur.

    Düşünce tarihinin tanıdığı en büyük kafalardan biri; Platon ve Aristoteles klasik dünya ya da Yunan felsefesi için neyse, Ortaçağ Ortaçağ felsefesi için o olan veya senteziyle, felsefenin Ortaçağda ulaştığı en yüksek düzeyi ifade eden Aquinalı Thomas her şeyden önce kendisinden önceki Hıristiyan düşünürlerin yapmış olduğu gibi, tutarlı bir teoloji geliştirmek, Kilisenin veya Kilise Babalarının öğretisindeki kimi çelişik unsurları ortadan kaldırmak ve Hıristiyan inancını sistemleştirmek işiyle meşgul olmuştur. Fakat Aquinalı Thomas'ın gerçekleştirdikleri, o aynı zamanda bir büyük filozof olduğu için, bundan ibaret değildir. Onun içinde yaşadığı ve Hıristiyanlığın hakim olduğu dünya bir süreden beri öylesine değişmiş ve genişlemiştir ki, Hıristiyan teolojisinin salt öte dünyacı şeması tatmin edici olmaktan çıkıp, önemli ölçüde yetersiz hale gelmeye başlamıştır. Yeni sanat formları, üniversitelerin doğuşu, doğa bilimine dönük ilginin ilk kez olarak zuhuru, İslam dünyasından yapılan çevirilerin ardından klasik dünyaya yönelik bakışın gözden geçinilmesine duyulan ihtiyaç var olan teolojik şemayı zorlamaya başlayınca, Aquinalı Thomas Hıristiyan dünya görüşünü yeni ilgiler ve bu ilgilerin doğurduğu yepyeni bilgilerle zenginleştirme ve geliştirme ihtiyacı içinde olmuştur. Başka bir deyişle, o Ortaçağ insanı XIII. yüzyıldan itibaren Ortaçağ karanlığından yavaş yavaş çıkmaya başlayıp, kültür ve uy*garlığını yeniden inşa eder ve dünyevi şeylere ilgi duymaya başlarken, teolojiyle felsefenin, iman ile aklın, Hıristiyan dünya görüşüyle klasik dünya görüşünün, çağının ihtiyaçlarına uygun düşen yeni ve sağlam bir sentezini yapmıştır. Thomas'a bu sentezinde en büyük yardımı, hiç kuşku yok ki Aristoteles ve felsefesi sağlamıştır.

    Aquinalı'nın temel eserleri, Katolik inancının bir savunmasından oluşan Summa Contra Gentiles [Kafirlere Karşı], Tanrı'nın var oluşu, özü, sıfatları, insanın durumu, kurtuluşuyla ilgili alabildiğine ayrıntılı bir Skolastik Öğretiyi açımlayan, başyapıtı niteliğindeki Summa Theologica [Teolojiye Dair Savunma], De Principiis Naturae [Doğanın İlkeleri Üstüne], De Ente et Essentia [Öz ve Varoluş Üzerine], ve De Unitate İntellectus [Aklın Birliği Üstüne]'tur.

    Siyaset Aquinalı Thomas, siyaset felsefesi alanında da Aristoteles gibi düşünür. Şu farkla ki, Aristoteles'in kent devletinin oluşturduğu genel çerçeve içinde düşündüğü ve insanın salt bu dünyadaki amacını dikkate aldığı yerde, feodal dönemin düşünürü olan Thomas, insanın doğal amacına ek olarak, onun Tanrı'ya olan yönelimini de dikkate almıştır. Bu bağlamda, insanı toplumsal bir hayvan, devleti de doğal bir kurum olarak gören filozof, insanın tinsel yaşamıyla ilgili konular söz konusu olduğunda, devletin Kiliseye tabi olması gerektiğini söylemiştir.

  7. 2009-05-07 #7
    Arkesilaos Kimdir?

    Arkesilaos yada Arkesilas (316-241). Aeolia bölgesinde Pitane'de doğmuş. Önce Aristoteles'in en yakın dostu, iş arkadaşı ve ardılı Theophrastos'un öğrencisi olmuş, sonrada Akademia'ya girmiş. Pyrrhon'un çok etkisi altında kalmış. Keskin zekalı, alaycı bir hatip olarak ün salmış.

    Pyrrhon'un öğretisini değiştirmeden bütünü ile benimseyen Arkesilaos, bir Akademialı olarak Platon felsefesi üzerinde durup, bu felsefenin, özelliklede Sokrates'in yönteminin şüpheci yönlerini belirtmeye çalışır.

    Sokrates hep kendisinin bir şey bilmediğini ileri sürerdi: kendisi konuşmalarında hiçbir sav ileri sürmez, savları karşısındakine söyletirdi; sonrada bir takım sorular ve itirazlarla ona bir şey bilmediğini itiraf ettirirdi.

    Platon'un gençlik diyaloglarında bulduğumuz bu yöntem, Arkesilaos'a göre, "her savı, bundan yana ve buna karşı olan eşit güçte kanıtlarla destekleyebileceğimizi" ileri süren şüpheci ilkenin bir anlatımıdır. Nitekim Arkesilaos'un kendiside tartışmalarında Sokrates'in bu yöntemini kullanırmış. Yalnız; Sokrates gibi, karşısındakini kendi, üzerinde bir düşünceye zorlamak, sonuçları kendisinin bulmasına yol açmak için değil de, onu şüpheci görüşe geçirmek için bu yöntemi kullanırmış. Arkesilaos'un bilgi anlayışı asıl niteliğini, başlıca karşıtı stoa ile, daha doğrusu Zenon ile olan savaşımında kazanmıştır. Stoa'ya göre gerçek üzerine olan bilgimiz duyu algılarına dayanır, bu bilginin kaynağı burasıdır. Yalnız, bütün duyu tasavvurları değil de, ancak kataleptik tasavvurlar doğruyu sağlarlar, ancak "kavranmış", ruhumuzda sağlam kök salarak "saklanmış" olan tasavvur (katalepsiz) besbellidir, apaçıktır, dolayısıyla kesindir, sarsılmazdır; katalepsiz doğru bilginin ölçüsüdür. Stoa'nın bu anlayışını Arkesilaos şöyle eleştirir: bir tasavvurun doğru mu yanlış mı olduğunu, yani bu tasavvurun var olan bir şeyle mi yoksa var olmayan bir şeyle mi ilişkili olduğunu bize güvenle bildirecek böyle bir doğruluk ölçüsü yoktur. Duyu yanılmalarında, rüyalarda, delilikte de tasavvur mutlak bir apaçıklık niteliği taşırlar ve bizi kendilerini onamaya zorlarlar, oysa bunlar yanlış tasavvurlardır. Bu da gösteriyor ki, tasavvurumuzun yanlış mı, doğru mu olduğunu hiçbir zaman bilemeyiz.

    Bu yüzden stoalıların doğruluk kriteriumu işe yarayan bir ölçü değil. Arkesilaos'un bilgi teorisi, hemen hemen, dogmatizmin baş temsilcisi Stoa'ya karşı yaptığı bu eleştirmede sona erer.

    Ek Bilgiler


    M.Ö. 315-241 yılları arasında yaşamış ve Krates'in ölümünden sonra, Akademi'nin başına geçmiş olan Yunanlı düşünür. Hem Stoacılığa hem de Epikürosçuluğa karşı çıkmış olan Arkesilaos, Pyrrhon'unki kadar radikal olmayan bir kuşkuculuğu benimsemiştir.

    Ahlak öğretisinde Arkesilaos'un daha olumlu bir görüşü var. Burada Sokrates -Platon geleneğine de dayandığından, yargı ve eylemden kaçınmayı (epokhe'yi) öğütleyen Pyrrhon gibi pratik hayattaki davranışa tam bir ilgisizlik göstermez; epokhe bir değer, ama en yüksek değer değil; insanın eylemde de bulunması gerek. Burada karşısına şu soru çıkar: Amaçlar ve ilkeler açık olarak bilinmeden eyleme olabilir mi? Sırf algı ve buna dayanan alışkanlık ile Arkesilaos yetinmek istemediğinden, eyleme kılavuz olarak "akıllılık" (phronesis) ve "iyice temellendirmeyi" (enlogia) ileri sürer.

    Aristoteles Kimdir?

    Aristoteles'in (384 -322) doğduğu yer, Selanik yakınlarındaki Stageiros. Eski bir hekim ailesinden. Aristoteles daha 19 yaşında iken Atina'ya gelip Platon'un Akademia'sına girdi. Platon'un ölümüne kadar hiç ayrılmadan burada kaldı. 343 yılında Makedonya Kralı Philipp kendisini oğlu İskender'i yetiştirmek üzere sarayına çağırdı.

    İskender'in eğitimi ile aşağı yukarı üç yıl uğraştı. İskender'in Asya seferine çıkması üzerine de Atina'ya gidip burada kendi okulunu kurdu. Bu okul, bilimsel ilgilerinin çokyanlılığı, öğretimindeki disiplini, planlı araştırma ve çalışmalarıyla az zamanda Akademia'yı gölgede bırakmış, İlkçağın bundan sonraki bu gibi bilim ocaklarına örnek olmuştur. Aristoteles, felsefi konuşma ve tartışmaları, Platon gibi oturarak değil de bir yukarı bir aşağı gezinerek yaptığı için, bu okula Peripatos (Gezinenler) adı da verilir.

    İskender'in ölümünden sona Atina'da Makedonya'ya karşı kımıldamalar başlayınca, Makedonya sarayı ile olan yakın ilgileri dolayısıyla güç durumda kaldı. Nitekim hemen dinsizlikle suçlandırılmış, Sokrates'in başına gelene uğramamak için, Khalkis'e gitmiş, burada bir yıl sonra bir mide hastalığından 62 yaşında iken ölmüştür.

    Yapıtları

    Daha Akademia'da çalışırken geniş bir okuyucu kütlesi için kendisinin yayımladığı, çoğu diyalog biçiminde ve Platon felsefesi çerçevesinde kalan, bir iki parçası günümüze kadar gelmiş olan yapıtları ilk araştırmalarıdır. Mantık üzerine yazıları öteden beri Organon (alet) adı altında toplanmıştır. Organon deniyor, çünkü bunlar yöntem sorununu, dolayısıyla bilimsel bilgiye ***üren aleti incelerler. Aristoteles'in en büyük başarısı da bilimsel çalışmayı yöntemleştirmesidir. Bu konuda yazdıkları şunlardır: Kategoriai (Katogoriler), Peri hermeneias (Önerme üzerine), Analytika I (Tasım üzerine), Analytika II (Tanıtlama, tanım, sınıflama ve bilginin üzerine), Topika ( Dialektik tasımlar üzerine) Peri sophistikon elegkhon (Sofistlerin yanlış çıkarımları üzerine), ****physika (****fizik), Physika (Fizik), Peri psykhe (Ruh üzerine). Ahlak konusunda, Aristoteles'in olduğu ileri sürülen üç yapıt var: Ethika Nikomakheia (Nikomakhos Ahlakı). Devlet felsefesi ile ilgili yapıtları: Politika, Politeia Athenaion (Atinalıların devleti), Rhetorika (Hitabet), Poetika (Sanat öğretisi).

    Her ele aldığı soruyu sistematik olarak inceler; bunun için, ilkin, ele alınan konu ile ilgili olguları ve bu konu üzerinde daha önce söylenmiş olanları bir araya toplar; bundan sonra, bu olgulara dayanarak kendi anlayışını temellendirmeye ve kendisinden önce ileri sürülmüş olan teorileri eleştirmeye çalışır. Onun asıl büyüklüğü de bu sistemli çalışmasındadır.

    Aristoteles'ten önceki felsefede ilkin doğa, sonra insanla ilgili pratik sorunlar araştırılmış, Platon bunlara bir de dialektik'i (idea öğretisi, ****fizik) katmıştı. Böylece beliren üç sorun alanının başına, Aristoteles şimdi yeni bir bilimi koyar: mantık (Logike). Ona göre, bu üç alanda incelemelere girişmeden önce, bilimin ne olduğu ve yapısı üzerinde bir araştırma, bilimsel düşüncenin formları ve kanunları üzerinde bir öğreti gerektir. Aristoteles bu başlangıç denemelerini mantığında bir sistem halinde işleyip geliştirmiştir. Bundan dolayı ona "mantığın kurucusu" denir.

    Aristoteles'in mantığının göz önünde bulundurduğu ilk şey, yöntem sorunudur. Nasıl hitabet karşımızdakini ikna etmek sanatını öğretiyorsa, mantık da bilimsel araştırmanın ve tanıtlamanın tekniğini öğretecektir.

    Aristoteles'e göre, ancak bir önerme (protasis, propositio) doğru ya da yanlıştır, dolayısıyla bilgi ancak önermelerle kurulur. Bir önermede de hep iki şey vardır: Önerme ya iki kavramın birleştirilmesi ve ayırt edilmesidir, ya da bir deyidir. Buradan Aristoteles kategoriler öğretisine varmıştır. Aristoteles için söz, düşünülenin bir simgesi, bir işaretidir. Ama kategoriler, düşüncenin formları olarak, aynı zamanda varlığın da formlarıdır: çünkü nasıl sözler düşüncenin işaretleri ise, düşünceler de var olanın yansılarıdır, benzerleridir: çünkü düşüncenin doğru olması demek, var olana uygun olması demektir.

    Aristoteles'in mantığı kendi içinde kapalı bir sistemdir. Burada, soyut düşüncenin çok yüksek bir aşamasıyla karşı karşıyayız. Bu soyut kavramlar kurma yeteneğini, Aristoteles bilginin her alanında göstermiştir. Kurduğu kavramların sağlam, açık ve tutarlı olmaları yüzünden Aristoteles, iki bin yıl boyunca felsefenin büyük ustası sayılmıştır. Kendisi aynı zamanda bilim dilinin de yaratıcısıdır; bugünkü bilimsel kavramlarımızın, terimlerimizin birçoğu onun formüllerinden çıkmıştır.

    Aristoteles, ****fiziğinde Yunan felsefesinin bir ana -sorununu, "görünüşlerin -fenomenlerin -değişen çokluğu arkasında birliği olan, kalan bir varlık olmalıdır" problemini, sözü geçen soyutlayıcı düşüncesiyle ele almış ve onu gelişme kavramıyla çözmüştür. Aristoteles için "gerçek varlık", fenomenlerin içinde gelişen özdür (ousia, essentia). Bu anlayışı ile Aristoteles, artık fenomenlerden ayrı, ikinci üstün bir dünya kabul etmez; nesnelerin kavram halinde bilinen varlığı, fenomenlerin dışında ayrı bir gerçek değildir, fenomenlerin içinde kendini gerçekleştiren öz'dür; öz (ousia), "hep olmuş olan varlıktır"; öz, kendi biçimlenmelerinin biricik dayanağıdır, ancak bu biçimlenmelerinde "gerçek" bir şeydir, bütün fenomenler de öz'ün gerçekleşmeleridir.

    Ağırlık merkezini oluş (genesis) kavramında bulan Aristoteles felsefesinin, kendisinden önceki felsefelerden başlıca bir ayrılığı da, ereklik (teleologie) kavramını esas olarak almasıdır.

    Aristoteles'e göre, var olan, form kazanmış olan maddedir. Ama madde ile form arasındaki ilinti rölatiftir: Daha aşağısına göre form olabilen aynı şey, daha yukarıdakine göre maddedir. Örneğin tuğla toprak için form, ama ev için maddedir. Bu anlayışla gelişme kavramı, nesnelerin değer bakımından düzenlenmelerinin ilkesi oluyor.

    Felsefenin bütün alanları gibi, doğa öğretisi de Aristoteles'in ****fiziğine dayanır. Madde (salt olabilirlik, dynamis) hareket ettirilen şeydir, kendisi kendiliğinden hareket edemez. Salt form ise hareket ettirendir. Bu ikisi arasında da -salt madde ile salt form arasında -bütün varlıklar yer alırlar. Bunlar, hareket bakımından hem etkin, hem edilgendirler. İşte nesnelerin bu bütününe Aristoteles physis (doğa ya da evren) der.

    Archimedes (Arşimet) Kimdir?

    (M.Ö. 287, Sicilya - M.Ö. 312, Sicilya)


    Yunan matematikçi, fizikçi, astronom, filozof ve mühendis. Bir hamamda yıkanırken bulduğu iddia edilen suyun kaldırma kuvveti bilime en çok bilinen katkısıdır.Ancak pek çok matematik tarihçisine göre integral hesabın kaynağı da Archimedes'tir.

    Roma generali Marcellus, Sirakuza'yı kuşattığında, Archimedes mühendisin yapmış olduğu silahlar nedeniyle şehri almakta çok zorlanmıştı. Bunların çoğu mekanik düzeneklerdi ve bazı bilimsel kurallardan ilham alınarak tasarlanmıştı. Örneğin, makaralar yardımıyla çok ağır taşlar burçlara kadar çıkarılıyor ve mancınıklarla çok uzaklara fırlatılıyordu. Hatta Archimedes'in aynalar kullanmak suretiyle Roma donanmasını yaktığı da rivayet edilmektedir. Ancak bütün bunlara karşın M.Ö. 212 yılında Romalılar Sirakuza'yı zapt ettiler ve şehrin diğer ileri gelenleriyle birlikte Arşimet'i de öldürdüler.

    Söylentilere göre; "bu sırada Archimedes kum üzerine çizdiği çemberlerle hesaplar yapmaktadır. Elinde boynuna vurulmak üzere kaldırılan bir kılıçla yaklaşan romalı askere aldırmaz bile. Başını hesaplarından kaldırmadan "çemberlerime dokunma" der. Arşimedin kesik başı çemberlerin arasına düşer."

    Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Gençliğinde bir süre İskenderiye'de bulunmuş, burada Eratosthenes ile arkadaş olmuş ve daha sonra da onunla mektuplaşmıştır. Archimedes'in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.

    Geometriye yapmış olduğu en önemli katkılardan birisi, bir kürenin yüzölçümünün 4πr2 ve hacminin ise 4/3 πr3 eşit olduğunu kanıtlamasıdır. Bir dairenin alanının, tabanı bu dairenin çevresine ve yüksekliği ise yarıçapına eşit bir üçgenin alanına eşit olduğunu kanıtlayarak pi'nin değerinin 3 +l/7 ve 3 +10/71 arasında bulunduğunu göstermiştir.

    Archimedes'in en parlak matematik başarılarından biri de, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihi değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz'in bulduğu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur.

    Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3'üne eşit olduğunu ispatlamıştır.

    İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Archimedes'dir. Bu prensiplerden bazıları şunlardır:

    - Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır.

    - Eşit olmayan ağırlıklar eşit olmayan kollarda aşağıdaki koşul sağlandığında dengede kalırlar: f1 · a = f2 · b

    Bu çalışmalarına dayanarak söylediği "Bana bir dayanak noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım." sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir.

    Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuştur. Söylendiğine göre, bir gün Kral II Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Archimedes'e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve "Buldum, buldum" diyerek hamamdan fırlamış.Archimedes'in bulduğu şey; su içine daldırılan bir cismin taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığını kaybetmesi ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorunun çözülebilmesi idi.

    Archimedes'in araştırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes'in bu kanunu doğada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koşullarda aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermiştir. Archimedes, 23 yüzyıl önce, modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuş ve bu katkılarıyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanından biri olmaya hak kazanmıştır.

    Sirakuza Savunması

    M.Ö. 216 yılında Archimedes 70 yaşını aşmış, akrabalarından biri olduğu söylenen Sirakuza kıralı Hieron ölmüştü. İkinci Bhon Savaşı sonunda da şehir yenilgiye uğramış, Kartaca'lılarla birleşmeyi kabul etmişti. Bunun üzerine Romalılar, ünlü konsüllerinden biri olan Claudius Marcellus'u bir orduyla Sirakuza'ya gönderdiler.

    Yaşlı Archimedes, hiçbir zaman katılmadığı siyaset alanından uzakta kendini çalışmalarına vermiş, sessiz ve sakin bir hayat sürüyordu. Ama onun hikmet ve zekâsına hayranlık duyan hemşehrileri şehri savunması için kendisinden yardım dilediler. Archimedes, bu çağrıyı adeta istemeyerek kabul etti.

    Romalılar, onun bir mucit ve mühendis olarak yaratıcı kabiliyetini öğrenmekte gecikmediler. Bir gün, kıyıdaki şehir surlarına kadar sokulan bir Roma savaş gemisi birdenbire dev gibi korkunç bir kerpetenle karşılaştı. Duvarların arkasından çıkan bu alet gemiyi pruvasından yakaladığı gibi çeneleri arasında kıstırarak parçaladı. Kaldıraç kolları ve dönel kasnaklar yardımıyla işleyen bu aletin çalışma prensipleri Archimedes tarafından ortaya konulmuştu. Böylece bir kaldıraç mekanizması ilk defa olarak gerçekleştiriliyordu.

    Bu arada surların arkasına yerleştirilen dev mancınıklar, düşmanın üzerine ağır oklar ve taş yağdırıyordu. Güvertesi ve bordası delik deşik olan gemilerin direkleri parçalanıyor, gemidekilerin üzerine düşüyor, düşman ağır kayıplar veriyordu.

    Archimedes'in Güneş ışınlarını büyük bir ayna aracılığıyla düşman üzerine yansıtıp gemileri ateşe verdiği de söylenir. Ama inanılması oldukça güç olan bu hikaye, belki de bir efsaneden başka bir şey değildir.

    Bununla birlikte Archimedes'in icat ettiği makineler, Romalıların gözlerini o derece yıldırmıştı ki surların üzerinde bir ip ya da değnek gördükleri zaman gene onun bir makinesi sanarak bağırıp kaçışıyorlardı. Claudius Marcellus, ister istemez hayranlık duyduğu bu düşmanıyla kendi mühendislerinin başa çıkamayacağını anladı. "Bu matematik devi ile neden savaşalım ? Bizimle alay eder gibi kıyıda oturup donanmamızı yok ediyor !" diyerek Sirakuza'yı tam bir ablukaya aldı.Çok ünlü bir insan olmuştur.

    Arşimet'ten Seçme Sözler

    - Eureka!; Buldum!
    - Bana bir dayanak noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım.
    - Noli turbare cirkulos meosi; (Lütfen dairelerimi bozmayın.) Son sözüdür

  8. 2009-05-07 #8
    B]Jean Piaget Kimdir?

    (1896 - 1980) [/B]

    İsviçreli psikologdur.

    Genetik epistemoloji ve bilişsel gelişim alanında çığır açıcı çalışmalar yapmış olan Piaget çocukta düşünce ve dil gelişiminin bir süreklilik içinde değil de, evrelerden geçerek oluştuğunu ve birey çevre ilişkilerinde etkin bir şekilde yapılandığını ortaya koymuştur.

    Dış dünyadan yalnızca izlenimler almakla kalmayıp zekasını etkin bir tarzda yapılandıran çocukta bilişsel yapı, Piaget'ye göre, dört evrede gerçekleşir:

    - Duyusal motor dönem (0-2 yaş)
    - İşlem öncesi dönem (2-5/6 yaş)
    - Somut işlemler dönemi
    - Soyut işlemler dönemi

    Piaget ayrıca, çocuk zihniyetinin yetişkinin zihniyetiyle hiçbir ilişkisi olmadığını öne sürmüştür. Çocuğun mantığı kendine özgü olduğu gibi, ona göre, düşüncesi de benmerkezlidir. O kendisi için gelişir, kendi tarzında eğlenir; aklın kavramsal bilgileriyle ilgisi yoktur, çelişki bilmez. Çocuk ancak başkalarının düşüncesiyle temasa, geçtiği zaman mantıklı olmaya başlar.

    Ayrıca gelişim düzeyi kavramını Jean Piaget'ye borçluyuz. "Piaget Teorisi" olarak bilinen teorisi, herkesin değişmez bazı düzeylerden geçtiğini ve bunların birbirinden ölçülebilir olarak ayrıldığını ortaya koymuştur.

    Temel Eserleri
    Le Langage et la Pensée chez l'En*fant - Çocukta Dil ve Düşünce
    La Représentation du Monde chez l'Enfant - Çocukta Dünya Tasarımı
    Introduction à l'Épistemologie génétique - Genetik Episte*molojiye Giriş
    La Naissance de l'Intelli*gence - Zekânın Doğuşu.Media:Örnek.ogg

    Francis Bacon Kimdir?

    Francis Bacon (1561 - 1626), İngiliz devlet adamı ve filozofudur.

    Hayatı

    22 Ocak 1561'de doğan Francis Bacon, Kraliçe 1. Elizabeth'in adalet bakanı Nicholas Bacon'ın oğludur. Her ne kadar Francis Bacon'ın ünü babasınınkini gölgede bıraksa da, babası, Nicholas Bacon da sıradan birisi olmaktan çok öte, döneminin ünlü isimlerindendi. Francis Bacon, oniki yaşında girdiği Trinity College, Cambridge'de skolastik felsefeyle tanıştı ve skolastik felsefeye karşıt görüşlerinin tohumları burada atıldı. 1576'da Hukuk okumaya başladıktan sonra, Fransa'daki İngiliz elçisinin yanında çalışması için bir teklif aldı. Teklifi kabul ederek, öğrenimine ara verdi ve Fransa'ya gitti. Bacon'ın felsefeye olan aşkının iyice filizlenmeye başladığı bu yıllarda, ansızın, 1579'da babasının vefat haberini aldı. Cepleri boş bir şekilde İngiltere'ye döndüğünde yapabileceği tek şey hukuk öğrenimine devam etmek oldu. Öğrenimini tamamladıktan sonra avukatlık yapmaya başladı. Çocukluğundan beri alıştığı lüks yaşama özlem çekiyordu, bu yüzden avukatlık yaparken bir taraftan da siyasi bir kariyer için çalıştı. Nitekim 1584'de Parlementoya seçildi.

