Küresel Isınma Yalanı (1-2) Küresel Yalan - Babil Sendromu Çözümü - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Küresel Isınma Yalanı (1-2) Küresel Yalan - Babil Sendromu Çözümü

  1. KÜRESEL ISINMA TUZAĞI-1

    İnsanlık 'Küresel Isınma' iddialarına dayalı 'felaket' senaryolarını konuşuyor. Gazete başlık ve televizyon ana haberleri; susuzluk, çölleşme, ölümler veya göksel felaket öngörüyor. Atmosfer'deki Karbondioksit (-sera gazı) artışına bağlı 'Küresel Isınma' yüzünden gezegenimizdeki canlı türlerinin yüzde 30'unun yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalacağı iddiaları sürekli bizi meşgul ediyor! Bir 'paket program' şeklinde gelen haberlere bir de "Buz Çağı" kreması da çekilip, ardından öldürücü darbe olarak da, "Kıyamet Kapıda" haberleri gelince (!), 'küresel ısınma' zaten yeşeriyor, haberlerinden korkmayacak olanlar için, 'aklından zoru mu var' denilebilir hâle de gelmiş bulunuyoruz!..


    Peki de gerçekte neler oluyor? Karbondioksit (CO2) gerçekten de felaket mi?

    Karbondioksitin 'yaşam tarihi' serüvenine baktığımızda, bırakın bir felakete sebep olmasını, aksine fayda (nimet) olduğu gerçeğini görebilmemiz mümkün olabilmektedir…

    Yaklaşık 4,6 milyar yıl önce, yaşadığımız dünya ile aynı zamanda doğan Güneşin; doğuşundan hemen sonraki dönemde bugünküne kıyasla daha 'soluk (ısıtmayan)' olduğunun anlaşılmasından sonra, o 'soluk (ısıtmayan) Güneş' altında dünyanın nasıl olup da donmadan sıcak kalabildiği (?) sorusuna cevap aranırken; Dünyanın donmamasını "kim" sağlamıştır (?) sorusunu cevaplamak bir tarafa bırakılıp, Dünyayı donmaktan kurtaran ne olmuştur (?) sorusu cevaplandığında, bunun sebebinin Karbondioksit (Atmosferi) olduğu tespit edilmiştir.


    Jeoloji'de Prekambriyen Zaman dediğimiz, yaklaşık 4,6 milyar-600 milyon yıl arası boyunca ısıtmada etkili olmayan Güneş karşısındaki Dünyamızın 'ilk atmosferi', eğer 'Karbondioksit atmosferi' olmasaydı, dünyamız donabilirdi. Fakat bu olmadı. Çünkü, Güneşin soluk olduğu devirlerde Karbondioksit atmosferi (gazı), dünyayı bir "battaniye" gibi öyle bir sarar ki, dünya istese de soğuyamazdı, soğumadı da. Dünyamızın bu döneminde Karbondioksit, yaşam gezegenimizi bir 'buz çölü' olmaktan kurtarmıştı!..

    Dahası, 'karbondioksit/atmosferi'; bilinen son snowball (Kartopu) dönemin peşinden, denizlerde olağanüstü bir 'yaşam (yaklaşık 650 milyon yıl önceki Kambriyen Dönemi) patlaması' için de gerekli olmuştu. Güneşin parlaklığı (ısıtması) artıp, atmosferdeki CO2 miktarı düşünce de, sözkonusu "karbondioksit battaniyesi" değişip, yerini 'oksijen atmosferine' bırakmıştır (tıpkı kış'tan çıkışta battaniyeyi kaldırıp yorgan kullanmak gibi olmuştur). Demek ki de, Karbondioksit fazlalığı, Oksijen atmosferinin ortaya çıkması (-çok sonraları yeryüzü yaşamına başlayacak insanoğlu) için de faydalı (nimet) olmuştur.

    Karbondioksit (Küresel Isınma) felaketi tellallığından önceki ürkütücü bilimdışılık (hurafe), Ozon Perdesi'nin 'delindiği' iddiaları olmuştu. Bir grup İngiliz 'bilim silahşörü', 1985 yılında, tıpkı Karbondioksit olayındaki gibi, kaygı verici bir duyuruyla; Antartika'nın üzerindeki Ozon tabakasında bir "delik" olduğunu açıklamış; deliğin varlık sebebi olarak da, 'sera' etkisine yol açtığı ileri sürülen Kloroflorokarbonları (ayrıca da yine Karbondioksiti) suçlu göstermişti. Oysa, Ozon tabakasında bir 'delinme' değil, 'incelip kalınlaşma' sözkonusu idi. Buna göre, Ozon moleküllerinin yoğunlaşması ilkbaharda artıyor, sonbaharda düşüyordu. Bu sebeple de; 1987 ve 1989 yıllarındaki büyük incelme görülürken, 1988 yılında küçülme (kalınlaşma) yaşanıyordu. Delindiği iddia edilen bölgede, Ozon'un incelip kalınlaşmasıyla dünya iklimi ayarlanıyordu.

    Ozon deliniyor masallarını ve Küresel Isınma yaygaralarını bir tarafa bırakıp "yeryuvarı tarihine" baktığımızda, bugün Küresel Isınma tellallığı yüzünden lanetlenen fosil yakıtların (halen kullanmakta olduğumuz kömürü, petrolü milyonlarca yıl sonra oluşturacak bitki ve hayvanların), karalarda yaşamlarını başlatabilmesi ve de sürdürüp de yeryüzünde uygarlığını başlatacak olan insanoğluna yakıt olabilmeleri için, Ozon'un, bırakın delinmeyi; Karbondioksit gibi (400 milyon yıl önce) mutlaka ortaya çıkması gerekir olduğu bir gerçek olarak önümüzde durmaktadır.

    Bugün korkutulduğumuz Karbondioksit, Mezozoyik Zaman (225-65 milyon yıl) boyunca da sahne alıyor, dev sürüngenler dinozorlarla yine fayda sağlıyordu. Dinozorlar, Karbondioksit üretmeleri ile Atmosferdeki 'karbondioksit-oksijen' dengesinin kurulmasında rol oynarlarken, döneminin dev bitki meralarını yemeleriyle de gereğinden fazla Oksijen üretilmesini de önlemiş oluyorlardı. Otla beslenen bu hayvanlar ortaya çıkmamış olsaydı, sonuç felaket olabilirdi. Fakat bu olmuyor; çünkü Karbondioksit (-Dinozorlar), beklenen felaketi önlemiş oluyordu!..

    Karbondioksitin faydalı olmadığı bir zamanda olacak olan ise, Buzul Çağlarını yaşamak olurdu!.. Yaşam tarihinde bu oldu. Kuaterner Zaman adı verilen, yaklaşık 2-3 milyon yıl ile M.Ö.10.000 arasını kapsayan dönemde, 4 büyük "buzul dönemi" yaşandı. Bu buzullaşmaların en sonuncusu olan Son Buzul Çağı, Halosen Dönemi başlarken, yani yaklaşık M.Ö.10.000 civarında son buldu. Bu 'son buluş'la birlikte, tıpkı dinozorların (65 milyon yıl önce, Mezozoyik Zaman sonunda) 'aniden' yokolması gibi, Buzul Çağı hayvanları olan dev Mamutlar da 'aniden (birdenbire)' yer yüzünden silindi. Çünkü, onların da yaşadığı ekosistemin yerini, yeni bitki ve hayvan türlerinin yaşayacağı yeni ekolojik ortam, yani henüz yeryüzüne "ilk kez" bu dönemde ayak basacak olan insanoğlunun uygarlığını başlatacağı 'ilk çekirdek ortam' alacaktır.

    İşte, son yıllarda tehlike olduğu ileri sürülen 'Küresel Isınma' denilen şey, yeryuvarı (dünya) tarihinde 'son kez' bu dönemde; Halosen Dönemi başında yaşandı. Sözkonusu bu dönem, bugünün dünya ikliminin ayarlandığı, belirli bir süreye, yani Big Crunch'a (Kıyamet) kadar da bozulmayacak bir şekilde 'Dengede kılındığı devir' olmaktadır. Bu durum, "küresel tellallar"ın iklimin, insan eliyle bozulduğu iddialarının da gerçek olamayacağını ortaya koymaktadır.

    Birileri; "...doğal sistemler bozulmaya başladığında, ok yaydan çıkmış demektir. Hiçbir fren bunu durduramaz." deseler de, görülemeyen veya görülmek istenmeyen şu: Ortada doğal (kendiliğinden ortaya çıkmış) bir sistem mi var ki bozulmasından veya fren tutmamasından söz ediliyor? Yada Ok yaydan çıktı mı ki?

    Dünyada yaşam, çevrimler halinde işleyen bir süreçtir. Atmosfer ile Dünya arasında yaşanan ve hayatın devamı için gerekli olan Karbondioksit-Karbon çevriminin de, canlılığın ortaya çıkmasında ve yaşamın süregelmesindeki rolü büyüktür. Sera gazı (-Karbondioksit) fazlalaştığında Atmosferden çekilmekte, küresel ısınma (volkanlarla da) frenlenmektedir. Yani Fren var, Ok yaydan istese de çıkamaz.

    Bir ateist, Carl Sagan; "Negatif etki-tepki döngüleri küresel iklimin Termostadıdır. Eğer şans eseri bu tür döngüler çok güçlü olursa belki de sera etkisi kendi kendini sınırlayabilir." diyor. Şans bunu yapabiliyorsa (!); mevcut dengeyi "kuran" ve "kurduğu dengeyi" koruyor da olan bir "gücün" bunu yapıyor olduğu görüşümüz de akledilebilirdir. Bu sebeple, Küresel ısınmaya sebep olduğu ileri sürülen insanoğlu, kurulan-korunan "denge"yi istese de bozamaz. Çünkü, her şeyi bir program dahilinde yapan Yüce Allah'ın "kurduğu, frenlediği ve de yokedeceği" bir "denge-düzen (evren) sistemi" sözkonusudur.

    Bu noktada, kendilerini, -Ben Müslümanım diyen insanlara bir çift sözüm var: Küresel felaketi getirecek olan "insandır" iddiasını kabul etmek, bu durum; Allah'ın kurduğu "denge" sisteminin insan eliyle bozulacağı iddiasını getirir ki, zaten de bir Müslüman bunu zaten kabul edemez. Fakat, ne yazık ki de, Müslüman bilgisiz olmaz ama, günümüz Müslümanları bilgisiz olduğu için bilimdışı bu iddiaya, yani küresel tuzağa hemen 'yem' olabiliyorlar.

    Atmosferde Karbondioksit artışı olduğu ve bunun 'küresel ısınmaya' sebep olduğu iddiasının, 'Küresel Tuzak' olduğunu; yani bu iddianın arka planında, 'Küresel İdare' isteği; Babil Sendromu sorununun çözümü bulunduğu düşüncemizi bir başka yazıya bırakıp, şu kadarını ifade etmek isterim ki: 'Küresel Tuzakçılar'dan biri, küresel ısınma kurtarıcılığına soyunan 'Uygunsuz Gerçek' sahibi Al Gore; kızgın suya atılan kurbağa (örneği) için, "Kurbağayı kurtarmak önemli" diyor. Köktendinci bu insanlar, Kurbağayı (-insanı) önce kızartıyorlar, sonra da kurtaralım diyorlar! Unuttukları şey, "insanlar kurbağa değil", bir dış yardım olmazsa da ölmezler. Tek dil-din-devlet özlemi, yani Cennetin/Tanrının krallığı düşü gören sözkonusu bu insanların unuttukları şey, kendilerinden olmayanların da "insan" olduklarıdır. Bu sebeple; "zihni" yapılarını temizlesinler, Küresel Isınma da (!) zaten ortadan kalkar…

    Ez cümle: İklimlerde değişiklik olsa da yada deniz seviyelerinde aşağı yukarı oynamalar olsa da yeryüzünde Kıyamet ölçeğinde felaket hiçbir zaman yaşanmayacaktır. 'Küresel Isınma' iddiası, 'Ozon'un delindiği' iddiaları gibi 'laf salatası' olarak kalacaktır. Son kez insanoğlunun yeryüzüne ayak bastığı yaklaşık tarih olan M.Ö.10.000 civarı yaşanan 'Küresel Isınma', bir daha ancak, Karbondioksitin (Atmosferin) de yokoluşu olacak olan Kıyamet (Big Crunch) hadisesi sırasında yaşanacaktır. Zamanı bilinemeyecek bu döneme kadar da 'Küresel Isınma' veya 'Ozon deliniyor' benzeri açıklamalar, hep 'zihni kirlilik' olarak yaşanacak, bu ve benzeri yaygaralara inanacak birileri de her dem bulunabilecektir...

