Charles Darwin Kimdir? (Doğal Seleksiyon) - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Charles Darwin Kimdir? (Doğal Seleksiyon)

  1. (1809 -1882) Düşünce tarihinde pek az bilim adamı Darwin ölçüsünde tepki çekmiştir. Evrim kuramını içine sindiremeyenler onu hiç bir zaman bağışlamamışlardır. Yaşadığı dönemde, "Maymunla akrabalık bağın annen tarafından mı, baban tarafından mı?" diye alaya alınmıştı. Günümüzde ise daha ileri giden, onu bir "şarlatan", dahası bir "şeytan" diye karalamak isteyen çevreler vardır.


    Bir bilim adamına gösterilen bu tepkinin nedeni neydi? Darwin kimdir, ne yapmıştı?

    Darwin küçük yaşında iken de horlanmıştı, hem de babası tarafından: "Seni, anlaşılan, ava çıkma, köpeklerle eğlenme ve fare yakalama dışında hiç bir şey ilgilendirmiyor. Geleceğin, kendin ve ailen için yüz karası olacaktır!"

    Geleceğinin yüz karası olacağı söylenen çocuk, biyolojinin anıt yapıtı Türlerin Kökeni'nin yazarı, tüm çağların sayılı bilim adamlarından biri olur.

    Varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Charles Darwin, sekiz yaşına geldiğinde annesini yitirir. Çocuğunun iyi yetişmesi yolunda hiç bir şey esirgemeyen babası başarılı ve saygın bir hekimdi. Dedesi Erasmus Darwin, evrim konusuyla ilgilenen tanınmış bir doğa bilginiydi.

    Entellektüel bir çevrede büyüyen Charles okulda parlak bir öğrenci değildi. Öğretmenleri arasında ona "aptal" gözüyle bakanlar bile vardı. Oysa bu bakış, yüzeysel bir izlenimi yansıtmaktaydı; sıkıntı Charles'ın okul programıyla bağdaşmayan kendine özgü ilgilerinden kaynaklanıyordu. Hayvanlara, özellikle böceklere derin bir ilgisi vardı. Daha küçük yaşında onu saran bu ilgi, ilerde belirginlik kazanan üstün gözlemleme yeteneğinin itici gücüydü.

    Üniversitede, ilk iki yılını alan tıp öğrenimi başarısız geçer. Dönemin tartışma konuları arasında onu yalnızca canlıların kökeni sorunu ilgilendirmekteydi. Ama babası umudunu tümüyle yitirmek istemiyordu; hekim olmak istemeyen oğlunu hiç değilse din adamı olmaya ikna eder.

    Edinburg'dan Cambridge Üniversitesine geçen delikanlı burada da, teoloji öğreniminin yanı sıra böcek toplama etkinliğini sürdürür; oluşturduğu zengin koleksiyonla bilim çevrelerinin beğenisini kazanır. Bu arada botanik ve jeoloji derslerini de izlemekten geri kalmaz.

    Yirmi iki yaşında üniversiteyi bitirir, ama kilisede görev almaya yönelik değildir. Bir rastlantı, aradığı olanak kapısını ona açar. Güney Amerika kıyılarından başlayarak uzun süreli bir araştırma gezisine çıkmaya hazırlanan kraliyet gemisi Beagle'e doğa araştırmacısı aranmaktaydı. Botanik profesörünün tavsiyesi üzerine Darwin'e, masraflarını kendisinin karşılaması koşuluyla, bu görev verilir. Ancak genç bilim adamının babasının desteğini sağlaması kolay olmaz.

    1831'de başlayan geziye Darwin beş yıl süren yoğun ve çetin bir uğraşla, dünyanın henüz bilinmeyen pek çok kıyı ve adalarında türlere ilişkin fosil ve örnekler toplar; gözlemsel bilgiler edinir, notlar alır. Doğa onun için tükenmez bir laboratuvardı. Özellikle Gallapagus adalarındaki dev kaplumbağalar ile kuşlar üzerindeki gözlemleri, değişik çevre koşullarında türlerin nasıl oluştuğu konusunda ona önemli ipuçları sağlamıştı. Kimi türlerin çevreyle uyum kurarak sürdürdüğü, kimi türlerin ise değişen koşullarda uyumsuzluğa düşerek yok olduğu izlenimi kaçınılmazdı.

    Ülkesine döndüğünde Darwin'in yapması gereken şey, topladığı bilgileri işlemek, evrim olgusuna kanıtlara dayalı açıklık getirmekti. Ne var ki, bu kolay olmayacaktı. Bir kez toplanan gözlem verilerinin düzenlenmesi bile yıllar alacak bir işti. Sonra, evrim konusu dikenli bir sorundu; yerleşik önyargılara ters düşmek kolayca göze alınamazdı.