    Essex kontuyla yakın bir arkadaşlığı vardı. Fakat arkadaşlıkları, Essex kontunun Kraliçe 1. Elizabeth'i devirmek üzere kurduğu planlar nedeniyle bozuldu. Kraliçeye olan bağlılığının büyük olduğunu belirten Bacon, uzun süre arkadaşını fikirlerinden döndürmeye çalıştı. Kraliçeye yapılan başarısız bir suikast girişiminden sonra Essex kontu tutuklandı. Bacon'ın da çabalarıyla salıverilen kont, daha sonra Kraliçeyi devirmek için yeni bir girişimde bulundu. Bu sefer tutuklandığında, suçlu bulundu ve idam edildi. Bu sırada Bacon'ın yıldızı parlamaktaydı, her ne kadar Essex kontuyla olan bu ilişkileri sonucu onu hayatı boyu tehdit edecek düşmanlar edinmiş olsa da Kraliçeye olan bağlılığı hiç kuşkusuz ona kariyer açısından büyük fırsatlar vermişti.

    1603'de Kraliçenin veliahtı olarak James I tahta geçince hızlı bir şekilde önemli mevkilere geldi. Önce "Sir" unvanı aldı, sonra 1606'da başsavcı, 1618'de ise İngiltere başyargıcı oldu. Kariyerinin zirvesindeyken, çöküşü kapıyı çaldı. 1621'de rüşvet suçuyla tutuklanıp yargılandı. Suçlu bulundu ve hapis cezasına çarptırıldı. Hapishanede fazla kalmadı ve salıverildi, fakat ne Parlementoda ne de herhangi bir politik konumda bulunması bundan sonra imkansızdı. Siyasetten kopan Bacon hayatının geri kalan yıllarını felsefi düşüncelerine adadı. 1626'da zatürree olduğu varsayılan bir hastalık yüzünden vefat etti.

    Bacon ve Tanrı

    Her ne kadar zaman zaman tanrıtanımazlıkla (ateizmle) suçlanmış olsa da, Bacon tanrıtanımazlığa karşı olduğunu açık bir şekilde belirtmiştir. Felsefesi seküler bir temelde, fazlasıyla akılcı bir biçimde yükselirken, ve eserlerinde dinbilime çok da değer vermezken, belki de okuyucularını şaşırtacak fikirlerini sunar din ve Tanrı üzerine; "Bu evrensel çerçevenin başıboş olduğunu düşünmektense, kutsal efsanelere inanırım, daha iyi. Az felsefe, insan zihnini Tanrıtanımazlığa ***ürür; ama felsefede derinlik, insanların zihinlerini dine döndürür."

  9. 2009-05-07 #9
    Roger Bacon Kimdir? (1225 - 1274)

    Roger Bacon (1220 - 1292) İngiliz bilim adamı ve filozof.

    "Deneysel bilim" yolunda çaba harcamış olan Bacon, çağdaş bilimin deneysel yaklaşımının tarihsel bakımdan erken olgunlaşmış bir temsilcisi olarak kabul edilir. İnsanın bilgisizliğinin nedenleri üzerinde duran Bacon, otoriteye dayanmanın, geleneğin etkisinin, önyargıların ve kişinin cehaletini saklayan sözde bilgeliğin, insanı hakikate ulaşmaktan alıkoyduğunu söylemiştir.

    Felsefenin görevinin insanı Tanrı'nın bilgisine ***ürmek ve O'nun hizmetine koşmak olduğunu dile getiren Bacon, matematiğe özel bir önem vermiş ve matematiği tüm bilimlerin anahtarı olarak kabul etmiştir. Zamanının bilimiyle ahlakına yoğun eleştiriler yöneltmiş olan Bacon, tümevarım ve tümdengelimden meydana geldiğini söylediği bilimsel yöntem konusunda önemli katkılar yapmıştır.

    Ek Bilgiler

    Roger Bacon, ortaçağ ile çağdaş bilimadamlarının karışımı sayılabilir. Fransiskan bir keşiş olan ve eğitimini Oxford ve Paris'te sürdüren Bacon, kendisini özellikle matematik çalışmalarına (bu dal bütün bilimlerin temeli olarak kabul edilir ve aritmetik, geometri, astronomi ve müzik alanlarını da içerir) ve fizik bilimlerine—bunlar arasında perspektif, simya, tarım, tıp, astroloji ve sihir bulunmaktadır- adamıştır. Bunun yanı sıra Yunanca, İbranice, Arapça ve Arami (Chaldean) dilleriyle ilgilenmektedir. Bunların tanrıbilim ve felsefeden ayrılamaz olduğunu düşünmektedir. ****fiziği, ilk nedenin bilimi olarak tanımlamaktadır. Bacon düşüncelerini ansiklopedik bir çalışma olan Opus Majus'da toplamıştır.

    Bacon, bilginin iki yönteminin kanıtlama ve deneyim olduğunu söylemektedir. "Deneyim olmadan hiçbir şey yeterince bilinemeyecektir." "Deneyim, iki katlıdır: Dışsal duyumlara bağlı olan insan ya da felsefe ve içsel görünüm ya da tanrısal esinlenme. Böylece, bilgi, yalnızca tinsel şeyler değil, aynı zamanda yapısal konular ve felsefe bilimleridir" sonucuna ulaşılmaktadır. Böyle içsel deneyim aracılığı bir esrime ya da gizemli bilgi konumuna ulaşılır.

    Bacon'un bilimsel tutumu, çağdaş bilimin ruhundan farklıdır. Bir yığın fantastik idea ile boş inançlar bulunmaktadır: astroloji, astronomi ile karışmıştır, büyü ile mekanik, simya ile kimya için de aynı şeyler söylenebilmektedir; ve iki katlı deneyim öğretisi, deneysel bilimlerin gelişimine zararlı olanaklılıkların tüm çeşitlerine kapılarını açmaktadır; Bacon doğayı gözlemlemekte ve çalışmalarını bu doğrultuda sürdürmektedir.

    Jose Ortega y Gasset Kimdir?

    (9 Mayıs 1883 - 18 Ekim 1955)

    Madrid doğumlu İspanyol filozoftur.

    Madrid ve Alman üniversitelerinde okudu. 1910'da doğduğu kente (Madrid) dönerek ****fizik profesörü oldu. Çeşitli dergiler çıkararak İspanya'da kültür ve edebiyatı yeniden canlandırma hareketinde önemli bir isim oldu. La Revista de Occidente bu dergilerin en tanınmışıdır. İç savaşın çıkmasıyla İspanya'dan ayrılan Gasset, önce Fransa, sonra Arjantin'de yaşadı.

    Yaşamının son yıllarında tekrar İspanya'ya döndü ve 1955'te Madrit'te öldü. Ne söylediği kadar nasıl söylediğine de önem veren bu İspanyol filozof, Camus'ye göre "Nietzsche'den sonra belki de en büyük Avrupalı yazar"dır.

    Kültürel ve siyasi açıdan muhafazakar biri olan Gasset, tıpkı diğer varoluşçu düşünürler gibi, insan söz konusu olduğunda, özün varoluştan önce geldiğini söyler. Ona göre, taşa bir varoluş verilmiştir, onun olduğu şey olması için çarpışması, mücadele etmesi gerekmez; oysa, insan, içinde bulunduğu her anda, varoluşunu yeniden yaratmak, özünü belirlemek durumundadır.

    Ek Bilgiler

    José Ortega y Gasset (9 Mayıs 1883-18 Ekim 1955) Madrid ve Alman üniversitelerinde okudu. 1910'da doğduğu kente (Madrid) dönerek ****fizik profesörü oldu. Çeşitli dergiler çıkararak İspanya'da kültür ve edebiyatı yeniden canlandırma hareketinde önemli bir isim oldu. La Revista de Occidente bu dergilerin en tanınmışıdır. İç savaşın çıkmasıyla İspanya'dan ayrılan Gasset, önce Fransa, sonra Arjantin'de yaşadı.

    Yaşamının son yıllarında tekrar İspanya'ya döndü ve 1955'te Madrid'te öldü. Ne söylediği kadar nasıl söylediğine de önem veren bu İspanyol filozof, Camus'ye göre "Nietzsche'den sonra belki de en büyük Avrupalı yazar"dır.

    Bir aficionado'dur. Bir entelektüel torero olma eğilimindedir. Bir felsefeci olarak çok fazla hayata ilişkindir. Bu yüzden hep eleştirilir. Ama o, susmak ve salt felsefe yapmak yerine hep konuşur. Her şey üzerine: Aşk, kadınlar, İspanya, Anne de Noailles'in şiiri, Roma İmparatorluğu, nüfus patlaması ve başka ne varsa.

    Bir sürgün ama ülkesinin geçmişiyle, bugünüyle ve yarınıyla samimiyetle ilgili bir İspanyol: Avrupa'da da kendini evinde hisseden bir dünya insanı. Çünkü Gasset, bir âşık, bir konser izleyicisi, bir boğa güreşi meraklısı, bir magazin okuru aynı zamanda.

    Başlıca yapıtları: Adán el parasío (1910: Adem Cennette), Meditaciones del Quijote (1914: Kişot Üzerine Düşünceler), El tema de nuestro tiempo (1923: Çağımızın Konusu), España invertebrada (1922: Omurgasız İspanya), La Rebelión de las masas (1929: Kitlelerin Ayaklanışı).

    Gasset'nin bitiremediği büyük yapıtının derslerinde de kullandığı uzun bir bölümü, 1957'de El hombre y la gente (İnsan ve Adamlar) adıyla yayımlandı. Ortega y Gasset'nin Türkçedeki ilk kitabı 1992 yılında Tarihsel Bunalım ve İnsan adı altında bir seçki olarak Metis Yayınları'ndan çıkmıştı.

    Eserleri

    - Adán el parasío (1910: Âdem Cennette)
    - Meditaciones del Quijote (1914: Kişot Üzerine Düşünceler)
    - El tema de nuestro tiempo (1923: Çağımızın Konusu),
    - España invertebrada (1922: Omurgasız İspanya)
    - La Rebelión de las masas (1929: Kitlelerin Ayaklanışı)

    Gasset'nin bitiremediği büyük yapıtının derslerinde de kullandığı uzun bir bölümü, 1957'de El hombre y la gente (İnsan ve Adamlar) adıyla yayımlandı. Ortega y Gasset'nin Türkçedeki ilk kitabı 1968 yılında May Yayınları tarfından çıkarılan "Kitlelerin Ayaklanışı"dır.

    Jose Ortega y Gasset'ten Seçme Sözler

    - Aşık olan bir insanın ruhu, kapalı kalmış hasta odasının kokusunu taşır - bu odanın havası, bayatlamış nefes kokusuyla doludur.

    - Seveni kurtarabilecek tek şey dıştan gelecek şiddetli bir şok, ona zorla dayatılacak bir tedavidir.

    - Aşık olduğunuzda dikkatinizi başka bir insana isteyerek yoğunlaştırırız; ama yaşamın gerektirdiği zorunluluklarda dikkatin bir yere saplanması, isteğimizin tersine dışarıdan dayatılan bir zorunluluktur.

    - Evin hanımı, hizmetçinin aklının başka yerde olduğuna dikkat etmeye başlayınca kızın aşık olduğunu anlar. Zavallı hizmetçinin dikkati, çevresindeki nesnelere yönelme özgürlüğünü yitirmiştir artık.

    - Çek onları bir kenara, sevgilim, çünkü ben uçuş halindeyim.

    - Nerede ortaya çıkarsa çıksın erme durumundaki coşku insanın, dünyanın ve kendisinin dışında olmasına dayanır.

    - İnsan sistemi kendiliğindenliğin yerine tümüyle geçebilseydi, kişiliğinin gölgeli derinliklerine dalmak için hiç bir neden kalmazdı.

    - İnsanın ruhsal açıdan yorumlanması, rastlantının payını ve insan yaşamına karışan mekanik olayları abartma eğilimine dayanır.

  10. 2009-05-07 #10
    Wilhelm Wildelband Kimdir? (1848-1915)

    Felsefe tarihçisi olarak büyük ün yapmıştır. Ayrıca felsefe tarihçiliğinde "problem tarihçiliği" olarak anılan bir tarzın başlatıcısıdır. Buna göre, felsefe tarihçiliği, filozofların ve felsefe okullarının temel kavram, görüş ve sistemlerini anlatan bir tarz yanında, esasen problemleri anlatan ve filozofların görüşlerine problemlere getirdikleri çözüm önerileri olarak yer veren bir tarzı benimsemelidir. Kendisini bu yolda izleyen ve daha sonra Okul'dan ayrılan Nicolai Hartmann'a göre de, felsefe tarihinin gövdesini filozofların görüşleri ve felsefe sistemleri değil, tersine felsefe problemleri oluşturur.

    Filozofların görüşleri ve sistemler, gövdeye tutunan dal ve yapraklar gibidir; bazıları solar, çürüyüp gider; fakat problemler hep ayakta kalır. Windelband'ın Handbuch der Philosophiegeschichte, 1892 (Felsefe Tarihi El Kitabı) adlı yapıtı, günümüzde de sık sık yeni baskıları yapılan bir yapıt olmuştur. Bunun gibi Einführung in die Philosophie, 1914 (Felsefeye Giriş) adlı kitabı da, felsefenin bir arkitektoniğini sunmakla, yine günümüzde, bir temel başvuru kaynağı olmayı sürdürmektedir. Windelband, Kant'ın önemini, Marburg Okulu'nda olduğu gibi, onun bilim ve felsefe arasındaki bağı yeni bir şekilde kurmasında bulur. Ne var ki, aynı anda, Kant'ı matematiksel doğa bilimlerini öne çıkardığı, buna karşılık kendisinden sonra büyük bir gelişme gösteren tarih/tin/kültür bilimlerinin hakkını vermediği için eleştirir ve bu onun Marburg Okulu'nun doğabilimciliğini de eleştirdiği nokta olur.

    Windelband, bu eleştiriyle birlikte ve Kant felsefesinin bir açığını kapatmak amacıyla, tarih/tin/kültür bilimlerinin (pozitivist bilim felsefesi geleneğindeki adıyla: "sosyal bilimler"in) özgül yapısını ve metodiğini ele alır ve Kant'tan bilinçli olarak uzaklaşarak bu bilimlere bir felsefi temel arar. Windelband'a göre, "Mantık düşünmenin etiğidir"; nasıl düşünmemiz gerektiğini bir ahlaksal buyrukmuş gibi bize dikte eder. Mantık ilkelerine dayalı olarak düşünmek sadece bir bilişsel zorunluluk değil, aynı zamanda bir ahlaksal gereklilik, bir buyruktur da. Bunun gibi evreni algılayışımız da sadece bilişsel bir hal değildir; evreni aynı zamanda mantık kalıplarına göre kavrama gerekliliği yani buyruğu da bu algılayışa eşlik eder. Öyle ki, her türlü bilgisel ve ahlaksal yapı, esasen bizim oluşturduğumuz, bizim geçerlilik kazandırdığımız bir yapıdır. Bilgisel ve ahlaksal, her türlü geçerliliğin kaynağı biziz. Ve her şey bize kendi ürünümüz olan geçerlilik kalıpları içinde açıktır. Mantık ilkeleri bile ahlaksal buyruk kipinde olduklarına göre, tüm geçerlilik kalıpları aynı zamanda değer kalıplarıdır da.

    Windelband insan düşünmesinde ve yaşamında dört "geçerlilik kipi" ve dört "değer kalıbı"ndan söz eder. Mantık ilkeleri ve bunların geçerliliği en ilksel ve evrensel olanlarıdır. Daha sonra sırasıyla bilgisel (Doğru), ahlaksal (İyi) ve estetik (Güzel, Yüce) değer kalıpları gelir. Bu durumda felsefe esasen bir değerler bilimi veya bir değerler felsefesinden başka bir şey olmaz. Öyle ki, felsefe, bir yandan evrensel/rasyonel ilişkilerin (mantıksal, bilgisel değerlerin), öbür yandan tüm kültürlerin temellerinde yatan ve hepsi de değer kaynaklı olan ahlaksal ve estetik düşünüş ve duyuş/seziş biçimlerinin a priori kaynaklarını araştırma etkinliği haline gelir. "Felsefenin tümü bir değerler bilimidir" savıyla yola çıkan Windelband, Doğru, İyi, Güzel, Yüce başlıkları altında, mantıksal, bilgisel, ahlaksal, estetik değerlerin dünyayı kavrayış tarzımızı öncelediklerini, zaten felsefenin de tam da bu nedenle bir "değerler bilimi" olması gerektiğini tekrarlar. İşte, tarih/tin/kültür bilimlerinin konusu da, insanların ve toplumların değerlere bağlı olarak gerçekleştirdikleri bir dünya, bir kültür dünyasıdır.

    Windelband, 1894'de Strassburg Üniversitesi rektörü olarak yapmış olduğu ve Geschichte und Naturwissenschaft (Tarih ve Doğa Bilimi) başlığını taşıyan ünlü rektörlük konuşmasında, doğa bilimleri ile tarih/tin/kültür bilimlerini aşağıdaki kriterlere göre birbirinden ayırır. Windelband "sosyal bilimler" terimine, Comte pozitivizminin bir terimi olması nedeniyle başvurmak istemez. O "nomotetik bilimler" (yasa ortaya koyucu bilimler) ve "idiografik bilimler" (bir defalık olanı anlayıcı bilimler) terimlerine başvurur ki, ilk kez onun kullandığı bu terimler, günümüz bilim felsefesi çalışmalarında en sık kullanılan klasik terimler haline gelmişlerdir. Windelband'ın bilim felsefesi tarihine mal olmuş bu ayrım tablosu şöyledir:

    Nomotetik Bilimler

    1. Genel, zorunlu (apodiktik) yargılarla çalışırlar.
    2. Genelin bilgisine yönelirler.
    3. Gerçekliğin aynı kalan, tekrar eden formunu dikkate alırlar.
    4. İde (modern bilimde: doğa yasası) peşindedirler; bilgisel amaçları yasalara ulaşmaktır.
    5. Soyutlamacı bir tutumla çalışırlar.
    6. Nomotetik çalışırlar; yasalar ortaya koymak isterler.
    7. Yasa bilimidirler.
    8. Konuları doğadır.

    İdiografik Bilimler

    1. Tekil, yalın (assertorik) yargılarla çalışırlar.
    2. Özgül olanın bilgisine yönelirler.
    3. Gerçekliğin bir defalık, tekrar etmeyen, bir anlık içeriğini dikkate alırlar.
    4. Tekil bir durum, şey, olay peşindedirler. Bilgisel amaçları bir defalık hallerin bilgisine ulaşmaktır.
    5. Görüye, sezgiye, empatiye ve anlamaya dayalı bir tutumla çalışırlar.
    6. İdiografik çalışırlar; tekil ve tekrar etmeyeni anlamak isterler.
    7. Olay bilimidirler.
    8. Konuları insan, tarih ve kültürdür.

    Bu tablonun ayrıntılı bir değerlendirmesi için lütfen bakınız: Özlem, D. Max Weber'de Bilim ve Sosyoloji, 1990, 3. baskı: İnkılap Yayınevi, 2001.

    Windelband, tarih/tin/kültür bilimlerinin temellendirilmesinde tekil/tarihsel nesnenin seçimini şart koşan değersel bakış açısında yoğunlaşır. Şüphesiz, olup biten her şey tarihsel olay niteliği taşımaz. Tarihsel olay, herhangi bir anlama sahip, herhangi bir anlama göre olup bitmiş olaydır. Fakat bu, tarihsel bakımdan "anlamlı olma"nın ne olduğunu belirtmeyi, onun bir ölçütünü ortaya koymayı gerektirir. Bu tür ölçütler de, ancak, felsefenin yerini alacak olan genelgeçer bir değerler sisteminden çıkarılabilir. Çünkü anlamlı olma, değer-bağımlı olma demektir. Ve insan ve kültür dünyasında değer-bağımlılık alanından başka bir anlam alanı yoktur.

    Felsefenin yerini alacak böyle bir değerler sisteminin temel taslağı, değerlerle hiç ilgilenmemiş olsa da, zaten Kant tarafından Üç Kritik'te insan tininin edimleri olarak verilmiştir: Düşünme, İsteme, Hissetme. En yüksek değerler, bu üç temel edime koşut olarak, Doğru, İyi ve Güzel'dir. Marburg Okulu filozofları gibi Windelband da dine özel bir yer ayırır. Windelband'a göre, daha önce de belirtildiği gibi, insanın değere bağlı edimlerinin çerçevesi, mantıksal, etik ve estetik değerlerle ortaya çıkar. Din ise özel bir kültür alanı değildir. Bu yüzden Doğru, İyi ve Güzel gibi genelgeçer değerler (veya değerler sınıfı) yanında Kutsal gibi bir özel değer (veya değerler sınıfı) yoktur.

    Tersine, duyularüstü bir gerçeklikle ilgili oldukları kadarıyla, bunlardan, doğruca adı geçen değerler kastedilir aslında. Buna bağlı olarak Windelband, değerlerin statüsünü, hocası Lange'nin etkisiyle, var olmayan ama geçerli olan şeyler olmalarında bulur. Onların bir normal bilinçte kendi aşkın yerlerini buldukları kabul edildiğinde, değer teorisinin tüm özgüllüğü ortaya çıkar. Değerler öznel edimselliğin ideal temelleridir; fakat onların herhangi bir teolojik, dinsel veya ****fizik kökeni yoktur. Windelband sadece tarih/tin/kültür bilimlerinin temellendirilmesi bakımından bir kültür felsefesinin dayanacağı bir değer teorisi taslağı ortaya koymakla ilgilenmez; aynı zamanda son yıllarında teolojik ve ****fizik içermelerinden arındırılmış bir Hegelciliğin yenilenmesine de çalışır ve Kantçı çizgiden çok Yeni Hegelciliğe yakın bir çizgi izler.

    KAYNAK

    Kant ve Yeni Kantçılık; Doğan Özlem; Cogito Sayı: 41-42 2005; Yapı Kredi Yayınları

    Ek Bilgiler

    Alman, filozof. Yeni-Kantçı Baden Okulu'nun kurucusudur.

    11 Mayıs 1848'de Postdam'da doğdu, 22 Ekim 1915'te Heidelberg'te öldü. Ortaöğrenimini doğduğu kentte bitirdikten sonra önce tarih okudu, sonra filozof Lotze ve Kuno Fischer'den esinlenerek, bütün çalışmalarını, felsefe alanında topladı. Kant'ın yapıtla*rını inceleyince, onun düşünce yöntemini benimsedi, nesnelerin bağımsız birer varlık olmadığı görüşünden yola çıkarak Yeni-Kantçı Baden Okulu'nu kurdu. 1876'da Zürich, 1877'de Freiburg, 1882'de Strasburg, 1903'ten sonra da Heidelberg üniversitelerinde felsefe profesörü olarak görev yaptı.

    Windelband'ın düşüncesinin odağını tümel ge*çerlik taşıyan değerlerin açıklanması oluşturur. Ona göre felsefenin konusu insan başarılarının kaynağı olan ve kültür varlıklarının yaratılmasına olanak sağlayan değerleri belli bir dizge içinde toplayıp bütünleştirmektir. Felsefe yeni değerler yaratamaz, ancak var olan değerleri dağınıklıktan kurtarmayı, açıklığa kavuşturmayı amaçlar. Sorunlara çözüm aranırken, karşılıklı bağlantılar göz önünde tutulmalı, nesneler birbirinden soyutlanmamalı, tasarımla ey*lem, güzelle haz arasındaki varlık ilişkisi düşünülmeden soruna çözüm aranmamalıdır. Einleitung in die Philosophie ("Felsefeye Giriş") ve Prdludien ("Giriş") adlı yapıtlarından nesnel bilginin tümellik ve gerekimlilik kuralına dayandığını, onda toplum ve ahlak öğeleriyle uzlaşımcı bir özelliğin bulunduğunu ileri sürer. Onun ortaya attığı bu düşünce Yeni-Kantçılık öğretisine Baden Okulu'nun getirdiği yeniliği göste*rir.

    Windelband'ın üzerinde durduğu önemli bir konu da tarihtir. Ona göre tarihte olayların yinelen*mesi, söz konusu değildir. Bu nedenle tarihte genel geçerlik taşıyan, değişmeyen bir yasa da yoktur. Öte yandan doğada ilerleme, yetkinleşme gibi evrimle ilgili gelişmeyi gösteren süreçler de yoktur, oysa tarihte vardır. Bundan dolayı ancak tarih insan varlığına dayanılarak açıklanabilir, doğa değil. İnsan, çevresinde tarih olaylarının gerçekleştiği, bir odaktır, onun bir tarih varlığı olmasının nedeni de budur. Tarihsel kültürü oluşturan öğeler insan değerlerinin de kurucu ilkeleridir, bu bakımdan toplumbilimin de tarihe dayanması gerekir. Toplumbilimin kapsadığı bütün sorunlar insanla bağlantılıdır.

    Toplumbilim, değişmeyen, bütün çağlar için geçerli sayılabilecek yasalar aramayı değil, her dönemi kendi kültür varlıklarının biçimlendirdiği değerler bütünü olarak görmelidir. Her dönem ancak kendi değerleriyle anlaşılabilir. Gerek toplumbilimin, gerek tarih felsefesinin ilgi alanına giren değerler birer ahlak kuralı değil, bireylerin yaşadıkları dönemlere göre, biçimlendirdikleri varlıklardır. Birey, geçmişten aldı*ğını, kendi yaşama ortamına uygun olanı bularak, değiştirir. Çünkü her değer, ortaya konduğu dönemle sınırlıdır. Bu durum insan doğasının devingen olu*şundan kaynaklanır.

    Windelband'ın geliştirdiği kuram H. Rickert, E. Troeltsch gibi filozoflarca benimsenerek, din ve felsefe sorunlarının açıklanmasına uygulanmıştır.

    YAPITLARI

    Gescbichte der neueren philosophie, 2 cilt, 1878-1880, ("Yeni Felsefenin Tarihi"); Geschichte und Natunvissenschaft, 1894, ("Tarih ve Doğabilim") ; Platon, 1900, ("Platon"); Über Wllensfreiheit, 1904, ("İstenç Özgürlüğü Üstüne"); Prâludien, 1905, ("Giriş"); Einleitung in die Philosophie, 1914, ("Felsefeye Giriş").

