Üstad Bediüzzaman Said Nursî Kimdir? - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Üstad Bediüzzaman Said Nursî Kimdir?

  1. Bediüzzaman Said Nursî (Said Kürdî, -ibni Mirza), 20. yüzyılda yaşamış İslam alimi. 1876 yılında Bitlis'in Nurs köyünde doğdu. Babasının adı Mirza, annesinin Nuriyedir.

    1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanından hemen önce İstanbul'a geldi. İslamcı bir siyasi parti olan İttihad-ı Muhammedi Fırkası'na katıldı. 31 Mart Vakası'ndan sonra partinin diğer yöneticileriyle birlikte tutuklanarak yargılandı, ancak suçsuz bulunarak serbest bırakıldı ve İstanbul'u terk etti. 1909'dan itibaren hayatını Doğu Anadolu'da sürdürdü. 1911'de İstanbul'a döndü. I. Dünya Savaşı'nda Teşkilat-ı Mahsusa'da çalıştı. 1915-1917Darül Hikmetül İslamiye de görev aldı. 1925 Şeyh Said isyanından sonra tutuklandı. Sonra serbest bırakıldı. Cumhuriyete ve çağdaş rejime karşı olduğu iddiasıyla; önce IspartaBarla adında bir köye sürüldü. Burada kendisine en yakın olarak Ahmed Hüsrev Efendi adlı talebesini görmüş, hatta birkaç yerde onun kendisin yerine geçecek yegane varisi olduğunu da açık bir şekilde beyan etmiştir. Isparta'nın ardından Eskişehir (1935), Kastamonu (1936), Denizli (1943) ve Afyon Emirdağ'a (1945) sürüldü. 1950'de Demokrat Parti iktidarınca serbest bırakıldı. Risale-i Nur Külliyatı adı altında topladığı eserleri kaleme aldı. 23 Mart 1960 yılında vefat etti. arasında Ruslar tarafından savaş esiri alındı. Savaştan sonra ülkeye döndü, yakınlarında

    Mezarını askerlerin bilinmeyen bir yere götürdükleri veya denize attıkları söylenmesine rağmen müritleri onu Isparta'da bir dağ yamacına defnetmişlerdir.

    Fikirleri ve Yaptıkları

    Said Nursî bir eserinde kendi hayat tarzını şöyle özetlemiştir: "Kur'ân-ı HakîmAllah'ı ve İslamiyet'ı tanımak ve O'na iman ve ibadet etmek için yaratılmıştır. İlim, meşruiyet, hürriyet, dürüstlük, ümit, çalışmak, sebat gibi faziletler ise, İslam çerçevesi içinde insanın hayatına anlam veren değerlerdir. Ona göre bunlar hem dünya, hem de âhiret saadeti açısından insanın olmazsa olmaz gerçekleridir. Bu sebeple 6000 sayfayı aşan eserlerini din, iman ve fazilet üzerinde yoğunlaştırmıştır. Said Nursî, inançsız insanlara ve din dışı fikirlere özellikle dikkat çekmiş ve talebelerine ve insanlara bunlardan uzak durması ve mücadele etmesi hakkında devamlı telkinlerde bulunmuş ve yönlendirmiştir. mürşidimizdir, üstadımızdır, imamımızdır, her bir âdabda rehberimizdir." Bu bakış açısına göre göre insan,