    Darwin incelemelerinden türlerin sabit olmadığını, uzun süreli de olsa, çevre koşullarına göre değiştiğini öğrenmişti. Ama "evrim" denen bu değişimin düzeneği neydi? Bu soruya yanıt arayışı içinde olan Darwin'e 1838'de okuduğu bir kitap ışık tutar. Thomas Malthus'un yazdığı Nüfus Üzerine Deneme adlı bu kitap ilginç bir tez ortaya koyuyordu: canlılar için yaşam bir var olma ya da yok olma savaşımıdır; çünkü, hemen her çevrede, nüfus artışı beslenme olanaklarını kat kat aşmaktadır. Bu savaşımda güçlüler karşısında zayıf kalanlar yok olup gider; çevresiyle uyumsuzluğa düşenler elenirken, uyum kuranlar çoğalır.

    19. yüzyılın acımasız kapitalizminin "laissez faire et laissez passer" (bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler) sloganında da yansıyan bu düşünce, Darwin'in yirmi yıl sonra açıkladığı evrim kuramının özünü oluşturur: doğal seleksiyon evrimin itici gücü, ilerlemenin dayandığı düzenekti.

    Evrim düşüncesi, insanın kendi varlık kökenini bilme merakım da içermektedir. İlkel topluluklarda bile kendini açığa vuran bu merakın özellikle mitoloji ve dinlerin oluşumundaki rolü yadsınamaz. Ancak bilim öncesi açıklamalar masalımsı birer öğreti niteliğindedir. Her şey gibi insan da Tanrısal gücün ürünüdür. Gelişmiş dinlerde bile evrim düşüncesi yer almamıştır.

    Evrimden ilk söz edenler, M.Ö. 6. yüzyılda yaşayan İyonya'lı filozoflar olmuştur. Thales tüm nesneler gibi canlıların da sudan oluştuğu savındaydı. Daha çarpıcı görüşü onu izleyen Anaximander'de bulmaktayız: "Canlıların kaynağı denizdir. Başlangıçta balık olan atalarımızdan bugünkü formumuza evrimleşerek ulaştık." Gene o dönemin bir başka filozofu, Herakleitus, canlıların gelişmesinde aralarındaki çatışmanın rolüne değinir. Bunlardan ikiyüz yıl sonra gelen antik çağın ünlü filozofu Aristoteles'te evrim düşüncesi daha belirgindir. Onun görüşünde aşağıdaki ilginç noktaları bulmaktayız:

    (1) Canlıların en ilkel düzeyde kendiliğinden oluştuğu,
    (2) Organizmaların basitten daha karmaşık formlara doğru geliştiği,
    (3) Canlıda organların ihtiyaca göre oluştuğu.

    Ancak ortaçağ teolojisinde bu tür düşüncelere yer yoktu. Gerçek kutsal kitaplarda açıklanmıştı. Evrim düşüncesi bir sapıklıktı.

    Evrime bilimsel yaklaşım, Aydınlık Çağı'nın sağladığı göreceli özgür düşünme ortamını bekler. Bu alanda ilk adımı Fransız doğa bilimcisi Buffon'un attığı söylenebilir. Buffon, canlıların sınıflanmasına ilişkin Aristoteles sistemini düzeltme ve geliştirme amacıyla çalışmaya koyulur. İlgilendiği konuların başında evrim geliyordu. Fosil ve diğer kanıtlara dayanarak canlı türlerin evrimle oluştuğu görüşüne ulaşmıştı. Ama kilisenin sert tepkisiyle karşılaşınca, Buffon, "Kutsal kitapta bildirilenlere ters düşen sözlerimi geri alıyorum" diyerek sessizliğe gömülür.

    Ünlü isveç botanikçisi Linnaeus'un modern sınıflama yöntemine ilişkin çalışması evrim düşüncesine destek sağlayan başka bir girişimdir. Darwin'in dedesi Erasmus Darwin de, Buffon gibi, canlıların yaşam dönemlerinde edindikleri beceri veya özelliklerin yeni kuşaklara geçmesiyle evrimleştiği görüşündeydi.

    Bu görüşü geliştiren Fransız doğa bilgini Lamarck ise evrim konusunda oldukça tutarlı ilk kuramı oluşturur. Kısaca, "canlıların yaşam dönemlerinde kazandıkları özelliklerin ya da uğradıkları değişikliklerin (bunlar çevre koşullarının etkisinde ortaya çıkabileceği gibi, organların kullanış veya kullanışsızlık nedeniylede olabilir) kalıtsal yoldan yeni kuşaklara geçtiği" diye özetleyebileceğimiz bu kuram, sağduyuya yatkın görünmesine karşın, bilim dünyasında beklenen ilgiyi bulmaz.