    Oswald Spengler Kimdir? (1880-1936)

    Oswald Spengler. 1880-1936. Alman tarih felsefecisi. Tarihi kör bir doğa oyununa benzetip, tarihte bir amaçlılık aramanın boşuna bir çaba olduğunu savunmuş olan Spengler, dünya tarihinin morfolojisini, felsefi ve bu arada biyolojik esaslara göre açıklamaya çalışmıştır. Spengler'e göre, kültürler gelişigüzel doğar, gelişir ve ölürler. Ona göre, tüm dünya tarihinde 8 tip kültür çevresi ayırt edilebilir. Mısır, Babil, Hindistan, Çin, Antikite, Arap, Batı ve Meksika olarak belirlediği 8 kültür çevresinde, 1. ****fiziksel-dini yüksek kültürler, 2. Simgeci erken kültürler, 3. Sivil-geç kültürler diye üç gelişme basamağı ayırt etmiş olan Spengler, "sivil-geç kültür" olarak tanımladığı Batı kültürünün bir çöküş içinde olduğunu savunmuştur.

    Birinci Dünya Savaşı, Spengler'in görüşlerini oldukça etkilemiş, onlara yön vermiştir. Yaşanan iki dünya savaşının, Spengler'in görüşleri üzerinde travmatik bir kadercilik, döngüsellik ve tarihin tekrarına olan inancı doğurduğu aşikardır. Aynı özellik, Arnold Toynbee'de de görülür. daha sonra, değişen zaman ve anlayışla yapıtlarının, özellikle William McNeill tarafından sertçe eleştirilmiştir.

    Spengler; uygarlıkların ortaya çıkışını, insanın gelişim dönemlerine göre sınıflandırmıştır. Çocukluk döneminde toplum ortaya çıkmıştır. Din bu dönemde kendini göstermeye başlar. Gençlik dönemi aklın egemenliğiyle geçmektedir. Olgunluk dönemi entelektüelliğin üst seviyede olduğu, sanatın, felsefenin, bilimin tavan yaptığı dönemdir. Yaşlılık döneminde tüm değerler parçalanmaya yüz tutar; bu dönem, kaçınılmaz olarak çöküşün habercisidir.

    Tarih olaylarında nedenselliğin yerine yazgısallığı temele almıştır. Ona göre yazgı tarihin bütün görünümünü belirler.

    Eleştirel tarih felsefesinin önemli adamlarındandır. Tarihi yasa koyucu doğa bilimi olarak değil, betimleyici ve yaşayan bir bilim olarak ele alır.

  11. 2009-05-07 #11
    Georg Lukacs Kimdir? (1889-1975)

    Georg Lukács, 13 Nisan 1885'te Budapeşte'de doğdu; 4 Haziran 1971'de aynı yerde öldü. Lukacs, Batı Marksizminin ünlü isimlerinden Macar Marksist filozof ve edebiyat bilimcisidir. Marksizmi Hegelci anlamda yeniden değerlendirmiş ve geliştirmiştir. Ernst Bloch, Antonio Gramsci, Karl Korsch ile birlikte Lukacs, 20.yüzyılın ilk yarısında, Marksist felsefe ve Marksist teorinin yeniden oluşturulmasında en önemli isimlerden biri olmuştur.

    Lukacs belirgin bir şekilde Ortodoks Marksizm savunusu yapar, ancak metinleri bu anlamdaki Marksizm anlayışının her zaman sınırlarını aşmıştır. Özellikle Marksist sınıf kuramını ve bu kuramın bilinç ile ilgili yönünü geliştirmiş, sınıf bilinci teorisi ile her zaman konuşulan bir isim olmuştur. Bu konu İdeoloji teorisi bağlamında her zaman önemli bir alan olmuştur. Yabancılaşma ve **** fetişizmi konuları da Lukacs'ın özellikle belirli bir dönem esas konuları durumundadır. Öte yandan Lukacs bir edebiyat bilimcisi ve eleştirmenidir. Bu noktada etkili olacak ölçütler ve kavramlar geliştirmiştir.

    Eserleri

    - Tarih ve Sınıf Bilinci, Belge yayınları, çeviren: Yılmaz Öner
    - Marksist İmgelem, Yeni Hayat Kütüphanesi, çeviren: Veysel Atayman
    - Lenin'in Düşüncesi/Devrimin Güncelliği, Belge yayınları, çeviren: Ragıp Zarakolu
    - Roman Kuramı, Metis yayınları, çeviren: Cem Soydemir
    - Estetik I, Payel yayınları, çeviren: Ahmet Cemal
    - Estetik II, Payel yayınları, çeviren: Ahmet Cemal
    - Estetik III, Payel yayınları, çeviren: Ahmet Cemal.
    - Avrupa Gerçekciliği, Payel yayınları, çeviren: Mehmet H.Doğan
    - Aklın Yıkımı (1. Kitap), Payel yayınları, çeviren: Ayşe Tekşen Kapkın
    - Aklın Yıkımı (2. Kitap), Payel yayınları, çeviren: Ayşe Tekşen Kapkın

    Ludwig von Mises Kimdir?

    (doğum29 Eylül 1881 - ölüm10 Ekim 1973)


    Demiryolu mühendisi bir babanın oğlu olarak 29 Eylül 1881'de Lemberg, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nda (şimdi Ukrayna sınırları içindedir) doğmuştur.

    19 yaşında Viyana Üniversitesinde hukuk ve idari bilimler eğitimine başlayan Mises, Carl Grünberg ile idari bilimler tarihi üzerine çalışırken 1903'de Carl Menger'in Ekonominin Prensipleri kitabını okumasıyla tarihçi bakış açısından kurtularak ekonomi üzerine odaklanmaya başlamıştır. 1906'da doktorasını alarak finansal yönetici olarak kamuda çalışmaya başlamış, sonrasındaysa bürokrasinin işleyişinden rahatsızlık duyarak bir hukuk firmasında stajyer olarak 2 yıl çalışmıştır. Bu sırada Avusturya İktisat Okulu'nda ekonomi dersleri vermeye başlamış, böylelikle Carl Menger'in temelini attığı Avusturya Okulu'nun Eugen von Böhm-Bawerk geleneğinden ikinci kuşağını Hans Mayer ve Joseph Schumpeter ile birlikte oluşturmuştur. Daha sonra 25 yıl çalışacağı Viyana Ticaret Odası'nda işe başlamış, 1934-1940 döneminde Nazilerden kaçmak için Viyana'dan ayrılarak Cenova Üniversitesi'nde ders vermeye başlamış ancak baskıların artmasıyla 1940'da A.B.D.'ye göç etmiştir. 1945'te New York Üniversitesi'nde konuk öğretim görevlisi olmuş ve 1969'a kadar burada çalışmalarına devam etmiştir. Bu dönemde verdiği seminerlerle Murray Rothbard, Hans Sennholz, George Reisman, Ralph Raico, Leonard Liggio ve Israel Kirzner gibi liberteryen aydınların yetişmesine katkıda bulunmuştur.

    1973'te 92 yaşında New York'ta St. Vincent Hastanesi'nde hayata veda etmiştir.

    Mises'ten Seçme Sözler

    Evrende aklımızın kavrayamayacağı ve duygularımızla sezemeyebileceğimiz şeyler vardır.

    - Devlet harcamaları ilave istihdam yaratmaz. Eğer devlet, halktan borçlanarak ve vergi alarak harcama yaparsa, bir tarafta yaratacağı istihdamdan daha fazlasını yok eder.

    Eseleri

    - The Theory of Money and Credit Para ve Kredi Teorisi (1912)

    Bu kitabında Mises, İngiliz klasik ekonomisinde David Ricardo ile başlamış olan mikro-makro çatallaşmasını kapatmış, ekonominin bireysel insan davranışıyla adım adım analizine dayanan bir bilim olduğunu vurgulamıştır. Para bireysel davranışın ve piyasa ekonomisinin analiziyle bütünleştirilmiştir. Ayrıca mevcut bankacılık uygulamaları analizini dönüştürmüş, Ricardocu Para Okulu geleneğine dönerek, enflasyonist kısmi rezerv kredi sisteminin ilga edilmesinin doğru olduğunu göstermiştir.

    - Socialism: An Economic and Sociological Analysis Sosyalizm; Ekonomik ve Sosyolojik Bir Analiz (1922)

    Bu Kitap, Sosyalizm ve türevlerinin derinlemesine analizi ve oluşan manzaranın çarpıcı bir kritiğidir. Mises bu eseriyle neden tamamen sosyalist kontrolün olduğu bir toplumda ekonomik hesaplamanın mümkün olmayacağını ve bunun sosyalistler tarafından bile kabul görmüş bir problem olduğuna işaret etmektedir. * Bu kitap Liberte Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.

    - Liberalism or The Free and Prosperous Commonwealth Liberalizm veya Özgür ve Müreffeh Ulus (1927)

    Bu kitap, klasik liberalizmde devletin görevinin etkili bir şekilde yapılmış ifadesidir. Mises; bu kitapla devletin görevini tarif etmiş ve nelerin barışı, özgürlüğü ve refahı teşvik edip etmeyeceğini açıklamıştır.

    - A Critique of Interventionism Müdahaleciliğin Eleştirisi (1929)

    Bu eser, 1920'ler Avrupa'sında yaşanmış olan ekonomik tartışmalar üzerine yazılmış olan makalelerin bir derlemesidir. Bu derlemede Mises; o günün Avrupa'sında fiyat kontrollerini ve bankaların kamulaştırılmasını içeren programları ve Marksizm'i ısrarla eleştirmiştir.

    - Bureaucracy Bürokrasi (1944)

    Bu çalışma, bürokratik idare ile kar ve zarar üzerine kurulu yönetim arasındaki farkların yalın bir dille ifade edildiği tarafsız bir çalışmadır. Bürokrasi devlet yönetiminde makul seviyede etkin olabilir ancak kar-zarar üzerine kurulu idareyle önemli ayrımları bulunmaktadır. Bürokrasi devlet içindir, iş dünyasında ise kar-zarar üzerine kurulu yönetim geçerli olmak zorundadır. Birçok yazar büyük şirketleri devlet şeklinde bürokratik bir yapı olarak görmüştür ancak bu köklü bir yanılgıdır. İş dünyası büyüklük ile değil kar ve zarar ile ilgilenmektedir. Bir şirket her birinin kendi bilânçosunu tuttuğu çok sayıda kısımlara bölünebilir. Bazen bu bölünmüş kısımlarda kayıtların çift girişle tutulması zaruridir. Diğer yandan, devlet, iş dünyasındaki gibi müşterilerine karşı sorumlu değildir, ancak toplum baskısı vasıtasıyla yönlendirilebilir, demokrasi gibi. Demokrasi; çoğunluğun kontrolü olmasına rağmen yine de en cazip yönetim şeklidir. * Bu kitap Liberte Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.

    - Human Action: A Treatise on Economics İnsan Faaliyetleri: Ekonomi Üzerine Bir Bilimsel İnceleme (1949)

    Bu eser, ekonomi ve sosyal bilimler üzerine kapsamlı akademik bir çalışmadır. Mises'in; bireyin tercihlerinin neden-sonuç ilişkisi içerisinde amaçlı olduğunu ortaya koyduğu ve metodolojik çalışma esaslarını belirttiği temel kitabıdır.

    - The Anti-Capitalistic Mentality Anti-Kapitalist Zihniyet (1956)

    Kitap, Mises'in kapitalizmin neden yanlış anlaşıldığını ve korkularak reddedildiğini ortaya koyduğu teorisini içerir. Amaçlarına ulaşamamış kıskanç girişimcilerin başarısızlıklarını kapitalizme yüklediklerini ileri sürdü. Ekonomik teori, Mises'in muhakeme ve değerler yargısı üzerine kurularak ifade edilmiştir.

    * Bu kitap Liberte Yayınları tarafından Türkçe'ye çevrilmiştir.

    - The Historical Setting of the Austrian School of Economics Avusturya İktisat Okulunun Tarihsel Süreci (1962)

    Bu eser, Mises'in Avusturya ekonomi teorisinin gelişimini gözden geçirdiği eseridir. Kitap, Avusturya İktisat Okulunun öncülerinin özellikle Menger ve Böhm-Bawerk'in kısa biyografilerini içerir. Mises; sübjektif ekonominin tümdengelimcilikle nasıl yükselişe geçtiğini ve Avusturya İktisat Okulu'nun önemini anlatmıştır.

  12. 2009-05-07 #12
    Desiderius Erasmus Kimdir?

    Desiderius Desiderius Erasmus, 1469-1536 yılları arasında yaşamış olan, Kuzey Avrupa Rönesans'ının önemli ustası ve klasik edebiyat araştırmacısı, hümanist bilgin ve ilahiyatçı.

    Günümüzde, Rönesans'la birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının yaratıcılarından ve en büyük temsilcilerinden biri olarak bilinen Rotterdamlı Desiderius Erasmus, 1465 yılında Hollanda'nın Rotterdam kentinde doğdu. Bugünkü ortaöğrenimi karşılayan bir öğrenim döneminin ardından Augustin tarikatına girerek rahip oldu. Ancak hiçbir zaman geleneksel anlamda bir rahip olarak etkinlik gösteremedi; kendini daha çok bilime adamak istediği gerekçesiyle, dini makamlardan "cüppe giymeme" iznini aldı. Paris Üniversitesi'ne devam etti. 1499'da İngiltere'ye gittiğinde, john Colet, Thomas More (Morus) gibi aydınlarla tanıştı ve bu dostluklarla ufku daha da genişledi.

    Papalığın düşünceler üzerinde kurduğu hegemonyaya karşı çıkarak, gerçek Hıristiyanlık ruhunu antik çağın yalınlığında aradı. Güzel sanatların ve bilimlerin yayılmasını, Avrupa'nın ortak bir sanat ve bilim anlayışının çatısı altında birleşmesini, hümanizmin birinci koşulu saydı. Özgün yapıtlarıyla ve çevirileriyle antik çağ düşüncesinin Avrupa'da yayılmasına çok büyük katkılarda bulundu. Martin Luther'in reformları başladığında, kilisenin yenilenmesi görüşüne katılmakla birlikte, Hıristiyan dünyasının kargaşaya, parçalanmaya sürüklenmesine şiddetle karşı çıktı.

    1536'da Basel'de öldüğünde Avrupa'nın düşünce yaşamında papaların bile ziyaretine geldikleri bir kişi olacak kadar saygın bir yer edinmişti.

    Bütün yaşamı boyunca Latince konuşup yazan Desiderius Erasmus ölmeden önceki son sözlerini ana dilinde söylemişti: "lieve God"

    Deliliğe Övgü (özgün adıyla: Morias enkomion seu laus stultitiae),Desiderius Erasmus'un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze değin değişmeden koruyabilmiş tek yapıtıdır. Bu küçük kitabın taslağını 1509 yazında, İtalya'dan İngiltere'ye yaptığı yolculuk sırasında çıkaran Desiderius Erasmus, yazma işini İngiltere'de, dostu Thomas More'nin evine vardıktan kısa süre sonra gerçekleştirdi; kitabı da Thomas More'a adadı. Yapıtını birkaç gün gibi kısacık bir sürede tamamlayan Desiderius Erasmus, bu arada hiçbir kitaptan yararlanmadı.

    Felsefesi ve Eserleri

    Gülmece türündeki yapıta egemen olan iki temel görüş vardır. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilge olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Kitapta delilik (stultitia) , kendi kendisine övgüler düzer; bu arada çocuklukta ve yaşlılıkta, aşkta, evlilikte ve dostlukta, politikada ve savaşta, yazında ve bilimde deliliğin nasıl her zaman egemen olduğu gösterilir.

    Tüm uğraş alanları, bu arada özellikle din kurumu ve din adamları bu panorama çerçevesinde sergilenir. Deliliği konuşturma kisvesi altında Desiderius Erasmus, çağının kilisesine ve o kilisenin mensuplarına en acımasız eleştirileri yöneltir. Bu niteliğiyle "Deliliğe Övgü" çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuştur. Yapıtın yazılışını izleyen sonraki yüzyıllarda -haklı olarak- düşünce düzeyindeki bağnazlığın her türlüsüne yönelen bir eleştiri diye yorumlanması, belki de bugüne değin koruduğu kalıcılığın baş nedenidir.

    Yazınsal açıdan Deliliğe Övgü, Latin ozanı Horatius'un "hakikati gülerek söylemek" ilkesinin belki de en yetkin örneğidir. Biçim açısından Desiderius Erasmus, yapıtını kaleme alırken daha önce yapıtlarını çevirdiği Lukianos ve Libanios'tan da esinlenmiştir.

    Hermann Ebbinghaus Kimdir?

    Hermann Ebbinghaus'un Hayatı

    Ebbinghaus, 1850'de Almanya'nın Barmen kentinde doğdu. 17 yaşında felsefeye ilgisini geliştireceği Bonn üniversitesine girdi. 1870'te eğitimine istemeyerek ara verdi. Fransa-Prusya savaşında Prusya ordusuna kaydedilmişti. Bir yıl sonra eğitimine devam etti ve 1873'de diplomasını aldı.

    Ebbinghaus, eğitimi sırasında bilinçdışı üstüne bir tez hazırladı. Gustav Fachner'in, deneysel yöntemi duyumlar ve algılarla ilgili çalışmalara uyarladığı öncü yapıtlarından etkilenip, aynı yöntemi bellek araştırmalarına uygulayarak, yüksek zihinsel süreçlerin deneysel çalışmalara konu olabileceğini gösteren ilk bilim adamı oldu.

    Anlamın bellek üstündeki etkisinin önemsizliğini göstermek için telaffuz edebilen, ama gerçek bir sözcük olmayan ünsüz-ünlü-ünsüz üçlüsünden oluşan anlamsız heceler (zat, wob, fij) buldu. Kendisini denek olarak kullandığı dikkatli ve eksiksiz deneylerinin sonuçlarını Über das Gedachtnis (Bellek Üstüne 1885) adlı kitabında açıkladı.

    "Unutma Eğrisi"ni bulup, öğrenilenlerin toplamının, öğrenme zamanıyla doğru orantılı olduğunu gösterdi. 1897'de ışığın ve renklerin algılanışıyla ilgili kuramını açıkladı ve zekâ ölçümüyle ilgili yeni bir yöntem tanıttı.

    Hermann Ebbinghaus, 1909'da Halle şehrinde hayata gözlerini yumdu.

    Hermann Ebbinghaus ve Psikoloji

    Ebbinghaus, kendi başına çalışan ve pek tanınmayan bir psikolog olarak zihinsel süreçler üzerinde önemli çalışmalar yapmıştır. Ebbinghaus ayrıca öğrenme ve hafıza konularını deneysel olarak inceleyen ilk psikolog olmuştur.

  13. 2009-05-07 #13
    Walter Benjamin Kimdir?

    Walter Bendix Schönflies Benjamin (15 Temmuz 1892, Berlin - 26 Eylül 1940, Portbou), Alman edebiyat eleştirmeni, düşünür, kültür tarihçisi ve estetik kuramcısı.

    Yahudi bir aileden gelen Benjamin, Berlin, Freiburg (Breisgau), Münih ve Bern'de felsefe öğrenimi gördü. 1920'de Berlin'e yerleşerek edebiyat eleştirmenliği ve çevirmenlik yapmaya başladı. 1928'de sunduğu Ursprung des Deutschen Trauerspiels (Alman Tragedyasının Kökeni) adlı doktora tezi Frankfurt Üniversitesi'nde geri çevrilince, zaten pek sıcak bakmadığı akademik kariyerden bütünüyle vazgeçti.

    Ernst Bloch, Theodor Adorno ve Bertolt Brecht'in etkisiyle 1930'larda giderek Marksizm'e yakınlaşan Benjamin, 1933'te Almanya'yı terk ederek Paris'e yerleşti. Burada edebiyat dergilerine ve New York'ta Adorno ile Horkheimer tarafından yayımlanan Zeitschrift für Sozialforschung'a ([[Sosyal Araştırmalar Dergisi]]) eleştiri ve denemeler yazdı. 1939 yılında, Alman mülteciler tarafından yayımlanan bir dergide çıkan yazısı nedeniyle Alman vatandaşlığından çıkarıldı. Almanların Fransa'yı işgal etmesi ve Paris'teki evini Gestapo'nun basması üzerine 1940'ta Fransa'nın güneyindeki Portbou kentine kaçtı; burada polis tarafından Gestapo'ya teslim edileceğini öğrenince intihar etti.

    Son dönemin yaşamış en büyük Marksist ideologlarından bir tanesidir. Her ne kadar Karl Marx'ı kendi okuma listesinin son sırasına bıraksa da, getirmiş olduğu eleştiriler Marksist kuram açısından çok önemlidir.

    James Beattie Kimdir?

    İskoçyalı filozof, şair ve eleştiricisidir.

    1735'te Kincardine kontluğundaki Lawrencekirk'te doğdu, 18 ağustos 1803'te Aberdeen'de öldü. İlköğretim önemimde gösterdiği başarılar dolayısıyla Aberdeen Üniversitesi'nin açtığı parasız öğretim müsabakasını kazanmış ve dört yıl Mreschall Kolejinde okumuştur. Sonra da öğretim mesleğine girmiştir.

    Aberdeen'de Latin grameri profesörü olmuş, bir taraftan da şiirler yazmıştır. Virgile'in Eglogues'unu çevirmiştir. Ahenk, zarafet ve duyarlılıkla süslü olan bu gençlik yazılarından utanmış ve bu eserlerin anısını unutturmak için çok çalışmıştır.

    Mevki ve servetini korumak için arkadaşları ona, kendinden fazla ilgi gösterdiler ve 1760'ta Mareschall Koleji'nde mantık ve ahlak profesörlüğüne tayin ettirdiler. Hocalığının ilk dönemlerinde pek de başarı gösteremedi.

    1766'da evlendi. İki oğlundan biri 1789'da diğeri de 1796'da ölünce Beattie teselli edilemez bir melankoliye düştü ve hayatının son yıllarını yalnızlık ve inziva içinde geçirdi.

    Beattie'nin İskoçya felsefesinde kendisini onurlu bir yer sağlayan düşünceleri şunlardır;

    1. Kamul duyunun verdiği gerçeklerle aklın gerçekleri arasındaki derin farkı göstermiştir. Bu farklardan birincileri apaçıktırlar, ispata gerek duymazlar. İkincileri ise, ancak alıl yürütmeyle bu nitelikleri kazanabilirler.

    İskoçya felsefe sisteminde büyük bir rol oynayan bu farkı derinden göstermek isteyen Beattie, kamul duyuyu şöyle tanımlar: "Eğitim ve alışkanlıktan doğmayan fakat doğadan meydana gelip birdenbire içgüdüyle ve direnilemez bir içtepi ile gerçeği algılayan veya inanca kumanda eden bir ruh fakültesidir."

    Aklı da şöyle tanımlar: "Bize bildiğimiz düşünce veya oranları arama yeteneğini veren fakülte. Onsuz, ilk ilkelerin ve sezgisel aksiyomların ötesinde, gerçeği keşfetmek için bir adım bile atamayacağımız fakülte.

    2. Berkeley'in tinselci şüpheciliğiyle Hume'un evrensel şüpheciliğine ve her şeyi ispata çalışmak suretiyle çağdaş şüpheciliği yaratmış olan Descartes'a karşı giriştiği tartışmalardır. Bu son filozof hakkındaki düşüncelerinde Reid gibi hareket eder. Şüphecilikle savaşı amansızdır.

    Beattie, şüpheciliğin daha çok yeni zamanda bulunduğunu, bu sistemin Descartes'ten başlayarak Hume'de en yüksek gelişmesine ulaştığını, aynı zamanda matematikçilerle fizikçilerin araştırmalarını yöneten ilkelere büsbütün zıt ilkeler kabul ettiğini, kamul duyunun apaçıklığı yerine akıl yürütmenin apaçıklığını koyduğunu ve nihayet şüpheciliğin beşeri inançların en meşru ve evrensel ilkeleriyle çelişik olan sonuçlara ulaştığını iddia eder.

  14. 2009-05-07 #14
    Jeremy Bentham Kimdir? (1718-1832)

    Yararcılık öğretisi ve "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesiyle tanınan İngiliz hukuk, ahlâk, siyaset ve toplum felsefecisidir. Daha dört yaşındayken Latince öğrenen Bentham on iki yaşındayken hukuk öğrenimini için babası tarafından Oxford'a gönderilmiştir. Gelgelelim Bentham, özellikle döneminin önde gelen otoritelerinden gelenekçi William Blackstone'un tutucu derslerinden sonra, çok geçmeden bir hukuk uygulayıcısı olmak yerine hukukun ne olduğu üzerine yazmaya karar vermiş ve yaşamını var olan hukuk ile toplum dizgelerini eleştirip düzeltmeye adamıştır.

    Bentham daima yararcılık öğretisi ve "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesiyle birlikte anılsa da öğreti ve ilke onun var olan kurumların, pratiklerin ve inançların yararlılığının nesnel bir değerlendirme ölçütü ile sınanmasını amaçlayan toplum eleştirisinin yalnızca başlangıç noktasını oluşturur. Bentham açık sözlü bir hukuk reformcusu, doğal hukuk, doğal haklar ve sözleşmecilik gibi yerleşik siyasal öğretilerin acımasız bir eleştiricisidir. 1820'lerden itibaren yapıtlarıyla saygı uyandırmaya başlayan Bentham'ın düşünceleri 19. yüzyıl boyunca yapılan kamu yönetimi reformlarını da derinden etkilemiştir.