    Hayatının ilk dönemlerinde Bitlis ve Van yörelerinde yaşamış olmasına rağmen, Osmanlı yönetimini ve dünyayı yakından takip etmiştir. Eğitimin yeterince dine ağırlık vermediği konusundaki düşüncelerini Sultan Abdülhamid'e arz etmek üzere İstanbul'a gelmiş, fakat ciddiye alımadığından geri gönderilmiş, aynı teklifi daha sonra Sultan Reşad'a götürmüş, Doğu Anadolu'da Medresetü'z-Zehra adında bir dini medrese kurmak için hazineden ödenek ayrılmasını önermiş ancak medrese kurulmadan ülke Atatürk'ün önderliğinde Milli Mücadele ortamına girmiştir. "İstibdâdın her nevine karşıyım. Onu nerede görürsem tokadımı vururum. Bence istibdâdın en kötüsü ilme yapılan istibdattır. Ben ekmeksiz yaşarım, hürriyetsiz yaşayamam. İman ne kadar gelişirse hürriyet de o kadar parlar. İşte asr-ı saadet!" sözleriyle dini ve milli hürriyete olan büyük sevdasını ifade etmiştir.Birinci Dünya Savaşında esir düşerek iki buçuk yıl Rusya'da esaret hayatı yaşamıştır. Daha sonra İstanbul'un işgalinde işgalci güçlere karşı mücadele ederek ilim adamlarını ve halkı uyarmıştır. İstanbul âlimlerinin Kuva-yı Milliye ve Kurtuluş Savaşı aleyhinde verdiği fetvayı, "İşgal altındaki bir yerde bulunan sorumluların verdiği fetva irade özgürlüğü bulunmadığı için mualleldir (sakat ve tutarsızdır)" gerekçesiyle karşı çıkmıştır.


    1922 yılının sonunda Ankara'ya gelmiş ve daha sonra mebuslara hitaben bir bildiri yayınlayarak yeni Türkiye'nin şekillenmesinde dini dinamiklerin ihmal edilmemesi gerektiğini ifade etmiştir. Hayatını üç döneme ayırmıştır: Doğumundan Risale-i Nur'u telif etmeye başlama tarihi olan 1926 yılına kadarki hayatını Eski Said, bu tarihten 1950'ye kadar olan kısmını Yeni Said, 1950'den sonraki hayatını da Üçüncü Said diye adlandırmıştır. Bu ayrımları fikri bir değişiklik değil metod değişikliği olarak tanımlamıştır.

    Kronoloji

    • 1878 - Bitlis'in Hizan İlçesine bağlı İsparit Nahiyesinin Nurs Köyünde dünyaya geldi.
    • 1888 - Medrese eğitimini tamamladı.
    • 1894 - Van'a giderek orada coğrafya, matematik, jeoloji, fizik ve kimya gibi müsbet ilimleri öğrenmeye başladı. Kendisine Bediüzzaman lâkabı verildi.
    • 1907 - Eğitimle ilgili islam ve bilimi eksen alan projelerini padişaha sunmak üzere İstanbul'a geldi. Van'da kurmayı planladığı Medesetül Zehra padişah tarafından kabul gördü ve ödenek ayrıldı.
    • 1909 - İttihad-ı Muhammedi Fırkası (Fırka-i Muhammediye)kuruluşunda kurucu üye olarak yer aldı.
    • 1909 - 31 Mart Olayı sebebiyle Divan-ı Harp Mahkemesinde yargılandı.
    • 1911 - Şam Emeviye Camii'nde büyük bir hutbe okudu. Bu hutbe daha sonra Hutbe-i Şamiye adıyla kitaplaştırıldı. Münâzarat ve Muhakemât gibi eserlerini telif etti.
    • 1915 - Birinci Dünya Savaşı'na katıldı.
    • 1916 - Bitlis savunması esnasında yaralanarak Ruslara esir düştü.
    • 1918 - İki buçuk yıl süren esaretten, bir Rus askerin yardımıyla firar etti. İstanbul'a geldi. Devrin tek İslâm Akademisi olan "Dârü'l-Hikmeti'l-İslâmiye"ye üye oldu.
    • 1919 - 19 Ocak 1919'da Mustafa Sabri, İskilipli Mehmet Atıf Hoca, Ermenekli Saffet efendi gibi din ve eğitimcilerle birlikte Müderrisler Cemiyetinin kuruluşuna üye olarak katıldı.
    • 1919 - Mesnevî-i Nuriye adlı eserini yazmaya başladı.
    • 1920 - İstanbul'un İngilizler tarafından işgali üzerine Hutuvât-ı Sitte adlı bir eser yayınladı. Bu eser yüzünden işgal kuvvetleri tarafından gıyabında ölüm cezasına mahkûm edildi.
    • 1922 - Zaferden sonra Mustafa Kemal Atatürk tarafından Ankara'ya TBMM'ye dâvet edildi. Burada mebuslara hitaben bir beyannamede dinden uzaklasmaya karşı çıktı.
    • 1923 - Ankara'yı terkederek talebe yetiştirerek münzevi bir yaşam sürmek üzere Van'a yerleşti. Öğrencilerine ders vermeye başladı. Erek Dağı'nda iki senesini geçirdi.
    • 1925 - Şeyh Said İsyanı'ndan sonra Burdur'a sürüldü ve Burada Nur'un İlk Kapısı isimli eserini yazdı.
    • 1926 - Barla'ya sürüldü. Burada Risale-i Nur'u telife başladı. Sözler ve Mektubat'ın tamamı, Lemalar'ın da büyük bölümünü burada yazdı.
    • 1934 - Barla'dan Isparta'ya sürüldü.
    • 1935 - "Gizli cemiyet kurmak, rejimin temel düzenini yıkmak" iddiasıyla Eskişehir Ağır Ceza Mahkemesinde aleyhinde dâvâ açıldı ve mahkeme neticesinde Tesettür Risalesi'nden dolayı 11 ay hapse mahkûm edildi. 120 öğrencisiyle birlikte Eskişehir Hapishanesinde tutuklu kaldı ve orada tecrid altında tutuldu.
    • 1936 - Hapis cezasının bitiminden sonra 7 yıllığına Kastamonu'ya sürüldü.
    • 1943 - 126 talebesiyle birlikte tekrar "rejimin temel düzenini yıkmak" suçundan tutuklanarak Denizli Hapishanesine sevk edildi. 9 ay tutuklu kaldı.
    • 1944 - 9 aydan sonra Emirdağ'a götürüldü ve burada zorunlu ikâmete mahkum edildi.
    • 1948 - Aynı suçlamalarla tekrar tutuklanarak 54 talebesiyle birlikte AfyonEmirdağ'a götürüldü. Hapishanesine sevk edildi. Yaklaşık 20 ay hapiste kaldı. Buradan tekrar
    • 1952 - Gençlik Rehberi eseri hakkında açılan dava münasebetiyle İstanbul'a geldi ve bu davadan beraat etti.
    • 1953 - Emirdağ'a döndü. İkinci defa İstanbul'a geldi ve üç buçuk ay burada kaldı. Bundan sonraki hayatı genellikle Emirdağ ve Isparta'da geçti.
    • 23 Mart 1960 - Şanlıurfa'da vefat etti.(Şu an mezarının nerede olduğu tam olarak bilinmemektedir.)


