"Hani, Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.' demişti. Onlar, ‘Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamd ederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz.' demişler, Allah da, ‘Ben sizin bilmediğinizi bilirim.' demişti." (Bakara-30)


Allah yeryüzünde bir insan yaratma düşüncesini meleklerle paylaştığında meleklerin akıllarına ilk olarak insanoğlunun yeryüzünde bozgunculuk çıkartacağı ve birbirlerinin kanını akıtacağı gelmiştir. Neden?

Zira vahiyden, ilahî rehberlikten uzak kalan insanın (seküler aklın) yeryüzünü yaşanmaz hale getireceğini melekler düşünmüş olsa gerek. "Eğer hak onların arzularına uysaydı gökler ile yer ve onlarda bulunanlar elbette bozulur giderdi. Hayır, biz onlara şereflerini (Kur'an'ı) getirdik. Onlar ise bu şereflerinden yüz çeviriyorlar." (Müminun-71.) Bundan dolayıdır ki melekler böylesine büyük projeyi kendilerine sunan Rabbimize ilk tepkilerini "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın?" şeklinde dile getirmişlerdir. Allah da, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim." demiştir.


Allah'ın bilip de meleklerin bilmediği şey neydi?

Rabbimiz, tıpkı Adem (as)'a eşyanın isimlerini öğrettiği gibi, eşyanın hakikatini, her şeyin iyisini kötüsünü, güzel ve çirkin olanını öğretecek, peygamberler göndererek yaratmayı düşündüğü insanoğluna ilahî çerçevede bir rehberlik programı sunacaktı. Hatta Hz. Adem (as)'ı bile koskoca gezegende yapayalnız bırakmamış, ilk insanı ilk peygamber olarak seçmiştir. Kendisi ve eşinden başka kimselerin olmadığı koskoca gezegende kime ne anlatacaktı demeyelim. Her şeyden önce kendilerinin doğru yolu bulmaya, hakikati öğrenmeye ihtiyacı yok mu? Eğer Adem ile Havva bundan müstağni ise neden yasaklanmış meyveden yediler? Esasında Allah (cc) Adem (as)'a vahyi gönderirken koskoca gezegende yalnız da olsalar insanoğlunun ilahî rehberlikten yoksun bırakılamayacağı mesajını vermiştir. Görüyoruz ki İslâm'ın insan tasavvurunda ilk insan ilk vahye muhatap olan bir peygamberdir. Başıboş değil. Zira insan aklı değişken, kendi içinde ve başkaları ile çelişkili.


Ardından…

"Hani meleklere, ‘Adem için saygı ile eğilin.' demiştik de İblis hariç bütün melekler hemen saygı ile eğilmişler, İblis (bundan) kaçınmış, büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştu." (Bakara-34)

Yüce Rabbimiz yarattığı insanoğluna meleklerin secde etmelerini isterken bizlere insanın değeri konusunda bir fikir vermektedir. Rabbimizin katında insan, meleklerden bile üstündür. Ancak hangi insan? Eşyanın hakikatini, eşyanın özü ile kendi özünü bilen insan. Böyle bir insanın yeryüzünü yaşanmaz hale getirmesi bir tarafa, bu endişeyi taşıyan meleklerin bile önünde saygı ile eğilmesi gereken bir varlıktır.

Ancak Allah'ın buyruklarına aykırı değerler üreten ve ilahî programın izini sürmeyenler şeytan gibi sonsuza dek lanetleneceklerdir. Halbuki şeytan diğer melekler secde ederken Adem (as)'a secde etmeyişinin gerekçesini izah ederken ilginç bir şey söylüyor. "Beni ateşten, onu topraktan yarattın." Bakın, şeytan "Yarattın." diyor.