    KÜRSEL ISINMA TUZAĞI-2 / YENİ MALTHUSCULUK (02.05.2007)

    Küresel Isınma var deniyor, kimse ne dediğini bilmeden 'aynı şeyi' söylüyor. İnsanoğlunu büyük felaketlerin beklediği anlatılıp/yazılıp duruyor. Kimilerine göre Atmosferdeki karbondioksit 400 000 yıldır, kimilerine göre de 650 bin yıldır görülmemiş bir düzeye çıkmış bulunuyor! Greenpeace (çevreci) denilen zihni kirlenmişler de dahil hemen herkes, neden olması gerektiğini bilmeden, "fosil yakıtlara dayalı Enerji Sistemimizi hemen değiştirmeli, tarım politikamız da yeniden düzenlenmeli" diyor.

    Peki de bu neden olması gerekiyor?

    1990 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi için Hükümetler Arası Müzakere Komitesi'nin kurulmasını (INC) kararlaştırmıştı. 1992'de Rio de Jenario'daki Dünya Zirvesi sırasında imzaya açılan INC sözleşmesi ile, "yeryüzünde iklim değişikliği yaşandığı", bir anlamda ülkelere zorla kabul ettirildi. Mart-1995'de Berlin'de gerçekleştirilen Karbon yayımını azaltılmayı amaçlayan ilk anlaşma ile Hükümetler, kucaklarında hazır buldukları 'Küresel Isınma' bombasına karşı mücadele için de, karbon yoğunluğu düşük teknolojilerin ülkeler arasında transfer edilmesi için bir dizi pilot projeyi başlatmayı (-fosil yakıt subvansiyonlarının azaltılması, enerji vergilerinin yükseltilmesi ve yeni enerji teknolojilerinin önündeki pazar engellerinin azaltılmasını) ve yapılacak düzenlemeler sonucunda karşılaşacakları sıkıntıları çekmeyi de kabul etmiş oluyorlardı.

    Küresel Isınma yaşandığı ve de bunun suçlusunun 'insan' olduğu yaygarasını onaylayan da, Birleşmiş Milletler'in kurduğu Hükümetlerarası komisyona ait ilk rapordu. İcat edilen 'iklim değişikliği'nden, en olumsuz etkilenecek olanların, kirlenmeyi yapan 'zengin ülkeler' değil de, onların kirlettiği 'yoksul ülkeler' olduğu da yine aynı raporla açıklanıyordu. Var edilen tehlikeden suçlu olmayan yoksulların 'ceza çekeceğinin' ilan edilmesi de yine bu komisyona ait raporlar oluyordu. "Birleşmiş Milletler raporunda dikkat çeken bir diğer gözlem, zengin ülkeler kaçınılmaz gözüken iklim değişikliğine kendilerini hazırlarken, yoksul ülkelerin büyük ölçüde savunmasız durumda olduğu...yoksul ülkelerin küresel ısınmanın getireceği felaketleri önleme, ya da hiç olmazsa etkisini azaltma yönünden yapabilecekleri sınırlı." denilmesi (Baran Tuncer: "İklimler değişirken",Radikal,08.04.2007). Açıklanan 'sözde' raporların asıl gerçeği ise, 'yoksul ülkelerin' 'zengin ülkeler' için 'tehlike olduğu' idi: "…zengin ülkeler ne yaparlarsa yapsınlar uzun dönemde tehlikenin kendileri için de nereye varacağını kestirmeleri kolay değil. Örneğin, açlık ve susuzlukla karşılacak yoksul ülke insanlarının kuzeydeki ülkelere göç etmesini önlemek çok da kolay olmayabilir. Bu da olayın siyasal boyutlarının ihmal edilemeyeceği gerçeğini ortaya koyuyor." denilmesi bu oluyor (A.g.e).

    İşte, insanlık için bir tehlike sözkonusu ama, bu tehlike "varolmayan küresel ısınma" değil, 'çoğalan yoksulluğun' zenginler (-sömürgenler) için tehlike oluşturması oluyor. Bu sebeple, "En kötü etkilenenler yoksul ülkeler olacaktır. 21. yüzyılda diğer bir çok alanda olduğu gibi burada da zenginler ile yoksullar arasındaki küresel eşitsizlik ciddi ölçüde artabilir. Çocukları açlıktan ölen, kaybedecek pek az şeyleri olan milyonlarca insan -devrim tarihinin bize öğrettiği gibi- zenginler için uğraşılması gereken bir ciddi bir sorun oluşturacaktır." deniyor (C.SAGAN:Milyarlarca ve Milyarlarca çev:F.Baytok,Tübitak Popüler Bilim Kitapları 217,2.Baskı,Ankara-2006,s.129,130). Büyük çoğunluğu açlık çeken insanlığın, kendilerini soydukça soyan 'zengin ülkelere' göç etme ihtimalinin, 'zengin ülkeler' için tehlike görülmesi oluyor. 'Küresel Isınma' da gerçek değil, görülen bu tehlikede (!) kullanılan bir argüman oluyor.

    'Küresel Isınma' hurafesini bir tarafa bırakırsak da, "zenginler (sömürgenler)" için tehlikenin, "yoksulların nüfus artışı" olduğu görülebiliyor. "Kaderimizin kontrolünü yeniden kazanmamız, nüfusu ve iklimi istikrara kavuşturmamıza bağlı." denilmesi bu oluyor (Lester R.Brown dünyanın Durumu, TÜBİTAK-TEMA Vakfı Yayınları 3, Ankara-1997,s.19). Sömürgenler için yoksul ülkelerin nüfusu, Küresel Isınma yaygaraları ile insanlığın önüne tehlike olarak konuyor. Yaşanacak 'küresel ısınmanın' kıtlık meydana getireceği, dünya kaynaklarının azalacağı ileri sürülüyor. Bu sebeple de insanın üreme davranışında bir devrim gerçekleştirilmesi de isteniyor (A.g.e., s.20).

    Bugün dün olarak yaşanıyor. Sorunlarının çözümü, 19'uncu yüzyıldan geliyor, 'Malthusculuk' yeniden karşımıza çıkmış bulunuyor. Bu, 'Aşağı sınıf' kabul edilen (insan kabul edilmeyen) insanların sürekli artan nüfuslarının, kendilerini ve dünya kaynaklarını 'tüketeceği' korkusu; bu sebeple de 'yaşama hakları olmadığı' düşüncesi oluyor.

    Thomas Robert Malthus, 1798 yılında yayınlanan (Essay on the Principle of Population, as it Affects the Future-Toplumun Gelecekteki Gelişimine Etkileri Açısından Nüfus İlkesi Üzerine Bir Deneme adlı) kitabında, insan nüfusunun her 25 yılda geometrik oranda (2, 4, 8,...), yiyecek kaynaklarının ise aynı süre içinde aritmetik oranda (1, 2, 3, 4,...) arttığını iddia etmişti. Bu bilimdışı ve de insanlıkdışı iddiaya göre, kaynaklar; hızla artan nüfus için yetersiz kalıyor, bunun olmaması için de nüfusu arzu edilen seviyede tutmak gerekir anlayışı oluyor. Yani, gerekenden fazla doğan çocuklar, yetişkinlerin ölümleri ile onlara yer açılmadığı müddetçe, ölmelidirler anlayışı da bu (tabii ki de söz edilen çocuklar, kendilerinden olmayanların çocukları) oluyor. Bu ve benzeri fikirler, tarihsel, yani gelmiş geçmiş fikirler değil, yaşatılan inançtır!..

    İnsanlığın, 'Kendini', kendinin dışındaki insanlardan üstün gören "şeytan insan" sorunu vardır. Köktendinci bu insanlar, kendilerinin 'seçilmiş' olduklarına inanmakta, kendilerinden olmayanları, ancak şiddete dayalı tedbirlerle dizginlenebilen, açlık, savaş ve sefalet gibi etkenlerle kontrol altında tutulabilen 'vahşi varlıklar' gibi görmektedirler. Kendilerinden başkasını insan olarak görmeyen Batılı Beyaz'ın "tarihsel-kültürel modeli"dir bu. Social Darwinism olarak da tanımlanabilen bu görüş, kendileri dışındaki insanların hem dinlerini değiştirmeyi, hem de yeryüzündeki hammadde kaynaklarının sadece kendilerine ait olduğunu öngören köktendinci bir ideolojidir. Köktendinci "Protestan Hıristiyan ve Yahudiye" ait olan bu görüş, Beyaz Irkın (Batılı Beyazın) dünyaya egemen olma isteğini haklı çıkarmak, daha aşağı ırkları kendi alçak statülerine mahkum etmenin (-yokedilmelerinin) bir yolu olarak kullanılmıştır (P.Bowle doğanın Öyküsü,2.Cilt,İstanbul-2002,s.129,134). Yeni Dünya Düzeni (küreselleşme) denilen vahşet (-Amerikan) imparatorluğunun, 19'ncu yüzyıldaki ataları İngilizler tarafından, o dönemin 'yeni dünya düzeni' olarak kendinden olmayan insanlara benimsetilmesinde kullanılmış; İngiliz sömürgeciliğine ve Hıristiyanlık ihracatına meşruiyet kazandırmıştır! 19'uncu yüzyılın ´emperyal gücü´ İngiliz emperyalizmi o dönemde hem sömürmüş hem de din ihraç etmiştir (J.Rıfkın: Darwın'in Çöküşü,İstanbul-2001, s.51).

    Halen dünyada 'Küreselleşme (Yeni Dünya Düzeni)' adı altında uygulanmakta olan da budur. Adına 'evrim teorisi' denilmesi sizi aldatmasın, bu teori ile; insan Afrika'da maymundu; Asya'da Yarı Maymun-Yarı insan; Avrupa'da insan oldu şeklindeki iddiaların ileri sürülmesi budur. Kendilerinden olmayanlar insan görülmediği; "maymun" veya "yarı maymun-yarı insan" görüldüğü için, hâlen de Irak'ta, Filistin'de veya dünyanın pek çok yerinden acımasızca insan öldürülmesinin sebebi de bu...

    Köktendinci "Protestan Hıristiyan ve Yahudiye" ait olan bu anlayış, "insanların doğal talebinde görülen artış, dünyanın doğal sistemlerinin kapasitesini aşmaya başlıyor, bu da Küresel ekonominin dayandığı temele zarar veriyor" korkusu yaşamaktadırlar. Kimi yoksul ülkelerin sürdürülebilir verim düzeylerinin artışları 'yerel' gibi olsa da (küresel düzeyde) olumsuzluk yansıması yaptığı için, bu tip gelişmeleri 'küresel ekonomi', bir başka deyişle de, "bütünleşik (tek) dünya devleti" idealleri için tehlike görmektedirler. Dünyada Küresel Isınma yada Karbon artışı yok, Küreselcilerin bu korkusu (küresel tek devlet amaçlarına ulaşmada engel görme sorunu) vardır (budur). Sorunu aşmak, toplumları "küresel devlet/din)" idarelerine (küresel işbirliği) yaklaştırmak için de; nüfus dahil, insan faaliyetlerinin gezegenin yaşanabilirliğini tehdit eder düzeye ulaştığını seslendirmek ve de hükümetleri-ülkeleri istedikleri gibi yeniden dizayn etmek için de Dünya Bankası, IMF, NATO, AB, BM gibi aktörlerini görevlendirmiş bulunuyorlar. Bu ve benzeri diğer (-Hükümetler arası iklim komisyonları gibi) aktörlerle, "Küresel Isınma var; bu küresel sorunla baş etmek yerel-bölgesel olamaz, küresel idare ile olmalı" öngörülerini de insanlığa sunuyorlar. Bu sunuşları ile de 'Küresel İdare (tek devlet)' amaçlarına gittikçe yaklaşmış bulunuyorlar.