    Beccaria, Helvetius, Diderot, d'Alembert ve Voltaire gibi aydınlanma dönemi filozoflarının yanı sıra Locke ve Hume'dan da etkilenen Bentham, yapıtlarında deneyci yaklaşımı kavramsal açıklığa ve tümdengelimli uslamlamaya dayalı bir usçuluk anlayışıyla birleştirmiştir. Bu bağlamda Bentham, usun gelenek karşısındaki önemi üzerinde duran ve terimlerin kullanımında kesinliği savunan Locke'u kendisine örnek almıştır. Nitekim Bentham'ın tüm felsefe tasarımı aslında bir açıklama tasarımıdır. Bentham neleri amaçlamamız gerektiğini göstermek için değerleri, insanların gerçekte neleri amaçladığını göstermek içinse ruhbilimi açıklamaya girişmiş; bunlara uygun yönetim, hukuk ve ceza dizgeleri tasarlamak için de hem bir bütün olarak hem de temel terimleriyle gerçek "hukuk" düşüncesini açıklığa kavuşturmak istemiştir.

    Hukuku anlamak, haklar ve ödevler gibi şeyleri anlamayı da içerir. "Anlama"nın "algılama"yla sağlandığı deneyci gelenekte, "altın dağ" gibi doğrudan algılanamayan karmaşık şeyler deneyleyebildiğimiz basit bileşenlerine ayrılarak (altın ve dağ) çözümlenebildiklerinden dolayı anlaşılabilir hale gelirler. Buna karşın deneycilerin çözümleme yöntemi Bentham'ın çözümlemeyi düşündüğü hak ya da ödev gibi terimlerin çözümlenmesinde işe yaramamaktadır. Sonuç olarak bir şeyin bir parçasına ya da bir boyutunu ondan soyutlayarak ele almanın karışıklığa yol açması büyük bir olasılıktır. Bu durum Bentham'ı "yeniden anlatım" (paraphrasis) diye adlandırdığı bütünüyle yeni ve özgün bir yönteme yönelmiştir.

    Bentham'ın "anlam"ın temel biriminin sözcük değil tümce olduğunu savunan yeniden anlatım yöntemi, 20. yüzyılda Russell, Carnap, Quine gibi düşünürlerin geliştirdiği mantıksal çözümleme yöntemlerinin öncüsüdür. Bentham'ın bu yöntemle amaçladığı tümcedeki sorunlu sözcüğü başka sözcüklere çevirmek değil, sözcüğün bir parçasını oluşturduğu tümceyi başka bir tümceye çevirmektir. Yeniden anlatım yöntemi Bentham'ın "kurgusal kendilikler" diye adlandırdığı hak, ödev, yükümlülük, ayrıcalık gibi terimleri, içinde yer aldıkları tümceleri içinde yer almadıkları tümcelere çevirerek açık tular. Kurgusal kendilikler başlarda kullanışlı gözükse de zaman içinde bunların gönderme yaptıkları şeyler bütünüyle unutulduğundan ya da gündem dışı kaldığından bu terimler birer önyargı olarak kalmaktadır. Bu yüzden hukuku bu tür kurgusal kendiliklerden olabildiğince uzak tutmaya çalışan Bentham, en azından bu tüt terimlerin kullanımından uzak duran açıklamalar ve temellendirmeler verilebileceğini düşünmektedir. Sözgelimi haklara ilişkin tümceler Bentham tarafından ödevlere ilişkin tümceler aracılığıyla açıklanır. Bentham'a göre belirli bir hak başkalarına ödevler yüklenerek birine sağlanan yatardır. Kuşkusuz ödevler de kurgusal kendiliklerdir ama bunlar da cezalandırma tehdidine ilişkin tümcelerle açıklanabilirler. Cezalandırma ise Bentham'a göre acı verme tehdididir. Böylelikle Bentham'ın "gerçek kendilikler" dediği şeye; yani algıyla doğrudan anlayabileceğimiz açık ve yalın düşüncelere ulaşmış oluruz. Bentham, acı ve hazzın anlamını öğrenmek için bir hukukçuya gitmemizi gerektirmeyen sözcükler olduğunu söyler. Hatta ona göre hukuk acı ve haz kavramları aracılığıyla hem hukukçulara hem de başkalarına açıklanabilir.

    Bentham'a göre ahlâk ve hukuk bilimsel olarak tanımlanabilirse de böyle bir tanımlamanın insan doğasına ilişkin bir açıklamaya gereksinimi vardır. Ona göre doğanın fizik yasaları aracılığıyla açıklanması gibi insan doğası da iki temel itki, "haz" ve "acı" aracılığıyla açıklanabilir. Bu görüş Bentham'ın "ruhbilimsel hazalık" kuramının temelini oluşturmaktadır. İnsan doğasına ilişkin böyle bir çözümlemenin doğrudan kanıtlanmasının söz konusu olmadığını bilse de Bentham "doğanın insanı iki egemen efendinin, haz ve acının yönetimi alcına yerleştirdiğini" savunur. Ona göre bir yandan doğrunun ve yanlışın ölçütü, öte yandan nedenler ve sonuçlar zinciri acı ve hazzın krallığına tabidir. Acı ve haz bütün yaptıklarımızda, bütün söylediklerinizde ve bütün düşündüklerimizde bizi yönetmektedir; tabiliğinizden kurtuluşa yönündeki bütün çabalarımız da bu krallığın iyice açığa çıkıp onaylanmasına hizmet etmektedir. Sadece ne yapmamız gerektiğini göstermekle kalmayıp ne yapacağımızı da doğrudan belirleyen haz ve acı eyleme ilişkin açıklamaların yanı sıra kişi için "iyi'nin tanımlanmasında da temel oluşturmaktadır. Buna dayanarak Bentham, her bireyde var olan acı ve haz temelinde bir değer hesabı oluşturabileceğimizi öne sürer. "Haz hesabı" ya da "mutluluk hesabı" (felicif calculus) olarak bilinen bu görüşe göre haz ve acı nesnel duyumlar olup yoğunlukları, süreleri, verimlilikleri (gelecekteki daha başka haz olasılıkları açısından), saflıkları ve büyüklükleri aracılığıyla ölçülebilirler. Bu bir eylemin ya da durumun hem nesnel olarak belirlenmesine hem de başka eylem ya da durumlarla karşılaştırılmasına olanak tanımaktadır.

    Bentham'ın bu köktenci hazcılığına, insanın doğal olarak çıkarlarını kollayacağı yollu ruhbilimsel benciliği eşlik etmektedir. Bentham kişinin çıkarlarının toplumsal çıkar ya da diğer bütün insanların çıkarları karşısında baskın olduğunu belirtsek, insanların eylemlerinin amacının kendi mutlulukları olduğunu ve insanın doğal bir yetisi olan usun bu amacın uşağı olarak düşünülmesi gerektiğini savunur. Bentham'ın insan tekini değerlerin kaynağı olarak alan insan doğasına ilişkin bu açıklamasıyla ahlâki bir bireycilik de ortaya koyduğu söylenebilir.

    Nitekim Bentham'ın ahlak felsefesi de onun "yararlılık ilkesi" ya da "en büyük mutluluk ilkesi" diye adlandırdığı "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesinin bir yansımasıdır. Bentham yararlılık ilkesini bir eylemi ya da durumu genel mutluluğu araması ya da azaltmasına göre onaylayan ya da onaylamayan ilke olarak tamınlar ve en çok sayıda kişi için en büyük mutluluğu üretmeyen her türlü eylemin ahlâken yanlış olduğunu söyler. Mutluluk ise hazzın çokluğuna ve acının yokluğuna bağlı olarak hesaplanabilirdir. Bu bağlamda Bentham'ın ahlâk felsefesi insanın temel güdüleyicileri haz ve acıdır yollu ruhbilimsel hazcılık görüşünü de yansıtmaktadır. Burada altı çizilmesi gereken önemli bir nokta da mutluluk hesabı yapılırken her bir bireyin bir diğerine eşit olarak alınmasıdır.

    Sonuç olarak Bentham için ruhbilimsel hazcılık ve bencilik ile yararlılık ilkesi arasında hiçbir uyumsuzluk süz konusu değildir. Öte yandan Bentham'ın mutluluğu artırma amacı pratik bir amaçtır ve onun bu yönde bezelyelerin dondurularak kullanılması gibi birçok farklı önerisi de olmuştur. Bentham'ın bu pratik amaçlı önerilerinden en önemlisi ise "panoptikon" diye adlandırdığı hapishanedir. Bentham'ın dönemin hapishanelerinde yaşanan karmaşayı sona erdirmek için tasarladığı bu hapishane modeli, merkezdeki gardiyanların onlara gözükmeden tutukluları göz altında tuttuğu daire biçiminde bir yapıdır. Bentham özel olarak işletilmesi gerektiğini düşündüğü ve sözleşme olarak kendisinin yönetmeyi planladığı bu hapishane ile yalnızca tutukluları güvenilir birer insan haline getirmeyi değil zaman içerisinde para da kazanmayı tasarlamıştır. Ama bu tasarısı hapishanenin kurulacağı yerin çevresindeki arsa sahipleri tarafından engellenince işin sonunda hem zaman hem de para kaybetmiştir. Panoptikon tasarımına kadar önerilerin ve anlaşmaların hayata geçirilmesi için aydın yönetimlere başvurmanın yeterli olacağına inanan Bentham, bunun yeterli olmadığını fark ettiğinde demokrasiyi desteklemeye başlamıştır. Locke da dahil olmak üzere kendinden önce sayısız filozofun siyaset felsefesinin temelini oluşturan doğal hak, doğal hukuk ve toplum sözleşmesi gibi kavramları benimsememiş olan Bentham, daha önce de belirttiğimiz gibi, bu kavramları kurgusal kendilikler olarak adlandırıp bunların bir gerçekliğinin bulunmadığını savunuyordu. Bu tür kavramlar o dönemde devlete itaatin kaynağı ve meşru devrimin koşullan nedir sorularına yanıt olarak sunulmaktaydı. Bentham itaati anlaşmaya dayandıran bu tür düşünceleri eleştirerek yönetime itaatin temellendirilmesinin yarara, yani itaatin olası zararının direnişin olası zararından daha az olup olmayacağının hesaplanmasına dayandığını savunmuştur. Bentham'ın bu karşı çıkışı yalnızca terim düzeyinde kalmamış hukuk dizgesinin ve yönetim dizgesinin değişmesi gerektiğini bir insan-bir oy ve gizli oy verme hakkı gibi önerilerle açıkça dile getirmiştir.

    Bentham'ın bu demokratik önerileri ahlâk felsefesinin "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesi ve ruhbilimsel bencilik görüşleriyle de uyumludur. Ruhbilimsel benciliğe göre herkes kendi çıkarlarının peşinde koşmaktaysa, bu demektir ki yönetimler ve yöneticiler de kendi çıkarlarının peşinde koşabilirler. Dolayısıyla diktatörlere, krallara ve oligarşilere güvenilmemelidir. yönetimlerin gerçek amacı olan "en çok sayıda insana en yüksek düzeyde mutluluk" ilkesi ancak yönetim en çok sayıda insanın elinde olduğunda güvende olabilir. Eğer halkın tamamı siyasal güçle donatılırsa, hepsi yalnızca kendi çıkarlarını izleyerek bu amaca hizmet etmiş olacaklardır.

    Bentham'ın demokrasi ve yararcılık anlayışına bağlı olarak geliştirdiği özgürlük anlayışı günümüzde "olumsuz özgürlük" diye adlandırılan özgürlüğe karşılık gelmektedir. Özgürlüğü "engellemenin olmaması" olarak tanımlayan Bentham, bireyin engellenmediği oranda özgür olduğunu söyler. Özgürlüğün doğal olduğunu ya da bireyin egemen olduğu a priori bir özgürlük alanının bulunduğunu yadsır. Bu özgürlük açıklamasıyla bağlantılı olarak Bentham hukuku da olumsuz olarak tanımlar. Değer ölçütünü haz ve acının sağladığı göz önüne alınırsa Bentham için özgürlük haz verdiği için iyiyken, sınırlandırılması acı verdiğinden kötüdür. Devletin denetimi ne denli sınırlıysa birey o denli özgürdür. Öte yandan Bentham iyi yönetimin temelini oluşturan toplumsal düzen için hukukun zorunlu olduğunu kabul eder. Toplumun ilerlemesinde hukukun oynayabileceği olumlu rolü kabul eden Bentham, hukukun kişilerin ekonomik ve kişisel gereksinimlerini karşıladığı ve koruduğu ölçüde bireyin çıkarını yansıtacağını savunmuştur. Bentham, kendinden önceki birçok düşünürden haklı olarak hukukun doğal hukuktan doğmadığını, onun yalnızca egemenin istencinin bir buyruğu ya da dışavurumu olduğunu savunmuştur. Nitekim bir yasa ahlâk ba6ımından sorgulanabilir olsa da ahlâken kötü eylemler buyursa da, rızaya dayanmasa da yine de bit "yasâ'dır. Öte yandan, daha önce de belirtildiği gibi, yasa koyucunun yasa dizgesini yalnızca kendi çıkarını gözeten insanları genel çıkara yönlendirilecek biçimde düzenlemesi gerekir.

    Bir filozoftan çok bir hukuk ve siyaset eleştirisi olarak görülmesi gereken Bentham'ın çok sayıdaki yapıtları arasında Blackstone'un reform karşıtı gelenekçi görüşlerin eleştirdiği yayımlanmış ilk yapıtı "A Fragment on Goverment" (Yönetim Üzerine, 1776); hukuksal, ahlâki ve toplumsal reformlara temel oluşturabilecek ussal ilkeler oluşturmaya çalıştığı başyapıtı sayılabilecek "An Introduction to the Prenciples of Morals and Legislation" (Ahlâkın ve Yasamanın İlkelerine Giriş, 1789), parlamento reformuna ilişkin demokratik önerilerini içeren "A Catechism of Parliamentary Reform" (Parlamento Reformu İçin Bir Kılavuz, 1817) ve ancak ilk cildini yayımlayabildiği "Constitutional Code" (Anayasa Hukuku, 1830) başta gelir.

    KAYNAK

    Felsefe Sözlüğü; Bilim ve Sanat Yayınları

    Ek Bilgiler

    Jeremy Bentham (15 Şubat, 1748 - 6 Haziran, 1832) İngiliz filozof, hukukçu ve toplum reformcusu. Faydacılığın kurucusu olarak da biliniyor. Hayvan haklarının ilk savunucularındandır ve liberalizmin gelişiminde büyük katkıda bulunmuştur.

    Panopticon Tasarımı

    1791'de az sayıda gardiyanın çok sayıda mahpusu gözetlemesini sağlamak üzere "denetim evi" anlamında panopticon adını verdiği daire planlı bir yapı tasarladı. Bu tasarım birkaç katlık tek odalı hücrelerden oluşan bir halka üzerine kuruluydu. Her hücre bu halkanın iç kısmına açıktı ve halkanın dış cephesindeki duvarda birer pencere vardı. Halkanın ortasında mahpuslardan tamamen saklanmış konumdaki gözlemcilerin kaldığı bir nöbet kulesi yer almaktaydı. Panopticon'un temelinde yatan ilke, tek odalı hücrenin içindeki sakine saklanacak hiçbir yer bırakmaması, buna karşılık dış cephedeki duvarın penceresinden gelen dış ışığın kuledeki nöbetçilere mahpusun her hareketinin iyi aydınlatılmış bir siluetini izleme olanağını sağlamasıydı. Bentham'ın yaklaşımına göre, gözlemlenen her yanlış davranışının ceza getireceğini bilen, ama davranışlarının aslında ne zaman gözlemlendiğini bilmeyen mahpusun aklını başına toplayarak her zaman izleniyormuşçasına davranmaktan başka seçeneği yoktu. Böylece mahpus bizzat kendi hareketlerini kollamak durumunda kalacaktı.

    Henry (Henri) Bergson Kimdir? (1859-1941)

    Fransız filozof. Sezgiciliğin kurucusudur. İnsan yaşamının başlangıçta yönlendirici bir atılımla sürekli gelişme süreci içinde olduğu görüşünü savunmuştur. Paris'te doğdu, gene orada Öldü. Yahudi kökenli Polonyalı bir baba ile İrlandalı bir annenin oğludur. Dokuz yaşına dek Londra'da kaldıktan sonra Paris'e döndü. Ortaöğrenimini Condorcet Lisesi'nde, sonra 1878'de Ecole Normale Superieure'de, yükseköğrenimini Yüksek Öğretmen Okulu'nda gördü. Öğrenimini bitirince 1881'de felsefe öğretmeni olarak görevlendirildi. Önce Angere, daha sonra Clermont liselerinde felsefe okuttu. 1889'da "L'Essai Sur Les Donnees Immediates de la Consdence" adlı yapıtıyla Sorbonne Üniversitesinde felsefe doktoru sanını kazandı.

    Oldukça başarılı bir çalışma sayılan bu yapıtından sonra Rollin Koleji'nde felsefe öğretmenliğine, daha sonra Dördüncü Henry Lisesi'ne atandı. Öğretmenlik görevini sürdürürken, bir yandan da felsefe çalışmalarını hızlandırdı. 1896'da Matiere et Memoirc adlı yapıtını yayımladı. Bir süre Yüksek Öğretmen Okulu'nda "konferansçı" olarak çalıştı (1898-1900). Sonra College de France'a felsefe profesörü olarak atandı. 1900de Le Rie adını verdiği yapıtı yayımlandı. Bir süre sustu. 1907'de en büyük yapıtı sayılan ve kendisine büyük ün sağlayan "Devolution Creatrice"i yayımladı. Fransa dışında da ününün yayılmasına yol açan bu yapıtın yayımından sonra uzun bir süre gene sustu. 1924'te Akademi üyeliğine seçildi. 1928'de Nobel Ödülü'nü aldı. 1932'de "Leş deux Sources de la Morale et de la Religion" yayımlandı. Yapıtlarında deneycilik, usçuluk ve görecilik akımlarına karşı eleştiriye dayalı savlar ileri sürdü.

    Bergson bu çalışmalarının yanı sıra değişik felsefe dergilerinde araştırmalar, incelemeler yayımladı. Einstein'ın zamanla ilgili kuramı konusunda, kendi görüşlerini, özellikle "süre" sorununu içeren bir çalışma yaptı. Bu çalışmasında, Einstein'ın "zaman" kavramı ile kendisinin "süre" kavramının bağlantılı olduğu görüşünü savundu.

    Bergson felsefeye kendinden önce gelen ve yaşadığı dönemde özellikle pek yaygın olan Darwincilik, Lamarckçılık ve Entelektüalizm gibi akımları eleştirmekle girdi. Ona göre yaşamı birtakım değişmelerle, dönüşümlerle açıklama olanağı yoktur. Bu nedenle Danwin'in, Lamarck'ın gelişim kuramları insanı anlamaya, açıklamaya yetmez. Onlar gibi, insanı yalnız özdek ya da tin olarak gören öğretiler de soruna çözüm getirecek güçte değildir. İnsanı anlamak başka varlıklardan yola çıkmakla değil, onun özünü, kişiliğini, benliğini kuran öğeleri bulmakla bağlantılıdır.

    İnsan, eski felsefenin ileri sürdüğü gibi, yalnız gövdenin birliğinin kurduğu bir bütün değildir, onun bugüne değin işlenmemiş öğeleri, üzerinde durulmamış yönleri vardır. Bu alanların sınırları içine girebilmek için bütün önyargılardan sıyrılmak, yeni bir yöntemle işe koyulmak gerekir.

    Emile Durkheim Kimdir?

    (15 Nisan 1858 - 15 Kasım 1917)

    Yahudi kökenli Fransız sosyologdur. Modern sosyolojinin kurucularından birisi olarak sayılmaktadır.

    Hayatı ve Felsefesi

    15 Nisan 1858 tarihinde Epinal-Loren'de dünyaya geldi. Felsefe öğretmenliği yaptı. 1885 de Almanya'da bulundu Fransa'ya dönüşte yayımladığı makaleler ilgi topladı. 1887 Bordeaux Üniversitesi'nde ders vermeye başladı. 1902 de Sorbonne Edebiyat Fakültesi'nde çalışmalarını sürdürdü. 1906 da Buisson'un ölümü üzerine Sorbonne Eğitimbilim Profesörlüğüne getirildi.

    Durkheim toplumbilimi kendi olgularını kendi ön dayanaklarıyla işleyen bir bilim durumuna getirdi. Auguste Comte'un fiziği, Herbert Spencer'in biyolojiyi örnek alıp inceledikleri toplumsal olaylar ona göre yalnız kendi türünden olaylarla açıklanabilir, "toplumsal olay" bireye bağlı ve bireyle başlayıp biten bir süreç değildir. Toplumsal olay bireyi aşkındır, birey ona katılır. Her birey için toplumsal olaya katılmak kaçınılmaz bir zorunluluktur. Çünkü toplumsal olaylar; genel zorunlu bireyi ve bireyler arası ilişkileri belirleyen din, ekonomi, hukuk, ahlâk, siyaset, bilim ve sanat türünden olaylardır. Durkheim bireyi bireyselliği toplum içinde tümüyle eritmez. İnsanın kendine özgü bireyliğini ve topluma özgü toplumsallığını saptar. İnsan genel doğruları hazırca, tartışıp araştırmadan toplumdan alır. Bu doğrular: bireyin, kendisi, başkaları, insanlar arası ilişkiler, doğa, evren olguları üzerine yargılarına temel dayanak olur. Toplum bir başka yanıyla da insana ilişkin her kurumun temeli olup doğal bir bileşimdir. Kurumlar örneğin din ve Tanrı anlayışı da topluma bağlıdır ve onunla birlikte gelişip evrimleşir.

    Durkheim bilgi anlayışında toplumun görüşünü örnek alır. Bilgide en genel kavramlar tek tek şeylerin tümünden bağımsız olmayıp tersine onlara uygulanabilen, topluma ilişkin kavramlar olduklarından en geçerli kavramlardır. Bunların mutlak, öncesiz sonrasızca doğru ve kesin kavramlar oldukları da söylenemez. Bilginin temel taşları olan genel kavramlar toplumla birlikte zaman ve uzam bağlamında değişip gelişen kavramlardır.

    Din sosyolojisi ile ciddi olarak ilgilenen Durkheim'in eserlerinin bir kısmı Türkçeye çevrilmiştir. Comte'un takipçisidir. Toplumu, Tanrı yerine koymuştur. Burada kasıt inançlı bir kimse davranışlarda bulunurken Tanrı'sını nasıl gözetirse 'birey'inde davranışlarda bulunurken toplumu aynı şekilde gözettiğidir.

    15 Kasım 1917'de Paris'te ölmüştür.

    Başlıca Eserleri

    - De La Division Du Travail Social; 1893 (İçtimaî Taksim-i Amal°; 1923)(Toplumsal İş Bölümü;2006)

    - Règles De La Méthode Sociologique; 1895 (Sosyolojik Yöntemin Kuralları; 1985)

    - Le Suicide; 1897 (İntihar; 1987)

    - Les Formes Êlémentaires De La Vie Religieuse; 1915 (Din Hayatının İlkel Biçimleri; 2005)

  15. 2009-05-07 #15
    Hipokrat (Hippocrates) Kimdir?

    (doğum M.Ö. 460, İstanköy - ölüm M.Ö. 377, Larissa)

    Tıbbın babası olarak anılan Yunan hekimdir.


    Bir hekimin oğlu olan Hipokrat, babası tarafından yetiştirilip, Taşoz, Abdera, Larissa ve Kyzikos'ta hekimlik yaptı. Anadolu'nun kuzey illerini gezdikten sonra, İstanköy adasına (Kos) dönerek hekimliğini sürdürdü.

    Ölümünden sonra, İstanköy Adası Hekimlik Okulu'nun bütün buluşları Hipokrat'a mal edilmiştir; ama bunlarının tümünün değilse bile, büyük bir bölümünün gerçekten onun buluşu olduğuna kuşku yoktur. Tedavisi, organizmadaki kan, lenf, safra gibi suyukların bozukluklarına dayanır. Çağının bütün hekimlik bilgileriyle donatılmış olduğu ve bunları en iyi biçimde uyguladığı yapıtlarından anlaşılır. Klinik gözlemi ilk başlatan kişi olmasının yanı sıra, hekimlerin mesleğe başlarken insanlık yararına çalışacakları konusunda ettikleri yemin (Hipokrat yemini) onun kurallarına dayanır.

    Onun tarafından kaleme alınan yazılar (Corpus hippocraticum, "Hipokrat yazıları") batıl inançları, büyülü şifa yöntemlerini reddederek, bir bilim dalı olarak tıbbın temel ilkelerini belirlemiştir.

    Bazı Seçme Eserleri

    - Peri Aeoron
    - Hydaton
    - Topon (Havalar, Sular ve Ülkeler Üstüne)
    - Aphorismoi (Özlü Sözler)
    - Prognostikon (Teşhis Kitabı)
    - Karides (Kalp Üstüne takılır)

    Ockhamlı William Kimdir? (1225 - 1274)

    Ockhamlı William 1285-1347 yılları arasında yaşamış ünlü bir filozoftur. Ockham'ın Usturası, gereksiz spekülasyonları önlemeye, onlara değer vermemeye yarayan, O'nun geliştirdiği bir tutumluluk ilkesidir. Buna göre, herhangi bir şeyi açıklamak üzere öne sürülen birden fazla açıklama söz konusu olduğunda, açıklanmak durumunda olanı, en az sayıda açıklayıcı ilke ve kabulle açıklayan ve olabildiğince çok şeyi açıklamayı başaranın seçilmesi gerekir; en basit açıklama, gerçekliği olduğu şekliyle tarif eden en muhtemel açıklama olma durumundadır.

    Ockhamlı'nın bu ilkesi, hem modern bilimin, hem de felsefenin önemli ilkelerinden biri olarak geniş kabul görmüştür. Bu ilke sayesinde "zihnimizde ve dilimizde var olanlar" ile "gerçekte var olanları" ayırt etmeyi öğrenir, gereksiz ve yararsız izahlarla uğraşmaktan korunuruz. Bu ilkenin usturadan söz etmesinin nedeni, gereksiz olanı kopartıp atmaya yaramasıdır.