Yani yaratıcı olarak Allah'ı kabul ediyor. Onun varlığına inanıyor. Ancak bu inanç tek başına onu sonsuza dek lanetli olmaktan kurtaramamıştır. Burada Adem (as)'a secde olayında şeytanın diğer meleklerden farklı olarak Allahın bak dediği yerden meseleye bakmadığı, varlığını kabul etmiş olmasına rağmen rehberliğini kabul etmediğini ve bundan dolayı sonsuza dek lanetlendiğini görüyoruz.

Rabbimiz insanoğlunun serüvenini anlattığı bu olayda aslında bizlere şunu demek istemiştir: "Ey insanoğlu Adem gibi hakikatin peşinde iz sürer, geçici dünya yaşamında ilahî rehberlikle bağını kurarsan kişisel gelişimini tamamlamış ideal bir insan olursun. Hatta sana melekler bile imrenir. İnsanlık ve tarih seni ayakta alkışlar."

Bizler onun için Peygamber medresesinin yetiştirdiği o güzide ashâb-ı kirâmın yaşadığı çağa "asr-ı saadet" yani "mutluluk çağı" diyoruz. Çünkü onlar ilahî rehberliğin izini sürerek kişisel ve toplumsal gelişimlerini tamamlamışlardı. Bir anlamda tarih boyunca Rabbimizin gönderdiği bütün dinlerin insan için bir kişisel ve toplumsal gelişim programı olduğu düşünülebilir.

"Dedik ki: Ey Adem! Sen ve eşin cennete yerleşin. Orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz." (Bakara-35)

"Derken, şeytan ayaklarını oradan kaydırdı. Onları içinde bulundukları konumdan çıkardı. Bunun üzerine biz de, ‘Birbirinize düşman olarak inin. Sizin için yeryüzünde belli bir süre barınak ve yararlanma vardır.' dedik." (Bakara-36)

"Derken, Adem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb'ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz o, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır." (Bakara-37)

"İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir, dedik." (Bakara-38)

Yüce Rabbimiz neden insanı kendine halife olarak seçmiştir?

Madem onu ilahî rehberler, peygamberleri örnek ve model olarak aldığı ve yaşamını bu doğrultuda şekillendirdiği taktirde sonuçta cennetine koyacaktı, neden onu bu dünyaya gönderdi.

Çünkü Rabbimiz yeryüzünde kendi varlığını kavrayacak, hakikati anlayacak, fehmedecek bir varlığı; insanı bu iş için uygun görmüştür. Burada Rabbimizin dünya yaşamı ile ilgili olarak çizdiği senaryo için baş aktör olarak insanı seçtiğini görüyoruz.

Bu aktörü Rabbimiz ilk olarak neden cennette yaratmış ardından dünyaya göndermiştir?

Çünkü Rabbimiz esasında insanoğlu için arzu ettiği yerin cennet olduğu mesajını bizlere vermektedir.

Daha sonra biz insanoğlu için yaşamın gayesini belirlemiştir. "O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır." (Mülk-2) Hangi davranışın daha güzel, hangisinin çirkin olduğu ilahî rehberlikle açıklanacaktır. İnsanoğlu Rabbinin övdüğü davranışları yapmaya koşullandırılmaktadır. Bu çerçevede insan, Rabbinin güzel dediği davranışlara yönelir, çirkin olanlarından sakınırsa yaşamın gayesine uygun davranmış olacak, meleklerin endişeleri boşa çıkarılmış ve Rabbimizin insan ile ilgili buyurduğu gerçekler kanıtlanmış olacaktır.

Hakikati evrenin sahibinden öğrenen akılla altmış yıllık kısacık ömründe aklına gelen her şeye hakikat diye sarılan bir olur mu?