    Tabii ki de bu amaç, insanoğluna uygulanan psikolojik bir savaş ile de yürütülmektedir. Gazeteci, yazar, akademisyen, çevreci ve politik eylemci denilen George Monbiot'nun, Şubat 2005'te Londra University College'da yaptığı konuşmadaki: "…önümüzde üç büyük görev var gibi geliyor bana: Birincisi, iklim değişikliğini sürekli olarak insanların zihninde ön planda tutmak... Irak savaşı öncesinde yapılan kampanya türünden bir kampanyayı sürekli ayakta tutmak... Ama, birkaç ay süreyle değil, daimi olarak. Bunun… varoluşumuza ilişkin bir felaket olduğunu açıklamak…İkincisi, ortada bir sorun falan olmadığını söyleyen, bunu inkâr eden insanları sürekli olarak teşhir etmek ve onlara sürekli olarak karşı çıkmak… Ve üçüncü görev. Elbette, hepsinden çok daha büyük ve zorlu olanı. Bu da, hayatlarımızı yöneten ahlâkî pusulayı yeniden ayarlamak. Evet, ilk bakışta, imkânsız gibi görünen bir iş bu. Ama daha önce yapıldı…Size bir tek örnek vereyim:..18. yüzyılda şeker yemek, dünyada yapılacak işlerin en masum olanı gibi görünüyordu….insanlara şeker yemelerinin ancak kölelerin şeker üretmesi sayesinde olabildiğini anlatabilmek ve onları buna ikna edebilmek için uzun, sürekli ve güçlü bir kampanya yapmak gerekti. İnsanları, köleliğin kaldırılması halinde şeker fiyatlarının yükseleceğine…ikna etmek için büyük bir kampanya yürütülmeliydi ve yürütüldü de. Eh, insanların imparatorluğun sonuç ve etkilerine, tüketimin ta uzaklardaki etkilerine karşı duyarlı olmadığı o dönemde bu kampanya başarılı olabildiyse, bugünkü kampanyamızın başarıya ulaşmaması için de hiçbir sebep yok demektir." açıklaması, yaşanmakta olan yalan bombardımanını da açıklar niteliktedir. Kıssadan hisse, 'yağmurdan kaçarken doluya tutulmak' gibi bir şey bu...

    Küresel Isınma yaygarasına hâla da inanan varsa son sözleri Einstein'le birlikte söyleyelim! Deniyor ki; "Albert Einstein'ın bir uyarısıydı duvarlara ilk asılan: «Arıların varlığı insan için hayatî önem taşır. Günün birinde arılar yeryüzünden kaybolursa, bu, insan soyunun nihayet 4 yıllık ömrü kalmıştır, anlamına gelir. Zira arı olmayınca bitkiler arası döllenme durur. Bu olmayınca da geride ne bitki, ne hayvan kalır, ne de insan!». Wurzburg Üniversitesi'nden Prof. Joergen Tautz, Einstein'ın dediğini bizim anlayacağımız dile çeviriyor: «Çiçek ve bitki türlerinin polenleri, tabiatın bu iş için şekillendirdiği arıların bacaklarındaki tüylere takılır. Ve 130 000 farklı bitki türüne konan arılar, bunların tohumlanmasını ve üremesini sağlar. Bir fikir vermek için söylüyorum: tek bir kovandaki arılar günde 1 milyon çiçeği dölleyebilir. Bu aşılama ve dölleme düzeni bozulursa önce bitkiler yok olur; sonra sırayla hayvanlar ve insanlar» (Hakkı Devrim: "Arılar gidiyor dönmüyor..", Radikal,22.04.2007)…

    Yukarıdaki Einstein'lı açıklamada yer alması gerekirken 'söylenmeyeni' ben son söz olarak söyleyeceğim, o da şu: "Bu aşılama ve dölleme düzeni bozulursa…" şu şu olur deniyor ama, asıl "düzenin bozulmayacağının" söylenmesi gerekiyor. Çünkü "düzen" varsa "düzeni koyan" da vardır, düzeni ancak 'O' bozar; insanoğlu istese de dünyanın "dengesini" bozamaz, gerisi laf-ı güzaf…

    Güncelleme : 2008-07-24
  2. 2008-07-24 #2
    KÜRESEL ISINMA TUZAĞI-3
    'İKİ YÜZLÜ' AL GORE


    'Küresel Isınma' iddiası 'buzullar eriyor, her yeri sular basacak; göçler de olacak, kutup ayıları da yaşamayacak'tan (vb...) öte bir şey… Yeni modamız, hayata yeni bakış şeklimiz oluyor!.. 'Küresel ısındırma projesi' de diyebileceğimiz bu "küresel tuzak"ın 'proje başkanı' da iklim krizi' üreticisi, Al Gore…

    Konu ile ilgili daha önce 'iki yazı' yazmıştım, bu üçüncüsü, o'nun İstanbul ziyareti sonrasına denk geliyor…

    Al Gore… Eski ABD Başkan Yardımcısı, İklim Koruma Birliği Başkanı ve 'Live Earth'ün ortağı… Geçen hafta WWF-Türkiye Doğal Hayatı Koruma Vakfı ve Garanti Bankası'nın davetlisi olarak İstanbul'a gelip, "Küresel İklim Değişikliği" konferansında konuştu. "7 Temmuz'da bütün dünya bizim mesajımızı dinleyecek" dedi. Söz ettiği, tüm dünyanın dikkatini küresel ısınmaya çekmek için 7 Temmuz 2007'de dünyadaki 9 şehirde; Londra, New York, Sydney, Şanghay, Tokyo, Johannesburg, Rio de Janeiro, Hamburg ve İstanbul'da düzenlenecek global konserler serisinin, 'Live Earth' konserlerinin İstanbul ayağı oluyor…

    Amaç ne, ne amaçlanıyor?..

    Al Gore'un başında bulunduğu, Dünya Prodüktörü (yapımcısı) Kevin Wall'un düzenlediği bu organizasyonu İstanbul'a getiren ise, Purple Concerts… Üç kurucusundan biri 34 yaşında bir Türk, Cengizhan Yeldan. Bir ayda iki cip aldıracak kadar para kazandıran bir danışmanlık şirketi varken, bir pazar sabahı okuduğu söyleşi yüzünden (!) hayatını değiştirip, hobisini; müziği işi haline getiriyor, 2007 başında organizatör Marcel Avram (ve Alan Cattanach) ile birlikte Purple Concerts organizasyon şirketini kurup Live Earth'u düzenliyor. Öylesine ki, çocuk yapmaktan vazgeçtim bu yüzden diyordu (1). Live Earth, tabii ki bir 'Küresel Organizasyon' oluyor…

    Küresel Isınma (!) dalgasını yaymak için müzik de 'seçilmiş' görünüyor. "Küresel ısınmayla mücadele yolunda müthiş çalışmalar var...'Bol bol müzik dinleyerek, küresel ısınmayla savaşabiliriz' diyorlar…Gülmeyin…Küresel ısınma işi ciddi…Çok ciddi.." denilse de (Hıncal Uluç:"Küresel M.Ali!..",Sabah,25.04.2007), olmakta olan görünen olmadığı için gülmemek elde olmuyor. 'Live Earth' dünya prodüktörü Kevin Wall, girişimin amacının, iklim krizi"ne karşı geniş kitleleri dünya çapında harekete geçirmek olduğunu, İstanbul'un küresel düzeyde dinleyiciye ulaşmaya yardımcı olacağını söylüyor (2). "Bu dünyayı değiştirme gücüne sahibiz motivasyonunun ilk dalgası İstanbul'a vurdu." denilmesi (3), misyonu ortaya koyuyor. Organizasyonun sadece müzik dinlemek, ünlüleri de görmek amaçlı algılanmaması, 'farkındalık' istenmesi; amaçlananın müzik olmadığını, "küresel düzeyde birliktelik/küresel kampanya" sağlamak amaçlı olduğunu gösteriyor. Farklı kültürlerdeki insanlar üzerinden 'küresel tek/kültür oluşturma' asıl amaç oluyor.

    Bu arada Afrika'da yada ülkemizde de olduğu gibi; "İnsanlar parasızlıktan kartla borçlanıyor. Parasızlıktan kart borçlarını ödeyemiyor. Parasızlıktan otomobillerini, evlerini satıyor. Parasızlıktan intihar ediyor.." (4); 'küresel ısındırma dalgası' yayıldıkça da açlıktan ölmeyip sağ kalabilenlerden de (!) "yeşil vergi" de alınacak ama, bu sorun değil (!); açlıktan yükselen çığlıklar "Küresel Uyutma Rehberleri"nden biri, yoksul ruhun gıdası 'Live Earth' konserleri ile susturuluyor!..

    Afrika 'Live Earth'le doyuruldu!..

    Çok renkli insan mozaiğine sahip, sömürgecilik, yani köktendincilik ile çökertilmiş talihsiz Afrika/Afrikalı, yakın geçmişte 'Live 8' konseri dinledi!.. Soydukları Afrika'yı/Afrikalıyı düşünen yok, soktukları bataklıktan nasıl düzlüğe çıkacağı dinleticileri ilgilendirmiyor. Dinletenlerin dertleri, talihsiz insan yoğunluğunun yoksulluğu değil, bu defa de "yeniden değişmeleri" gerektiği oluyor. Yoksulluğa son verilmesini hedefleyen 'Yenilenme/Yenilenebilir kaynaklar' denilse de, insanlığın bu 'yeni modası', 'küresel ısındırma'; Afrikalının yada bizim gibi ülkelerin yeniden bir kez daha "yoksullaştırılması" olacak, bu çok rahat görülebiliyor.

    33 milyon Afrikalı çocuk her akşam karnı aç yatağa giriyor; her yıl Afrika'da 900,000 kişi sıtmadan ölüyor; 25,4 milyon Afrikalı (dünyadaki oranın % 60'ı) HIV virüsü taşıyor; tüberküloza bağlı ölümlerin %31'ini de Afrikalılardan oluşuyor (5); azıcık bir para gelse kurtulabilirler belki ama, gelen kendilerinden çalınan paralar değil, 'Live Earth' konseri oluyor.

    Afrika'da yada bizim gibi ülkelerde yaşayanların çok büyük çoğunluğu doğrudan ya da dolaylı olarak gelirini "Tarım"dan elde ediyor ama; karınlarını doyurmayan tarımları bile 'Küresel Isınma' yaygarası ile yokedilecek; organik tarım dayatması bizde olduğu gibi onlara da geliyor! Yaşamların kıt kanaat sürdürülmesi demek olan "tarım"ın insanlığın elinden çalınması, daha çok yoksulluk, daha çok ölüm demek olacak ama, olsun; müziğin ritmine uymak gerekiyor!..