  2. 2007-11-27 #2
    Bilim dergisi New Scientist, 50. yıldönümü sayısında, önümüzdeki 50 yıl içinde bilim ve teknoloji alanında kaydedilebilecek gelişmeleri yazdı. Bilim adamlarının tahminlerine göre 50 yıl içinde şu gelişmeler bekleniyor:

    * Hayvanlarla konuşulabilecek: Geliştirilecek yeni bilgisayar ve cihazlarla, maymunlardan balıklara kadar birçok hayvanın duygularını, zihinlerini okumak ve insanların anlayabileceği şekilde bilgisayarda kelimelere dökmek mümkün olacak.

    * Felçliler maratona katılabilecek: Geliştirilecek yeni tedavi yöntemleri sayesinde felçliler maratona bile katılabilecek ölçüde sağlıklarına kavuşturulabilecek.

    * Vücut nakli yapılabilecek: Sun'î olarak geliştirilen organlar sayesinde sayısız organ nakli yapılabilecek, kayıp uzuvlar yenilenebilecek, hatta tam vücut nakli söz konusu olabilecek. (Bediüzzaman'ın ‘ölüme hayat rengi verilebileceği' öngörüsünü de yarın ele alacağız).

    * Robotlar hayatın parçası olacak: Robot teknolojisi çok ilerleyecek ve robotlar hayatımızda çok önemli bir rol oynayacak.