    Teorik fizikte, Ockhamlı'nın usturasının hışmına uğraması gereken birçok spekülasyon vardır. Bu spekülasyonların usturanın hışmına uğramalarını gerektiren ortak nedenler şunlardır:

    1. Bu iddialar hiçbir delile dayanmamaktadır.

    2. Bu iddialar evrendeki hiçbir olguyu açıklamamakta ve bilgimize katkıda bulunmamaktadır.

    3. Bu iddialar sadece bilim-kurgu filmlerinin işlevini görmekte ve tartışarak vakit kaybına sebep olmaktadır.

    Ek Bilgiler

    Ockhamlı William, yaklaşık 1285 ve 1347 yılları arasında yaşamış İngiliz filozoftur.

    Daha çok geliştirdiği Ockham'ın Usturası ve adcılık (nominalism) ilkeleri ile tanınan Ockham'lı William, mantık, fizik ve teoloji dallarında önemli eserler yazmıştır.

    Voltaire Kimdir? (1694-1778)

    François Marie Arouet (21 Kasım 1694 - 30 Mayıs 1778) ünlü Fransız yazar ve filozof. Daha çok mahlası Voltaire olarak tanınmıştır. Fransız devrimi ve Aydınlanma hareketine büyük katkısı olmuştur.

    Din ve ifade özgürlüklerinin yanı sıra, insan hakları konusundaki düşünceleri ve felsefi yazınları ile ünlenmiştir. Eserlerinde Kilise dogmaları ve döneminin Fransız müesseselerini yoğun olarak hicvetmiştir. Zamanın en etkili isimlerinden biri olarak tanınır.

    Hayatı

    Voltaire Paris'te, 1694'te doğmuştur. Sekiz yıl boyunca sanat eğitiminin başladığı Collège Louis-le-Grand'da okumuştur. Fakat orada "Latince ve Aptallıklar" dışında bir şey öğrenmediğini iddia etmiştir.

    Mezun olduktan sonra Voltaire edebiyatta kariyer yapmaya başladı. Babası ise oğlunun hukuk eğitimi almasını istiyordu. Bu nedenle Voltaire, Paris'te bir avukatın asistanı olarak çalışıyormuş gibi gözüküp, zamanının büyük bir kısmını hicivsel şiirler yazmaya adamıştır. Babası bunu öğrendiğinde Voltaire'yi yine hukuk okumaya göndermiştir; yine de Voltaire yazmayı sürdürmüştür. Sivri dili ile aristokratik ailelerin beğenisini toplamıştır. Kral XV. Louis'in naibi, Orléans Dükü, II. Philippe'yi konu alan bir yazını nedeniyle Bastille'de hapsedilmiştir. Oradayken çıkış yaptığı piyesi Oedipe'yi kaleme almış ve Voltaire ismini almıştır. Oedipe'nin başarısı Voltaire'i etkili bir isim yapmakla beraber onu Fransız Aydınlanmasına dahil etmiştir.

    Voltaire'nin hazır cevaplılığı ve sivri dili başına bela olmayı sürdürdü. Genç bir asilzadeyi gücendirmesi onun mahkeme dahi olmadan sürgün edilmesine yol açtı. Voltaire'nin İngiltere'ye sürgünü, İngiltere'deki düşünsel durum ve yaşadıkları düşüncelerini büyük oranda etkilemiştir. İngiliz monarşisinden ve ülkenin din ve ifade özgürlüğüne verdiği değerden etkilenen genç yazar, ülkenin yazar ve düşünürlerinden de etkilenmiştir, Shakespeare gibi. Gençlik yıllarından Shakespeare'yi Fransız yazarlarına bir örnek olarak görse de, daha sonraları kendini ondan daha büyük bir yazar olarak görmüştür.

    3 yıllık sürgünden sonra Paris'e dönmüş ve fikirlerini İngiliz hükümetini konu alan kurgusal bir metinde toplayarak bastırmıştır; Lettres philosophiques sur les Anglais ("İngiliz(ler) hakkında felsefi mektuplar"). İngiliz monarşisini daha gelişmiş ve insan haklarına daha saygılı görmesi nedeniyle yazınları Fransa'da büyük bir tartışmaya yol açmış ve sonunda öyle bir noktaya gelinmiştir ki evrağın kopyaları yakılmış Voltaire ise Paris'i terk etmeye zorlanmıştır.

    Bundan sonra sınırdaki Château de Cirey'e yerleşen Voltaire burada Marquise (Markiz) du Châtelet, Gabrielle Émilie le Tonnelier de Breteuil ile de bir ilişkiye başladı. Voltaire ile Markiz 21.000'den fazla kitap toplamıştırlar. Kuşkusuz Voltaire'nin 15 yıl süren bu ilişkisi entelektüel gelişimine yardımcı olmuştur. Yazmaya devam eden Voltaire Mérope gibi oyunları ve bazı kısa öyküleri yayımlamıştır. İngiltere'de geçirdiği zamanda onu en çok etkileyen şeylerden birisi Isaac Newton'un çalışmalarıdır. Eser ve düşüncelerinde bunun etkileri görülebilir.

    Markizin ölümünden sonra Voltaire Berlin'e, yakın arkadaşı ve hayranı olan Büyük Frederick'e gitmiştir. Kral zaten onu daha önce ısrarla saraya davet etmişti. Her ne kadar ilk zamanlarda buradaki yaşamı iyi gitse de, zamanla çeşitli zorluklarla karşılaşmaya başlamıştır. Sivri dili ile burada da haksız bulduğu durumları eleştirmiştir. Sonunda kızdırdığı Frederick, Voltaire'in tüm evrağının kopyalarını yakmış Voltaire'yi de tutuklatmıştır. Voltaire Paris'e doğru yola çıkmış fakat XV. Louis onun kente girmesini yasaklayınca, Cenova'ya gitmiştir. Her ne kadar iyi karşılansa da tiyatral performansları yasaklayan Cenova yasaları Voltaire'nin Candide, ou l'Optimisme ("Candide, veya İyimserlik") isimli eserini yazmasına ve kenti terk etmesine neden olmuştur. Bu eser Gottfried Leibniz'in felsefesinin hicvidir. Bugün Voltaire'nin en tanınmış eseri Candide'dir. Fransız-İsviçre sınırında bir malikâne almış ve 1778'deki ölümüne kadar burada yaşamıştır.

    Felsefesi

    Her ne kadar ömrü boyunca yurttaşlık hakları ve din özgürlüğü gibi kavramları savunmuş olsa ve var olan Fransız rejimini eleştirse de Voltaire demokrasiden yana değildi. Onun gözünde en iyi yönetim biçimi 'aydın' bir monarşi veya 'aydın mutlakiyet'ti. Nitekim hayatının sonuna kadar "aydınlanmış bir monark'ın yönetimini ideal bir yönetim tarzı olarak savundu."[1]

    Bunun dışında sınıfların varlığını da bir zorunluluk olarak görmüş ve ne teorik ne de pratik açıdan bunu eleştirmiştir. Din açısından ise Voltaire'nin tutumları biraz karışıktır. Philosophes'den olan Voltaire genelde, diğerleri gibi, bir deist olarak tanımlanmıştır. Fakat çeşitli söylemleri nedeniyle ateist olduğu da düşünülmüştür. Ünlü felsefi eseri Felsefe Sözlüğü'nde (Dictionnaire philosophique) Voltaire ateizmi ve ateistleri eleştirir. Ortaya koyduğu dini fikir ve söylemler deist çerçevededir. Bazı araştırmacılara göre Voltaire'nin deist çizgide kalmasının, kişisel nedenler bir yana, fikri nedeni onun yönetim biçimi konusundaki fikirleridir. Voltaire'ye göre din halkın uygun biçimde yönetimi için neredeyse şarttır. Nitekim Voltaire'nin tanınmış aforizmalarından birisi Si Dieu n'existait pas, il faudrait l'inventer yani "Eğer tanrı var olmasaydı, onu icat etmek gerekirdi" onun dini fikirlerini anlamak açısından önemlidir. Bunların dışında Voltaire var olan dini inanç ve yapıyı eleştirmiştir. Her açıdan Voltaire'nin dini dogmatizme karşı olduğu aşikardır. Özellikle dini bağnazlığa sert biçimde karşı çıkmış, Hristiyanlığı, Musevileri yermiştir. Bu tutumları da yine "Felsefe Sözlüğü"nde görülebilir.

    Voltaire'nin düşünce tarihi açısından önemli biri sayılır. Zaten tarihsel planda çok büyük önem taşıyan Fransız Devrimi'nin de babası sayılmıştır.

    Çalışmaları

    Çok üretken bir yazar olan Voltaire neredeyse tüm edebi şekillerde eser vermiştir.

    Başlıca eserleri şunlardır:

    Oedipe (1718)
    Zaire (1732)
    Lettres philosophiques sur les Anglais (1733)
    Le Mondain (1736)
    Sept Discours en Vers sur l'Homme (1738)
    Zadig (1747)
    Micromegas (1752)
    Candide (1759)
    Dictionnaire philosophique (1764)
    Épître à l'Auteur du Livre des Trois Imposteurs (1770)

    Oyunları

    Voltaire, tamamlanamamışlar dahil, 50-60 arası oyun kaleme almıştır. Bunlardan bazıları:

    Ecossaise
    Eriphile
    Mahomet
    Mérope
    Nanine
    Zaire

    Şiirleri

    Voltaire'in ilk basılan çalışması şiirdir. İki uzun şiir kaleme almıştır: Henriade ve Pucelle. Bunların yanında birçok kısa şiir de yazmış ve genellikle kısa şiirleri bu iki uzun şiirinden daha fazla beğeni toplamıştır.

    Felsefesi

    Voltaire'nin en tanınmış ve büyük felsefi eseri Dictionnaire philosophique yani "Felsefe Sözlüğü"dür. Dönemin Fransız siyasi müesseselerine yoğun eleştiri içeren yazınlar içeren sözlük, aynı zamanda o dönemlerde popülerleşmiş düşünceler ve Voltaire'nin rakip ve düşmanları hakkında da yazınlar içerir. Bunun dışında eserde din eleştirisi de bulunmaktadır.

    Diğer Çalışmaları

    Voltaire bunların dışında tarihi ve düzyazı eserler kaleme almıştır. Düzyazı eserlerine şunlar örnek verilebilir: L'Homme aux quarante ecus, Zadig, dini ve felsefi optimizme saldıran ünlü Candide. Ayrıca yaşamı boyunca yaklaşık 20.000'den fazla mektup yazmıştır ve bu mektuplar gerek kişiliği gerekse düşünce tarzı açısından büyük önem taşır.

    KAYNAKLAR

    [1] "Aydınlanma", derleyen: Veysel Atayman, Donkişot Yayınları, İstanbul, Ocak 2005, s.33; kitaptan alıntı - orijinali şöyledir: "Voltaire, toplumsal düzende sınıfların egemenliğine teorik düzeyde de olsa karşı çıkmamış, yaşamının sonuna kadar, toplumda zengin ve yoksulun yan yana var olmalarının kaçınılmaz bir zorunluluk saymış, aydın despotizmi ile kurucu monarşi yönetimi anlayışlarını birlikte sürdürmüş, aydınlanmış bir monark'ın yönetimini ideal bir yönetim tarzı olarak yaşamının sonuna kadar savunmuştur."

    - Spielvogel -- Western Civilization -- Volume II: Since 1500 (5th Edition -- 2003)

    - "Voltaire, Author and Philosopher." Lucidcafé. 8 October 2005. Lucidcafé. 25 November 2005 [2]

    - "Voltaire", in Richard Shenkman, Legends, Lies, and Cherished Myths of World History (HarperCollins, 1993), pages 148-51 passim.

    - "Voltaire", by Thomas S. Vernon. [3].

    - Holmes, Richard. "Voltaire's Grin". in New York Review of Books, 30/11/1995, pp.49 - 55, and in Sidetracks: explorations of a romantic biographer, HarperCollins, 2000 , pp.345 - 366.

    - McNeil, Russell. "Voltaire (1694)." Malaspina Great Books. 25 November 2005 [4].

    - Wade, Ira O. Studies on Voltaire. New York, NY : Russell & Russell, 1967.

    - "Aydınlanma", derleyen: Veysel Atayman, Donkişot Yayınları, İstanbul, Ocak 2005.

  16. 2009-05-07 #16
    Archytas Kimdir?

    (M.Ö. 430 - 348)


    Pisagorcuların en önemli başarılarının, evreni matematiksel düşüncelerle açıklama çabası olduğunu biliyoruz. Ancak, hatırlanacağı gibi, Pisagorcular matematiği sonunda bir sayılar sezgiciliği (mistiği) haline getirdi.

    Onlara göre nesneler arasındaki tüm oranlan sayılarla göstermek olasılığı vardır ve de bu gereklidir. Pisagorcular sayılar evreninin gerçek evrenin örneği olabileceğine inanırlar. Bu gerçek örneği incelemekle, onun bir görüntüsü olan doğayı da kavramış oluruz. Bu anlayış, kuşkusuz abartılıdır. Ancak ilk düşünmelerde bu tür abartılara her zaman rastlanır.

    Gerçekte doğru ve yararlı olan bu düşünüş, hemen abartılarak her alana uygulanmak istenmiştir. Pisagorcuların bir başka özelliği de ikicilikleridir (düalizm). Onlar evrende biri ötekine zıt iki öğenin geçerli olduğunu benimser. Bu öğelerden biri "sınırsız" alandır.

    Ötekisi ise bu sınırsız alanda bir "sınır" çizendir. Sınırsız olan uzaydır. Bu uzayda aralık yoktur, bitişiktir. Sınırlı olan, bu uzay içine konmuş olan noktalardır. İşte bu görüşten hareket eden Pisagorcular Demokrit'inkinin tam karşıtı bir evren görüşüne ulaşırlar.

    Demokrit'in boş bir uzay varsaydığını biliyoruz. Oysa Pisagorcular uzayı madde ile aynileştirirler. Başka bir deyişle, uzayın aynı cinsten olan sıvı bir madde olduğuna ve sıvı içinde dönüşüm yapan hareketlerde bulunduğuna inanırlar. Demokrit ise boş uzayda atomları hareket ettirir. Pisagorcular ile Demokrit arasındaki bu karşıtlığın yeni zaman felsefesinde yeniden güncelleştiğine tanık oluyoruz.

    XVII. ve XVIII. yüzyıldaki iki karşıt fizik anlayışından biri, Demokrit'ten hareket eder, öteki ise daha çok Archytas'tan (Descartes fiziği).

    Archytas ve yandaşları Demokrit'in, özellikle dokunma duyumunu temel alışını eleştirir. Gerçekten Demokrit'e göre bize nesnenin gerçek yapısını tanıtan dokunma duyumuzdur. Öteki duyumlar bize nesnenin yalnızca görünüşlerini tanıtırlar.

    Oysa Pisagorculara göre dokunma duyumuz da bizi, öteki duyularımız gibi, yanıltır. Söz gelişi dışardaki şeyler gözümüzde renk etkisi oluşturur. Bir şeye dokununca da elimizde sertlik etkisi oluşur. Bunun içindir ki dokunma duyumuz, görme duyumuzdan kesinkes farksızdır. Şayet nesne gerçek yapısı yönünden renkten uzak-ara yoksun ise, aynı zamanda sertlikten de yoksundur. Nesnenin yapısına dönük gerçek niteliği; uzayda yer tutması, yer kaplamasıdır.

    Sonraki Pisagorcularla ilgili olarak özellikle Eflâtun'un "Timaios" diyalogundan bilgi ediniyoruz. Bu Pisagorcuların gerçek başarısı astronomi alanındadır. Onların astronomisi, temelde, modern astronomiye, yani Kopernik'in astronomisine çok yaklaşır. Pisagorcular, her şeyden önce, dünyayı evrenin sabit merkezi olmaktan çıkaran, onu kendisi de hareket eden bir yıldız olarak anlayan ilk astronomlardır.

    Pisagorcular evrenin merkezinde bir ateşin bulunduğunu ve dünyanın da bu merkezdeki ateş çevresinde döndüğünü kabul ederler. Bu merkezî ateş çevresinde dünyadan başka güneş ve beş gezegen de dönmektedir. Oysa İlkçağın ve özellikle de Aristo'nun bunun tam karşıtı bir görüşü benimsediğini biliyoruz.

    Aristo'ya göre evrenin merkezinde dünya vardır. Güneş ve öteki yıldızlar dünyanın çevresinde hareket ederler. Pisagorculara göre, dünyanın bir yüzü sürekli olarak merkezdeki ateşe dönüktür. Bunun içindir ki biz merkezdeki ateşi göremeyiz ve dünyanın bu ateş çevresindeki hareketi sırasında güneş ile yıldızların sanki dünya çevresinde döndüğünü sanırız.

    Oysa bu, dünyanın hareketinden oluşan, tamamiyle yanlış bir izlenimdir. Bundan sonra dünyanın kendi ekseni etrafında da döndüğünü kabullenmek için ancak bir adım daha atmak yeterli olacaktı ki, bu adım son Pisagorcular tarafından atılmıştır. Sonunda Eflâtun'un Akademisi'nden olan bir Pisagorcu bilgin, güneşi evrenin merkezi yapmış ve böylece Kopernik'e tümüyle yaklaşmıştır.

    Kopernik'in İlkçağın astronomi varsayımlarına yabancı olmadığını, bunları bildiğini, kendi varsayımına öncülük edenleri ciddî bir şekilde incelediğini biliyoruz. Gerek İlkçağda, gerek Ortaçağda, Aristo'nun otoritesinin egemen oluşu yüzünden, Pisagorcuların astronomi alanında vardıkları sonuçlar ilgi görmemiş, her iki çağda dünya evrenin merkezi sayılmış ve öteki tüm yıldızların dünyanın çevresinde döndüğü görüşü benimsenmiştir. Böylece Yunan felsefesinin ilk bölümünü, yani bu felsefenin doğa olaylarıyla ilgili olan ilk bölümünü noktalamış oluyoruz.

    Bu ilk dönem filozofları özellikle doğa konusuyla ilgilendiler. Bunların belirgin niteliği, doğa filozofu olmalarıdır. Şimdiye kadar sözünü ettiğimiz filozoflar gerçekte doğa bilginleri olup, biraz da din alanında yenileşme yanlısı düşünürlerdir. Bunların hemen hepsi, yalnızca bir konuya ilgi duymamıştır: Bu konu insan ve insanın yaratılışı konusudur. Yalnız

    Demokrit için, tarih konusunun bir problem oluşturduğunu biliyoruz. Demokrit bu kuşağın son örneğidir. Ancak bu ilk doğa filozofları ile Demokrit arasında şimdi ele alacağımız bir düşünürler topluluğu vardır ki, bunlar öncelikle insan konusu ile ilgilenmişlerdir. Bu filozoflar topluluğunu belli bir isimle anmak gelenek olmuştur: Bunlara "Sofist"ler denir.

    Timon Kimdir? (M.Ö. 365-275)

    Pirrhon'un ardılı Timon, bununla birlikte Grek mantığının görüş noktasından, karşılık vermenin çok güç olduğu ve zekayla ilgili kimi kanıtlar ileri sürdü. Gerkler yönünden tek kabul edilmiş mantık, tümdengelimseldi. Bütün tümdengelimse Eukleides gibi, apaçık sayılan genel ilkelerden başlamak zorunda idi.

    Timon bu tür ilkeler bulma olanağını kabul etmeli. Böylece her şey başka bir şeyin yardımıyla belgelenebilecek. Ve bütün kanıt ya dönel (circular), ya da bir hiçten sarkan bitimsiz bir zincir olacaktır. Her iki durumda da hiçbir şey saptanamaz. Görebildiğimiz denli, bu kanıt, orta-çağlara egemen olan Aristoteles felsefesini kökünden koparmıştır.

    Günümüzde bütünüyle kuşkucu olmayan kişilerce savunulan kimi kuşkuculuk biçimlerini, eski çağın kuşkucuları görememişlerdi. Onlar, görüntülerden kuşkulanmamışlar ya da kendi kanılarınca, yalnızca görüntülerle ilgili dolaysız bilgimizi dile getiren önermeleri kuşkulu bulmamışlardır.

    Timon'nun yapıtlarından çoğu yok olmuştur. Elimizde bulunan iki parça bu noktayı açıklayacaktır. Bunlardan biri "görüntünün tümüyle geçerli" olduğunu söyler, öbüründeyse şunlar okunmaktadır: "bal tatlıdır" demem, "bal tatlı görünür". "balın tatlı olduğunu ileri sürmeyi hatırlıyorum. Onun tatlı göründüğünü bütünüyle evetlerim" derim.

    Friedrich Schiller Kimdir? (1759-1805)

    Johann Christoph Friedrich Schiller (10 Kasım 1759 - 9 Mayıs 1805) Almanya'da 19. yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Romantik felsefe akımının önemli düşünürü, şair, oyun yazarı ve tarihçi

    Goethe'nin yanı sıra Alman klasik çağının en önde gelen isimlerindendir. Schiller'in oyunları alman tiyatrosunun standart repertuarında yer almaktadır ve balatları en sevilen alman şiirlerinin arasında yer alır.

    Özellikle sanat ve eğitim konusundaki görüşleriyle haklı bir ün kazanmış olan Schiller, 1795 yılında yayınlanan İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar adlı eseriyle Batı kültürünün bütün bir tarihini ortaya koyma yolunda bir denemeye kalkışmıştır. O, işte bu deneme çerçevesi içinde, modern insandaki bölünmüşlüğü ve yabancılaşmayı teşhis eden ilk düşünürlerinden biri olma onurunu taşır. Schiller, modern insandaki bölünmüşlük ve yabancılaşmanın ilacının, sanat olduğunu düşünmüştür. O, insanda iki temel dürtünün bulunduğunu söyler. Bunlardan birincisi, her zaman değişme için bastıran duyumsal dürtü, diğeri de birlik ve süreklilik arayan formel dürtü. Bu ikisi arasında kurulmak istenen uyum, Schiller'e göre, üçüncü bir dürtü aracılığıyla sağlanabilir. Bu da, oyun dürtüsüdür. Söz konusu oyun dürtüsü, filozofa göre, sanatta ortaya çıkar. Ona göre, duyumsal dürtüyle formel dürtü, yalnızca sanat oyununda bir araya gelir ve insan güzeli temaşa ederken, ruh bir yandan ahlak yasası diğer yandan da fiziki zorunluluk arasında mutlu bir ortam meydana getirebilir.

  17. 2009-05-07 #17
    Blaise Pascal Kimdir?

    (doğum 19 Haziran 1623 - ölüm 19 Ağustos 1662).


    Fransız matematikçi, fizikçi ve düşünürdür. En bilinen eseri "Düşünceler"dir.

    Pascal (1623-1662) küçük yaşta kendini gösteren bir deha örneğidir. Henüz 12 yaşında iken hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlayarak, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kendi kendisine bulmuştur; çünkü avukat olan ve matematik ile çok ilgilenen babası, onun Latince ve Yunancayı iyice öğrenmeden matematiğe yönelmesini istemediğinden, bütün matematik kitaplarını saklayarak Pascal'ın bu konu ile ilgilenmesini yasaklamıştı.

    Pascal çocukluğunda "geometri neyi inceler?" sorusunu babasına sormuş, o da "doğru biçimde şekiller çizmeyi ve şekillerin kısımları arasındaki ilişkileri inceler." demiştir. Pascal, işte bu cevaba dayanarak gizli gizli geometri teoremleri kurmaya ve kanıtlamaya başlamıştır. Sonunda babası onun yeteneğini anlamış ve ona Euclides'in Elementler'ini ve Apollonius'un Konikler'ini vermiştir.

    Dil derslerinden arta kalan boş zamanını bu kitapları okuyarak değerlendiren Pascal, 16 yaşında konikler üzerine bir eser yazmıştır. Bu eserin mükemmelliği karşısında, Descartes bunun Pascal kadar genç bir kimsenin eseri olduğuna inanmakta çok güçlük çekmiştir. Pascal 19 yaşındayken, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etmiştir.

    Pascal yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli bir filozoftu. 23 yaşında, Torriçelli'nin (1608-1647) atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki cıva sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, cıva sütununu hava basıncının tuttuğunu, yoksa Aristotelesçilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını göstermiştir. Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında katsayıları vermiştir. "Pascal Üçgeni"nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamıştır. Sağlığı çok bozuk olan Pascal, 39 yaşında iken Paris'te ölmüştür.

    Blaise Pascal'dan Seçme Sözler

    - Bana filozofların değil, peygamberlerin haber verdiği tanrı gerek.

    - Eğer herkes dost sandığı kimselerin bir de kendi arkasından söylemiş olduklarını duysaydı, dünyada pek az dost kalırdı.

    - Kalbin kendine has nedenleri vardır ki akıl hiç bir zaman anlayamaz.

    - Kuvvete dayanmayan adalet aciz, adalete dayanmayan kuvvet zalimdir.

    - Yasama güçsüzleşince, ahlak dejenere olur.

    - İnsanlar pek çok şeyi öğrenmişler; kuşlar gibi uçmayı, balıklar gibi yüzmeyi... fakat çok basit bir şeyi öğrenememişler: "İnsan gibi yaşamayı..."

    - Şairlerin, sevgiyi kör olarak göstermeye hiç hakları yoktur: sevginin gözündeki bağ çıkarılmalı ve görme gücü bundan böyle ona geri verilebilmelidir.

    Ek Bilgiler

    Bir Fransız matematikçi, fizikçi ve aynı zamanda teolojist olan Blaise Pascal, Etienne Pascal'in üçüncü çocuğu ve tek oğluydu.Daha üç yaşındayken annesinin ölümü üzerine yetim kalır. 1632 yılında babası dört çocuğuyla beraber Clermont'u terkederek Paris'e yerleşir.

