Büyük patlama düşüncesi 1920'lerde ortaya atılmış ve ancak 1965'de kozmik arka plan ışınımının ortaya konulması ile doğrulanmıştır. Bu ışınım, evrenin çok sıcak, şiddetli ve ani bir başlangıçla ortaya çıktığının açık kanıtıydı. Buna rağmen, 1960'larda, her devrimci teoride olduğu gibi, evrendeki tüm maddenin büyük patlamanın ilk 3 dakikası içinde oluştuğu fikrine komik olarak bakıp, kahkahalarla gülen bilim adamları da sıkça görülmekteydi. Oysa bütün kanıtlar yavaş yavaş evrenin sonlu bir zamanda ortaya çıktığını göstermekteydi. Ex nihilo nihil fit (hiçbir şeyden hiçbir şey doğmaz) daha anlaşılır hale geldi. Kuramı destekleyen önemli deliller art arda tespit edilmeye başlandı. Evrenin genişlediğinin tespiti tam bir sürpriz oldu. Çünkü o zamana kadar inanılan "durağan evren" modeliydi. Yani evren sonsuzdan beri hep vardı. Durağan evren modeli Aristoteles'e kadar uzanmaktaydı.


Geçmişin sınırlılığına ve evrenin sonsuz olamayacağına işaret eden şu iki tür fiziki delil vardır: termodinamik kanunları ve evrenin genişleme kuramı. Termodinamik, evrenin zaman üzerinde artış gösteren düzensizliğini (entropi) öne sürer ve evrensel bir kuraldır. Evren sonsuz bir zaman süresine sahip olmuş olsaydı, ısının sıcaktan soğuk cisimlere geçişi durumuna ulaşacaktık. Ve şu an buz gibi bir evrende olacaktık.


Buna ek olarak en önemli kanıtlardan biri, arka plan=zemin fon ışımasıdır. Bu fon ışıması elektromanyetik dalgadır. Isısı yaklaşık 2.72 K'dir (ya da -270.43 santigrat derece). Arka fon, kaynağını büyük patlamadan sonraki 300-400.000 yıllık dönemden alır ve bu dönemde evrendeki ısı yaklaşık 3000 K'dir. Fon ışınımı, evrenin galaksi ve kuarsarlardan çok önceki, henüz herhangi bir cismin oluşmadığı döneme bakabilmemizi sağlar. Evrenin genişlemesi ile fon ısısı yaklaşık 1000 faktörü ile azalarak bugün ölçülen değeri ile yaklaşık 2.72 K düştü. Yüz milyar yıl sonra daha da azalarak 1 K düşecektir. Tüm gökyüzü boyunca hemen hemen eş dağılımlıdır (izotropik). Uzayın farklı bölgelerinde ve yönlerinde yalnızca yüz binde bir oranında değişir. Bu dengeli dağılım, başlangıçtan yaklaşık bir saniye sonra evrenin her yerinde sıcaklığın eşit olduğunu gösterir. Bu dönemin ardından ise evrendeki madde yoğunluğu eşit ve dengeli dağılmamıştır. Genellikle gökadalarda kümelenmiş ve yoğunlaşmıştır. Evrenin kümelenen görünür madde ağırlığı yaklaşık 1048 tondur. Ancak bu ağırlık değerine göre evren kendi kütle çekiminden kurtularak sürekli olarak genişlemek durumunda kalacaktı. Genişleyen evren her nesneyi komşularından uzaklaştırmaya çabalar. Buna karşın cisimler arası karşılıklı kütleçekimi kuvvetleri buna karşı çıkar ve cisimleri bir araya getirmeye çalışır.