    Utanmaz sahtekarlar, G8 sahtekarlığı…

    'Live 8' konseri gönderdikleri Afrikalı 'aç' için de, Almanya'nın Heiligendamm kentinde toplanan G8 zirvesi, "işbirlikçi" Afrika liderleriyle bir sabah toplantısının ardından evlerine döndüklerinde geride bıraktıkları; G8 ülkelerinin Afrika'ya 60 milyar dolarlık yardım vereceği 'karar'ı oluyor ama, tabii ki de bu da 'Küresel Isındırma', sadece önceden verilen 'yardım kararı' tekrar alınıyor: "G8 bildirisinde 60 milyar doların 'gelecek yıllarda' AIDS, tüberküloz, sıtma ve sağlık sistemleri için harcanacağı söyleniyor...Bu, onları mükemmel birşey yapmış gibi gösteriyor ancak arka planda hiçbir şey yok...Başka bir ifadeyle, dünyanın en yoksul ülkelerindeki karşılanmayan muazzam sağlık ihtiyaçları karşısında başlarını devekuşu misali kuma gömüyorlar. Bu utanmaz bir sahtekârlıkla açıklanan bildiriler insanı çileden çıkarıyor…yardım bütçelerinin varlığını tekrar tekrar duyurmaları kamuoyunun hükümetlerinin sanıldığından çok daha cömert olduğunu düşünmesine yol açıyor…Sonuç olarak, bugünkü G8 bildirisi, dünyanın en zengin ülkelerinin liderlerinin Gleneagles'ta vaat edilenleri gerçekleştirmemeleri nedeniyle bu insanların üçte ikisinin önlenebilir erken ölümlere kurban gidebileceği anlamına geliyor." (6). İşte sahtekarlar ve sahtekarlık gerçeği, 'yoksullar' ve 'zenginler' çelişkisi de bu. "Bir de göremediğimiz, bilmediğimiz onlarca ülke ve milyonlarca sevimli çocuk ve insanın tonlarca daha yiyecek ve ilaca ihtiyaçları var. Doğal olarak bu talihsiz dev kıtaya (Afrika'ya) ve geleceğine yapılacak yardımların tek kaynağı gelişmiş Batılı ülkeler. Ancak WFP yetkilisi Jonathan Dumont'un bize söyledikleri oldukça çarpıcı: Yapılan tüm kampanyalara (Live Aid konserleri gibi) rağmen UNWFP çatısı altında toplanan tüm yardımlar işte Afrika'daki bir çocuğun bir öğün yemeğine ancak bu kadar yansıyor. Size bir örnek vereyim: Sadece 6 milyon nüfuslu İsviçre halkının bir günde tükettiği et miktarı, Afrika'daki 100 milyon aç insanın bir aylık ihtiyacına eşit."(7). Afrikalının ve insanlığın kaynaklarını çalarak 'zenginler' olanların, "Küresel Uyutma Rehberleri"ni zaman zaman insanlığın önüne koymaları da "sürdürülebilirlik ilkeleri' gereği, 'yağmanın sürdürülmesi' gerçeği oluyor...

    Kyoto Protokolü çerçevesinde öngörülen bağlayıcı hedeflere ulaşamayan yoksul ülkelerin, başka ülkelerin kotalarından yararlanabileceği, 'karbon ticareti' şeklinde yeni bir sömürü çarkı, "Bastır parayı al kotayı!" ticareti doğacağı biliniyor ama (8); 'Live Earth'un gürültüsünden bu gerçek de duyulamıyor!..

    Live Earth konserleri ne için var…

    İstanbul'da da yapılacak olan 'Live Earth' konserleri organizasyonun başındaki isim Al Gore, konserlerin amacının, "…dünya çapında kamuoyunu harekete geçirmek…Live Earth küresel mesajın bir parçası." diyor (9). Halklardan istedikleri; siyasilerine/idarecilerine baskı yapmaları, kendilerinin öngördükleri değişimler doğrultusunda onları zorlamalarını istemeleri oluyor. Mesajlarının görünen yüzü, "olmayan iklim krizi"; görünmeyen yüzü ise, insanları/insanlığı "kullanmak" arzular oluyor. Dünyadaki liderlerin küresel ısınma konusuna yaklaşımlarını nasıl buluyorsunuz (?) sorusuna Al Gore'un verdiği; "Çok az istisna dışında dünyadaki liderlerin bu krizi yönetme şekilleri konusunda başarısız olduklarını söyleyebilirim. Küresel ısınma, halkların talebiyle kökünden çözülmesi gereken bir mesele." cevabı (10/A.g.e.), sorun çıkartan idarecileri, kitlelerle baskı altına almak arzularının izahı oluyor.

    İşte, "dünyanın en büyük kitlesel hareketi" olarak nitelendirilen 'Live Earth' konserleri bu amaç için, "küresel (kitlesel) eylem hareketi" olarak, ama aynı zamanda 'küresel (aynı) düşündürmek' için kullanılıyor. Çünkü, bilgilenmekten, sorgulamaktan yoksun bırakılan insanlık, müzikte bir karşılık bulabiliyor!..

    Müziği kullanmaları zaten de yeni değil. Kendilerine 'karşı duruş' gibi görünen eylem biçimleri de "küresel uyutma rehberlerinden" oluyor. Woodstock, 1969'da Vietnam Savaşı karşıtlarını bir araya getiren bir festivaldi, bu tip sözde karşı çıkışları da yada Kyoto denilen sahtekarlığı çözüm gibi gösterip, ABD imzalamıyor yaygarasını çıkartmaları da bu tip üretim oluyor. G-8 liderlerine baskı uygulanıyor deniliyor; Afrika'ya yardımları artırmaları ve yoksul ülkelerinin borçlarını silmeleri için hep bir ağızdan şarkılar söyleniyor olunsa da, bu tip hareketler hiçbir zaman 'gerçek karşı duruş hareketleri değil', bilerek/bilmeyerek işbirlikçililik oluyor.

    Al Gore efendi geldi konuştu; Küresel Isınmanın iklime etkisine dikkat çekmeyi amaçlayan Live Earth konserleri, 7 Temmuz'da, Sidney, Tokyo, Şangay, Hamburg, Rio, Johannesburg, Londra ve New York'un yanı sıra İstanbul'da da gerçekleştirilecek dendi ama, bu satırları yazarken İstanbul'un programdan çıkarıldığını öğreniyoruz -bunun sebebinin yetkililerin ilgisizliği ve sponsor sayısının da yetersiz kalması olduğu söyleniyor-, iyi olmuş; uzakta kalsınlar biz de ısınmayız, iklimde!..

    Biliniyor ki adı Sivil Toplum Örgütlerine çıkartılmış sözde yapılanmaların ve organizasyonların, ülkelerinin geleceğine her açıdan yeni bir yön vermek için kullanılması; kimilerinin insanlığı "tek elden (küresel idare)" ile yönetme amaçları için oluyor…

    Al Gore'un, olmayan "küresel ısınma"yı yutturmak için, çevreci 'ordu' kurması da (11), Greenpace denilen "zihni kirlilik ordusu"nun ortalıkta dolaştırılması da hep bu tip kullanma oluyor…
    Greenpace denilen zihni kirlilik/Nuh'un Gemisi yalanı…

    Al Gore ülkemize gelmeden hemen önce, Greenpeace denilen sözde örgüt, "küresel ısınmaya dikkat çekmek" için denilse de; Nuh'un Gemisi'nin Ağrı (-Ararart) Dağı'nda bulunduğu şeklinde muharref Tevrat öngörüsünü zihinlere yerleştirmek için, Ağrı Dağı'nda Nuh Peygamber'in tufandan kurtulduğu geminin benzerini ve açılışını yaptı. Küresel Isınma yalanı gibi bu yalan da "küresel" olarak sürdürülüyor ya, bilimdışı bu öngörüde "kandırılması" gerekenlerin beyinlerine çakıyordu!..

    Nuh'un Gemisi'nin Ay'da bile bulunma ihtimali belki olabilir ama (!), Ağrı Dağı yöresinde HİÇ OLAMAYACAĞI yoksayılıp, tıpkı 'küresel ısınma var' iddialarında olduğu gibi insanlık, bir başka 'Küresel Uyutma Rehberi', Greenpace ile de kandırılıyordu. Küresel Isınma bilimdışılığını ülkemize 'trend biçen' idarecilerimiz gibi, Vali Karahisarlı da; -Böyle bir gemiyi valilik olarak kendilerinin de yapmayı düşündüklerini belirterek, "Ancak Greenpeace üyeleri bizden daha önce düşündü ve uygulamaya geçirdiler. Kendilerini kutluyorum'' diyerek (12), sözde gemiye son çivisini çakıyordu!..

    Oysa, ellerimizle çaktığımız Nuh'un Gemisi modelinin; ülkemizin bütünlüğü için tehlikeli olacağını; birilerinin yarınlarda, Geminin bulunduğu toprakların atalarına ait olduğunu iddia edebileceklerini görmeleri; tıpkı dünyada 'Küresel Isınma' yaşanmadığını, bunun için "ülkenin tarım ve enerji" politikalarının değiştirilmemesi gerektiğini bilmeleri gerekiyordu ama, Live Earth'un gürültüsü (!) görmemizi de, bilmemizi de engelliyordu!.. Göremediğimiz bir de, korkutulmamız oluyordu.

    Al Gore, Türkiyeyi de korkutuyor!...

    Al Gore, konferansında; "global ısınma"dan en çok etkilenecek ülkeler arasında Türkiye'nin de bulunduğunu söyledi. "Al Gore global ısınmanın geldiği dramatik noktayı dünyanın dört bir yanından çarpıcı görüntüler ve istatistiklerle anlatırken, neredeyse her on cümlesinden birinde sözü Türkiye'ye getirme başarısını gösterdi…Özetle Al Gore, dünya büyük bir hızla ısınırken, en büyük kuraklık yaşayacak bölgeler arasında Türkiye'nin de olacağı gerçeğinden söz edip durdu." (13). Bunu yapmalıydı, çünkü dinleyenleri 'korkutması' gerekiyordu! Tehlikeden sözeden, dünyanın en etkili "çevreci" ismi diye lanse edilen Al Gore efendi olunca da, izleyenler de zaten korkuyordu. Bunu hem de ürkütücü global ısınma haritasının (!) üzerinde yerimizi göstererek yapıyorsa, korkmamak da elde değildi zaten!..

    Dünyada estirilen bu "terör", 'Küresel Isınma Terör'ü karşısında korkmamak da elde değildi zaten. Bunu birebir hayatımızda/etrafımızda bile artık görebiliyoruz. Onların istediği de bu, insanlığı korkutmak; amaçlarına da ulaşmış görünüyorlar.

    Korkutmalarının arkasından, amaçlarına ulaşacak isteklerini de söylüyorlar; "Yeryüzü büyük risk altında ama kurtaracak her şeye sahibiz, politik irade dışında" diye şeklinde ne istediklerini de söylüyorlar. İstediklerimiz uygulamaları yapacak idarecileri işbaşına getirin diyorlar. "Özetle Al Gore, dünya büyük bir hızla ısınırken, en büyük kuraklık yaşayacak bölgeler arasında Türkiye'nin de olacağı gerçeğinden söz edip durdu. Ama tabii konferansın davetiyesinde de belirtildiği üzere dünya için de Türkiye için de 'henüz geç değil!'" (14). Görüldüğü gibi de, henüz de, daha doğrusu da "hiç de tehlike yok ama, tehlike var denilip" amaçlanana varılıyordu. Korkuttukları insanlar üzerinden ülkelerin geleceğine 'müdahale' etmek istiyorlar. Bunu başardıkları, yöneticilerin 'küreselcilerin/tek devlet isteyenlerin' istekleri doğrultusunda ülkelerini değiştirdikleri de görülebiliyor.

