Milletin, ne olduğunu izah ederken, demiştim ki; Türk milleti, halk idaresi olan cumhuriyetle idare olunur bir devlettir. Şimdi, devlet ne demektir, bunu izah ve ifade edelim. Devlet dediğimiz zaman, her şeyden evvel bir insan cemiyeti, bir millet mevcudiyeti anlaşılır. Bundan sonra, bu insan cemiyetinin coğrafî hudutlarla çevrilen bir mıntıkada yerleşmiş olduğu görülür. Yine millet bahsinde demiştim ki; Türk milleti, Asya nın garbında ve Avrupa nın şarkında olmak üzere kara ve deniz sınırlariyle ayırt edilmiş, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar. Onun adına Türkeli derler. Milliyet meselesinin ferdî ve müşterek hürriyet meselesi olduğunu biliyoruz. Yani : Bir milleti teşkil eden fertlerin o millet içinde, her nevi hürriyeti; yaşamak hürriyeti, çalışmak hürriyeti, fikir ve vicdan hürriyeti emniyet altında bulunmak lâzımdır. Keza bir milletin heyeti umumiyesinin her nevi hürriyeti, yani kendi topraklarında, haricin hiçbir müdahale ve tahdidi olmaksızın hür ve müstakil yaşaması ve çalışması lâzımdır. İşte, devlet, gerek fertlerin hürriyetini temin için millet üzerinde bir nüfuza ve gerek millet ve memleketin istiklâlini muhafaza edebilmek için kendine has bir nüfuz ve kuvvete malik olmalıdır.


O halde devlet :

"Muayyen mıntıkada yerleşmiş ve kendine has bir kuvvete sahip olan efradın mecmu heyetinden ibaret bir mevcudiyettir".

DEVLET
Devletin haiz olduğu kuvveti ifade ederken, bu kuvveti kendine has diye tavsif ediyoruz. Filhakika devleti teşkil eden milletin sinesinde nüfuz icra eden kuvvet, ferden hiç kimse tarafından verilmiş değildir.
O, bir siyasi nüfuzdur ki; devlet mefhumunda bizatihi mevcuttur ve devlet, onu halk üzerinde tatbik etmek ve milleti haricen diğer milletlere kartı müdafaa eylemek salâhiyetine maliktir. Bu siyasî nüfuz ve kudrete "irade, veya hâkimiyet" denir. Madem ki, devlet bir iradeye, bir hâkimiyete maliktir, Hâkimiyet onu ifade ve infaz için birtakım vasıtalara muhtaçtır. Bu vasıtaları ihtiva eden devlet teşkilâtında millet meclisi ve hükümet teşkilâtı esastır.


Asrımızda, bu esasî olan teşkilâtın istinat ettiği an'ane haline gelmiş, birtakım esasî prensipler vardır.
a) Demokrasi prensibi, halkçılık : Bu prensibe nazaran, irade ve hâkimiyet, milletin umumuna aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi prensibi, hâkimiyeti milliye şekline inkılâp etmiştir.
b) Temsilî hükümet prensibi : Bu prensip, millî hâkimiyetin tatbik ve icrasını tanzim eder.
c) Devletin teşkilâtı esasiyesini tespit eden kanunun, diğer kanunlara tefevvuku prensibi : Bu prensip, asrî teşkilâtı esasiye de, kanuniyetin ve adlî istikrarın müvellididir.
Bu saydığımız prensipler (a, b, c) demokrasi prensibinin binası gibi görülür. Filhakika demokrasi prensibi, ameli kıymetini ancak bu saydığımız prensipler sayesinde iktisap eder.