Kırmızıya kayma evrenin genişlediğinin bir başka kanıtıdır. Klasik bir fizik kuralı olarak, bize yaklaşan bir ışık dalgasının dalgaboyu küçülür, sıkışır ve ışığı maviye kaymış görürüz. Uzaklaşma hareketi sırasında ise dalgaboyu büyür ve bu kez kırmızıya kayar. Yapılan gözlemlerle, yıldızların ve galaksi kümelerinin kırmızıya kaydığı yani evrenin genişlediği anlaşılmıştır. Edwin Hubble, galaksilerden gelen ışığı inceleyerek (1920), neredeyse bütün galaksilerin Dünya'ya olan mesafeleri R ile orantılı, bir V hızı ile bizden uzaklaştığını (tayf incelemesinde kırmızıya kaydığını), yani V=H*V denklemini keşfetti. Hubble kanunu olarak adlandırılan bu denklemde H sabittir. Buna göre evren genişlemektedir.


Evrene teleskopla bakıldığında, yıldız dağılımları ve yıldızların oluşturduğu galaksiler, kümeler tek biçimli olarak dağılır. Özellikle bu tek biçimlilik yakındaki yıldız ve galaksiler için belirgindir. Kozmik arka plan ışımasında olduğu gibi, evrende tercihli bir yön yoktur. Galaksilerin evrendeki dağılımları ile bunların parlaklıklarının kırmızıya kayması, radyo kaynaklarının, gerek x-ışınları gerekse kara cisim ışıması eşyönlü oluşu bunun kanıtlarındandır. Her yönde, küçük farklarla da olsa aynı şekilde görünen madde dağılımı vardır. Ancak, kural olarak evrenin her yönde "tam homojen" olması durumunda galaksiler hiç bir zaman ortaya çıkamazdı. Bu nedenle yoğunlukta küçük dalgalanmaların olması gerekir. Bunlar tohum görevi görerek ve milyarlarca yıl sonra galaksi oluşumuna imkân verecektir. Başlangıçta 100 binde 1 oranındaki bir dağılım farklılığı şimdiki galaksilerin oluşumu için yeterlidir. Bu eşyönlülük başlangıçta bir noktadan yayılımın göstergesidir. Diğer bir ifade ile evrenin bir noktadan genişlediğinin göstergesidir.


Büyük patlamayı destekleyen diğer bir kanıtta, teoride öngörülen ve gerçekte gözlenen helyum yoğunlukları arasında evrende büyük uyumun olmasıdır. Helyum, yıldızların içinde nükleer füzyon yoluyla sentezlenir. Yıldızlar arası bölgelerde helyum bolluğu %27 oranındadır. Yıldızlarda da yüzde bir kaç oranında farklarla helyum bolluğu her yerde aynıdır. Bu uyum, şu anda, büyük patlamadan 13.7 milyar yıl sonraki bir anda büyük patlamadan yalnızca bir saniye sonrası için yapılan hesapların doğruluğunu da gösterir.

Olbers Paradoksu

Geceleri gökyüzünün karanlık olması, evrenin bir başlangıcı olduğunun ve durağan-sonsuzdan beri olmadığının ayrı bir göstergesidir. Dünyanın kendi etrafında dönmesi gece-gündüz döngüsünü oluştururken, 23,5 derece eğimle Güneş çevresinde dönme mevsimleri oluşturur. Gündüz, Dünya'mızın Güneş'e bakan kısmında aydınlık-gün olur.

Uzun dönem hâkim olan düşünceye göre evren sonsuzluktan beri var olduğuydu. Sonsuzluktan beri var olan bir evrende (durağan evren modeli), gece gökyüzü neden karanlıktı? Gece gökyüzünün karanlık olması bir yana, sonsuz parlaklıkta olması gerekiyordu. Çünkü milyarlarca galaksi ve galaksilerin oluştuğu yıldızlar vardı. Eğer uzayın sınırları yoksa başlangıçta beri evren varsa, bu durumda sonsuz sayıda yıldız var demektir. Bu da bol miktarda ışık anlamına gelir. Yıldızlar uzaya ısı ve ışınım akıtırlar ve bu boşlukta yavaş yavaş birikir. Eğer yıldızlar sonsuz zamandan beri varsalar, ışınımında sonsuz yoğunlukta olması gerekirdi. Ama hepimizin şahit olduğumuz gibi, gece gökyüzü karanlıktır. Bu sadece bizim gözümüzün görmesin bağlı değildir, aynı zamanda ölçüm araçlarıyla da (teleskoplar) aynı şekilde izlenir.