    Normalde, Türkiye'nin 100 yıl sonraki geleceği için 'şöyle şöyle olacak' diyen birine 'beyaz gömlek' giydirmek gerek ama, Al Gore 'koç gibi' ağırlanıyor. Çevreci, Tematikçi veya idareci; işbirlikçiler bir tarafa; geride kalanlar da, estirilen terör ve bilgisiz bırakılmaları sebebiyle bunu görebilecek durumda zaten değiller. Küresel yalan bombaları beyinlerine düştükçe korktukça korkuyorlar. Dünya haritalarını kendileri çizerken, okyanusların kabaran suları ve seller nedeniyle 'dünya haritalarının' yeniden çizileceğini söyleyen bu yalancılara 'gülmek', ama aynı zamanda 'gömlek giydirmek' de gerekiyor. 'Ekümenik Patrik saldırısı' da aslında bunu gerektiriyordu!..

    Al Gore, 'Ekümenik Patrik' saldırısı…

    'Live Earth' konserlerinin toplantısına katılmak için İstanbul'a gelen ABD Eski başkan yardımcı Al Gore, Fener Rum Patrikhanesi'ni de ziyaret edip; "Hiçbir şey buraya ziyaretim kadar önemli olamaz…Sizin ve makamınızın burada bulunması Türkiye için büyük bir nimet, bir gurur kaynağı. Keşke bunu Türk devleti de anlayabilse" diye buyurmasının yanında "Ekümenik Patrik" ifadesini de kullanıyordu (15).

    Hatırlanırsa, 2004 yılı son ayında ABD Büyükelçilisi Eric Edelman'ın, 'Ekümen' sıfatıyla Fener Rum Patriği onuruna vereceği resepsiyona, kamu kurum ve kuruluş temsilcilerinin katılmamasını içeren, Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer'in imzasıyla yayımlanan genelgeyi ve buna karşın ABD Büyükelçiliği Sözcüsü Joseph Pennington'un, 'İsteyen gelir, istemeyen gelmez' şeklinde cevabı kamuoyuna yansımıştı.

    Biliyorsunuz, Bartholomeos'un kullandığı 'ekümenik' ifadesi; Fener Rum Patriği'nin evrensel ölçüde kabul edilmesi anlamına geliyor. Türkiye ise, Fener Rum Patriği'ni sadece Türkiye'deki Rumların patriği olarak kabul etmeyi politikası olarak sürdürüyor.

    Al Gore, Bartholomeos'a gözümüzün içinde 'ekümenik' dese de, bu gönderme milli bütünlüğümüze/dış politikamıza aykırı da olsa, müziğin sesi, 'küresel ısındrıma sesi' kulağa daha hoş geliyor olacak ki; olmayan irtica görülebiliyor ama "irticacı köktendinciler" görülemiyordu!..

    Köktendinci 'Protestan Hıristiyan' - Al Gore…

    Katolik Hıristiyan Vatikan'ın, Kyoto Protokolü'nü neden imzalamadığı sorulunca, cevabı bilmediğini belirten Al Gore'un; Ortodoks Hıristiyan olan Patrik Bartholomeos'a dönüp, "Vatikan'dan sorumlu değilsiniz değil mi?" diye sorması basınımızda şaka gibi sunulsa da, aslında nasıl bir mezhepçi (Protestan) Hıristiyan olduğunu ortaya koyuyordu.

    Hemen peşinden anlattığı fıkrada zaten, "köktendinci Protestan Hıristiyanlığını" açık bir şekilde ortaya koyuyordu: "Bir adam papağan almaya gider. 3 papağan vardır ve her birinin fiyatları farklıdır. Özelliklerini sorar. İlki, ayağını çekince İncil'deki önemli bir duayı okur. Daha pahalı olan ikincisi, bacağı çekilince İncil'den başka bir önemli duayı okur. En pahalı papağanın ne yaptığını soran adam, satıcıdan 'Ne yaptığını bilmiyorum ama diğerleri ona patron diyor' cevabını alır.". Al Gore, anlattığı bu fıkranın ardından Bartholomeos'a, "Ortodoksların Ekümenik patriği patron" ifadeleri kahkahaya sebep olsa da (16), aslında; Ortodoks Hıristiyan Bartholomoes'a, "patronun" kim, yani "hangi Hıristiyan mezhebi" olduğunu hatırlatıyordu.

    Al Gore'un, 'Kainatın Efendisi' olduğunu reddettiği peygamberimizin, "Savaşta bile ağaçları kesmeyiniz" hadisini konferansında (-Allah'ın kurduğu DENGE sitemini insanoğlunun bozamayacağını bilemeyen doktorluk müslümanlar için) hatırlatması ise, iki yüzlülüğünün bir örneği oluyordu…

    İki yüzlü de Al Gore…

    Küresel çevreci geçinen Al Gore, ülkesinde bile; çevrecilik konusunda ikiyüzlü davranmakla, evinde aşırı enerji tüketmekle suçlanıyor...

    Merkezi, Al Gore'un yaşadığı Tennessee eyaletinin Nashville kenti olan Tennessee Siyasi Araştırmalar Merkezi, Al Gore'un son iki yıldaki elektrik ve doğal gaz harcamalarının faturalarını ele geçirdiklerinde; "Al Gore'un Nashville'in banliyösünde bulunan 20 odalı ve kapalı havuzlu malikanesinin 2006'da yaklaşık 221 bin kilovat-saat elektrik tükettiğini ve bunun 10 bin 656 kilovat-saat olan ulusal ortalamanın 20 katından fazla olduğunu belirten düşünce kuruluşu, "Gore başkalarına nasıl yaşayacaklarını anlatıyor, ancak kendi kurallarına kendisi uymuyor" şeklinde suçlama getirdi. Düşünce kuruluşunun 27 yaşındaki başkanı Drew Johnson, 'Bir başkası elektrik ve doğal gaza yılda 30 bin dolar fatura ödese umursamayacağım, ama bu çevreci Al Gore." şeklinde açıklama yaptılar (17). Kendi ülkesinden gelen bu haber, Al Gore'un samimiyetini, daha doğrusu samimiyetsizliğini ortaya koyuyor.

    İstanbul'daki basın toplantıları sırasında yanan Çırağan Sarayı'nın ışıl ışıl parlayan avizeleri de, ülkesindeki örnek gibi oluyordu. Toplantıdaki birçok katılımcı, söylenen ile ortada olan arasındaki farkı (samimiyetsizliği) görünce; 'Bu ne perhiz bu ne lahana' demekten kendini alamadı, çünkü; Küresel Isınmayı engellemek için aylardır anons edilen, 'Az elektrik kullanalım' söylevleri, işlerine gelmediğinde önemini yitiriveriyordu. Bu zihniyetin insanlığa yada kendi insanlarına bildirdikleri de ne kadar iki yüzlü olduklarını zaten gösteriyor…

    Watergate olayını ortaya çıkaran iki gazeteciden biri olan Bob Woodward, "Al Gore'a, 'biz gerçekte olan bitenin yüzde kaçını tam olarak öğrenebiliyoruz' diye sorduğunda, neredeyse sekiz yıl ABD başkan yardımcılığı yapmış olan Al Gore'un cevabı; 'sadece yüzde birini bilebiliyorsunuz' olmuştur. Bu cevap karşısında şoke olduğunu anlatan Bob Woodward, Al Gore'a, 'Peki ama siz bir kitap yazsanız ve olan biteni anlatsanız o zaman gerçekte olanın yüzde kaçını öğrenmiş oluruz' diye sormuş. Al Gore buna da 'yüzde ikisini' diye cevap vermiş. Yani 'ülkeyi yönetenler sırlarla yaşar ve gerçekler ortaya çıkmaz' demiş(ti)." (18). Al Gore gibilerin insanlarını ve insanlığı kandırmaları, "yaşam (inanç) biçimleri" oluyor. Toplantıda ifade ettiği; Batı Antartika ve Grönland'da bulunan buzların erimesi durumunda deniz düzeyinin 6-7 metre yükseleceğini ve dünya haritasının yeniden çizilmesi gerekeceğini, dünyada 400 milyon kişinin yer değiştirmek zorunda kalacağını açıklamasındaki (19), EĞER 'ŞARTI'na; yani "halamın bilmem nesi olursa " şartına (buzların erimesi durumunda iddia ileri sürülüyor, demek ki buzlar erimeyebilir de gerçeğine) dikkat edilirse; nasıl bir !iki yüzlülük' sergilendiğini görebilmek, buzlar erimese de milyonlarca insanın (yoksulluk, açlık sebebiyle mülteci olacağı için) eziyet çekeceğini anlayabilmek mümkün olabilmektedir. Tamamen bir "köktendinci işgal" olan Irak üzerinden sergilediği istismar da bu tip iki yüzlülük oluyordu...

    Irak işgali konusunda da iki yüzlü…

    Al Gore'un, İstanbul'daki konuşmasının alkış alan bir bölümü de, ABD'nin Irak'ı işgali ile ilgili yaptığı açıklamalar oldu. "Irak'ta yaptığımız harcamaların bir haftalık kısmını ayırsak sorun bitmişti zaten" diye konuşmuştu.

    Açıklama halen de her gün pek çok insan ölen Irak işgali olunca, Al Gore'un; bu açıklamasıyla ABD politikasına karşı çıktığı (-bakın ne iyi adam olduğu) zannediliyor.

    Oysa, Bush yönetimini eleştirmesi, Irak'ın/İslam'ın haksız ve vahşi bir şekilde işgal edilmesi değil, yapılan işgalin "askerli/silahlı" olması oluyor. Al Gore, Irak'ın işgaline değil, Bush'un uyguladığı bu "modele" karşı çıkıp, onu eleştiriyor.

    Al Gore; "Başkan olsaydım değişik hatalar yapacaktım. Ancak bize saldırmayan bir ülkeyi Irak'ı işgal etmezdim" diyor, çünkü, Bush'lara, -Daha kolay bir "modelimiz" de varken neden bu modeli uyguluyorsunuz (?) demek istiyor.

    Biliyorsunuz, ABD'nin (Köktendinci Protestan Hıristiyan ve Yahudilerin) dış politikasının iki yönlü uygulaması var. Bu iki modelden biri "silahlı saldırı (vurucu güç)" şeklinde, diğeri ise "kültürel/parasal saldırı güç" şeklinde uygulanıyor. Bu iki modeli günümüze uyarlarsak; silahlı saldırı projesi´ BOP (GOKAP-GOP), yani ´Kırk Katır´, ile; ´kültürel saldırı projesi´ AB/Sorosculuk diyebileceğimiz ´Kırk Satır´ uygulaması, yeryüzü işgalleri için modelleri oluyor. İnsanlığı ya kendileri "silahla" değiştiriyorlar yada ülkelerden kendilerini değiştirmelerini (kültürle/paraya!) istiyorlar!..

    İşte, Al Gore'un Başkanı Bush'un politikasını eleştirmesi bu, -Neden silahla bu işi halletmek istiyorsun; AB üzerinden kültürel/Sorosculuk üzerinden parayla işgal daha kolay demek istiyor, yoksa Irak'ı işgale esasta karşı çıkmıyor. Konferansında, "Hazreti Muhammed'in 'Ağaçları kesmeyin' şeklindeki uyarısından söz etmesindeki 'istismar/kandırmaca' benzeri oluyor. Irak'ta yada dünyanın başka yerlerinde her gün ölen insanları, tabii ki Bushlar, Blairler gibi Al Gore de hiç umursamıyor. Dünyanın asıl 'sorunu' da zaten, "olmayan Küresel Isınma" değil, köktendinci insanlar oluyor...

    Küresel Isınma iddiası 'Sosyal Darwinizmin' bir türevi oluyor…

    İçinde yaşadığımız çağın da en büyük sorunu, "köktendinci Protestan/Yahudilerin", yeryüzü ve kaynaklarını büyük bir umursamazlık içinde tüketme 'hak ve yetkisi'ni ancak kendilerinde görmeleri oluyor.

