Çoğu insan sağlığı hasta olmamakla eşanlamlı olarak düşünür. Bu doğru, ama eksik bir tanımdır. Çünkü bir insanın o anda hasta olmaması ya da kendini hasta hissetmemesi sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Örneğin bugün çok sağlıklı görünen bir insan ertesi gün kalp krizi geçirebilir. Doğaldır ki bu kriz, sağlıklı görünümün altında yatan bir hastalığa ya da işlev bozukluğuna bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Öte yandan, o an iyi durumda olmayan bir insanın da sağlıksız olduğu söylenemez. Örneğin, taşıt tuttuğu için midesi bulanan ve kendini kötü hisseden bir insan elbette sağlığını yitirmiş değildir. Taşıttan inip bir süre dinlendiğinde vücut işlevleri eski uyum ve dengesine yeniden kavuşacaktır. Demek ki sağlıklı olmak, kronik ya da süreğen bir hastalığı olmamakla aynı anlamdadır denebilir.


Bütün dünyadaki sağlık sorunlarıyla ilgilenen, Birleşmiş Milletler'e bağlı Dünya Sağlık Örgütü ya da İngilizce adının (World Health Organization) kısaltmasıyla WHO, sağlık için daha kesin ve geniş kapsamlı bir tanım yapmıştır. Bu tanıma göre sağlık, hasta ve sakat olmamanın ötesinde, fiziksel, ruhsal ve toplumsal açıdan tam anlamıyla uyumlu ve dengeli olmak demektir. Ne var ki, hiçbir hastalığa yakalanmamak her açıdan tam anlamıyla sağlıklı kalabilmek hemen hemen olanaksız olduğu gibi, sağlıklı olmanın ölçütü de ülkeden ülkeye değişir. Örneğin açlık tehlikesiyle karşı karşıya olan azgelişmiş ülkelerde, ölmeyecek kadar yiyecek bulabilmek ve tifo, kolera gibi ağır salgın hastalıklara yakalanmamak sağlıklı sayılmak için yeterlidir. Bir ülke kalkındıkça, insanların beslenme koşulları ve yararlandıkları sağlık hizmetleri iyiye gideceği için, halkın sağlığı da Dünya Sağlık Örgütü'nün standartlarına daha çok yaklaşır. Bugün kalkınmakta olan birçok ülkede çocuklar ana babalarından çok daha uzun boyludur. Örneğin Güney Kore'de, 14 yaşındaki erkek çocuklarının boy ortalaması 1965'ten 1988'e kadar geçen süre içinde 11 cm artmıştı. Günümüzün gelişmiş ülkelerinde ise insan sağlığı için en büyük tehlike, yetersiz beslenme ve bulaşıcı hastalıklar değil, bazı doktorların tanımıyla "refah hastalıkları"dır. Doktorlar bu toplumlarda yaygın olan kanser ve kalp hastalıklarının sorumluluğunu genellikle yaşam düzeyinin yükselmesine bağlı olarak aşırı yağlı ve karbonhidratlı beslenmeye, hareketsizliğe ve sigara içme alışkanlığına yüklerler.


Sağlık Kuralları
En eski toplumlardan bu yana hemen her dilde sağlıkla ilgili pek çok atasözü, deyim ve özdeyiş vardır. Örneğin Romalılar'dan günümüze kadar ulaşan "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur" atasözü, akıl ve ruh sağlığının da vücut sağlığı kadar önemli olduğunu vurgular. Gerçekten de vücut ve zihin ayrılmaz bir bütündür. Fiziksel rahatsızlıklar ruh sağlığını olumsuz yönde etkileyebileceği gibi, çok ağır ruhsal gerginlikler de bedensel hastalıklara yol açabilir.


İnsan vücudu, bildiğimiz bütün makinelerden çok daha karmaşık bir sistemdir. Vücudumuzun yaptığı bütün işleri hiçbir makine tek başına yapamaz ve hiçbir makine gece gündüz hiç durmaksızın 70 yıl ya da daha uzun süre çalışamaz. Çok değişik koşullara insan vücudu gibi bir anda uyum sağlayabilen bir makine de henüz yapılamamıştır. Üstelik bu kusursuz sistemin gerektirdiği günlük bakım herhangi bir makineninkinden çok daha azdır.