Yine Mülk suresinde Rabbimiz insanoğluna "O, yedi göğü tabaka tabaka yaratandır. Rahmân'ın yaratışında hiçbir uyumsuzluk göremezsin. Bir kere daha bak! Hiçbir çatlak (ve düzensizlik) görüyor musun? Sonra tekrar tekrar bak; bakışların (aradığı çatlak ve düzensizliği bulamayıp) âciz ve bitkin halde sana dönecektir." (Mülk-3) diye seslenerek bu kusursuz evreni kendisi için hazırladığını ve insanı yarattığını hatırlatıyor. Rabbimizin en ince ayrıntısına kadar dizayn ettiği, tasarladığı bu görkemli konakta insana da yer verdiyse ve insanı en seçkin, düşünebilen, yorumlayabilen varlık olarak yarattıysa bu insana değer verdiğini göstermektedir. Zira bizler sevmediğimiz insana bir bardak su bile ikram etmeyiz. Evimizin kapısını hele hiç açmayız.

Yüce Rabbimiz insandan çok umutludur.

Yaptığı bunca iyilik ve jestlerin karşılığında insandan sadece "daha güzel" davranmasını istemiştir. İnsanoğlu hep "en güzeli" gözetir, Allah'ın bak dediği yerden bakar, kimlik ve kişiliğini Adem (as) gibi oluşturursa tekrar ait olduğu yurduna dönecektir. "…Tarafımdan size bir yol gösterici (peygamber) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir…"

Şayet insanlık evren hakkında doğru bir yaklaşım geliştirebilseydi bugün yeryüzü kana bulanır ve yaşanmaz hale gelir miydi? Yirminci yüzyıl insanı evreni babasının malı gibi görmeseydi bugün çevre sorunlarından bahseder miydik?

Aklıma gelmişken zikretmeden edemeyeceğim. Amerika'da düzenlenen bir çevre konferansında anlı şanlı politikacılardan biri şöyle der: "Bizler gelecek kuşaklara iyi bir çevre bırakmak zorunda değiliz. Çünkü gelecek kuşaklar henüz gelmemiştir. Bizleri seçemeyecekleri gibi iktidarımızı sorgulayamaz ve bizi değiştiremezler."

İslam bizlere gezegenin bizlere verilmiş bir emanet olduğu bilincini verir. Zira evren Allah'ın mülküdür. İnsanoğlu burada kısa süreli konuk olarak bulunmaktadır. Bizler bir misafirliğe gittiğimizde kendi evimizde davrandığımız gibi serbestçe, dilediğimiz gibi davranabiliyor muyuz? Su isterken bile nezaket kuralları çerçevesinde uygun bir dille istiyoruz. O halde konuk olarak bulunduğumuz şu evrende edebimizle oturmamız gerekir. Bu konakta oturmanın edebini, kuralını yine içinde biz insanoğlu ile birlikte bu görkemli konağın sahibi belirleyecektir.

"Yeryüzünde gezen her türlü canlı ve (gökte) iki kanadıyla uçan her tür kuş, sizin gibi birer topluluktan başka bir şey değildir. Biz Kitap'ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Sonunda hepsi Rablerinin huzuruna toplanıp getirilecekler." (En'am-37)

Şu iki yaklaşım arasındaki farka dikkat ettiniz mi? Birisi gezegenin kendilerinin malı olduğu dolayısı ile onu hoyratça kullanabileceklerini telkin ederken, diğeri, Kur'an ayeti yeryüzündeki tüm canlıların bizler gibi gözetilmesi gereken varlıklar olduğunu telkin ediyor. Söyler misiniz, gezegeni yaşanmaz hale getiren kimler ve henüz bize göre gelmemiş olan tarihin sonunu hangi düşünce getirecek?

"Görmedin mi Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir. Kötü bir sözün durumu da; yerden koparılmış, ayakta durma imkanı olmayan kötü bir ağacın durumu gibidir." (İbrahim-24,25,26) Ayette kökleri evrenin sahibine dayanmayan uygarlıkların çürük ağaca benzetildiği, dolayısıyla insanlığa kokuşmuşluğun dışında asla huzur getiremeyeceği ve eninde sonunda yıkılacağı anlatılmaktadır.