    Sözkonusu bu köktendincilerin bugünkü BOP projelerinin 19'ncu yüzyıldaki "atası" olan 'Sosyal Darwinizm', "Batılı Beyaz Irkın" dünyaya egemen olma isteğini haklı çıkarmak, daha aşağı ırkları -Balkanlardaki Osmanlı ile Amerika ve Afrika yerlileri gibi aşağı ırk statüsünde kabul ettikleri insanları-, kendi alçak statülerine mahkum etmenin (-yani yokedilmelerinin) gereği olarak kullanılmıştır. Bir başka deyişle de, yanlış bir şekilde ateizm olarak algılansa da, Darwinizm; bugün ki 'yeni dünya düzeni (küreselleşme)' denilen vahşete sahip vahşilerin, 19'ncu yüzyıldaki ataları tarafından döneminin 'yeni dünya düzeni' olarak kendinden olmayan insanlara benimsetilmesinde kullanılmış, İngiliz sömürgeciliğine ve Protestan Hıristiyanlık ihracatına meşruiyet kazandırmıştır! "Protestan Hıristiyanlık insanın yararı için Tanrı tarafından inşaa edilmiş bir dünya imajını Avrupalıların doğal kaynakları evrensel bir boyutta kullanma hakları olduğunu haklı çıkarmak için kulanı(lmış, kullanılıyor)…" (20).

    Hal bu olunca da, 19'uncu yüzyılın 'emperyal gücü' İngiliz emperyalizmi o dönemde işgal edip sömürmüş, hem de din ihraç etmiştir (21). Onun bugünkü veledine, ABD vahşet imparatorluğunun baktığımızda da, bugün (20-21'nci yüzyıl), tıpkı dün (19'ncu yüzyıl) gibi yaşanıyor...

    İşte, hemen hemen her gün önümüze konan 'Küresel Isınma' yaygarası; günümüzde de 'işletilmekte' olan Sosyal Darwinizmin bir türevi oluyor. Küresel Isınma yalanlarının, "Yolsullarla/Mültecilerle" ilgili iddialarına baktığımızda; "insan görünmeyen (vahşi kabul edilen)" çok sayıda insanın, "ölmesi gerektiğinin" arzulandığı, yani 'Yeni Malthusculuk' görülebiliyor. Kendilerinin dışındaki insanları 'hayvan' gibi gören (Afrikalıya maymun; Asyalıya yarı maymun-yarı insan gören) bir 'köktendinci güruh', 'insanlığı Kurbağa gibi de görüyor …

    İnsanlık kurbağa değil...

    İnsanlığın/toplumların reflekslerinin nasıl körleştirildiğine ilişkin bir kurbağa ****foru var. Bir kurbağayı kaynayan bir suya atınca hemen dışarı fırlıyor. Fakat soğuk suya koyup suyu yavaş yavaş ısıtırsanız eğer, giderek sıcağa alışıp sonra haşlanıyor. Eğer bir dış yardım olmazsa da ölüyor, deniyor….

    Eski ABD Başkan Yardımcısı Al Gore, 'An Inconvenient Truth (Uygunsuz Gerçek)' adlı belgeselde, bu hikayeyi vraklayan karton kurbağalar kullanarak anlatıyor ve bu gezegende yaşayanları harekete geçmeleri için uyarıyor. Onun hikayesinde bir el (-dış yardım), kaynayan kaba uzanarak, pişmek üzere olan kurbağayı kurtarıyor.

    Al Gore, 'Kurbağayı kurtarmak önemli' derken, onun gibi köktendincilere çalışan aktörlerinden biri, BM yetkilileri de bu hikayeyi sık sık anlatıyor. Bu hikaye ile de, söz dinlemeyecek hükümetlere (ülkelere) dolaylı bir tehdit gönderiliyor… Yani kurtarılacak olanı ancak kendi ellerinin (-kurbağaya uzanan dış yardım) belirleyeceği söyleniyor.

    İşte sorun da bu noktada başlıyor. Dünya hükümetleri 'dış yardım' olmadan zamanında zıplayabilecekler mi? Yada kurbağalar bile ısı yükselince zıplayacak kadar zekiyse, işbirlikçi hükümetler bir tarafa, mevcut 'küresel tehdit/terör' karşısında insanoğlu için umut hiç yok mu?..

    Eğer insanlık gerçek idarecilerini bulamazsa, gizli ve yavaş sürdürülen bu tehlikeyi göremezse; dünyanın en büyük tehdidini oluşturan bu insanlara karşı (insanlık için) umut var diyemiyoruz…Önümüz seçim, hangi siyasi; -Ben küresel ısınmam, yani tarım politikamı da, enerji politikamı da, toplumumun yaşam biçimini de siz istediniz diye değiştirmem diyor yada diyen (farkındalık yaşayan) var mı?… Hadi bakalım kolay gelsin, asıl 'Uygunsuz Gerçek'e; tercih sizin, bazı İYİ'lere (!) dur demeniz gerekiyor…

    Uygunsuz Gerçek: Al Gore / İyiler ve Kötüler ayrımı…

    Al Gore'un hazırladığı ve 79. Oscar töreninde 'en iyi belgesel' ödülünü alan filmin ismi, 'Uygunsuz Gerçek' idi…Peki de hangisi 'Uygunsuz Gerçek'!...

    Fakir ülkelerin idarecilerinin, ülkelerinin idaresini IMF, Dünya Bankası, BM, NATO gibi aktörlere teslim etmesi değil mi Uygunsuz Gerçek! Gelişmekte olan ülkelerin kaynaklarının sömürgenlerin/köktendincilerin çok uluslu şirketlerine teslim dilmesi de değil mi Uygunsuz Gerçek? Dünya nüfusunun küçük bir miktarını oluştururken çok büyük çoğunluğunun kaynaklarına saldıran iştah (hırsızlık) değil mi Uygunsuz Gerçek? Birkaç bin yıldır yaşanan gündelik veya yıllık olağan dışı hava olaylarını, iklim değişikliği sorununa bağlayıp sonra da, Küresel Isınma var yaygarası çıkarmak değil mi Uygunsuz Gerçek?..

    Al Gore ortaya koyduğu tabloyu "Medeniyet ile yeryüzü arasındaki çatışma" diye tarif ediyor (22). Evet, bir çatışma var da medeniyet ile yeryüzü arasında değil, kendilerini medeniyet kabul eden bir kısım insanların, medeniyet görmedikleri diğer bir kısım insanlarla 'çatışması' var, gerçek bu.

    Al Gore'un hazırladığı 'Uygunsuz Gerçek'isimli film için;


  3. 2008-07-24 #3
    KÜRESEL ISINMA TUZAĞI - 4



    KÜRESEL (Yalancılar) ISINMACILAR: İNEKLER


    İnsanlığın şu anki durumuna bakınca hak vermeden edemiyor insan. Yağışsız geçen, hatta hiç yaşanmayan bir kış mevsimi ve kuruyan su kaynakları tarih boyuca hep görülmüş ama, yaşanmışlıklardan farkında olunamayışını anlayabiliyor insan. Yıllardan beri inadına söylenen yalanların yutulmasına şaşırmıyor aklı başında insan. Yalan gibi yağmur yağınca, bir kısım insanların yaşanması sözkonusu olmayan, Atmosferin ortadan kalkacağı Kıyamet Günü'ne (Big Crunch) kadar da sözkonusu olmayacak olan Küresel Isınmanın etkilerini idrak etmelerini anlamada zorlanmıyor insan. Bunun sebebinin, "kültürün" yerini "kültürsüzlüğün" alması olduğunu bilebiliyor aklı başında insan.

    Bu noktaya nasıl geldik, günümüzdeki bu tablo nasıl ortaya çıktı demeyelim, dünyayı kendi ellerimizle cehenneme çevirdik, "suçlu insan"dır, diyerek insana bunu kabul ettirenler, bu tek gücü yeterli bulmadılar olacak ki bu defa yardımcı bir suçlu daha buldular, İNEKLER; Küresel ısınmanın sebebi inekler…




    Küresel ısınmanın sebebi inekler!..

    Fransa'da, ''Tarım ve sera etkisine yol açan gazların salımının azaltılması'' adlı hükümet araştırmasında, büyükbaş hayvanların atmosfer için bir felaket oluşturduğu ve bu ülkedeki 14 petrol rafinerisinden daha fazla sera etkisine yol açan gaz saldıkları belirlendi…Bu hayvanların geğirtilerinin (bağırsak fermantasyonu) önemli rol oynadığı belirtilen araştırmada, büyükbaş hayvanların geğirtileriyle her yıl atmosfere 26 milyon ton ve dışkılarının da 12 milyon ton sera etkisine yol açan gaz saldığı saptandı. Fransa'daki 14 petrol rafinerisi ise toplam 13 milyon ton sera etkisine neden olan gazı atmosfere salıyor.…Büyükbaş hayvanların dışkıları atılmasıyla organik gübreye dönüşürken, aynı zamanda ortaya çıkan nitrat ile suyu, azot protoksit ile havayı kirletiyor (1). Küresel Isınmaya inek katkısını Almanlar, Fransızlardan iki sene sonra açıklıyor, "Almanya'da yapılan bir araştırmaya göre dünyadaki tüm ineklerin geğirmeleriyle açığa çıkan ****n gazı, küresel ısınmaya yol açan sera gazlarının yüzde 4'ünü oluşturuyor." deniliyor." (2).

    İnek gaz çıkarıyor (yelleniyor) dünya yok oluyor!

    Çevreci örgüt denilen zihni kirlenmişlerin yeni hedefi inekler! İneklerin gaz çıkarmasını önlemeye çalışan çevreciler, yeni bir diyet arayışına girdi. Grassland Çevreci Araştırmalar Enstitüsü'nden Micahel Abberton, "Bir inek günde 100 ila 200 litre ****n gazı salgılıyor. İneklerin çıkardığı ****n gazı insan tabanlı gazlardan 23 kat daha fazla. İnekler için yeni bir diyet programı ve ürünler üretmeliyiz. Beslenmelerinde değişiklik yapmayı başarabilirsek geğirme ve osurma sonucunda üretilen sera gazlarının salınımını önemli ölçüde azaltabiliriz." diyor (3).

    İneklerin yellenmesini suçlu ilan edenler, bir başka hayvanı, dinozorları da geçmişteki küresel ısınma için suçlu ilan etti.

    Ah o gazlar!.. Yellene Yellene Ölmek!..

    Şimdiye kadar dinozorların neslinin tükenmesiyle ilgili çok sayıda teori geliştirildi. Bilimadamları, 65 milyon yıl önce, Kretase Dönemi sonunda dünyaya dev bir meteor düştüğü ve bu facia sonucunda dinozorların neslinin tükendiği görüşü genel kabul halini almış gibi olsa da, ileri sürülen yaklaşık 80 teori, bu dev hayvanların esrarengiz bir biçimde ortadan kaybolmasına açıklık getiremiyor.

    Getiremiyorla çünkü, "yaratıcısız" izah tarı olamayacağını kabul etmiyorlar. Dinozorların BİRDENBİRE "toplu" ortaya çıkıp, yine BİRDENBİRE "toplu yokoluşlarını" "yaradılışa" bağlamak istemiyorlar. Hal bu olunca da, şimdiye kadar ki açıklamalarına bir yenisini daha ekliyorlar, dinozorların yok olmasının sebebi olarak kendi Yellenmelerini suçlu ilan ediyorlar. Tıpkı İneklerin yellenmesinin suçlu ilan edilmesi gibi, dinozorların yellenmesi de geçmişte yaşanan küresel ısınma için suçlu ilan ediliyor. Dinozorların yok oluşuyla ilgili teorilere bir yenisi de Çin'den açıklama yapan Fransız bilim adamlarından geliyor; "Son iddiaya göre, ağırlığı 80 ila 100 tonu bulan dev sürüngenler, aşırı beslenip çıkardıkları ****n gazıyla küresel ısınmaya sebep olmuş ve ortadan kalkmışlar(dır)…" deniyor (4). Yani, dinozorlar yellene yellene yok olmuşlar!..