    Kuramın olgusal içerik yönünden yetersizliği bir yana, bilinen kimi gözlemsel verilere ters düşmesi benimsenmesine olanak vermiyordu. Açıklama gücünü bugün de koruyan, daha kapsamlı ve tutarlı evrim kuramını Darwin'e borçluyuz. 1859'da yayımlanan Türlerin Kökeni adlı yapıtta ortaya konan bu kuramın benimsenmesine ortam hazırdı. Kısa sürede bir kaç yeni basım yapan kitap, insanlığın dünya anlayışında eşine pek rastlanmayan köklü bir devrime kapı açmaktaydı.

    Dönemin seçkin bilginlerinden T. H. Huxley'in şu sözlerinin çağdaşı pek çok bilim adamının duygularını dile getirdiği söylenebilir: Biz türlerin oluşumuna ilişkin, doğruluğu olgusal olarak yoklanabilir bir açıklama arayışı içindeydik. Aradığımızı Türlerin Kökeni'nde bulduk. Kutsal kitabın masalımsı açıklaması geçerli olamazdı. Bilimsel görünen diğer açıklamaları da yeterli bulamıyorduk. Darwin kuramı her yönüyle bilimsel yeterlikte idi.

    Kuramın dayandığı iki temel nokta vardır:

    (1) Canlı dünyada, yeni türlerin oluşumuna yol açan sürekli ama yavaş giden değişim;

    (2) "Doğal seleksiyon" dediğimiz evrim sürecini işler kılan düzenek.

    Birinci nokta, türlerin sabitliği varsayımını içeren yerleşik öğretiye ters düşmekteydi. İkinci nokta, evrimin tüm ereksel görünümüne karşın salt mekanik terimlerle açıklanabileceğini göstermekteydi.

    Darwin kuramının özünü oluşturan doğal seleksiyon, başlangıçtan günümüze değin, değişik eleştirilere uğramıştır. Bu nedenle, ilkenin öncelikle açıklığa kavuşturulması gerekir. Darwin'in evrim kuramı, gözlenebilir üç olgu ve iki ilke içerir.

    İlk olgu, üreme biçimleri ne olursa olsun, canlıların geometrik diziyle çoğalma eğilimidir.

    İkinci olgu, bu eğilime karşın türlerde nüfusun aşağı yukarı sabit kaldığıdır. Bu iki olgudan, Darwin 'yaşam savaşımı' ilkesine ulaşır.

    Üçüncü olgu, canlıların (bir türü hatta bir aileyi oluşturan bireylerin bile) az ya da çok belirgin farklılıklar sergilemesidir. Yaşam savaşımı ilkesiyle birleşen bu olgu Darwin'i temel ilkesi olan doğal seleksiyon düşüncesine götürür. Belli bir çevrede farklı özellikler taşıyan bireyler arasında yaşam savaşımı varsa, doğal koşullara uyum bakımından, özellikleri üstünlük sağlayan bireylerin (veya türlerin) egemenlik kurması, diğerlerinin elenmesi kaçınılmazdır.

    Evrim sürecinin dayandığı bu düzeneğe, tüm eleştiri ve uğraşlara karşın, daha geçerli diyebileceğimiz bir alternatif bulunamamıştır. Ayrıntılarında kimi değişikliklere uğramakla birlikte, kuramın sürgit Darwinci kalmayacağını gösteren herhangi bir belirti yoktur ortada!

    Newton, yerçekimi ilkesiyle devinim yasalarının, yersel ya da göksel, tüm nesneler için geçerli genellemeler olduğunu göstermişti. Darwin de yaşam savaşımı, doğal seleksiyon, çevreye uyum gibi bir kaç ilke içeren kuramıyla evrim olgusuna bilimsel açıklama getirdi; insanın ottan çiçeğe, amipten maymuna uzanan canlı dünyanın bir parçası olduğunu gösterdi.