İşte son yarım yüzyılda Batılı değerlerin küresel anlamda taşıyıcılığını yapan Amerika'nın ulusal strateji dairesi başkanı ve Amerika'nın yüzyıllık planlarını yapan birkaç beyinden birisi Bırizeinski İş Bankası Yayınlarından çıkmış 100 Yılın Sonu adlı kitaptaki makalesinde şunları söylemektedir: "Amerikan rüyası çökmeye mahkûmdur. Şayet Amerika ideolojisini yenilemez, hayat felsefesini yeniden inşa etmez ise yıkılmaya mahkûmdur. Amerika'nın yıkılışı dış bir nükleer güç tarafından değil, kendi içinden olacaktır." Bırizeinski, Amerika'nın Rönesans aydınlarının peşine takılarak "Bizler insanlık tarihi boyunca gelmiş geçmiş bütün dinlerin, Tanrı'nın insanlık için sakıncalı gördüğü davranışları özgürlükler adına serbest bıraktık." demektedir. Amerika kendi içinden yıkılmak istemiyorsa ideolojisini sorgulamalı, yenilemeli derken yazar şunları söylüyor: "Tanrı'nın gönderdiği üç büyük dinin ahlâkî öğretilerini benimsemeliyiz. Yoksa Amerikan toplumu 21. yüzyılda satranç oyununu kazanmayı bırak, kendi varlığını bile koruyamaz." diyor.

Çağımızın, köklü olarak sorgulanmayan, ezbere herkesin kullandığı bir kavramı olarak özgürlüklerin burada sorgulanması gerekir. Hiç trafik işaretlerinin bozulduğu ve herkesin kendi hesabını yaptığı bir dört yol ağzında trafikte kaldınız mı? Herkes geçmeye çalışacak ve orada bir kargaşa yaşanacaktır. İşte o anda kurallar ve işaretlerin yaşamımızı nasıl kolaylaştırdığı anlaşılmaktadır. Dünyanın her yerinde insanlar trafik lambalarına aynı anlamı verirler. Kırmızı durmak, yeşil geçmek içindir. Ancak modern insan nedense yaşamının anlamlandırılmasını çok da önemsememektedir. Özgürlük öylesine vazgeçilmez bir değer olarak hayatımıza sokulmaktadır ki en kutsal değerleri bile anlamsızlaştırmakta, insanı evrenin sahibine karşı edepsizleştirmektedir.

Sonuç olarak;
Rabbimiz bir insan yaratmak ister de bunu neden meleklerle paylaşır?
Hadi meleklerle paylaşmış, milyarlarca yıl sonra yüce kitabımız Kur'ân-ı Kerim'de neden yer verir?

Anlaşılan o ki Rabbimiz bizler için adeta bir senaryo çizmiş ve bizler insanoğlu olarak bu senaryodaki rollerimizi oynuyoruz. Bu senaryoda, büyük fotoğrafı görebilen, ait olduğu yurda tekrar döneceğine inanan, kısacası hayata ve gezegene ilahî perspektiften bakabilen insan yeryüzünü imar edebilir, medeniyet kurabilir.

Esasında bu hikâyenin Kur'an'da uzun uzadıya anlatılmasının nedeni; insanoğlunun ait olduğu dünyayı bilmesi, içindekiler ile beraber şu anda yaşadığı dünyanın sahibini tanıması içindir. Rabbimiz kıyamete kadar geçerli olacak son ilahî kitabında da bundan dolayı hikayeye yer vermiştir.

Bizler de son ilahî dinin muhatapları olarak ait olduğumuz mekânın cennet olduğunu unutmamalıyız. Şu anda yaşadığımız dünyanın da cennete dönüşmesini, selamete ve huzura erişmesini istiyorsak, iki dünyanın da sahibi olan Allah (cc) ile bağlantımızı kurarak, O'nun rehberliğinde ancak kişisel ve toplumsal gelişimimizi tamamlayabileceğimize ve insanlığı da yaşanabilir bir medeniyet iklimine kavuşturabileceğimize inanıyorum.


Abdurrahim Şen


Benim Kişisel Gelişim Kitabım Kuran-ı Kerim 'dir