    İşte, geçmişte de sorun olan yellenme, bugünlerde de sorun oluyor; ineklerin yellenmesi dünya için felaket olacak deniyor!...Peki de insanoğlunun yellenmesi yellenme (tehlikeli) değil mi?..

    Ya insan yellenmesi!...

    Dünyadaki açlığı yok etmek ve beslenme şartlarını iyileştirmek amacıyla 1943'te kurulan ve 1946'da Birleşmiş Milletler'in uzmanlık kuruluşu haline gelen bir örgüt var, Gıda ve Tarım Örgütü (GTÖ; Food and Agriculture Organisation, FAO). Dünyadaki tarımsal ürünlerin geliştirilmesi için de çalışan bu örgüte Türkiye, 9 Haziran 1947 tarih ve 5063 sayılı kanun gereğince üye olmuş.

    FAO'nun Kasım 2006 bülteninde Henning Steinfeld imzalı bir raporda evcil hayvanların sera gazı etkisindeki rolü işleniyor. "Hayvanların çıkardığı gazlar öyle bozuk ve öyle çokmuş ki, insanlardan daha zararlılarmış. Mide gazları ve dışkılarından salınan ****n miktarı toplam insan etkinliklerinin yüzde 30-40'ını oluşturuyormuş. Hayvancılığın sera gazları oluşumundaki rolü yüzde 18'miş. Düşünebiliyor musunuz? Bir yanda dev endüstriler, termik santraller, petrokimya tesisleri, fabrikalar, New York, Tokyo, Los Angeles, Londra, San Fransisko, Pekin, otomobiller, uçaklar, kat kaloriferleri, linyit sobaları, dev bacalar... Karşı cephede ise alttan üstten gaz çıkaran inekler...O koca FAO böyle raporlar da yayınlıyor işte." (5). Küresel Isınma yalanının Küresel İdare isteklerinin şer örgütlerinden BM'ce icad edilip, suçlunun da insan olduğu iddiasını ileri sürdüğünü daha önceki yazımda ifade etmiştim. İnsan gücü yeterli olmayınca bu defa onun bir maşası, BM besin, tarım örgütü FAO; alttan üstten gaz çıkaran inekleri suçlu ilan etmiş, dünyanın sonu bekleniyor!..İnsanlardan yelleniyor ama, inekler kadar gaz çıkartamadıklarından yellenmeleri dünya için tehlike görülmüyor. İnsanın petrol, kömür, doğal gaz kullanması tehlike görülüyor.

    Dünyanın felakete uğrayacağı, sonunun geleceği veya Türkiye'nin, bugünden yarına çöl olacağı söylemi yada insanın veya ineklerin dünyanın sonunu getireceği iddiaları, bilimsel veri donanımlı temele dayanmıyor; "Bu yaz sıcak olacak, aşırı kuraklık olacak" gibi öngörüler de medyumların öngörülerinden bile daha rezilce ama, yine de bazı insanlar bu yaygaraya inanabiliyor…

    Çevreci inekler geliyor…

    Dünyanın en büyük açık hava etkinliği olduğu belirtilen "Cow Parade(İnek Festivali)" istanbul'da sahne alacak… İstanbul'da …İstanbul, "Cow Parade" etkinliğinin düzenlendiği 55'inci kent olacak. Sütaş'ın ana sponsorluğunda yapılacak "Cow Parade İstanbul '07" etkinliği kapsamında 1 Ağustos-31 Ekim 2007 tarihleri arasında İstanbul sokakları, sanatçılar, ünlüler ve öğrenciler tarafından tasarlanmış 150 rengarenk inek heykeliyle renklenecek. İstanbul sokakları renkli ineklerle dolacak, 3 ay süresince kent hayatını renklendirerek İstanbulluları şaşırtacak.

    Herbiri firmalar tarafından sponsor edilen 150'ye yakın dekore edilmiş, 'otlayan' 'ayakta duran' ve 'yatan' olmak üzere üç formatta boyamaya hazır inek heykelleri gören herkesi şaşırtacak, eğlendirecek. İlki Küresel Isınma yaygarasının oluşturulduğu 1990'lı yıllarda, 1998'de gerçekleştirilen Cow Parade, bugüne kadar, gittiği her yerde kendisini takip eden (oluşturulmuş) uluslararası bir hayran kitlesine sahip. O da tıpkı Lıve Earth gibi açları, açıkta kalanları "eğlendiriyor', dünyada nasıl bir oyun oynandığını insanlığa göstermeyip, "aman çevre, canım çevre" yönünüzü size verecek! Boyamaya hazır inek heykellerini ister kendi belirleyeceğiniz sanatçı ile yada Cow Parade-İstanbul'a gelen yüzlerce tasarım içinden seçerek veya bu konuda çalışma yapmaya gönüllü bir çok sanatçı ile çalışarak, tasarımlarınızı gerçekleştirip, sizleri mutlu edecek!..

    Yeter ki siz düşünmeyin, yeter ki fakirliğinizi, yanlış yöneltilmenizi sorgulamayın, 'zenginler' siz 'yoksullar' için sürekli çözüm üretiyor!... Çevreci inekler gönderdiler, Küresel Isın/dır/ma felaket/ler/i sizi artık etkilemeyecek!...Kirlenmiş insan zihni çevreyi (dünyayı) yok ediyor ama olsun, siz ineklerle oyalanın, çevre değil ama 'zihniniz' temizlenecek!..Peki ama 'inekler' bunu yapabilir mi?..

    Çevrecilik için 'inekler' en kötü hayvan…
    Cow Parade'in İstanbul ayağının sanatçılarını ve de sponsorlarını bugünlerde bir telaş almış olmalı. Herkes ineğinin tasarımını bitirmeye çalışıyor. Fakat sorun şu ki, Cow Parade etkinliğine 'çevreci inekler'iyle katılanlar yanılıyor, çünkü inekler hiç de çevreci değil. "Ülker ise 'çevreci' inekleriyle katılıyormuş etkinliğe. 'Ot yoksa süt yok' gibi sloganlar taşıyan inekler çevre duyarlılığı yaratmaya çalışacak, küresel ısınmaya dikkat çekeceklermiş. Peki ya biliyorlar mı acaba, ineklerin doğaları itibarıyla 'çevreci' olabilecek son canlılar olduğunu? Geçtiğimiz aylarda yayınlanan Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Teşkilatı'nın 'Çiftlik Hayvanlarının Gölgesi' araştırmasına göre inekler, çıkardıkları ****n gazlarıyla küresel ısınmanın en önemli üç sebebinden biri. Gün geçtikçe büyüyen 'hayvancılık' sektörü, taşımacılıktan bile yüzde 18 daha fazla sera gazı yayılımına neden oluyor. Live Earth'ün Londra ayağında da dev ekranlardan bu mesaj bangır bangır bağırılmış, et tüketimimizi azaltmamız istenmiş ve akıllarımızda iyice yer etsin diye ineklerin dışkılaması, oldukça yakın çekim bir videoyla gösterilmişti." (6). Hani bir deyim vardır, "ölme eşeğim ölme, yonca biter de yersin"; bırakın yoncayı, saman bile bulunsa şükredilecek ama, çevre için inek önerilmesi 'Ölme ineğim ölme (!)' gibi oluyor…

    'Batılı'nın kendi kültür ve değerlerinden (inancından) gelen bir 'inek' öngörüsü, nedir ne değildir i sorgulanmadan bizim öngörümüz gibi oluyor. "Konu, ithal çevreci sosyal sorumluluk kampanyası ve projesi: Cow Parade... (İnek resmi geçidi)…Şirketler sponsor olmuş, inekleri hazırlıyorlar; sanatçılar inekleri boyuyorlar... Halkımız da bu ineklere bakıp duygulanacak ve küresel ısınma ile iklim değişikliği konusunda bilinçlenecek…Konu ecnebi, uygulama ecnebi, konuyu Türkiye getirenler ecnebi Türk...Ortaya çıkacak 'şey'in de ecnebi olacağı baştan belliydi" deniyor (7).

    Evet, her şey ecnebi, hiçbir şey bize ait değil, o zaman neler oluyor? İnekler, çıkardıkları ****n gazlarıyla küresel ısınmanın en önemli üç sebebinden biri, taşımacılıktan bile yüzde 18 daha fazla sera gazı yayılımına neden oluyor denilmesine rağmen, 'çevre' için neden inekler 'simge' seçiliyor? CowParade İstanbul için, ülkemiz usta sanatçısı, öğrencisi, gençliği tarafından gerçekleştirilecek bu proje sanata gönül verenlerin, onlara destek verenlerle birlikte bu işi başarabileceğini gösterecektir, şehir yaşayanlarının sanata ve yaratıcılığa ilgisini çekecektir deniyor da, sanatı desteklemek için neden inek seçiliyor? Aslında neler oluyor?..

    Aslında neler oluyor?..

    Cow Parade'in İstanbul ayağının tanıtımı Mayıs-2007 ayında, moda tasarımcısı Cemil İpekçi ve sanatçı Günseli Kato ile, olmadık (!) zamanlarda karşımıza çıkan; 22 Temmuz Seçim sonuçlarının açıklanmasıyla birlikte CHP'li Şişli Belediyesi önünde toplanan CHP'li bir grubun CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ı protestosunda yada Ermeni patriğini yatta ağırlaması ile sahne alan Mustafa Sarıgül'ün de katıldığı bir basın toplantısı ile yapıldı.
    Tanıtım toplantısında konuşan Mustafa Sarıgül, İstanbul'u global dünyanın bir parçası olarak en iyi şekilde tanıtmanın en büyük arzuları olduğunu söyledi. Çevreci inekleri destekleyen Ülker Şirketler Topluluğu sanatla toplumsal sorumluluğu aynı potada erittiğini söylediği Cow Parade etkinliğinin, Ülker'in kurumsal sosyal sorumluluk felsefesi ile birebir uyuştuğunu söylüyordu (8). Eğlencelik sonrası açık artırmayla satılacak olan dev inek maketlerinden elde edilecek gelirin ise, uluslararası hizmetlerde görev yapan, 'doğasal' mücadelesi ile tanıdığımız ama, doğayı da insanı da kirleten emperyalizme karşı bir mücadelesini hiç görmediğimiz TEMA'ya bağışlanacakmış. Cow Parade etkinliğine 'çevreci inek' konseptiyle katılan Ülker grubunun 'Onursal başkanı' da zaten TEMA'nın kurucuları arasında bulunuyor. TEMA'nın yürüttüğü tarımı iyileştirici 'El Koyun' Kırsal Kalkınma Projeleri'ne (köylünün dönüştürülmesi/reform uğraşlarına) destek veren ilk topluluk da zaten Ülker Grubu oluyor. Projeler yürürlükte ama köylü açlıktan ölüyor. Türkiye, buğdayda (tarımda) kendine yeter bir ülke olma durumunu kaybetti, Toprak Mahsulleri Ofisi (TMO) hububatta düzenleyicilik rolünü terk etmiş bulunuyor (9). Türkiye yöneticileri ve global işbirlikçiler eliyle ekmek (gıda) fiyatlarının hızla yükseleceği, havancılığın öldürüleceği organik hayvancılık dönemine giriliyor.
    Tarım ve hayvancılığımızın da öldürülüyor olduğu gerçeği yoksayılıp sergilenen 'çevreci inek' konseptinin bir de medya boyutu var. Aydın Doğan Grubundan Hürriyet Gazetesi, Kanal D, CNN Türk tanıtımlarda rol alacaklar!.. Biliyorsunuz Aydın Doğan Bey, Dünya Gazeteciler Birliği'nin 57. kongresi'ni, Babil Kulesi'nin temel atma töreni olarak görmüş ve Kule'nin İstanbul'da kurulmasını öngörmüştü (10). Babil Kulesi'nin efsanesinin ise muharref Tevrat'ın öngörüsü oluyor. Globalleşme (Küreselleşme) denilen şey için; "Köktendinci Protestan-Yahudice" ulaşılmak istenilen "ortak (ata) dil'e (İbranice'ye)" ve "ortak (ata) din'e (Musevilik)" dönüş amacı, yani Babil Sendromu çözümü amacı güden 'inanç' denilmesi gerekiyor. Bu 'inanç' yüzünden 'tarih' yeniden kuruluyor, küresel (ideolojik) aktörlerden Samuel Huntington'un ve Francis Fukuyama'nın, "Tarihin (Günlerin) Sonu" önermelerinin ya da Altın Çağ beklentilerinin sebebi de bu 'inanç' oluyor. Ağustos'ta sergilenecek sözkonusu 'inek sergisinde', İstanbul'dan bizim 'parçamız/kimliğimiz' olarak değil de, küresel dünyanın (-küresel idare arzularının) bir parçası olarak öngörülmesi de 'globalleşme (küreselleşme)' için oluyor. Gerçekleştirilen organizasyona kim neden 'inek' simgesini seçiyor? Yada Tevrat'taki 'inek' öngörüsü Cow Parade'e ile karşımıza neden çıkmış bulunuyor?..
    İnek ile 'temizlenme'…