Devletin Hakimiyeti ve Devlette Hakimiyet
Devlette hâkimiyetin mevcudiyeti iki, esasî mesele tevlit eder :
1. Hâkimiyet neden ibarettir? Hâkimiyette ne vardır Hudutları nedir ?
2. Hâkimiyete istinaden hangi fiiller hukuken yapılabilir?
Bu, devletin hâkimiyeti meselesidir. Bu meselede devlet dahilî mesnedinden, milletten ayrı olarak mücerret tasavvur olunuyor ve bu suretle siyasî kuvvetinin tabiat ve hudutları tayin ve tespit olunmak isteniyor.
Devletin siyasi kuvveti, sinesinde mevcut fertlerin ve cemiyetlerin, mevcudiyeti dolayısı ile tahdit olunmuştur; ne derece tahdit olunmuştur? Bunu, hukuku âmme tayin eder. Devletin diğer devletlerin ve kendi teşkilâtına dahil olmayan diğer eşhasın, mevcudiyeti dolayısiyle hâkimiyetinin derecesini de hukuku düvel gösterir. Binaenaleyh, devletin hâkimiyeti meselesi tam manasiyle, bir hukuku esasiye meselesi değildir.
II. Hâkimiyet meselesinin meydana koyduğu ikinci esasî mesele, devlette, devlet içinde hakimiyet meselesidir. Bu doğrudan doğruya hukuku esasiyeye taallûk eder. Hukuku ammenin ve hukuku düvelin hudutlarını tayin ettiği hâkimiyet, kime aittir ? Şunu söylemek lâzımdır ki; devlet, bir hukukî mefhumdur. Hakikatte idare edenler hâkimiyeti istimal ederler. O halde, devlette idare edenler kimler olmalıdır ? Siyasî kuvvetin meşru olabilmesi için, devletin, mücerret hâkimiyeti, fiilen kime tevdi olunmalıdır? İşte bu suallere cevap veren, demokrasi prensibidir.

DEVLET ŞEKİLLERİ
Tarihin ve hukukun tetkiki, bize hâkimiyetin başlıca üç muhtelif tarzda kullanıldığını göstermektedir.
I. Hükümdarlık (monarşi):
Hâkimiyet, "kral, imparator, şah, padişah, prens, emir" gibi muhtelif unvanlar alabilen hükümdara, yalnız bir şahsa münhasırdır. Hâkimiyeti tatbik eden devletin bütün memurları yalnız bir adam namına hareket ederler. Devletin son iradesini, yalnız hükümdar izhar eder. Hükümdar, yalnız batına, devleti sevk ve idare eder ve her şeyi o emrederse öyle bir devletin hükümetine, hükümeti mutlaka denir. Böyle bir devlette hükümdar "devlet benim" der; muharebe ilân eder, sulh akteder, kanunlar yapar, vergiler koyar, memleketin varidatını istediği gibi sarfeder, hülâsa memleket onun malikânesidir. Eğer hükümdar, kanunları hazırlayan, millet vekillerinden mürekkep bir Meclis kabul etmişse, o zaman mesrutî hükümet olur. Bu şekil hükümette dahi, nihayet, yine her şey, hükümdarın son sözüne bağlıdır. Hükümeti meşrutada hükümdarlar bir vatandaşa bir hükümet teşkil ettirir; memleketi onunla idare eder. İngiltere; Belçika, İtalya meşruti hükümetlerdir.

II . Oligarşi
:
Bu tarz hükümette hâkimiyet birkaç kişinin, birkaç ailenin veya bir sınıf halkın elindedir. Aristokrasi, oligarşinin başka bir şeklidir; bunda da hâkimiyet, zadegânın elindedir.

III. Demokrasi (halkçılık):

Demokrasi esasına müstenit hükümetlerde, hâkimiyet, halka, halkın ekseriyetine aittir. Demokrasi prensibi, hâkimiyetin millette olduğunu, başka yerde olmayacağını iltizam eder. Bu suretle demokrasi prensibi, siyasî kuvvetin, hâkimiyetin, menşeine ve meşruiyetine temas etmektedir.
Demokrasinin tam ve en bariz hükümet şekli Cumhuriyet' tir.