    Babası antiortodox olduğu için O'nu kendisi yetiştirmeye karar verir. Kendisi de zamanının iyi matematikçilerinden olan Etienne Pascal, oğlunun 15 yaşından önce matematik calışmaması gerektiğine karar vererek evini matematik dokümanlarından arındırır. Fakat bu küçük Pascal'in sadece matematik merakını ateşler, 12 yaşında kendisi geometri çalışmaya başlar. O zamanlarda üçgenin iç açılarının toplamının, iki dik açının toplamına eşit olduğunu bulur, bunun üzerine babasi teslim-i silah eder ve ona incelemesi için Euclid'in teoremlerini içeren dökümanları verir. Yani matematikle ilgisi çocukluk döneminde matematik eğitimi almadan başlar, sonraları babasıyla beraber "Academie Parsienne"deki derslere katılmaya başlar, 16 yaşına geldiğinde burada aktif olarak rol alır ve profesör Girard Desargues'in bir numaralı yardımcısı ve öğrencisi olur. Bu esnada özellikle konikler üzerinde çalışarak konu hakkında kitapçık yayınlar. 1639 yılında da "Pascal'ın Esrarengiz Altıgeni" ile geometriye katkıda bulunur.

    Aynı yıl babasının bir vergi toplama memuru olarak tayini çıkması üzerine Paris'i terkederek Rouen şehrine yerleşirler. Burada babasına yardımcı olmak amacıyla ilk rakamsal hesap makinasını yapar, bunu gerçekleştirmek için üç yıl çalışır, 1642-1645.

    1646-1648 yıllarında atmosfer basıncı üzerinde değişik deneyler yapar, ve şu sonuca varır: Atmosfer basıncı yükseklikle doğru orantılı olarak düşer ve atmosferin üzerinde bir boşluk vardır.

    1653'ten itibaren matematik ve fizik üzerinde çalışarak "Sıvıların Kararsızlıgı" üzerine bir kitapçık yazar, bu kitapçıkta Pascal'ın basınç kanunu açıklanır.

    Kendisi binom üçgeni üzerinde çalışan ilk matematikçi olmasa da bu konuda çalışması değişik gelişmelere ışık tutmuştur.

    Pascal'ın felsefeyle ilgili en meşhur kitabı "Pensées" ("Düşünceler"), din, hayat, bilim üzerine, O'nun daha çok dinsel yönünü ve Allah inancını ortaya kor, bunu da şöyle diyerek gösterir; "If God does not exist, one will lose nothing by believing in him, while if he does exist, one will lose everything by not believing." (Eğer Allah yoksa insan ona inanmakla hiçbirşey kaybetmeyecek, fakat varsa inanmamakla çok şey kaybedecek.) Bu kitabı yaşadığı devirde yayınlanmasına izin verilmese de ölümünden birkaç yıl sonra yayınlanmıştır.

    Pascal 39 yaşında 1662 yılında kansere yenik düşerek hayata gözlerini yumar.

    Paulus Kimdir?

    (10 - 67 ?)


    Aynı şeyi dört incilden sonra yazılmış olan Paulus'un mektupları için de söyleyebiliriz. Kendisine, haklı olarak, Hıristiyanlığın ikinci kurucusu diyebileceğimiz Paulus, mektuplarında insanın günahtan arınması için, İsa'nın yolunda yürümesi, yani ölüp sonra yeniden dirilen Allah'a inanması gerektiğine dikkat çeker. Ölüm günahın sonucudur; o halde ölümden kurtulmak, ancak günahtan kurtulmakla mümkündür. Paulus mektuplarında bu nokta üzerinde özellikle durur.

    Bu mektuplardaki ikinci önemli düşünce, insanın "tek basına" günahkâr yapısını hiçbir zaman yenemeyeceği inancıdır. Paulus'a göre insan iyiliğin neyde olduğunu bilir; fakat buna rağmen onda, bir türlü önüne geçemediği, kötüye karşı bir eğilim vardır.

    Bu görüş ile Sokrat'ın görüşlerini bir karşılaştıralım: "Erdem bilgidir" ve "hiç kimse bilerek kötülük yapmaz" diyen Sokrat'ın bu iki ana görüşünde; temelde günahın ve suçun bir hatadan ileri geldiği düşüncesi gizlidir. Bunun için, gerçek mutluluğun nerede ve neden oluştuğunu bilen bir insan, hataya düşmez, bunun sonucu olarak da hiçbir zaman kötülük yapmaz.

    Sokrat'ın bu ana görüşü sonraları Stoacılara, Epikürcülere ve dahası Yeni Eflâtunculara hâkim olmuştur. Özellikle bu noktada, kuruluş durumunda bulunan Hıristiyanlık ve bu yeni dini kurmakta büyük rol üstlenen Paulus, Sokrat'ın tam karşıtı bir inanç taşır. İlk Hıristiyanlığa göre insan "iyi"yi bilir; fakat buna rağmen iyi olamaz.

    Yeni doğmakta olan Hıristiyanlığın en önemli misyonerlerinden biri olan Paulus, pekçok Hıristiyan cemaatleri kurmuş ve sonunda Neron'un kovuşturmasına uğramış ve yaşamını yitirmiştir. Hıristiyanlığın ilk müminleri; aydın insanlardan çok, yoksul halk kitlelerindeki cahil kimselerdi. Hıristiyanlığın Allah'ının aşağılanan bir insan biçiminde görünmesi (tecelli), özellikle işçileri kendine çekmiştir. Başlangıçta böyle olmasına rağmen, sonraları durum değişmiş, öteki sosyal tabakalar ve sonunda filozoflar da Hıristiyanlığa katılmışlardır.

    Milâdın aşağı yukarı (takribi) ilk iki yüzyılında, yalnızca Hıristiyanlığın "savunması" için yazılmış olan birtakım eserlerle karşılaşıyoruz. Bu eserler Hıristiyanların Roma devletinin resmî kulları (tab'a) olmadıkları konusundaki görüşleri yanıtlamaya çalışırlar. İkinci olarak da bu savunmalar, Hıristiyanları ateistlik, yani Allah'ın varlığını reddetme suçlamalarına karşı dururlar.

    Hıristiyanların Allahsızlık!? suçlanması, yeni dinin öteki dinlerin Allahlarını benimsemeyişi yüzünden oluyordu. Üçüncü olarak bu savunmalarda Hıristiyanlığın ahlâkına ait yapılan eleştiriler yanıtlanır. Sonuç olarak bu savunma yazıları Hıristiyanlığın, felsefenin en yüksek görünüşlerine, söz gelişi bir Stoa ya da Yeni Eflâtunculuğa hiç de aykırı olmadığını vurgularlar.

    Bu arada Hıristiyanlıkta ruhun ölümsüzlüğü düşüncesinin bulunduğuna değinilir ve aynı düşüncesinin, Hıristiyan dinindeki biçimde olmasa bile, Stoa'da ve Yeni Eflâtunculukta da var olduğu ileri sürülür. Birinci dönemdeki bu savunma çabalarından sonra, Hıristiyanlık düşünüşünün ikinci döneminde, Hıristiyan dininin ilkelerini "felsefi açıdan temellendirmek" denemelerinin başlatıldığına tanık oluyoruz.

    Bu ikinci dönemde özellikle bir konu ile, "iman ile bilgi" arasındaki, yani Hıristiyanların dogmaları ile felsefe arasındaki ilişki konusuyla uğraşılır. Hıristiyanlık vahiy yolu ile indirilmiş olan birtakım dogmalara dayanır. Bu dogmaların mümine yakışan bir inançla, benimsenmesini ister. Acaba saf bir inançla benimsenmesi istenen bu dogmaların felsefe ile ilişkileri nedir? İşte bu dönem, temelde, bu konuyu ele alır.

    Bu dönemde bu soruya "değişik" yanıtlar verilmiştir. İlk yanıtı, M.S. I-II. yüzyıllarda rastlanan ve öteki hellenistik dinlerde de görülen, "Gnosis" doktrininde buluruz. Gnosis, (kelime anlamı), dinsel bir bilgi, yani seçkin ve mistik yapılı insanlara has olan bir bilgidir.

    Bu nedenle Gnostikler "doğa. üstü" bir bilgiye sahip olan ayrıcalıklı insanlardır. İşte bu Gnostikler dinin dogmalarına yalnızca inanmanın yetmediği, dogmaların Gnostik bir yorumlamasının şart olduğunu ileri sürerler. Böylece Gnostikler, kişisel ve mistik bilginin dogmadan üstün olduğunu benimsemiş oluyorlar.

    Bu Gnosis akım bütüncül (vahdet) olmayıp, çeşitli kollara ayrılmıştı. Ayrıca Gnosistler, sistemlerine Hıristiyanlığınkinden başka dogmaları da almaya eğilimlidirler. Bu bakımdan Gnosis, dönemin eğilimlerine uygun olan bir akımdır. Şayet bu akım üstünlük sağlanabilseydi, belki de Hıristiyanlık bu akımın dinsel eğilimleri içinde kaybolur giderdi. Gittikçe güçlenen Hıristiyan kilisesi tehlikeyi görmüş ve Gnosis akımı ile şiddetli bir kavgaya girişmiştir.

    Max Horkheimer Kimdir?

    Max Horkheimer (14 Şubat 1895 Zuffenhausen Stuttgart - 7 Temmuz 1973, Nürnberg), Musevi kökenli Alman düşünür ve toplumbilimcidir.

    Max Horkheimer'in Hayatı

    Max Horkheimer Yahudi fabrikatör Moses Horkheimer'nin oğludur. Babasının şirkettinden çalışma amacı ile 1911'de liseden ayrılıp ticaret mesleğine başlar. 1917/18 senesinde I. Dünya Savaşı'na katılır ve 1919 senesinde tekrar okula başlar ve lise diplomasını alır. 1922'ye kadar üniversite eğitim görür ve doktorasını kazanır. 1925'de Venia Legendi (Habilitation) Frankfurt Üniversitesi'nde alır.

    1930'da Frankfurt Üniversitesi'nde sosyal felsefe dalında Ordinarius olur. Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsünü(Institut für Sozialforschung) kurar ve kısa zamanda Naziler tarafından kapatılır. Horkheimer Cenevre ve Paris üzerinden New York'a kaçıp Columbia Üniversitesi'nde araştırmalarına devam eder.

    Theodor Adorno ile beraber Frankfurt Okulunun önemli temsilcilerinden sayılır.

    Max Horkheimer Frankurt okulunun ikinci başkanıdır. Birinci başkan Carl Grünberg döneminde enstitü "Grünberg Arşivi" dedikleri daha çok içi derneklerinin verilerini toplamaya dayalı bir çalışma içindeydi. Bu arşiv dışında enstitünün ciddi olarak yaptığı şey Horkheimer (o zaman doçent), Marcuse ve birkaç teorisyenin makalelerinden oluşurdu. Carl Grünberg hastalanıp işini yapamayacak hale geldiği zaman Felix Wail'in zoruyla başkanlığa Horkheimer atanır. Horkheimer'in başkanlığa gelmesi Frankurt Okulu için büyük atılımdır. Frankurt Okulu bu zamandan sonra başta Horkheimer'in etkisiyle psikoloji ve felsefe üstünde daha fazla duracaktı. Ve Horkheimer o zamana kadar "Toplum Teorisi" ismiyle adlan- dırılan teoriyi kendi değiştirip "Toplum Felsefesi" olarak kullanmıştır. Horkheimer bir Marksistir. Onun felsefesi toplumun ve popüler kültürün Marksist eleştirisidir. Ve tabi ki çalışmalarının diğer bir yönü Marksist diyalektiğin temellerinin kurucusu Hegel ve ekonomi politiğin Marksist eleştirisidir. Nitekim ne Horkheimer ne de Frankurt Okulu'nun diğer üyeleri sistematik bir ekonomi analizi yapmamışlardır. Onların çalışmaları daha çok kapitalist **** üretiminin kültürü ve insanı nasıl aşındırdığı (yabancılaşma) ve insan psikolojisini nasıl etkilediği yönündedir.

    Felsefesi

    "Bireylerin özgür gelişimi, nesnel aklın; yani toplumun aklının gelişimine bağlıdır." görüşündedir. Amaçsal ve araçsal akıl ayrımını da Horkheimer yapar. Araçsal akıl, kapitalizmin gelişimi için araçsallaşan akıldır. Amaçsal akıl da toplumun idealini, amacını hedef alan akıldır. Araçsal akıl, aklın kapitalist teknolojik gelişmelere araç olması şeklinde tanımlanır. Teknik akıl kavramı da araçsal akıldır ve Aristoteles'ten gelmektedir.

    Horkheimer, akılsal bir toplumda toplum-birey çatışmasının ortadan kalkacağını söyler ve Rousseau'nun ortak irade kavramına göndermede bulunur.

    Frankfurt Okulu kendini materyalist olarak niteler; ancak incelemelerinin geneli holistik bir toplum tasarımı değildir. Üst yapıya odaklanırlar ve bu da kişilik, kültür ve akıl demektir.

    Bu düşünürler; toplumsal kültürün ekonomiden kaynaklandığını söyleseler de ekonomi, siyaset ve ideolojinin toplumda birbirinden bağımsız olduğunu söylerler.

    Kişilik, toplumun sosyo-ekonomik alt yapısı ve psikolojik süreçlerin karışımı ile oluşur. Modern ekonomik sistemin insanın kişiliğini nasıl değiştirdiğini ortaya koymaya çalışırlar.

    Popüler kültürü, halkı yönetenlerin halkı biçimlendirme aracı olarak tanımlar Horkheimer.

    Kitapları

    - Authority and the Family (1936)
    - Traditional and Critical Theory (1937)
    - Critique of Instrumental Reason (1967)
    - Dawn & Decline
    - Dialectic of Enlightenment (1947) - with Theodor Adorno
    - Eclipse of Reason (1947)
    - Egoism and the Freedom Movement
    - The Authoritarian State
    - The Longing for the Totally Other
    - The dasdas Song

  18. 2009-05-07 #18
    Sigmund Freud Kimdir?

    Sigismund Scholomo Freud (okunuşu: Zigmund Froyd ) (doğum 6 Mayıs 1856, Příbor, Moravya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu (bugün Çek Cumhuriyeti) - ölüm 23 Eylül 1939, Londra, Birleşik Krallık), psikanaliz öğretisini geliştirmiş olan Avusturyalı nörologdur.

    Psikiyatride "psikanaliz" adı verilen bir yöntem geliştirdi. Buna göre, ruhsal sorunların kaynağını, hastaların bastırdıkları ve bilinçaltına ittikleri sorunlarda aradı. Hastaların bilinçaltındaki duygularını yüzeye çıkarmaya dayalı "psikoterapi" adı verilen bir yöntemle hastalarını iyileştirmeye çalıştı.

    Temel Eserleri

    - Zur Psychopat*hologie des Alltagslebens (Günlük Yaşa*mın Psikopatolojisi)

    - Die Traumdeutung (Düşlerin Yorumu)

    - Über Psychoanaly*se (Psikanaliz Üzerine Beş Ders)

    - Totem und Tabu (Totem ve Tabu)

    - Zur Einführung des Narzissmus (Narsisizmin İncelenmesine Giriş)

    - Unbehagen in der Kultur (Uygarlı*ğın Huzursuzluğu)

    - Jenseits des Lustprinzips Das Ich und das Es (Haz İlkesinin Ötesinde Ben ve İd)

    - Der Mann Moses und die monotheistische Religion (Musa ve Tektanrıcılık)

    Sigmun Freud'un Kronolojik Yaşantısı

    1856 6 Mayıs. Musevi bir ailenin çocuğu olarak Moravya'da Freiberg'de (bugün: Příbor) doğar.

    1860 Aile Viyana'ya yerleşir.

    1865 Ortaokula girer.

    1873 Viyana Üniversitesine tıp öğrencisi olarak girer.

    1876-82 Viyana'da Fizyoloji Enstitüsünde Brücke'nin yanında çalışır.

    1877 İlk yayınlar: anatomi ve fizyoloji üzerine makaleler

    1881 Tıp doktoru olarak mezun olur

    1882 Martha Bernays ile nişanlanma

    1882-5 Viyana Genel Hastanesinde çalışma, beyin anatomisi üzerinde yoğunlaşma: pek çok yayın

    1884-7 Kokainin klinik kullanımı üzerine araştırmalar

    1885 Nöropataloji Privatdozent'i (üniversite hocası) olarak atanma

    1886 Martha Bernays'la evlenme. Viyana'da sinir hastalıkları üzerine özel muayenehane açış.

    1886-93 Viyana'da Kassowitz Enstitüsünde nöroloji üzerine, özellikle çocuklardaki beyin felçleri üzerine sürekli çalışma ve pek çok yayın

    1887 En büyük kızının doğumu (Mathilde)

    1887-1902 Berlin'deki Wilhelm Fliess'le arkadaşlık ve yazışma. Freud'dun, bu dönemde, ona yazdığı ve ölümünden sonra, 1950'de yayımlanan mektupları görüşlerinin gelişimine pek çok ışık tutmuştur.

    1887 Uygulamalarında hipnotik telkini kullanmaya başlar

    1888 (yak) Histerinin katartik sağaltımında hipnozu kullanarak, Breuer'i izlemeye başlar. Giderek hipnozu bırakır ve onun yerine serbest çağrışımı geçirir.

    1889 Telkin tekniğini incelemek üzere, Nancy'de Bernheim'ı ziyaret eder. En büyük oğlunun doğumu (Martin)

    1891 Afazi üzerine monografi.

    1892 En küçük oğlunun doğumu (Ernst).

    1893-8 Histeri, obsesyonlar ve anksiyete üzerine araştırma ve kısa makaleler.

    1895 Breuer ile birlikte, Histeri Üzerine Çalışmalar; olgu öyküleri ve Freud'un kendi tekniği betimlemesi.

    1893-6 Freud'la Breuer arasında giderek artan görüş ayrılığı. Freud, savunma ve bastırma kavramlarını ve de nevrozun, ego ile libido arasında bir çatışmanın sonucu olduğunu getirir.

    1895 Bilimsel bir ruh bilim projesi: Freud'un Fliess'e mektupları arasında bulunur ve ilk kez 1950'de basılmıştır. Ruhbilimi nöroloji terimleri ile anlatmak için başarısız bir girişim, ama Freud'un daha sonraki çoğu kuramının habercisidir.

    1896 Ruh çözümleme teriminin ortaya çıkışı. Babasının ölümü (80 yaşında).

    1897 Freud'un öz-çözümlemesi; yaralanma kuramının terk edilmesine ve çocuksu cinsellik ve Oediepus karmaşasının benimsenmesine yol açmıştır.

    1900 Düşlerin Yorumu. Son bölümünde, Freud'un zihinsel süreçler, bilinçdışı ve haz ilkesinin üstünlüğü üzerine tüm görüşleri ilk kez özetlenir.

    1901 Günlük Yaşamın Psikopatolojisi. Bu, düşler hakkındaki kitapla birlikte, Freud'un kuramlarının, yalnızca patolojik durumlara değil normal zihinsel yaşama da uygulandığını ortaya koyar.

    1902 Professor Extraordinarius atanır.

    1905 Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme: İnsanoğlunda, cinsel içgüdünün gelişiminin, bebeklikten erişkinliğe dek ilk kez izlenişi.

    1906 (yak) C.G. Jung ruh çözümlemeye katılır.

    1908 Ruhçözümleyicilerin ilk uluslar arası toplantısı (Salzburg'da).

    1909 Freud ve Jung konferans vermek üzere ABD'ye çağırılırlar. Bir çocuğun ilk çözümlemesinin olgu öyküsü (küçük Hans beş yaşında) daha önce, erişkinlerin çözümlemesinden çıkarılmış olan sonuçların, özellikle de bebeklik cinselliği ile Oediepus ve iğdiş edilme karmaşasına ilişkin olanların desteklenmesi.

    1910 (yak) Narsisizm kuramının ilk ortaya çıkışı.

    1911-15 Ruh çözümleme tekniği üzerine makaleler.

    1911 Alfred Adler'in ayrılışı. Ruh çözümleme kuramlarının psikolojik bir olguya, Dr. Schreber'in öz yaşam öyküsüne uyarlanması.

    1912-13 Totem ve Tabu: Ruh çözümlemenin, antropolojik malzemeye uyarlanması.

    1914 Jung'un ayrılışı. Ruhçözümsel Devinimin Tarihi Üzerine. Adler ve jung hakkında polemik yapılan bir kesimi de içerir. Son büyük olgu öyküsünü, Kurt Adamı yazar. (1918'e dek yayınlanmamıştır).

    1915 Günümüze yalnızca beş tanesi gelmiş temel kuramsal sorularla ilgili oniki ****psikolojik makaleden oluşan dizi.

    1915-17 Giriş Konferansları: Freud'un görüşlerinin birinci Dünya Savaşı'na kadarki durumunun kapsamlı genel bir değerlendirmesi.

    1919 Narsisizm kuramının savaş nevrozlarına uygulanması. İkinci kızının ölümü.

    1920 Haz İlkesinin ötesinde: yineleme takıntısı ve ölüm iç güdüsü kuramının ilk kez açık olarak tanıtılması.

    1921 Grup Ruhbilimi. Egonun sistematik bir çözümsel incelenmesinin başlangıcı.

    1923 Ego ve İd. Bir id, bir ego ve bir de süperegoya bölünmesiyle aklın yapı ve işleyişinin büyük ölçüde düzeltilmiş tanımı. Kanser hastalığının ortaya çıkışı.

    1925 Kadınların cinsel gelişimi üzerine düzeltilmiş görüşler.

    1926 Ketvurmalar, Belirtiler ve Anksiyete. Anksiyete sorunu üzerine düzeltilmiş görüşler.

    1927 Bir yanılsamanın geleceği. Bir din tartışması: Freud'un geriye kalan yıllarının çoğunu adadığı bir dizi toplum bilimsel çalışmanın birincisi.

    1930 Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları. Bu, Freud'un yıkıcı iç güdüler (ki ölüm iç güdüsünün bir görünümü sayılmıştır) üzerine ilk kapsamlı çalışmasını içerir. Freud, Frankfurt kenti tarafından Goethe ödülü ile ödüllendirilir.

    1933 Hitler Almanya'da güç kazanır. Freud'un kitapları Berlin'de halk önünde Naziler tarafından yakılır.

    1934-8 Musa ve Tek Tanrıcılık. Freud'un yaşarken yayımlanan son kitabı.

    1936 Hitler'in Avusturya'yı işgali. Freud, Londra'ya gitmek üzere, Viyana'yı terk eder. Ruhçözümlemenin Bir Taslağı. Ruh çözümlemenin son, bitmemiş ama köklü bir tanımı.

    1939 23 Eylül, Londra'da ölümü.

    Freud'dan Seçme Sözler

    - Medeniyetin ilk şartı adalettir.04.03.2007

    - Henüz yanıtlanamamış ve kadın ruhuyla ilgili otuz yıl süren araştırmalarıma karşın benim de yanıtlamayı başaramadığım çok önemli bir soru var: Kadın ne ister?

    - Güç ve güveni hep dışımda aradım. Ama bunlar insanın içinden gelir. Ve her zaman oradadırlar.

    - Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun.

    - Adaleti aklın yardımı olmadan kullanmak imkansızdır.

    - Yaşam belirtisinin kökeninde duygulanma vardır, duygulanmanın da temeli aşktır.

    - Din, toplumsal obsesyonlarımız, obsesyonlarımız ise bireysel dinimizdir.

    - İsmini unuttuğunuz kişi hakkında muhakkak olumsuz bir düşünceniz vardır.

    - Siz cevaplar bulmaya çalışıyorsunuz, biz ise daha çok soru sormak niyetindeyiz.

    - Kültürel doğrularımızla sağlanan bilginin tümü arasında doğruluğu en az kanıtlanabilmiş unsurlar, tam da bizim için en fazla önem taşıması gereken ve evrenin bilmecelerini çözme, yaşamın acılarına katlanmamızı sağlama görevi üstlenmiş unsurlardır.

    - Bilgi hazinelerine ulaşabilen insanların sayısı ne kadar artarsa, dini inançlardan kopuş da o kadar yaygınlaşır.

    - Hiç bir erkek birlikte olmak istemeyeceği bir kızla yakın arkadaş olmak istemez.

    - Zamanın akışı içinde insanlık, bilimin ellerinden gelen darbelerle iki kez, naif özsevgisinin incinmesinin acısını yaşamak zorunda kalmıştır: Birincisi, dünyanın merkezi olmadığını, akıl almaz büyüklükte bir dünyalar sistemi içinde sadece bir nokta olduğunu anladığında... İkincisi, biyolojik araştırmalar özel yaratılmışlık ayrıcalığını elinden alıp soykütüğünü hayvanlar alemine düşürdüğünde...

    - Medeniyetin kurucusu ilk defa mızrak atmak yerine küfür kullanmış olan insandır. 24.01.2008

    Sigmund Freud, Avusturyalı ruh doktoru, psikanalizin kurucusu (1856-1939).

    Moravya'da, Freiberg'de dünyaya gelen Sigmund Freud, fikirleriyle çağımız insanlarının düşünce tarzını derinden değiştirdi. Uzun bir süre, Viyana'da hekimlik yaptı. Özellikle, «sinir» veya «akıl» hastalıkları denen ya da «delilik» adı verilen hastalıklarla ilgilendi. Bu hastalıklar gariptir, çünkü bir mikroptan (kızamıkta olduğu gibi) veya belirli bir dış sebepten (yarada olduğu gibi) ileri gelmez. Onun için bunların tedavisi, ötekilere oranla daha güçtür; ama hastalar gene de acı çeker ve normal bir yaşam süremezler.

    Psikanaliz

    Freud bu hastalıkların geçmişte, özellikle çocukluk döneminde duyulan endişelerden, bu kişilerin anlatmak istemedikleri, hattâ unutmuş gibi göründükleri kaygılardan, isteklerden ileri geldiğini düşündü. Ona göre bu endişeler, insan ruhunun ta derinliklerinde kalıyor, onların mutlu olmalarım engelliyordu. Kimi zaman rahatsızlık öylesine ciddi bir hal alıyordu ki, hastayı hastahaneye yatırmak gerekiyordu.

    Bu gibi hastalan tedavi için Freud, psikanaliz adını verdiği bir yöntem buldu. Freud hastayı, olabildiği kadar rahat konuşturuyor, yalnız gizli düşüncelerini değil, aklına gelen her şeyi, hattâ ona saçma, ayıp ya da önemsiz gibi görünen, sözgelimi eski bir olayın veya bir düşün anısını bile dinliyordu.