    Bugüne değin Küresel Isınma iddiası konusunda yazdığım üç ayrı yazıda, Küresel Isınma iddialarının "Küresel Yalan" olduğunu, 'Babil Sendromu çözümü (tek devlet/din)' amacı taşıdığını ortaya koymaya çalıştım. Bu yazımda inekler 'yellenme' ile başrolde olsalar da, bunun da Tevrat arka planı bulunduğunu ileri sürecek, şimdi ona değineceğim…

    Tevrat'da, Sayılar ve Tesniye kitaplarında 'İnek' haberi vardır. İneğin "yakılarak kurban edilmesi", katili bilinmeyen bir ölüm olayında "kefaret" olmak üzere iş görür. Sayılar Kitabındaki anlatılışa göre, her hangi bir ölü'ye dokunan kimse 'murdar' olur. Meğer ki yakılmıs bulunan bir ineğin küllerine dokunmak suretiyle paklanmış sayılana kadar. Tesniye Kitabındaki anlatılışa göre ise, Tanrı İsrailoğullarına, boğazlanan ineğin üzerinde ellerini yıkamalarını emreder. Böylece, İsrail kavmine bağışlanmış 'yakılmış inek külü' yolu ile, suçsuz kanı İsrailoğullarından kaldırılmış olacaktır.

    İşte, Cow Parade'deki 'inek' simgesi durduk yerde ortaya çıkmadı, bu anlam için orada bulunuyor. Babil Sendromu çözümüne ***üren 'işaret taşları' sanat etkinliği denilen Cow Parade de görülebiliyor… Suçsuz kanını İsrailoğullarından kaldıracak 'yakılmış inek külü' yolu 'kurban' kesme metodu olarak önümüze gelecek gibi de görülüyor….

    Kurban (et) kesimi mi yasaklanacak…

    Bilindiği gibi insanların bir kesimi tarafından 'kutsanan' hayvanları Müslümanlar kurban kesmektedir. Bunu yaparlarken de temizlenmek amacı gütmemektedirler yada kurban onları temizlememektedir!

    Aşağıdaki ayetler Kurbanın anlamını ortaya koymaktadır:

    "Biz, her ümmete -(Kurban kesmeye uygun) hayvan cinsinden kendilerine rızık olarak verdiklerimiz üzerine Allah'ın adını ansınlar diye- kurban kesmeyi gerekli kıldık" Hacc (22) 34

    "Biz, büyük baş hayvanları da sizin için Allah'ın (dininin) işaretlerinden (kurban) kıldık. Onlarda sizin için hayır vardır… bu hayvanları biz, şükredesiniz diye sizin istifadenize verdik." Hacc (22) 36

    Görüldüğü gibi de her ümmete kurban kesmek gerekli kılınmıştır. Kurbanda önemli olan hayvanın kanını akıtmaktır (kesmektir). Kurban kesmeden tonlarca eti fakir fukaraya ve eşe dosta dağıtan kişi kurban kesme görevini yerine getirmiş olmaz. Kurban mutlaka kesilmelidir, bu kesme aynı zamanda 'et' de demektir…

    Kötü politikalar yüzünden neredeyse sadece bayramlarda görebilen halkımız, görünen o ki, artık bayramlarda da et görebilecek gibi değildir. Çünkü, 'Küresel Yalancılar' burada da karşımıza çıkmaktadır. "Bilim insanları, tüketilen lezzetli bir etin masanıza gelene kadar geçirdiği işlemlerin çevreye verdiği zararın, arabayla 250 km. kadar yol gitmenin verdiği zararla eşdeğer olduğu uyarısını yapıyor. Japon uzmanların çalışmasına göre, masaya bir kg. et koymak da, üç saat boyu araba kullanmak da aynı oranda karbondioksit salınmasına yol açıyor. 1 kg. sığır etini leziz hale getirirken harcanan enerji miktarı da 100 watt'lık 1 ampulü 20 gün boyunca yakmak için harcanan enerjiyle eşit. Et üretiminin küresel ısınmaya etkisini inceleyen Livestock ve Grassland Ulusal Bilim Enstitüsü uzmanları, geleneksel yöntemlerle bir sığır yetiştirmek, hayvanı öldürmek ve eti bölüştürmek işlemlerinin çevresel zararını hesapladı. Analizler sonunda, 1 kg. etin sera gazı salınımına 36.4 kg.'lık karbondioksitle etki ettiği bilgisine ulaşıldı." (11).

    Görüldüğü gibi, hem kurban olarak, hem de et olarak besleyip "kestiğimiz" hayvanlar 'sorun' olarak görülüyor. Hayvanların 'kesilmesi' işlemi birileri için sorun oluyor. "Britanya Vejetaryen Vakfı yetkililerine göre, herkesin karbon izlerini azaltmak için harekete geçtiği bir ortamda yapılacak en kolay şey, et yemeyi bırakmak..." deniyor (12)… Çözüm, hayvan "kesmemek" olarak gösteriliyor. Kurbanı "kesmek" yasaklanacak gibi görünüyor. Kesmenin yerine, 'suçsuz kanını İsrailoğullarından kaldıracak' 'yakılmış inek külü' yolu; Tevrat öngörüsü 'yakmak' yolu açılacak gibi görünüyor…

    İneklerin 'yellenmesi' sorunu değil, 'şeytan insan' sorunu var...

    İneklerin 'yellenmesini' suçlu ilan edip, 'Küresel Isınma oluyor, dünya yok oluyor' yaygarası çıkartanlar, yaklaşık 8000 yıldır yeryüzünde bulunan 'ineklerin' bunu neden 21'nci asra bıraktıklarını (!) tabii ki izah edemez. Yada böyle bir iddiayı aklıbaşında biri ileri süremez ama, bu öngörülebiliyor.
    Yerli-yabancı kimi bilim adamları (!), Küresel Isınmada ineklerin yellenmesinin etkin olduğunu öne sürüyor. "Sanki inekler yeni yeni yellenmeye başladılar. Ya da sanki eskiden inek yoktu. Bilim adamları ineklerin poposunun dibinde bekleyip yellenme sayımı yapacaklarına, bir inekten daha fazla doğayı yok eden devletlerin, devlet adamlarının karşısına çıkıp duramazlar. Çünkü bilim adamları da tıpkı öbür meslek grupları gibi sermaye düzeninin birer kölesi olmak zorundadırlar. Bu yüzden ineğin poposu tarafında oturmayı seçtiler. Misal; küresel ısınmayı önlemek için tüm uluslararası sözleşmeleri imzalamayan, kendi kimya ve silah sanayii için dünyanın canına okuyan ABD Başkanı Bush, yellenen inekten daha zararlı değil mi?..İneğin yellenmesi ile Bush'un yaptıkları aynı mı?..Üstelik inek yellenirken farkında değil bebeğim. O masum, her şeyden habersiz, zavallı...Ya bombaları, gazları, atomları ile Bush?..İnek, Bush kadar olabilir mi?..(13). Tabii ki de İnekler yellense yellenmese de, 'Bush'lar kadar yellenemez!..

    Kendilerinin dışındaki insanları/dinlerini "uygarlaştırılması gereken ilkeller" olarak gören 'Bushlar' insanlık için büyük tehlike oluşturuyor. Köktendinci Samuel Huntington'un 'medeniyetler çatışması' öngörüsünün 'Küresel Isınma'ya, "Medeniyetimizle dünyamız arasında bir çatışmaya tanık oluyoruz" şeklinde uyarlanması, dünya için büyük sorun teşkil ediyor. Dünya/insanlık için tehlike ineklerin 'yellenmesi' değil, "köktendinci Protestan Hıristiyanların ve Yahudilerin", "Küresel İdare" istekleri, yani "Babil Sendromu'nun çözümü" amaçları oluyor.

    Cow Parade (İnek resmi geçidi)/ Türkiye ayağı 01 Ağustos'ta başlıyor. Siz kıymetli halkımız boyanan/tasarlanan ineklere bakıp duygulanacak, ama aslında 'Küresel Yalancılara (Küresel Isınma yalanına)' inanacaksınız, eğer yutarsanız!… Sahi yutmaz mısınız!..
    Ahmet Musaoğlu


  4. 2008-07-24 #4
    Ahmet Musaoğlu (1950 - .... )


    Ahmet Musaoğlu, 15 Haziran 1950 yılında Trabzon'da doğdu. Karadeniz Teknik Üniversitesi, Mühendislik Mimarlık Fakültesi Jeoloji Bölümü'nden, Jeoloji Yüksek Mühendisi olarak mezun oldu. Ardından Ankara'da, "Maden Tetkik ve Araştırma Enstitüsü"nde göreve başladı. Daha sonra bu kurumun, "Trabzon Bölge Müdürlüğü"nde görev alan Musaoğlu, çeşitli projeleri ´Kamp (Proje) Şefi´ olarak gerçekleştirdikten sonra aynı kurumda, ´Maden Haklan ve Ruhsat Servis Şefliği´ ve ´Araştırma Plan Koordinasyon Başmühendisliği´ görevlerini sürdürdü. Yazar, 1998 yılı içerisinde kendi talebi üzerine, yürütmekte olduğu Başmühendislik görevinden istifa etti. 2002 Ocak ayı itibariyle de emekli oldu.

    Yazarın, çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış farklı yazılarının yanında, "Tarihsel Bir Gerçek: Nuh (a.s.) Tufanı", "insanoğluna Biçilen Yazgı: Uygarlığın Tarihi", "Kendiliğinden Oluşa inanmak: Yaratılışın Altı Günü" ve "Ölüm Yeniden Doğuş İçin: Kıyamet" isimli dört kitap eseri yayınlanmış bulunmaktadır. Yazarın ayrıca, Adem Aleyhisselam ile Hz. MUHAMMED (S.a.v.) arasındaki baba-oğul ilişkisini kronolojik olarak da ortaya koyan "Peygamberler Şeceresi" isimli tablo eseri ile, söz konusu bu eserle uyumlu "Peygamberler (insanoğlunun) Tarihi" isimli bir başka tablo eseri de yayınlanmış bulunmaktadır.

    Hâlen, İLESAM (İlim ve Edebiyat Eserleri Meslek Birliği) Trabzon İl Temsilciliği görevini de yürütmekte olan Yazar, ´bilimsel yaratılışçılık´ olarak tanımladığı çalışma alanındaki konuları, gazete yazarlığı veya yerel-bölgesel yayın yapan radyo-televizyon kuruluşlarında hazırladığı veya katıldığı programlar ile okuyucularına ulaştırmaktadır.

  Okunma: 3299 - Yorum: 3 - Amp
Kullanıcı Oylaması: /5 -