DEMOKRASİ PRENSİBİNİN MUHTEVİYATI
Demokrasi esası, bugün asrî teşkilâtı esasiyenin umumî farikası gibi görünmektedir.
Hükümdarlık ve oligarşi, artık zamanı geçmiş arızî tekillerden başka bir mahiyette telâkki edilemezler. Gerçi, henüz batlarında hükümdarlar bulunan devletler vardır. Fakat bunların hemen hepsi, demokrasi prensibini kabul etmektedir. Artık hakimiyetin sahibi olduğunu iddia cesaretinde bulunabilecek hükümdar enderdir.
Bir milletin, ameli olarak, demokrasi prensibini ilân etmesi o millet ekseriyetinin içtimaî kuvvetinin bir neticesidir. Millet, kâfî derece kuvvetli olunca, kuvvet ve kudreti eline ahr. Bu hâdise bazen ihtilâl ile ve bazen de hükümdarla muslihane bir anlatma ile husul bulur. Artık bugün, demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır. Yirminci asır, birçok müstebit hükümetlerin bu denizde boğulduğunu görmüştür. Rus çarlığı, Osmanli Padişahlığı ve Hilâfeti, Almanya ve Avusturya - Macaristan İmparatorlukları bunların başlıcalarından dır. Bundan başka, demokrasi ile idare olunan Portekiz gibi mutedil hükümdarlıkların, demokrasinin daha bariz bir tekilde tatbikini tazammun eden cumhuriyet muvacehesinde silindiği görüldü. En nihayet, bugün, İngiltere, Belçika gibi büyük eski demokrasilerin, daha bariz ve daha iyi tanzim olunmuş bir demokrasinin tahakkuk ettirilmesi yolunda, çalıştıkları görülmektedir. Demokrasi fikri, asri teşkilâtı esasiyenin bir farikası olduğu halde, fikir çok eskidir. Demokrasi fikrinin muhteviyatı ve mânası hakkında lâyıkıyle tenevvür için onun kısaca tarihini hatırlatmak faideli olur. Bundan en aşağı 7000 sene evvel, Mezopotamya'da , ilk beşeriyetin medeniyetlerinden birini kuran Sumer, Elam ve Akat kavimlerinde demokrasi prensibi tatbik , olunmuştur. Filhakika, bu Türk kavimler, müttehit bir cumhuriyet teşkil etmişlerdir. Bundan sonra, Atina ve Isparta gibi Yunan şehirleri, bir nevi demokrasi ile idare olunurlardı.

Roma dahi demokrasi hayatı yaşamıştır.
Türk milleti en eski tarihlerinde, meşhur kurultaylarıyla, bu kurultaylarda devlet reislerini intihap etmeleriyle demokrasi fikrine ne kadar merbut olduklarını göstermişlerdir. Son tarih devirlerinde, Türklerin teşkil ettikleri devletlerde, başlarına geçen padişahlar, bu usulden ayrılarak müstebit olmuşlardır.
Kralların ve padişahların istibdadına, dinler mesnet olmuştur. Krallar, halifeler, padişahlar etraflarını alan papazlar, hocalar tarafından yapılmış teşviklerle, ilâhî hukuka istinat etmişlerdir. Hâkimiyet, bu hükümdarlara Allah tarafından verilmiş olduğu nazariyesi uydurulmuştur. Buna göre, hükümdar, ancak Allah a karşı mes'uldür. Kudret ve hâkimiyetinin hududu yalnız din kitaplarında aranabilir. İlâhi hukuka müstenit bir mutlakıyet kaidesi önünde, demokrasi prensibinin, ilk aldığı vaziyet mütevazıdır. O, evvelâ hükümdarı devirmeğe değil, onun yalnız kuvvetlerini tahdide, mutlakıyeti kaldırmağa çalıştı. Bu çalışma 400 - 500 sene evvelinden batlar. Evvelâ, kuvvetin milletten geldiği ve kuvvet gayri muktedir bir ele düşerse onun istirdat edilebileceği, bu kuvvetin milletin vekillerinden mürekkep meclis tarafından kullanılması lâzım geleceği ifade olundu. On altıncı asırda demokrasi prensibi, hükümdarların nüfuzunu kırmak için, siyasî mücadele vasıtası olarak kullanıldı. Bu mücadelelerde en nihayet ortaya atılan fikirler şunlardan ibaretti "Kuvvet millete aittir. Onu kanun dairesinde bir hükümdara vermiştir. Bazı ahvalde geri alabilir.
On sekizinci asırda idi ki; demokrasi fikri, mukavemet olunamaz bir kuvvet ve cereyan aldı.
Demokrasi prensibi, hâkimiyeti milliye prensibi tekline girdi ve hukuku esasiyeye geçti. Artık, milletle hükümdar arasında mukavele fikri kayboldu. Ortaya hâkimiyet tecezzi ve ferağ edilemez fikri çıktı. Bu fikri şöyle izah ettiler : Hâkimiyet, fertlerin iradesi fevkinde, fertlerin tetkil ettikleri milletin müşterek şahsiyetine raci, umumî, maseri iradedir. Binaenaleyh hâkimiyet birdir, cüzülere ayrılamaz ve hâkimiyetin ifade ettiği maşerî irade, onun sahibi olan müşterek şahsiyet, millet tarafından, hiçbir vakit, başkasına devir ve ferağ edilemez.

