Tüm sanatlar içinde şüphesiz en evrensel olanı müziktir ve en genel tanımı ile seslerin biçimle devinim kazandığı sanat dalıdır. Gelenekleri, tarihi, kişisel duygu ve düşünceleri insan olmanın özüyle harmanlayan müzik, herkese bir yerinden dokunacak ve kendini dosdoğru, hiçbir yanlış anlaşılmaya yer bırakmaksızın anlatacak şekilde hayat bulur. Bunun yanında insanların en sık ve en erken maruz kaldığı sanat olma özelliğini de taşır. Henüz bir bebekken müzikle tanışan insanlar, okul hayatları boyunca aldıkları dersler ya da gittikleri yerlerde çalan şarkılarla müziği özümserler. Müziğin hayatlarına ne kadar girdiğini çoğu zaman farketmezler bile. Bu yüzdendir ki, müzik sanatı kendi içinde ciddi bir çeşitliliğe sahiptir. Unutulmaması gerekir ki, hangi türde, nerede ve hangi amaçla yapılırsa yapılsın, müzik yine de en etkili sanat dalları arasındadır.


Müziğin ortaya çıkışında doğayı taklit etme isteğinin rolü çok büyüktür. En eski sanat dallarından biri olan müzik, ilk insanların kütükler ve hayvan derileri yardımıyla yarattıkları enstrümanlardan doğanın seslerinin benzerlerini çıkartma isteğiyle doğmuştu. Başlangıçta haberleşme işlevi de görmüş ve buna ek olarak çeşitli ritüellerde müzikten yararlanılmıştı. Bilinen en eski müzik yapıtı, 3000 yıl önce Hindistan'da yazılmış Veda İlahileri'dir. Kuramsal olarak müziğin doğuşu, Eski Yunanlılar'a dayanır. Müziğe de, diğer sanat dallarında olduğu gibi, Eski Yunanlılar ismini vermişti; müzik, yani mousika kelimesi sanatın esin tanrıçaları olduklarına inanılan Musalar'ın adından gelmiştir ve bir süre boyunca Musalar'ın korumasındaki tüm sanatların ve bilim dallarının ortak adı olarak kullanılmıştır. Yunanlılar, aynı zamanda müziğin duygu ve düşünce geliştirme gücünü ilk farkeden toplumlar arasındadır. Çinliler de tıpkı Yunanlılar gibi bu işlevi fark etmiştir. Buna ek olarak müziğin tanrısal bir kavram olduğuna inanmışlar ve bu inanışları müziğin dinlerin kültüründe, özellikle Hristiyanlık dininde, büyük bir yer kaplamasına yol açmıştır. Dini müziğin gelişmesi ve yaygınlaşmasıyla zamanla çizgisini oturtan müzik sanatı, 11. yüzyılda notaların diyeze yazılması ve 17. yüzyılda tonalite ile oktavın bulunmasıyla gelişimini büyük ölçüde tamamlamıştır.


I. Dünya Savaşı'nın ardından başlayan radyo yayınlarının müziğe ilgiyi artırmasıyla beraber müzik türleri arasındaki çeşitlilik iyiden iyiye artmıştır. İlk ses kaydının yapılmaya başlandığı 20. yüzyılda müzik, dini içeriğinden büyük ölçüde sıyrılmış ve bağımsız bir sanat olarak kendini göstermeye başladı. Atonalite denilen anahtarsız müzik yapımının da icadıyla modern müzik bambaşka bir şekle kavuşmuştu. Böylece ortaya çıkan indirgemeci (minimal) müzik akımı da modern müziğin gelişimindeki en önemli fenomenlerden biri oldu. Yaşayan en önemli çağdaş bestecilerinden Philip Glass ve sessizliğin bile müzik olabileceğini düşünen John Cage bu akımın önemli temsilcilerindendir.