    Bir psikanaliz, haftada bir veya birkaç seans olmak üzere yıllar sürebilir. Analizci (analizi yöneten ve hastaya anılarını anlatmakta ve anlamakta yardımcı olan kişi), bu kişisel araştırma çalışmasını bir başka analizciyle birlikte de tamamlayabilir.

    Psikanaliz sadece hastalara özgü bir tedavi yöntemi değildir: herkesin ruhunun derinliklerinde bilincine varmadığı, ama zaman zaman yaşama sevincini tatmasına engel olabilecek anıları, heyecanlan vardır.

    Freud, insan zihninin o zamana kadar bilinmeyen yanlarını cesaretle araştırdı. On yıl yalnız psikanaliz üstüne çalıştı. 1906'da bazı hekimler de onun çalışmalarına katıldı. 1908'de ilk Uluslararası Psikanaliz Kongresi toplandı. Eserleri pek çok dile çevrilen Freud, 1938'de Avusturya Nazi Almanyası'na katılınca İngiltere'ye gitti; en önemli makalesini 80 yaşındayken yazdı; Londra'da öldü.

    Freud'un Bazı Eserleri

    Rüyalar Bilimi, Günlük Yaşamın Psikopatolojisi, Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme, Psikanalize Giriş, Uygarlıkta Tedirginlik.

    Johannes Eriugena Kimdir? (810 - 877)

    İrlandalı olan Johannes Eriugena kral olan Kel Karl'ın daveti üzerine Paris'e gelmiştir. "Saray Okulu"nda bir süre hocalık yapmıştır. Eriugena'dan "Dogmanın Paylaşılması Üzerine" isimli bir eser bugün elimizde bulunmaktadır. Açık mistik dinsel eğilimler içeren bu eser, Yeni Eflâtunculuğun güçlü bir biçimde etkisi altındadır; nitekim daha sonra bu nedenle kilise tarafından reddedilmiştir.

    Eriugena'ya göre doğanın, birbirinden ayrı olan, dört alam vardır. Önce yaratılmamış olan, fakat kendisi yaratan doğa, yani "Allah" vardır. Eriugena yaratmayı Yeni Eflâtunculuktaki gibi anlar. Allah'tan, "Eflatun'un ideleri"ni içeren doğa oluşmuştur.

    Bu ikinci alanda tüm varlıkların başlangıçsız ve sonrası olmayan örnekleri bulunur. Doğanın bu ikinci alam Allah tarafından yaratılmıştır. Ancak, kendisi de, yaratma gücüne sahiptir. Çünkü doğanın bu bölümünü oluşturan ideler eşyanın meydana gelmesine neden olur. Doğanın üçüncü alanını, yaratılmış olan ve kendileri yaratmaktan yoksun bulunan "cisimler" oluşturur.

    Son olarak, doğanın bütününde ya da çeşitli alanlarında, yaratılmamış ve artık kendisi de yaratmayan doğaya; yani "Allah"a, sonunda gerçekleşecek olan, yeniden kavuşma "eğilim"i vardır. Eriugena'nın düşüncesine göre, Allah doğanın yalnız başında değil, sonunda da bulunur. Yani evren, Allah'tan başlayıp yine Allah'a ulaşan bir devir hareketidir. Doğanın tüm amacı, dönüp dolaşıp sonunda yeniden Allah'a ulaşmaktır.

    Eriugena'nın Hıristiyan olmaktan çok Yeni Eflâtuncu olan bu görüşleri, aynı zamanda "olumsuz ilahiyat"ın da başlangıcı olmuştur. Eriugena'ya göre Allah konusundaki tüm savunduklarımız doğru olmaktan çok yanlıştırlar. Çünkü Allah için "mutlak güç sahibidir, bütünlüğün (vahdet) kendisidir vb.." dediğimde bütün bunlar, Allah'ın niteliğini tam olarak ortaya koyamayan ve koyamayacak olan sıfatlardır.

    Bir cisme bir sıfat yüklediğimiz zaman, aynı zamanda, bu cismin bu niteliğin karşıtı olanlarını dışında bıraktığını söylemiş oluruz. Söz gelişi tebeşire beyazdır demek, aynı zamanda, tebeşir siyah değildir demektir de. Ancak Allah konusunda böyle bir yargıda bulunamayız. Çünkü Allah'ın var olduğunu bile söyleyemeyiz, zira Allah, aynı zamanda, her şeyin içinde kaybolduğu bir uçurumdur da.

    Görülüyor ki Eriugena için ancak olumsuz ilahiyat mümkündür. Çünkü Allah'a bazı sıfatlar yükleyip de, bunların karşıtlarını kendisinden kaldıramıyoruz. Ayrıca Allah'ı "kavramak" da gelişi güzel bir objeyi kavramaya benzemez. Allah'ı kavramak istersek, yalnızca dikkatimizi kendisine yöneltmek yeterli değildir. Bunun için bilinci tümüyle susturmak, tam bir kendinden geçme durumu (cezbe) sağlamak gerekir.

    Bu noktada Eriugena felsefesinin tam anlamıyla mistik olan yanıyla tanışmış bulunuyoruz. Bu türden düşüncelere, yani Allah'ı kavramak için kesinkes bilincin sınırlarını aşmak gerektiği ve Allah ile ancak kendinden geçme durumunda birleşebileceği görüşüne, Ortaçağ ve Yeniçağın tüm mistiklerinde rastlarız. Ancak gerçek ve saf Skolastiğin bu gibi mistik görüşleri reddedip, onlarla kavgaya tutuşmasını doğal karşılamak gerekir. Çünkü gerçek Skolastik, Allah'ın niteliğini "yargılarla" anlamaya çalışır.

    Tüm bu mistik eğilimlerine rağmen, Eriugena'yı tam bir Ortaçağ filozofu sayabiliriz. Çünkü onun felsefesinde de "Allah" asıl konu olarak işlenmiştir. Ortaçağ felsefesi, her şeyden önce, bir teoloji (ilâhiyat)dir. Doğa konulan bu felsefe için ancak ikinci plânda gelir.

    Ortaçağın ilk dönemleri (V.-X. yüzyıllar) Batı için bir gerileme dönemidir. Bu dönemde, Eriugena'dan başka ismini anmaya değer bir özellikte düşünür yoktur. Fakat aynı dönemde "Doğu"nun özellikle örgütlenme durumunda bulunan "İslâm" dünyasının durumu tümüyle başkadır.

    Epictetus (Epiktetos) Kimdir? (55-135)

    55-135 yılları arasında yaşamış Stoalı filozof ve ahlakçıdır.

    Azad edilmiş bir köle olan Epiktetos'un Stoacılığının temelinde, özgürlük, tanrısal kayra, insanlık ve ahlak düşüncesi bulunur. Kendisine bilge kişi olarak Sokrates'le Diogenes'i örnek almış olan Epiktetos, temelde ahlak ile ilgilenmiş ve gerçek eğitimin, bütünüyle bireye ait olan tek şeyin bireyin iradesi ya da amacı olduğunu kavramaktan başka bir şey olmadığını iddia etmiştir. İnsan, ona göre, iradeden bağımsız olan iyi ya da kötü hiçbir şey bulunmadığını öğrenmeli ve olayları öngörmeye ya da yönlendirmeye kalkışmayıp, yalnızca onları anlama çabası göstermelidir.

    İnsanın kendisinin dışındaki şeylere düşkünlük gösterme, yani kölelikle, ahlaki amacını hayata geçirme, eşdeyişle özgürlük arasında bir tercihte bulunması gerektiğini savunan Epiktetos'a göre, bir insana başka bir insan zarar vermez, ona yalnızca kendisi zarar verebilir. Akademik tartışma ve teoriyi hor gören Epiktetos'un mesajı, Stoalıların birçoğu gibi, entelektüellere, yönetici sınıfa değil de, ortalama insana yönelmiştir.

    Siyaset alanında, Epiktetos, insanı, Tanrı'dan başka insanları da içeren büyük bir sistemin üyesi olarak görmüştür. Ona göre, her insan öncelikle, kendi toplumunun bir yurttaşıdır. Ama o, bir yandan da, tanrıların ve tüm insanların oluşturduğu daha büyük bir topluluğun üyesidir. Kent devleti bu topluluğun yalnızca kötü bir kopyasıdır. İnsanlar akıllı yanlarıyla, Tanrı'nın çocuklarıdırlar ve kendilerinde tanrısal öğeler taşırlar. Bundan dolayı, insanlar, Epiktetos'a göre, kentlerini ve yaşamlarını Tanrı'nın iradesine göre yönetmeye çalışmalıdır.

    Epiktetos'un İki Temel Kuralı

    Stoacı Epiktetos'un ahlak felsefesinin temelinde bulunan iki kural: 'İradenin dışında, iyi ya da kötü olan hiçbir şey bulunmadığını kabul etmemiz gerekir' ve 'Olayları öngörüp yönlendirmeye çalışmak yerine, onları yalnızca bilgelikle kabul etmeliyiz'.

    Epiktetos'a göre, insan için iyi olan tek şey iradedir ve en önemli erdem bilgeliktir. Bilgelik ise, insanın kendisini doğanın ayrılmaz bir parçası olarak görmesiyle ve doğanın seyrine ayak uydurmasıyla elde edilir. İnsan kendisini dünyanın gidişinden sıyırıp ayıramadığına göre, yapılacak en iyi iş dünyanın gidişini olduğu gibi benimserse, kendisini gereksiz sıkıntı ve tedirginliklerden kurtarır.

    Epiktetos'un bu anlayışına göre, insan bir dramdaki aktöre benzer. Dünya ve dünyanın tarihiyle ilgili bu dramda, insan yalnızca bir oyuncudur. Oyuncu oynayacağı rolü seçemez, dekora, oyunun kendisine etkide bulunamaz. Tanrı ya da akıl ilkesidir ki, her insanın bu tarih içinde ne olacağını belirler. Dünya sahnesinde bir tiyatro eserindeki oyuncuya benzeyen insan, hiçbir etkide bulunamayacağı şeyler karşısında kayıtsız kalmak durumundadır. Onun kontrol edebileceği tek bir şey vardır: Kendi tavrı ve tutkuları.

    O, bir başkasına daha iyi bir rol verildiği için kıskançlık duymamalı, makyajı yapan burnunu çirkin gösterdiği için, kendisini aşağılanmış hissetmemelidir. Yani, insan kendisine ne verilmişse onunla yetinmeli, erişemeyeceği, sahip olamayacağı şeyler için, açlık, kıskançlık duymamalıdır. Bütün bu duygular onu mutsuz kılar. Öyleyse, yapılması gereken şey, akla uygun olmayan duygular, tutkular karşısında, kişinin güçlü olması, bağımsızlığını kazanmasıdır. Bu bağımsızlığa giden yol ise, bilgelikten geçer. İnsan kendisini bu olumsuz duygulardan kurtarabilirse, yani duygusuzluk haline ulaşabilirse, bilge insana özgü olan huzur ve mutluluğa kavuşabilir. Zira, yalnızca bilge insan rolünün ne olduğunu bilebilir.

  19. 2009-05-07 #19
    Euclides (Öklid) Kimdir?

    (M.Ö. 325 - M.Ö. 265)



    Rönesans sonrası Avrupa'da, Kopernik'le başlayan, Kepler, Galileo ve Newton'la 17. yüzyılda doruğuna ulaşan bilimsel devrim, kökleri Helenistik döneme uzanan bir olaydır. O dönemin seçkin bilginlerinden Aristarkus, güneş-merkezli astronomi düşüncesinde Kopernik'i öncelemişti; Arşimet yaklaşık iki bin yıl sonra gelen Galileo'ya esin kaynağı olmuştu; Öklid çağlar boyu yalnız matematik dünyasının değil, matematikle yakından ilgilenen hemen herkesin gözünde özenilen, yetkin bir örnekti. Öklid, M.Ö. 300 sıralarında yazdığı 13 ciltlik yapıtıyla ünlüdür. Bu yapıt, geometriyi (dolayısıyla matematiği) ispat bağlamında aksiyomatik bir dizge olarak işleyen, ilk kapsamlı çalışmadır. 19. yüzyıl sonlarına gelinceye kadar alanında tek ders kitabı olarak akademik çevrelerde okunan, okutulan Elementler'in, kimi yetersizliklerine karşın, değerini bugün de sürdürdüğü söylenebilir.

    Egeli matematikçi Öklid'in kişisel yaşamı, aile çevresi, matematik dışı uğraş veya meraklarına ilişkin hemen hiçbir şey bilinmemektedir. Bilinen tek şey; İskenderiye Kraliyet Enstitüsü'nde dönemin en saygın öğretmeni; alanında yüzyıllar boyu eşsiz kalan bir ders kitabının yazarı olmasıdır. Eğitimini Atina'da Platon'un ünlü akademisinde tamamladığı sanılmaktadır. O akademi ki giriş kapısında, ''Geometriyi bilmeyen hiç kimse bu kapıdan içeri alınmaz!'' levhası asılıydı.

    Öklid'in bilimsel kişiliği, unutulmayan iki sözünde yansımaktadır: Dönemin kralı I. Ptolemy, okumada güçlük çektiği Elementler'in yazarına, "Geometriyi kestirmeden öğrenmenin yolu yok mu?'' diye sorduğunda, Öklid "Özür dilerim, ama geometriye giden bir kral yolu yoktur'' der. Bir gün dersini bitirdiğinde öğrencilerinden biri yaklaşır, ''Hocam, verdiğiniz ispatlar çok güzel; ama pratikte bunlar neye yarar?'' diye sorduğunda, Öklid kapıda bekleyen kölesini çağırır, "Bu delikanlıya 5-10 kuruş ver, vaktinin boşa gitmediğini görsün!'' demekle yetinir.

    Öklid haklı olarak "geometrinin babası" diye bilinir; ama geometri onunla başlamış değildir. Tarihçi Herodotus (M.Ö. 500) geometrinin başlangıcını, Nil vadisinde yıllık su taşmalarından sonra arazi sınırlarını belirlemekle görevli kadastrocuların çalışmalarında bulmuştu. Geometri "yer" ve "ölçme" anlamına gelen "geo" ve "metrein" sözcüklerinden oluşan bir terimdir. Mısır'ın yanı sıra Babil, Hint ve Çin gibi eski uygarlıklarda da gelişen geometri o dönemlerde büyük ölçüde, el yordamı, ölçme, analoji ve sezgiye dayanan bir yığın işlem ve bulgudan ibaret çalışmalardı. Üstelik ortaya konan bilgiler çoğunlukla kesin olmaktan uzak, tahmin çerçevesinde kalan sonuçlardı. Örneğin, Babilliler dairenin çemberini çapının üç katı olarak biliyorlardı. Bu öylesine yerleşik bir bilgiydi ki; pi'nin değerinin 3 değil, 22/7 olarak ileri sürenlere, bir tür şarlatan gözüyle bakılıyordu. Mısırlılar bu konuda daha duyarlıydılar: M.Ö. I800 yıllarına ait Rhind papürüslerinde onların pi'yi yaklaşık 3.1604 olarak belirledikleri görülmektedir; ama Mısırlıların bile her zaman doğru sonuçlar ortaya koyduğu söylenemez. Nitekim, kesik kare piramidin oylumunu (hacmini) hesaplamada doğru formülü bulan Mısırlılar, dikdörtgen için doğru olan bir alan formülünün, tüm dörtgenler için geçerli olduğunu sanıyorlardı.

    Aritmetik ve cebir alanında Babilliler , Mısırlılardan daha ilerde idiler. Geometride de önemli buluşları vardı. Örneğin, "Pythagoras Teoremi" dediğimiz, bir dik açılı üçgende dik kenarlarla hipotenüs arasındaki bağıntıya ilişkin önerme "bir dik üçgenin dik kenar karelerinin toplamı, hipotenüsün karesine eşittir" buluşlarından biriydi. Ne var ki, doğru da olsa bu bilgiler ampirik nitelikteydi; mantıksal ispat aşamasına geçilmemişti henüz. Ege' li Filazof Thales'in (M.Ö. 624-546), geometrik önermelerin dedüktif yöntemle ispatı gereğini ısrarla vurguladığı, bu yolda ilk adımları attığı bilinmektedir . Mısır gezisinde tanıştığı geometriyi, dağınıklıktan kurtarıp, tutarlı, sağlam bir temele oturtmak istiyordu. İspatladığı önermeler arasında . ikizkenar üçgenlerde taban açılarının eşitliği; kesişen iki doğrunun oluşturduğu karşıt açıların birbirine eşitliği vb. ilişkiler vardı. Klasik çağın "Yedi Bilgesi" nden biri olan Thales'in açtığı bu yolda, Pythagoras ve onu izleyenlerin elinde, matematik büyük ilerlemeler kaydetti, sonuçta Elementler'de işlenildiği gibi, oldukça soyut mantıksal bir dizgeye ulaştı. Pythagoras, matematikçiliğinin yanı sıra, sayı mistisizmini içeren gizliliğe bağlı bir tarikatın önderiydi. Buna göre; sayısallık evrensel uyum ve düzenin asal niteliğiydi; ruhun yücelip tanrısal kata erişmesi ancak müzik ve matematikle olasıydı.

    Buluş ve ispatlarıyla matematiğe önemli katkılar yapan Pythagorasçılar, sonunda inançlarıyla ters düşen bir buluşla açmaza düştüler. Bu buluş, karenin kenarı ile köşegenin ölçüştürülemeyeceğine ilişkindi. kök 2 gibi, bayağı kesir şeklinde yazılamayan sayılar , onların gözünde gizli tutulması gereken bir skandaldı. Rasyonel olmayan sayılarla temsile elveren büyüklükler nasıl olabilirdi? (Pythagorasçıların tüm çabalarına karşın üstesinden gelemedikleri bu sıkıntıyı, daha sonra tanınmış bilgin Eudoxus oluşturduğu, irrasyonel büyüklükler için de geçerli olan, Orantılar Kuramı'yla giderir).

    Öklid, Pythagoras geleneğine bağlı bir ortamda yetişmişti. Platon gibi, onun için de önemli olan soyut düşünceler , düşünceler arasındaki mantıksal bağıntılardı. Duyumlarımızla içine düştüğümüz yanlışlıklardan, ancak matematiğin sağladığı evrensel ilkeler ve salt ussal yöntemlerle kurtulabilirdik. Kaleme aldığı Elementler, kendisini önceleyen Thales, Pythagoras, Eudoxus gibi, bilgin-matematikçilerin çalışmaları üstüne kurulmuştu. Geometri bir önermeler koleksiyonu olmaktan çıkmış, sıkı mantıksal çıkarım ve bağıntılara dayanan bir dizgeye dönüşmüştü. Artık önermelerin doğruluk değeri, gözlem veya ölçme verileriyle değil, ussal ölçütlerle denetlenmekteydi. Bu yaklaşımda pratik kaygılar ve uygulamalar arka plana itilmişti.

    Kuşkusuz bu, Öklid geometrisinin pratik problem çözümüne elvermediği demek değildi. Tam tersine, değişik mühendislik alanlarında pek çok problemin, bu geometrinin yöntemiyle çözümlendiği; ama Elementler'in, eğreti olarak değindiği bazı örnekler dışında, uygulamalara yer vermediği de bilinmektedir. Öklid'in pratik kaygılardan uzak olan bu tutumunun matematik dünyasındaki izleri, bugün de rastladığımız bir geleneğe dönüşmüştür.

    Gerçekten, özellikle seçkin matematikçilerin gözünde, matematik şu ya da bu işe yaradığı için değil, yalın gerçeğe yönelik, sanat gibi güzelliği ve değeri kendi içinde Soyut bir düşün uğraşı olduğu için önemlidir.

    Matematiğin tümüyle ussal bir etkinlik olduğu doğru değildir. Buluş bağlamında tüm diğer bilimler gibi matematik de, sınama-yanılma, tahmin, sezgi, içedoğuş türünden öğeler içermektedir. Yeni bir bağıntıyı sezinleme, değişik bir kavram veya yöntemi ortaya koyma, temelde mantıksal olmaktan çok psikolojik bir olaydır. Matematiğin ussallığı, doğrulama bağlamında belirgindir. Teoremlerin ispatı, büyük ölçüde kuralları belli, ussal bir işlemdir; ama şu sorulabilir: Öklid neden, geometrinin ölçme sonuçlarıyla doğrulanmış önermeleriyle yetinmemiş, bunları ispatlayarak, mantıksal bir dizgede toplama yoluna gitmiştir? Öklid'i bu girişiminde güdümleyen motiflerin ne olduğunu söylemeye olanak yoktur; ancak, Helenistik çağın düşün ortamı göz önüne alındığında, başlıca dört noktanın öngörüldüğü söylenebilir:

    1) İşlenen konuda çoğu kez belirsiz kalan anlam ve ilişkilere açıklık getirmek;

    2) İspatta başvurulan öncülleri (varsayım, aksiyom veya postulatları) ve çıkarım kurallarını belirtik kılmak;

    3) Ulaşılan sonuçların doğruluğuna mantıksal geçerlik kazandırmak (Başka bir deyişle, teoremlerin öncüllere görecel zorunluluğunu, yani öncülleri doğru kabul ettiğimizde teoremi yanlış sayamayacağımızı göstermek);

    4) Geometriyi, ampirik genellemeler düzeyini aşan soyut-simgesel bir dizge düzeyine çıkarmak (Bir örnekle açıklayalım: Mısırlılar ile Babilliler kenarları 3, 4, 5 birim uzunluğunda olan bir üçgenin, dik üçgen olduğunu deneysel olarak biliyorlardı; ama bu ilişkinin 3, 4, 5 uzunluklarına özgü olmadığını, başka uzunluklar için de geçerli olabileceğini gösteren veriler ortaya çıkıncaya dek kestirmeleri güçtü; buna ihtiyaçları da yoktu. Öyle kuramsal bir açılma için pratik kaygılar ötesinde, salt entellektüel motifli bir arayış içinde olmak gerekir. Nitekim, Egeli bilginler somut örnekler üzerinde ölçmeye dayanan belirlemeler yerine, bilinen ve bilinmeyen tüm örnekler için geçerli soyut genellemeler arayışındaydılar. Onlar, kenar uzunlukları, a, b, c diye belirlenen üçgeni ele almakta, üçgenin ancak a2+b2=c2 eşitliği gerçekleştiğinde dik üçgen
    olabileceği genellemesine gitmektedirler).

    Öklid, oluşturduğu dizgede birtakım tanımların yanı sıra, beşi "aksiyom" dediği genel ilkeden, beşi de "postulat" dediği geometriye özgü ilkeden oluşan, on öncüle yer vermiştir (Öncüller, teoremlerin tersine ispatlanmaksızın doğru sayılan önermelerdir). Dizge tüm yetkin görünümüne karşın, aslında çeşitli yönlerden birtakım yetersizlikler içermekteydi. Bir kez verilen tanımların bir bölümü (özellikle, "nokta'', "doğru", vb. ilkel terimlere ilişkin tanımlar) gereksizdi. Sonra daha önemlisi, belirlenen öncüller dışında bazı varsayımların, belki de farkında olmaksızın kullanılmış olması, dizgenin tutarlılığı açısından önemli bir kusurdu. Ne var ki, matematiksel yöntemin oluşma içinde olduğu başlangıç döneminde, bir bakıma kaçınılmaz olan bu tür yetersizlikler, giderilemeyecek şeyler değildi. Nitekim, l8. yüzyılda başlayan eleştirel çalışmaların dizgeye daha açık ve tutarlı bir bütünlük sağladığı söylenebilir. Üstelik dizgenin irdelenmesi, beklenmedik bir gelişmeye de yol açmıştır: Öncüllerde bazı değişikliklerle yeni geometrilerin ortaya konması. "Öklid-dışı" diye bilinen bu geometriler, sağduyumuza aykırı da düşseler, kendi içinde tutarlı birer dizgedir. Öklid geometrisi, artık var olan tek geometri değildir. Öyle de olsa, Öklid'in düşünce tarihinde tuttuğu yerin değiştiği söylenemez.

    Çağımızın seçkin filozofu Bertrand Russell'ın şu sözlerinde Öklid'in özlü bir değerlendirmesini bulmaktayız: '"Elementler'e bugüne değin yazılmış en büyük kitap gözüyle bakılsa yeridir. Bu kitap gerçekten Grek zekasının en yetkin anıtlarından biridir. Kitabın Greklere özgü kimi yetersizlikleri yok değildir, kuşkusuz: dayandığı yöntem salt dedüktif niteliktedir; üstelik, öncüllerini oluşturan varsayımları yoklama olanağı yoktur. Bunlar kuşku ***ürmez apaçık doğrular olarak konmuştur. Oysa, 19.yüzyılda ortaya çıkan Öklid-dışı geometriler, bunların hiç değilse bir bölümünün yanlış olabileceğini, bunun da ancak gözleme başvurularak belirlenebileceğini göstermiştir."

    Gene Genel Rölativite Kuramı'nda Öklid geometrisini değil, Riemann geometrisini kullanan Einstein'ın, Elementler'e ilişkin yargısı son derece çarpıcıdır: "Gençliğinde bu kitabın büyüsüne kapılmamış bir kimse, kuramsal bilimde önemli bir atılım yapabileceği hayaline boşuna kapılmasın!"

    Albert Einstein Kimdir?

    (14 Mart 1879 - 18 Nisan 1955)


    Yahudi asıllı Almanyalı fizikçidir.

    20. yüzyılın en önemli kuramsal fizikçisi olarak nitelenen Albert Einstein, Görecelik kuramını geliştirmiş, kuantum mekaniği, istatistiksel mekanik ve kozmoloji dallarına önemli katkılar sağlamıştır. Kuramsal fiziğine katkılarından ve fotoelektrik etki olayına getirdiği açıklamadan dolayı 1921 "Nobel Fizik Ödülü"ne layık görülmüştür. (Nobel Ödülü'nün ve Nobel Komitesi'nin o zamanki ilkeleri doğrultusunda, bugün Einstein'ın en önemli katkısı olarak nitelendirilen "Görecelik Kuramı" fazla kuramsal bulunmuş ve ödülde bundan açıkça söz edilmemiştir.)