Demokrasi prensibi :
Hâkimiyeti istimal eden vasıta ne olursa olsun, esas olarak, milletin hâkimiyete sahip olmasını ve sahip kalmasını icap ettirir: Bu noktayı, birkaç kelime ile izah edelim :
a) Demokrasi esas itibariyle siyasî mahiyettedir. Demokrasi, bir içtimai muavenet veya bir iktisadî teşkilât sistemi değildir. Demokrasi maddî refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariye vatandaşların, siyasî hürriyet ihtiyacını uyutmayı istihdaf eder. Bizim bildiğimiz demokrasi, bilhassa siyasîdir; onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki murakabesi sayesinde, siyasî hürriyeti temin etmektir. ;
b) Demokrasinin birinci hassasiyle müşterek ikinci bir hassası daha vardır. O da şudur : Demokrasi, fikrîdir; bir kafa meselesidir. Her halde, bir mide meselesi değildir. Hükümet prensibi de, bir adalet muhabbetini ve ahlâk fikrini icap ettirir. Demokrasi, memleket aşkıdır, aynı zamanda babalık ve analıktır.
c) Demokrasi, esasında ferdîdir; bu vasıf vatandaşın hâkimiyete,insan sıfatiyle, iştirak etmesiyledir.
d) En nihayet, demokrasi, müsavatperverdir ; bu vasıf, demokrasinin, ferdi olması vasfının zarurî bir neticesidir. Şüphesiz bütün fertler aynı siyasî hakları haiz olmaktadırlar. "Demokrasinin bu ferdî ve müsavatperver vasıflarından, umumî. ve müsavi rey prensibi çıkar."

MİLLET
Bilmeli ki, milli benliğini bilmiyen milletler, Başka milletlerin şikarıdır (1923).
ATATÜRK'ÜN EL YAZILARI İLE
TÜRK MİLLETİNİN MÜTALEASI
Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Millet sözünden ne anlaşılır; ne anlaşılmak lâzımdır? Bunu anlatayım:

Türk Milletinin Teşekülündeki Âmiller:
Sözlerimin kolay anlaşılması için yine Türk milletine bakacağım; çünkü dünya yüzünde ondan daha büyük, ondan daha eski, ondan daha temiz bir millet yoktur ve bütün insanlar tarihinde görülmemiştir. Bugünkü Türk milletine bir resim tablosuna bakar gibi bakalım ve şimdiye kadar edindiğimiz bilgilerin yardımı ile düşünelim; bu tabloda neler görüyorsak, bu tablo bize neler hatırlatıyorsa, onları birer birer söyleyelim:
1. Türk milleti, halk idaresi olan cumhuriyetle idare olunur bir devlettir.
2-Türk Devleti lâiktir. Her reşit, dinini intihapta serbesttir.
3-Türk Dili;Türk milletinin dili Türkçe dir.
Türk dili dünyada en güzel, en zengin ve en kolay olabilecek bir dildir. Onun için, her Türk dilini çok sever ve onu yükseltmek için çalışır. Bir de, Türk dili, Türk milleti için mukaddes bir hazinedir. Çünkü, Türk milleti geçirdiği nihayetsiz badireler içinde, ahlâkının, an'anelerinin, hâtıralarının, menfaatlerinin, elhasıl bugün kendi milliyetini yapan her şeyin dili sayesinde muhafaza olunduğunu görüyor. Türk dili, Türk milletinin kalbidir; zihnidir.

Türk Yurdu
Türk milleti Asyanın garbında ve Avrupanın şarkında olmak üzere kara ve deniz sınırlariyle ayırt edilmiş, dünyaca tanınmış büyük bir yurtta yaşar. Onun adına Türk Eli derler. Türk yurdu daha çok büyüktü. Yakın ve uzak zamanlar düşünülürse, Türk'e yurtluk etmemiş bir kıta yoktur. Bütün dünyada, Asya, Avrupa, Afrika Türk atalarına yurt olmuştur. Bu hakikatler eski ve hususiyle yeni tarih vesikaları ile malûmdur.
Fakat bugünkü Türk milleti, varlığı için bugünkü yurdundan memnundur. Çünkü; derin ve şanlı geçmişin; büyük ve kudretli atalarının mukaddes miraslarını bu yurtta da muhafaza edebileceğinden, o mirasları, şimdiye kadar olduğundan çok fazla zenginleştirebileceğinden emindir.
Vatanımız, Türk milletinin eski ve yüksek tarihi ve topraklarının derinliklerinde mevcudiyetlerini muhafaza eden eserleri ile yaşadığı bugünkü siyasî sınırlarımız içindeki yurttur. Vatan hiçbir kayıt ve şart altında ayrılık kabul etmez bir kütledir.