Vücudumuzun sağlıklı kalmak için bunca çaba göstermesine karşılık bize düşen tek görev, bu harika makinenin nasıl çalıştığını öğrenmek ve temel sağlık kurallarına uyarak vücudumuzun en iyi biçimde çalışmasına yardın olmaktır.


Doktorlar ve öbür sağlık görevlileri "Hastalıktan korunmak tedavi olmaktan iyidir" sözünü sık sık yinelerler. Gerçekten de sağlığın temeli budur; ama hastalıklardan korunmak için neler yapılacağını bilmek gerekir. Aslında, çocuklara aile içinde ve okulda öğretilen "yaşam kuralları"nın bir bölümü hastalıktan korunmaya ya da hastalıkların yayılmasını önlemeye yöneliktir. Örneğin her çocuk yemeklerden önce ve tuvaletten sonra ellerini yıkaması, öksürür ya da hapşırırken ağzını eliyle kapatması ve terliyken soğuk su içmemesi gerektiğini erkenden öğrenir. Bu temel bilgileri tamamlayan öbür sağlık kurallarını da şöyle özetleyebiliriz:

  • Sigara içmemek
  • Çok fazla şeker ve hayvansal yağlar yemekten kaçınıp dengeli beslenmeye özen göstermek
  • Çiğ sebze ve meyveleri iyice yıkamadan yememek
  • Temiz olmayan suları içmemek ve mikroplu sularda yüzmemek
  • Bol bol egzersiz ve spor yapmak
  • Düzenli olarak yıkanmakGiyeceklerin, kullanılan eşyanın ve yaşanan yerin temizliğine özen göstermek
  • Kazaya yol açabilecek davranışlardan sakınmak
  • Stresten kaçınmak
  • Her yemekten sonra dişleri fırçalamak
  • Belirli aralıklarla diş ve göz doktoruna görünmek
  • Alışılmadık, olağandışı ya da rahatsız edici herhangi bir belirtide hemen doktora başvurmak
  • Bağımlılık yaratıcı ilaçlar ve alkol kullanmamak

Ne yazık ki, azgelişmiş ülkelerin özellikle kırsal kesimlerinde bu önerilerden bazılarını yerine getirmek hiç de kolay değildir. Çünkü bu ülkelerden çoğunun bütün halka temiz içme ve kullanım suyu sağlayacak, en uzak köyleri bile kanalizasyon ağlarıyla donatacak ve ülkenin her yanına sağlık hizmeti ürecek parasal gücü yoktur. Bu yüzden, dünyanın gelişmiş ülkelerinde hemen hiç rastlanmayan birçok hastalığın azgelişmiş ülkelerde milyonlarca kişiyi etkilemesi doğaldır.

Sağlık Hizmetleri
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'ne göre, her insanın sağlıklı yaşamaya, hastalandığında devletten bakım istemeye, sağlık ve sosyal yardım hizmetlerinden yararlanmaya hakkı vardır. Bu nedenle, Birleşmiş Milletler'in bu bildirisine imza atan bütün ülkelerde yurttaşların sağlığını korumak,"bakım ve tedavisini sağlamak devletin temel ödevlerinden biridir.

Türkiye'de devlete düşen sağlık hizmetleri Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'nca yürütülür. Sağlık hizmetlerini ülke çapında örgütlemek, sosyal sigortalar kurumları oluşturmak, insan sağlığına zarar verecek bütün etkenlerle ve hastalıklarla savaşmak, toplum sağlığını korumak, aşı, tedavi ve rehabilitasyon (fiziksel yeteneklerini, ruhsal ve toplumsal uyumlarını yitirmiş kişileri yeniden iş görmeye ve toplum içinde yaşamaya alıştırma) merkezleri kurmak bu bakanlığın sorumluluğundadır. Bakanlık bu hizmeti yürütebilmek için devlet hastaneleri, dispanserler, sağlık ocakları, ana ve çocuk sağlığı merkezleri açar; illerde sağlık müdürleri, ilçelerde hükümet doktorları, bucak ve köylerde sağlık memurları ile ebeler eliyle bakım ve tedavi hizmeti verir; ilaç ve aşı üretimini, özel hastane, dispanser ve klinikleri denetler; sağlık zabıtası aracılığıyla kentlerin, halka açık yerlerin, yiyecek ve içecek maddelerinin temizliğini denetim altında tutar.