    Şimdi bunları nazara alarak Bediüzzaman'ın öngörüleri ile karşılaştıralım. Yalnız, şuna işaret edelim: İlim adamları, elli yıl sonrası öngörülerde bulunuyor. Bediüzzaman ise, bundan 100 sene önce öngörülerde bulunduğuna göre, demek ki, 150 sene sonrası için öngürülerde bulunuyor: Bülbülün dilini çözüp, bize tercüme ettiğini 16 Kasım 2006 tarihli yazımızda nazara vermiştik.1

    "Hayvanât ve tuyûrun çoğu insana musahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasıl ki, en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip ilham-ı İlâhî ile azîm bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bâzı işlerde istihdam ederek ve papağan misillü kuşları konuşturarak, medeniyet-i beşeriyenin mehâsinine güzel şeyleri ilâve etmiştir; öyle de, başka kuş ve hayvanların istidad dili bilinirse, çok tâifeleri var ki, karındaşları hayvanât-ı ehliye gibi, birer mühim işte istihdam edilebilirler. Meselâ, çekirge âfetinin istilâsına karşı, çekirgeyi yemeden mahveden sığırcık kuşlarının dili bilinse ve harekâtı tanzim edilse, ne kadar faydalı bir hizmette, ücretsiz olarak istihdam edilebilir…

    "Mâdem hakikat böyledir. Mânâsız bir eğlence hükmünde olan fonoğraf işlettirmek, güvercinlerle oynamak, mektup postacılığı yapmak, papağanları konuşturmaya bedel, en hoş, en yüksek, en ulvî bir eğlence-i mâsumâneye çalış ki, dağlar sana Dâvudvârî birer muazzam fonoğraf olabilsin ve hava-i nesîminin dokunmasıyla eşcar ve nebâtâttan birer tel-i mûsıkî gibi nağamât-ı zikriye kulağına gelsin ve dağ, binler dilleriyle tesbihât yapan bir acâibü'l-mahlûkat mahiyetini göstersin ve ekser kuşlar, Hüdhüd-ü Süleymânî gibi birer mûnis arkadaş veya mutî birer hizmetkâr sûretini giysin. Hem seni eğlendirsin, hem müstaid olduğun kemâlâta da seni şevk ile sevk etsin, öteki lehviyât gibi, insaniyetin iktizâ ettiği makamdan seni düşürtmesin."2

    Aslında bütün bu ilmî gelişmelerin, mu'cize eliyle insanlığın ufkuna sunulduğunu dikkate sunar Bediüzzaman. Taşlar, ağaçlar, güneş, kamer Resûl-i Ekrem'i (asm) tanıyıp mu'cizesine mazhar oldukları gibi, hayvânât, cin, melek tâifesi dahi onu tanıyor, onu dinliyor; mucizesini gösteriyor:

    "Bir kurt, Uhban isimli bir çobanın keçisini kapmış. Uhban da, keçisini kurdun elinden kurtarmış. Kurt demiş: ‘Allah'tan kormadın mı rızkımı elimden aldın?' Çoban demiş: ‘Acaip! Kurt konuşur mu?' Kurt ona demiş:

    "‘Acaip senin hâlindedir ki, bu yerin arka tarafında bir zât var, sizi Cennete dâvet ediyor; peygamberdir; onu tanımıyorsunuz!'

    "‘Ben gideceğim, fakat, kim benim keçilerime bakacak?' Kurt demiş: ‘Ben bakacağım!'

    "Çoban, çobanlığı kurda devretmiş gitmiş, Resûl-i Ekrem'i (asm) görmüş, imân etmiş; dönmüş. Bakmış ki kurt bekliyor. Zâyiât yok. Hidâyetine vesîle olduğu için, ona bir keçi kesip ziyâfet vermiş."3 Kezâ, "Kureyş reislerinden Ebu Süfyan ve Safvan bir kurdu gördüler, bir ceylânı takip edip Hârem-i Şerîf'e girdi. Kurt dönmüş. Hayret etmişler. Kurt konuşmuş ve Resûl-i Ekrem'in (asm) peygamberliğini haber vermiş. Ebû Süfyan, Safvan'a demiş ki: ‘Bu hikâyeyi kimseye söylemeyelim; korkarım Mekke boşalıp onlara iltihak edecekler.'"4


    Dipnotlar:


    1- Sözler, s. 319.; 2- Sözler, s. 236.; 3- Müsned, 3:83, Tirmizi, 4:476.; 4- Şifâ, 1:331.

  Okunma: 3467 - Yorum: 1 - Amp
Kullanıcı Oylaması: /5 -