Türklerin Menşei,Teşekkülleri ve Tarzı
Türk milletinin her kişisi, birtakım farklarla ve fakat umumî surette birbirine benzer. Bazı yapılış farklarını ise tabiî bulmak lâzımdır. Çünkü Mezopotamya, Mısır vadilerinden başlayan malûm tarihten evvel Orta Asya, Rusya, Kafkasya, Anadolu, dünkü ve bugünkü Yunanistan, Girit, Romalılardan evvel Orta İtalya, velhasıl Akdeniz sahillerine kadar yayılmış ve yerleşmiş ve bu başka başka iklimlerin tesiri altında, başka başka cinslerle binlerce sene yaşamış, kaynaşmış bu kadar eski ve bu kadar büyük bir insan cemiyetinin bugünkü çocuklarının tamamı tamamına birbirlerine benzemeleri mümkün müdür? Her zaman, her yerde, küçük bir aile çocuklarının bile tamamen birbirine benzemeleri vaki değildir. Türk kavmini, yalnız bir noktada, iklimi aynı dar bir mıntıkada belirmiş zannetmek doğru değildir. Türk kavmi yukarda söylediğimiz gibi, çok büyük bir sahada vücut bulmuş ailelerin birleşerek Sop (Klan) ve Sop'ların birleşerek Boy (Kabile) ve Boy'ların birleşerek Öz (Aşiret) ve Öz'lerin de birleşerek El (Medine) ve en nihayet El'lerin bir merkezde birleşmeleriyle büyük bir camia vücuda getirmiştir. Bu büyük Türk camiasını terkip eden unsurların mahiyetleri arasındaki fark büyük olmamakla beraber, menşein vüs'ati, nüfusun kesreti düşünülünce Türk kavimlerinin aralarındaki manevî rabıtanın gevşek olması, ve muhtelif namlarla, muhtelif roller oynaması tabiî görülür. Bu sebepledir ki tarih, hadiselerini yazdığı kavimleri nerede, nasıl ve ne namda tanıdıysa o surette yazmıştır.
Böyle olmakla beraber bugünkü Türk milletinin esası aynı menşein, aynı azîm müşterek mazinin tespit ettiği muayyen tiptedir, Türk tipi...

Bu son sözlerden anlaşılıyor ki Türk milletini yapan insanların tarihleri birdir.
Türk milletinin müşterek görünen bir hali daha vardır. Hakikaten dikkat olunursa, Türklerin aşağı yukarı hep ahlâkları birbirine benzer. Bu yüksek ahlâk hiçbir milletin ahlâkına benzemez. Ahlâkın, millet teşkilinde yeri çok büyüktür, mühimdir. Bu ehemmiyeti iyice anlamak için, ahlâk hakkında birkaç söz söylemek fazla olmaz. Ahlâk dediğim zaman, ahlâk kitaplarında yazılı olan nasihatleri murat etmiyorum zira ahlâklılık diye yaptığımız işler ve yapmaktan sakındığımız işler; kitaplarda yazılı olan veya birtakım ahlâk hocalarının tavsiye ettikleri şeylerden daha evveldir ve o sözlerden, o nasihatlerden ayrı olarak, onlara asla kulak vermeyerek insanlar tarafından yapılmaktadır. İş, nazariyatın hakimi, amiridir. Ahlâk kaidelerinin nasıl yapılması lâzım geleceği, ahlâklılık olduğu anlaşılan işler görüldükten, tecrübe edildikten sonra anlaşılır.

Bir iş, her nereye ait olursa olsun insanın kuvvet kullanmasını , yorulmasını muciptir. İnsanlar, mecbur olmadıkça kendilerini yormak istemezler. Halbuki, bazı işler vardır ki, kendiliğinden insana, onu yapmak için derunî bir arzu. bir temayül ilham eder, o iş şayanı arzu olur. İşte ahlâki işler, aynı zamanda hem mecburî ve hem de şayanı arzu olan işlerdir.