Devletin bütün bu hizmetleri yerine getirebilmesi için, ülkenin her yanını kapsayacak genişlikte bir sağlık örgütü kurması, bu kurumları gerekli araç gereçlerle donatması ve elinin altında çok kalabalık bir sağlık ordusu bulundurması gerekir. Doğaldır ki bu örgütlenmenin maliyeti son derece yüksektir. Bu hizmetler için gerekli para birçok ülkede değişik kaynaklardan sağlanır.

Türkiye'de, devletin bütün yurttaşlara parasız ve yeterli sağlık hizmeti verebilmesi amacıyla 1963'te sağlık hizmetlerini sosyalleştirme çalışmalarına başlanmıştı. Bu program, koruyucu hekimliğe ağırlık verilmesini ve hizmetin tabana yayılmasını öngörüyordu. Yani, çok önemli bir hastalığı olmayanların bakım ve tedavisi sağlık ocaklarında, tıbbın belirli bir dalında uzmanlaşmamış olan pratisyen doktorlarca ya da aile doktorlarınca yapılacaktı. Ancak bu birinci basamak hizmetlerinin yetersiz kaldığı durumlarda, örneğin önemli bir hastalığı olanlar ya da kaza geçirenler hastanelerde uzman doktorlar eliyle muayene ve tedavi edilecekti. Bu hizmetler tümüyle parasız olacak ya da hastalardan muayene ve tıbbi testler için para alınmayıp yalnızca ilaç ve tedavi giderlerinin bir bölümüne katılmaları istenecekti. Ne var ki, bazı ülkelerde uygulanmakta olan bu ideal sistem gerçekleştirilemedi ve sağlık hizmetlerinde özelleştirmeye doğru bir eğilim ağır bastı. Ülkemizde devletten başka kamu yönetimleri, üniversiteler, özel kuruluş ve dernekler de sağlık hizmetinde bulunur. Devlet hastanelerinde bir zamanlar çok düşük olan muayene ücretleri bugün hemen hemen üniversite hastanelerinin ücretleriyle eşitlenmiştir ve özel hastanelerin sayısı günden güne artmaktadır. Yurttaşlarca ödenen primler ve kamu kurumlarının bütçelerinden ayrılan ödeneklerle hizmet veren Sosyal Sigortalar Kurumu, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur gibi sosyal sigorta kurumları ise, bakım ve tedavi giderleri için yurttaşlardan primler dışında para almaz.

ABD'de sağlık hizmetleri için gerekli paranın temel kaynağı, yurttaşların ödedikleri özel sağlık sigortası primleridir. Ama sunulan hizmetin düzeyi sigorta primiyle orantılı olduğundan, yüksek sigorta pirimi ödeyecek güçte olmayan milyonlarca Amerikalı sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamaz. Bu eşitsizliği bir ölçüde gidermek için 1965'te, sigorta primi ödeyemeyen yoksullara ve yaşlılara ücretsiz sağlık hizmeti vermek üzere iki ayrı program yürürlüğe konmuştur.

Buna karşılık İngiltere ve İsveç gibi bazı ülkelerde sağlık hizmetleri ücretsizdir. Giderler devletçe karşılanır ve bu ülkelerde oturma izni olan herkes ücretsiz tedavi hakkından yararlanabilir. Ama İngiltere'de devlet bütçesinden sağlık hizmetlerine ayrılan para tıptaki gelişmelere paralel olarak artmadığı için, yurttaşlar sağlık hizmetlerinin yetersizliğinden yakınırlar. Birçok hastane, başvuranların tedavi isteklerini karşılamakta güçlük çeker ve bazı ameliyatlar için çok uzun süre beklemek gerekir.

İsveç'teki sağlık hizmetleri ise yıllardır bütün dünya ülkelerine örnek olarak gösterilir. Hastaneleri Avrupa'nın en ileri sağlık kurumlarıdır; sağlık hizmetleri ücretsizdir ve gerek bu giderleri, gerek öbür sosyal yardım hizmetlerini karşılayabilmek için alınan vergi bütün dünya ülkeleri içinde en yüksek düzeydedir. Gene de, sistemin ideal olmasına karşılık, son yıllarda İsveç'te bile sağlık kurumları yurttaşların beklentilerini karşılayamayacak duruma gelmiş ve ameliyat sırası bekleme listeleri giderek uzamaya başlamıştır.