  20. 2009-05-07 #20
    İbn-i Rüşd Kimdir?

    11. yüz yılda İbni Sina İslam dünyasının doğu kesiminde Aristotelesçi felsefenin parlak yorumcusu ve felsefenin temsilcisi olmuş, fakat yüzyıl kadar sonra Gazali'nin eleştirileriyle İslam aleminde felsefe gözden düşmüştü. XII. yüz yıl sonlarında Aristotelesçilik ve dolayısıyla felsefe, ama bu kez yeni Plantoncu unsurlardan arındırılmış olarak, İslam dünyasının batı ucunda, Endülüs'te ilk ve son savunucusunu buldu. İbn-i Rüşd, bir yandan Aristoteles'in temel kitaplarına yazdığı şerhlerle, bir yandan da felsefe-din arasında bir uyuşmazlık değil, tersine bir bütünlük olduğunu, bu ikisinin bir tek gerçeğin iki ayrı anlatım ve kavrayış biçimi sayılması gerektiğini ortaya koymasıyla tanındı.

    Kadı, Hekim ve Filozof

    İbni Rüşd 1126 yılında Kurtuba'da doğdu. Asıl adı Muhammed, babasının adı Ahmed'dir. Dedesinin dedesi olan Rüşd'ün adından dolayı İbni Rüşd (Rüşd oğlu) diye tanındı. Bilginler yetiştirmiş bir ailenin çocuğudur. Kendisi gibi Kurtuba kadılığı yapmış ve ona adını vermiş olan Ebü'l-Velid Muhammed, Maliki mezhebinin önde gelen bilginlerindendi.

    İbni Rüşd, ilk öğreniminden sonra döneminin entellektüel modeline uygun olarak tanınmış hocalardan fıkıh, kelam ve Arap edebiyatı alanlarında dersler aldı; ardından tıp ve felsefe öğrenimi gördü. Dönemin tanınmış filozofu İbni Tufeyl tarafından, aydın bir devlet adamı olan Halife Ebu Yakup Yusuf'a takdim edildi (1160). Aynı yılda ünlü tıp ansiklopedisi el-Külliyât 'ı tamamladı. Felsefeye merakı olan halife onu Aristoteles'in eserlerini şerhetmekle görevlendirdi. İbni Rüşd, önce İşbiliye (Seville) kadıliğına, ardından da Kurtuba başkadılığına atandı. On yıl sonra Marakeş'te saray hekimi olan filozof, bu arada öğretim çalışmalarını da sürdürdü. Ebu Yakup'un 1184'teki ölümü üzerine yerine geçen oğlu Ebu Yusuf Mansur döneminde de uzunca bir süre Ibni Rüşd'ün konumu değişmedi. Bir ara bilinmeyen bir nedenle halifenin tutumu tersine döndü ve filozofu öğrencileriyle birlikte Eli ane (Lucena) kasabasına sürdü; ancak kısa süre sonra araları yeniden düzeldi. Ne var ki filozof çok geçmeden Marakeş'te 1198'de öldü.

    Felsefesi

    İbn Rüşt, Aristo'nun düşünce sistemini İslam ile kaynaştırmaya çalışmıştır. Ona göre İslam'la felsefe arasında bir çatışma yoktur. Kişinin hem felsefe, hem din yoluyla hakikate erişebileceğini düşünmüştür. Kainatın ebediyetine ve formların ezeliyetine (pre-extant) inanırdı.

    Felsefenin temel konusunun varlık olduğunu, felsefenin varolanı, genel bir bütünlük içinde insana verileni incelemeye, açıklamaya çalıştığını savunan İbni Rüşt, bütün varlık türlerinin en tepesinde bulunan yüce bir varlık olarak Tanrı'ya yalnızca var olandan, beş duyu ile algılanıp akıl ilkeleri ile açıklanan varlıklardan yola çıkarak gidebileceğimizi belirtmiştir. Felsefenin, varlık kavramı altında toplanan bütün nesneleri konu edinen disiplin olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle düşünce sisteminde felsefe, teolojiden önce gelir. Bununla birlikte, felsefe ve teolojiden her birinin kendisine özgü bir fonksiyonu olduğunu söylemiştir.

    ARİSTOTELES FELSEFESİNE DÖNÜŞ

    Mantık ve bilgi kuramı İbni Rüşd mantıkta koyu bir Aristoteles takipçisidir. Ona göre mantık, duyulur tikel varlıkların bilgisinden soyut gerçeklere doğru yükselme aracıdır. İnsanda, yalın duyumlardan, muhayyile ürünlerinden derece derece akli gerçeklere doğru yükselmeye bir eğilim ve istek (şevk) vardır. Bize mutlak gerçeğin bilgisi verilmmişse de ona ulaşmamız için istek ve çabanın verilmiş olması bundan daha sevindiricidir. Bu düşünce daha sonra, yaklaşık ifadelerle, Alman düşünürü Lessing tarafından yinelenecektir.

    İnsanın bilen öğesi onun «nefs» denilen ruhudur. Hayvanlar bilgiyi duyu ve muhayyile yoluyla, insan ise akılla edinir. Böylece bilgiler ya duyularla ya da akılla kazanılır; bunlardan ilkiyle ti kel bilgilere, ikincisiyle de tümel bilgilere ulaşılır. İbni Rüşd'e göre gerçek bilgi tümel olandır. Duyular ve muhayyile hayvanlarda korunma güdüsünün birer mekanizması olup hayvanlar kendilerini savunmak ve güvenliklerini sağlamak için duyu ve hayaller den yararlanırlar; bu da onların amacı bakımından yeterlidir. in sana gelince, o daha üstün bir yeti olan akla sahip olduğu için duyumları ve hayal ettikleri üzerinde düşünme olanağını elde etmiştir. Bu nedenle insan ruhuna «nkık (düşünen) nefs» denilmiştir.

    İbni Rüşd, insan bilgisinin tanrısal bilgiyle karıştırılmaması yolunda bir uyarıda bulunur. «Çünkü, der, insan tikel nesneleri duyularla, tümel nesneleriyse akılla algılar. Bu nedenle algılanan şey değiştikçe buna bağlı olarak insanın algıları (dolayısıyla bilgisi) da değişikliğe uğrar ve nesnelerin çokluğu algıların da çokluğu anlamına gelir.» Oysa Tanrı'nın bilgisi bizimkine benzemez. Çünkü «bizim bilgimiz var olan şeylerin etkisiyle oluşur; Tanrı'nın bilgisiyse var olanların nedeni» olduğundan onlardan etkilenmez, tersine sürekli etkin durumda kalır. Yine aynı ne-denk Tanrı'nın bilgisi ezeli, bizim bilgimizse sonludur.

    Aklın eylemi, tümel kavramları ve özleri idrak etmekten ibarettir. Onun bilme eylemi üç aşamalıdır: soyutlama (tecrit), birleştirme (terkip) ve yargıya yarma (hüküm). Biz, bir bilgi nesnesini algıladığımızda onu maddeden soyutlarız; sonra onu başka algılarımızla birleştiririz; son olarak da nesne veya olay hakkında doğru veya yanlış bir yargıya varırız.

    İbni Rüşd, her ne kadar haklı olarak, Farabi ve İbni Sina'nın yeniplatoncu felsefeden aldıkları ve Aristoteles'e isnat ettikleri «doğuş» (sudur) kuramının Aristoteles'le ilgisi bulunmadığını kesin bir dille ifade etmiş ve böylece çok önemli bir tarihsel yanılgıyı düzeltmişse de, «Faal (etkin) Akıl» denilen ve İslam filozoflarınca Cebrail olduğu düşünülen göksel varlığa o da inanır. Bu anlayışa göre bizim kuramsal aklımızın işlevi bu akılla bağlantı (itti. sal) kurmaktır. İnsan, yaşamı boyunca zihinsel bakımdan geliştikçe Etkin Akılla ilişkisi de güçlenir. Ancak, İbni Rüşd'ün bu görüşünden mistik bir sonuç çıkarılmamalıdır. Çünkü onda Etkin Akıl'la bağlantı, insan aklının epistemolojik bir alanda işleyişi ve ilerleyişidir; tasavvufta düşünüldüğünün tersine, bilgi eyleminde insan zihni sürekli etkin durumdadır; yani ona bilgi verilmemekte, tersine o bilgiyi almaktadır.

    İbni Rüşd, bütün İslam düşünürlerinden daha güçlü ve kararlı olarak, insanların gerçek anlamda var oluşunun, bilimsel düzeylerinin gelişmiş olmasıyla bağlantılı bulunduğuna inanır. Özellikle, Gazali'nin Filozofların Tutarsızlıkları, (Tehâfütü'l-Felâsife) adlı eserine yazdığı karşı eleştiri kitabı Tutursızlığın Tutarsızlığı, (Tehifütü't Tehafüt) Gazali'nin, doğa yasalarının zorunluluğunu reddeden görüşüne karşı çıkarak «duyulur nesnelerde gözlenen temelli nedenlerin varlığını inkar etmek safsatadır; bunları inkar eden kişi (Gazali), ya aklında olanı diliyle inkar ediyordur (Gazali'nin iki yüzlü davrandığını söylemek istiyor) ya da safsatadan başka bir şey olmayan bir kuşkuya kapılmıştır» diyordu.

    Ancak, belirtmek gerekir ki, Gazali, doğa yasalarının zorunlu olmadığını savunurken, gerçekte bunları inkar etmek istemiyordu; sadece bu yasaların zorunluluklarının neden-sonuç ilişkisinden değil, Tanrı'nın iradesinden ileri geldiğini söylüyordu. Yine de İbni Rüşd'ün düşüncesi bilime güveni öne çıkarmak bakımından büyük önem taşır. 0, açıkça e akılsal kavrayış, olguları ve nesneleri nedenleriyle birlikte algılamaktan başka bir şey değildir ve bu işleviyle akıl kendisini öteki algı yeteneklerinden ayırmış olur. Öyleyse nedenleri inkar eden aklı inkar etmiş olur» derken, bilimin evrensel ilkesini ve temel dayanağını dile getiriyordu.

    Ancak Gazali'nin, kendisinin de yanlış yorumlanmasına yol açan mistik karizması karşısında, İbni Rüşd'ün böylesine akılcı ve bilimci açıklamaları Akdeniz'in doğu ucunda yankı bulamadı. Oysa bu düşünceler, daha çok Yahudi çevirmenler aracılığıyla, Akdeniz'in batısında, Pirenelerin ötesinde «İbni Rüşdçülük>> (Averroisme) adıyla kurumlaşarak akla ve bilime dayalı yeni bir dünyanın kurulmasına öncülük edenlere yoğun bir ışık tutuyordu. Nitekim daha XVIII. yy'da İbni Rüşd'ün 38 kitabından 15'i Arapça'dan Latince'ye çevrilmiş bulunuyordu. Buna karşılık, aynı düşünürün, bir ölçüde Ebü'l-Berekat el bağdadi (ö. 1164) dışında, bir izleyicisi olmadığı gibi İbn Teymiyye (ö. 1327> dışında ciddi bir eleştiricisi de yetişmemiştir. Yahudi çevirileri İbni Rüşd etkisinin Batı'ya taşınmasının ilk aşamasıydı. Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki kültürel yakınlık ve Batı Avrupa'da İbranice'nin yaygın olarak bilinmesi nedeniyle, Raymond Martin (ö. 1254) Roger Bacon (ö. 1294) vb düşünürlerin durumunda görüldüğü gibi, genellikle Ibranice yoluyla Arapça felsefi eserlerin Latince'ye çevrilmesi Xlll. yy başlarında ileri bir düzeye ulaştı.

    Varlık felsefesi

    İslam dünyasinda Farabi ve lbni Sina önderliğinde sözde Aristotelesçi, gerçekteyse büyük ölçüde yeniplatoncu felsefe hakim olmuştu. Aristoteles'in özgün felsefesine ilk kez İbni Rüşd döndü. Filozofun ****fizik'e yazdığı "****fizik Özeti" adlı kısa şerhin başlıca amacı varlık ve onun bilgisine ulaşmaktır. Kendisi de açıkça «Amacımız, Aristoteles'in ****fizik'inden, onun varlık hakkındaki kuramsal düşüncesini öğrenmektir» der. Aristoteles gibi İbni Rüşd de ****fiziği kısaca "varlık bilgisi"olarak tanımlar. Fizik tikel nesnelerin nedenleriyle uğraşırken ****fizik bunların en yüksek nedenlerini araştırır. Ona göre varlık bilgisi (yani ****fizik), varlığın nedenlerini ve ilkelerini açığa çıkarmayı amaçlayan bir bilgidir. Böylece doğru bilgi varlığa uygunluk taşıyan bilgidir; bunun için de zihnimizde olanın dış dünyada olanla uygunluk taşıması gerekir. Sonuçta "varlık" kavramanın iki değişik anlamı ortaya çıkmaktadır.1. Epistemolojik varlık 2. Ontolojik varlık. İkincisi birincisinin temelidir, Yani dış dünyada gerçekliği olmayan veya böyle bir varlıkla her hangi bir ilişkisi bulunmayan hiçbir şeyi zihnimizde varlık olarak düşünemeyiz; veya böyle düşünülen bir varlık tümüyle kuruntudur, masal yaratığıdır. Çünkü var olmak, gerçek olmak demektir. Akil dış dünyadaki varlığın bilgisine ulaşınca, bu varlık artık bir kavram veya öz (mahiyet) durumunda zihinsel varlık haline dönüşün Dış dünyadaki varlıklara töz (cevher) denir. Töz on kategorinin ilkidir; geri kalanları ikinci dereceden tözlerdir. Örneğin ,"Sokrates insandır" tümcesinde «Sokrates» (tikel varlık) cevher olmakta «insan»dan (tümel varlik) önce gelir. Ancak, insan oluş da Sokrates kadar gerçektir. Bununla birlikte Aristoteles gibi İbni Rüşd de tikel tözleri ya da duyulur varlıkları ****fiziğin hareket noktası yapmıştır.

    İbni Sina gibi kimi filozoflar, her fiziksel varlığın biri türe ait, öteki de cisme ait olmak üzere iki türlü formu bulunduğunu ileri sürmüşlerse de İbni Rüşd buna katılmaz. Ona göre fiziksel varlıkların yalnızca maddesi ve formu bulunur. Madde, onların duyulur olmalarının, form da akılla kavranır olmalarının nedenidir. İbni Rüşd tümellerin varlığını kabul etmekle Yeniçağ felsefesinin nominalizminden uzaklaşır; ancak ona göre tümellerin (ör. insan kavramı) ayrı ve bireysel varlıklardan (ör. Ahmet, Mehmet kavramı) bağımsız birer gerçekliğe sahip olduğunu ileri sürenler yanılmışlardır. Oysa, Ibni Rüşd'e göre, «Şu bir gerçektir ki, özleri kavramak için tümellerin tikellerden bağımsız birer varlık taşıdıklarını düşünmemize hiç de gerek yoktur.» Tümeller yalnızca zihnimizin soyutlama yoluyla oluşturduğu varlıklardır. Böylece İbni Rüşd, tümel varlıkların ya da ideaların bağımsız gerçekliğini savunan Platon'un realizminden de uzaklaşır ve Aristoteles'in kavramcılığını benimser.

    İbni Rüşd, evrenin «ilk madde» (heyula) denilen öğeden yaratıldığını, dolayısıyla yokluktan yaratma diye bir olayın söz konu su olamayacağını savunur. Evren ezeli bir birlik bütünlüktür. Yaratma, hareketten başka bir şey değildir; her hareketin bir konu su olduğuna ve hareket ezeli-ebedi olduğuna göre varlık ezeli ve ebedidir. Bu düşünce, Müslüman kelamcıların «evren yokluktan yaratılmıştır» görüşüyle açıkça çelişmektedir. Evrenin düzenin deki sürekli değişme sürekli hareket demektir, bu da bir «İlk Hareket Ettirici»yi gerektirir ki, o da Tanrı'dır.

    Tanrı'nın bilinmesi sorunu

    İbni Rüşd, kelamcı yöntemiyle yazdığı «Kanıtların Apaçık Yollarının Keşfi» (al-Kaşf'an Manahic al-Adiila) adlı kitabında Tanrı'nın bilinmesi (marifetullah) konusunda Eş'arilik, Mutezile, Batınilik, Haşviyye (lafızcılık) ve Tasavvuf biçiminde beş ana bölüme ayırdığı İslami akımların yöntemlerini incelemeye koyulmuş; ancak bunlar arasında, güçlü etkisi ve yaygınlığı nedeniyle daha çok Eş'arilik üzerinde durmuştur. O, Allah'ı bilmenin yolunu yalnızzca sözlü gelenekte arayan, akıl ve düşünmeye hiç önem vermeyen Haşviyye'yi, Kur'an'ın insanı akla çağıran, düşünerek Tanrı'ya ulaşmaya yönelten yöntemine aykırı davranmakla suçladı. Mutezile ve bir ölçüde Eş'ariler Allah'ı bilmede akla önem vermişlerdir. Ancak yöntemleri Kur'an'ın izlenmesini istediği yönteme uymamaktadır. Çünkü hareket noktaları belirli diyalektik(cedeli) öncüllerden ibarettir. Sözgelimi «Evren hâdistir; cisimler bölünmeyen parçalardan (atomlardan) oluşmuştur; atomlar yoktan yaratılmıştır; evrenin yaratıcısı zaman dışıdır» gibi. Ancak bu türlü önermeler herkesin kavrayabileceği, tutarlı, hatta kanıtlanmış yargılar değildir. Filozof, insan ahlaksal çabalarla dış dün ya ilgilerini en aza indirip ruhunu ve gönlünü hazır duruma geri rirse Tanrı'nın kendi bilgisini bu gönüle ilham edeceği yolundaki tasavvuf görüşünü de gerçekçi ve yeterli bulmaz. Çünkü, böyle bir yöntem kuramsal olarak geçerli olsa bile, herkes için mümkün bir yol değildir ve görelidir; üstelik bu görüş, Kur'an'ın insanlar için gerekli gördüğü zihinsel çabayı da hiçe saymaktadır.

    Gazali'nin filozoflara karşı yönelttiği ünlü eleştirilerden biri de filozofların, Tanrı'nın tikelleri bilmediğini ileri sürdüklerine ilişkindi. İbni Rüşd bu soruna da açıklık getirmeye çalıştı ve haklı olarak bir yanlış anlamayı düzeltti. Gerçekten İslam filozofları, özellikle de İbni Sina, Tanrı tikelleri tümel yasaları içinde bilir. Her şey O'nun bilgisinden taştığına, O'nun yasalarına dayandığına göre, kendi bilgisini ve yasalarını bilmesi her şeyi bilmesi demektir. İbni Rüşd'e göre Tanrı parça parça, bireysel ve kopuk olarak şu ya da bu olayı bireyselliği ve tikelliği içinde bilir demek yanlıştır. Çünkü bu yargı Tanrı'nın bilgisini insanın bilgisine benzetmeye ***ürür.

    Ahlak ve siyasetle ilgili görüşleri

    İbni Rüşd toplumdan soyutlanarak yaşanan bir hayatın özellikle bilim ve sanatlar açısından verimli olmayacağım düşünür. Çünkü bu alanda başarı ve verimlilikte, daha önceki birikimlerin büyük katkı sı vardır ve yalnız yaşayan kişi bu birikimden yeterince yararlanamaz. Ayrıca her birey, bütün toplumun mutluluğundan payını almalıdır, İbni Rüşd, muhtemelen Platon'un etkisinde kalarak, erkekler gibi kadınların da toplum ve devlet hizmetlerinde görev almaları gerektiğini düşünür; tam bir iyi niyetle, kadının, maddesel ve zihinsel birikimlerin hem kazanılması hem de korunması çabalarına katılması gerektiğini, oysa dönemindeki yoksulluk ve kötülüklerin bir nedeninin de kadının bir evcil hayvan veya bir tür zevk aracı gibi değerlendirilmesi olduğunu düşünür.

    İbni Rüşd, dine de aynı akılcı görüş açısından bakar ve ona ahlaksal amaçları bakımından değer verir. Buna göre din, bir bilimsel kuram olmayıp hukuksal ve ahlaksal yargılar düzenidir. İbni Rüşd bu nedenle söz konusu yargılara ilgisiz kalarak dini bir bilgi kuramı ve felsefe sistemi gibi ele alan kelamcılarla sürekli mücadele etmiştir.

    ESERLERİ

    İbni Rüşd'ün Lâtince eserlerinin listesi Ernest Renan'da ve ondan naklen Gauthier'de vardır. Lâtince, İbranice ve Arapça eserleri için tam listeler yapılmıştır. Bundan dolayı burada onları tekrar etmeyeceğiz. Yalnızca tetkikimizi kolaylaştırması bakımından, bu eserlerin nasıl tasnif edildiğine ve telif sıralarına işaret edeceğiz.

    İbni Rüşd'ün Aristoteles şerhleri umumiyetle 3 gruba ayrılır: 1. Büyük şerhler, 2. Orta şerhler, 3. Haşiyeler ve tahliller. Yanlışlık ile batıda Casiri, Rossi, Iourdain vb, tarafından İbni Rüşd Aristoteles'in ilk Arap mütercimi ve şarihi diye tanınmıştır. Bu iddianın hakikatten ne derece uzak olduğunu söylemeye lüzum yoktur. Fakat İbni Rüşd bütün eski tercümeler ve şerhlerden,Arista'ya dair tetkiklerin mühim bir kısmından, istifade etmiştir. Arapçadan başka dil bilmediği için Aristoteles'e doğrudan doğruya müracaat etmiş değildir. Fakat batıya Aristoteles'i tanıtan,orta çağın birinci devrini kapayarak Rönesansa zemin hazırlayan lbni Rüşdcülüktü denilebilir. Filozof şerhler ve haşiyelerden ibaret olan bu eserlerinden başka doğrudan doğruya şahsi fikirlerini ihtiva eden eserler de yazmıştır. Asıl şerhleri gibi, bunlar da kısmen latinceye tercüme edilmiştir.

    İbni Rüşd'ün eserlerinden te'lif tarihlerini bildiklerimiz şunlardır: al Kulliyat fil- tiib (36 yaşında), al-Şarh al-şagır bi'l cuz'i -yat va'l hayvan (43 yaşında, lşbiliye'de), al Şarh al-vasat l'il tabiiya va tahlilat al ahira (44 yaşında, İşbiliye), Şarh al-sama va'l alam (45 yaşında, Işbiliye), al-Şark al-sağır li'l faşaha va'l şir yol -vasat İi ma'ba'd'tabi'a (49 yaşında, Kurtuba'da), al-Şark al vasat li'l ahlak (51 yaşında), Ba'z acza min maddat al acram (53 yaşında, Marrakeş'te), al -Kaşf' an manahic al-adilla (54 yaşında), al-Şarh al-kabir li'l-tabi a (61 yaşında), Şarh Calinus (68 yaşında), al Mantık (71 yaşında)

    İbn-i Meymun (Maimenides) Kimdir?

    İbn Meymun (bu Arapçadan Türkçeleştirilmiş halidir, Arapçada İbni Memun`dur aslı) ya da gerçek adı Moses Maimuni (Latinceleştirilmiş hali Moses Maimenides) ya da Rambam olarak bilinen 1135-1204 yılları arasında yaşamış Musevi düşünür. Museviliği Aristoteles felsefesiyle uyumlu hale getirmeye çalışmış olan İbn Meymun, ****fiziğin en yüksek insani faaliyet türü olduğunu, fakat bunun herkese açık olmadığını söylemiştir. Tanrı'nın ve dünyanın doğasına ilişkin sağlam ve gerçek bir kavrayışa, yalnızca felsefenin erişebileceğini öne süren İbn Meymun, Tanrı'nın varoluşunu tümüyle Aristoteles'in koyduğu ilkelere dayanarak kanıtlamıştır.

    Ek Bilgiler

    (1135-1204)

    Ortaçağın ilk gerçek Aristocusu olan İbni Rüşd'ün izini Moses Maimuni (Lâtince söylenişi: Miamonides, Doğudaki söylenişi ile: İbni Me'mun) isimli bir "Yahudi" filozofu sürdürmüştür ki, onun Ortaçağın belli bir dönemi üzerinde etkisi büyük olmuştur. Maimuni için de "gerçek filozof" Aristo'dur ve hiç kimse Aristo kadar gerçeğe yaklaşamamıştır.

    Aynı şekilde o da Hıristiyanlığın ve öteki dinlerin Aristoculuk ile yorumlanabileceğine inanır. Maimuni İbni Rüşd ile birleşerek, din ile felsefe arasında önemli bir ayrılık olmadığını, yalnız dinin daha çok anımsatıcılarla, felsefenin ise kavramlarla düşünüldüğünü söyler.

    Maimuni bazı noktalarda İbni Rüşd'den ileri giderek onu aşar. Maimuni'ye göre din ile felsefenin "ayrılığa" düştüğü her yerde, daha çok felsefeye inanmak gerekir. Bir başka deyişle: Vahye dayanan din kuralları ile felsefi bilgiler arasında bir anlaşmazlık olduğu zaman, dini "sembolik" karşılamak gerekir. Burada ilk kez, "akla dayanan bir din" anlayışı ile karşılaştığımızı söylemeliyiz.

    İskenderiyeli Clemens "anlamak için inanıyorum" diyordu. Maimuni'ye göre ise, yalnızca imana dayanan din, ancak bir ilk aşamadır. Bundan sonra, akla dayanan bir din doğacaktır. Ancak bir felsefî bilgi halinde olan dini kurallar bizi kutsal gerçeklere ulaştırabilir. Maimuni de, aynı İbni Rüşd gibi, sonraları Skolastiğin parlak dönemine temel olacak olan, gerçek Aristoculuğun temsilcilerindendir.

Bölüm: Felsefe
  Okunma: 2939 - Yorum: 19 - Amp
Kullanıcı Oylaması: /5 -