Avustralya'da bazı yerleşmeler hastanelerin ve doktorların bulunduğu yerlerden çok uzakta olduğundan bu ülkenin daha özel sorunları vardır. Bu uzak yerleşmelere doktor ve ilaç ulaştırmak ya da gerektiğinde hastaları hastaneye taşımak için Krallık Uçan Doktor Servisi kurulmuştur. Hastalara özel uçaklarıyla hizmet ürdükleri için "uçan doktorlar" olarak bilinen bu sağlık örgütünün giderlerinin bir bölümü devlet bütçesinden, bir bölümü de halktan alınan bağışlarla karşılanır.

Azgelişmiş Ülkelerde Sağlık Hizmetleri
Gelişmiş bir ülkede ortalama 500 kişiye bir doktor düşerken azgelişmiş ülkelerde bu sayı 50 bini bulur, hatta aşar. Üstelik bu ülkelerde insanlar daha sık hastalandıkları için, ücretleri genellikle uluslararası yardım kurumlarınca ödenen doktorların ve hemşirelerin işi çok daha güçtür.

Özellikle son 20 yıldır, gelişmekte olan ülkelerde yürütülen halk sağlığı kampanyaları çok başarılı sonuçlar vermiştir. Bunların en önemlilerinden biri, ölümcül hastalıklardan çoğunun mikroplu sulardan ve temizlik kurallarına uymamaktan kaynaklandığı konusunda halkı bilinçlendirmek olmuştur. Gerçekten de Dünya Sağlık Örgütü'nün temel hedeflerinden biri, olanaklar elverdiğince bütün dünyadaki insanlara temiz su ve sağlık kurallarına uygun kanalizasyon sağlamaktır. Çünkü, hastalık nedenlerini ortadan kaldırmadıkça, hastalara belki de parasını bile ödeyemeyecekleri pahalı ilaçlar vermenin hiçbir anlamı yoktur.

Bu kampanyaların başarılı sonuçlarından biri de çocukların özellikle çocuk felci, difteri, tetanos, kızamık ve boğmaca gibi bulaşıcı hastalıklara karşı aşılanması olmuştur. Gelişmiş ülkelerde bu aşılar düzenli olarak yapılır; ama azgelişmiş birçok ülkede milyonlarca çocuk ilk kez bu kampanyalar sırasında aşılanmıştır. Çiçek hastalığının yeryüzünden tümüyle silinmesini de bu yaygın aşılama programlarına borçluyuz.
Halkın en basit tedavi ve sağlık koruma yöntemleri konusunda bilgilendirilmesi bile milyonlarca kişinin yaşamını kurtarır. Örneğin dizanteri, tifo ve kolera gibi hastalıklar çok şiddetli ishale yol açar. İshalle birlikte vücut sıvıları ve kimyasal maddeler de dışarı atıldığı için, bu su kaybı özellikle çocuklarda ölümle sonuçlanabilir. Oysa bu durumda alınacak basit bir önlem hiç umulmayacak kadar etkilidir. İçine biraz tuz ve şeker karıştırılmış bol su içirmekle her yıl dünyada binlerce bebeğin ve çocuğun yaşamı kurtarılmaktadır.
Doktorları ve öbür sağlık görevlilerini, çalışacakları bölgenin koşullarına uyum sağlayacak biçimde yetiştirmek de çok önemlidir. Gelişmiş ülkelerin hastanelerinde en ileri ameliyat yöntemleri ve gereçleriyle çalışan doktor ve hemşireler azgelişmiş bir ülkede aynı olanakları bulamadıklarında hastalara yeterince yardımcı olamazlar. Oysa Hindistan, Afrika, Güney Amerika ve bazı Güneydoğu Asya ülkelerindeki "çıplak ayaklı doktorlar" yaşadıkları yörenin sorunlarını yakından tanıdıkları ve o koşullar altında ne yapılması gerektiğini iyi bildikleri için çok başarılı olmuşlardır.
Daha sağlıklı bir dünya yaratmak ve insanların yaşam düzeyini yükseltmek uğruna girişilen bu savaşta başarıya giden yolun, öncelikle basit ve temel sorunların çözümünden geçtiğini insanlık bir gün kavrayacaktır.