  2. 2007-11-24 #2
    BİLİMSEL BİR TOPLANTI

    Herkes 30 haziran 1860 tarihini bekliyordu.
    O gün Oxford'daki İngiliz Bilim Geliştirme Derneği'nin bir toplantısı yapılacaktı.
    Bu tip etkinliklerde bilimsel konular ele alındığı için görüşmelerde ciddiyet ön plandadır.
    Bilimle ilgili kişiler fikirlerini ağırbaşlı tavırlarla anlatır,izleyenler sessizce dinlerlerdi.
    Ama o gün yapılacak toplantının her zamankinden farklı geçeceği tahmin ediliyordu.
    Zihinlerde böyle bir kanı belirmesinin iki nedeni vardı:
    Birincisi, Darwin'in evrim kuramı için görüşler ortaya konacaktı.
    İkincisi,o günlerin iki ünlü bilim adamı arasındaki kişisel çekişme en üst seviyedeydi.
    Richard Owen hayvan anatomisi alanında uzman bir kişidir.
    Fosil kemiklerini,eksiklikleri tamamlayarak tam iskelet haline getirmede dünyaca ünlü idi.
    Thomas Henry Huxley ise kendi alanında bir hayli başarılı olan biyologdu.
    Bu iki kişi birbirinden hiç hoşlanmıyordu.Meslek hayatları boyunca bu böyle devam etti.
    Özellikle Zooloji Derneği,Royal Society ve Doğa Tarihi Müzesi mücadele mekanları oldu.
    Bu kurumların idari yapısı,buralara sunulan bilimsel bilgiler ve sonuçların değerlendirilmeleri…
    Bunların tümü, ikisi için uzlaşamadıkları konulardan sadece birkaçıdır.
    En önemlisi ise R.Owen ,Darwin'den ve onun kuramından nefret ediyordu.
    Huxley ise Darwin'in en ateşli taraftarıydı.
    Toplantıya katılacak olan bir diğer kişi ise herkesin dikkatini üzerinde toplamıştı.
    Bu kişi Oxford Piskoposu Samuel Wilberforce idi.
    Tabii ki evrim kuramının tek kelimesine bile inanmıyordu.
    İnanmamak bir tarafa elinden gelse bu tip görüşleri insanların zihninden silerdi.
    Yaygın bir söylentiye göre R.Owen bir gece önce piskoposu evinde ziyaret etmişti.
    Ona teori ile ilgili geniş açıklamalarda bulunmuştu.
    Nihayet o gün geldi.
    Bin kişiden fazla insan salonu olduğu gibi doldurdu.Bir o kadarı içeri girememişti.
    Darwin toplantıya katılmıyordu.
    Açılış konuşmasını New York Üniversite'sinden J.W.Draper yaptı.
    Konu ‘Bay Darwin'in Görüşleri Işığında Avrupa'nın Entelektüel Gelişimi' idi.
    Konuşma açılış özelliğinde idi ama tam iki saat sürdü.
    Büyük bir ihtimalle dinleyicilerin ezici çoğunluğu uyuklamıştır.
    Nihayet kürsüye Piskopos S. Wilberforce çıktı.
    O günlerde ses kayıt cihazları olmadığı için bundan sonrası rivayet şeklindedir.
    Üstelik bu rivayetler konuya taraf olup olmama açısına göre yorumlanarak söylenir.
    İfade edilen kelimeler harfi harfine olmasa da asıl düşünce olarak bugüne ulaşmıştır.
    S. Wilberforce evrim teorisinin anlamsızlığından söz ederek konuşmasına başladı.
    Bir müddet sonra Thomas Henry Huxley'in oturduğu bölüme döndü.
    Bizzat ona,maymunlarla akrabalığının büyükanne tarafından mı,
    Yoksa büyükbaba tarafından mı geldiğini sordu.
    Huxley,şüphesiz Darwin'in insanların maymundan geldiğini iddia etmediğini biliyordu.
    Söz konusu olan insan ve maymunun ortak bir atadan türeyişi idi.
    Ama Piskopos S. Wilberforce'ın bu sorusu karşısında biraz sinirlendi.
    Orada bulunanların bazısı bu sözlerin şaka yollu söylendiğini belirtmiştir.
    Ama bazıları da bir meydan okuyuş olarak algıladı.
    Huxley ayağa kalkarak cevabını şöyle verdi:
    --‘Bilimsel gerçekleri baltalamak için diller döken bir adamın soyundan gelmektense,
    Alçak gönüllü ve haddini bilen bir maymunun soyundan gelmeyi tercih ederim.'
    Huxley'in sözleri kelimesi kelimesine böyle miydi?Bunu tam olarak bilemeyiz.
    Ama;orasının bilimsel tartışmaların yer aldığı bir mekan olduğunu,
    Böyle bir yerde cahilce konuşan birinin akrabası olmaktansa,
    Maymunla akrabalığı yeğleyeceği anlamında konuşmuştu.
    Bu sözler üzerine ortalık bir anda karıştı.
    Bağırıp çağıran insanların gürültüsü salonun her yanını kaplayıverdi.
    İzleyicilerin bir kısmı bu sözlerin S. Wilberforce'ın makamına hakaret olduğunu söylüyordu.
    İyi bir bilim takipçisi olan Lady Brewster yere düşüp bayıldı.
    O tarihten 25 yıl önce Darwin'in yolculuk yaptığı geminin kaptanı Robert Fitzroy da oradaydı.
    Elindeki Kutsal Kitap'ı havada sallayıp ‘Kitap.Kitap' diye bağırıyordu.
    Piskopos S. Wilberforce ve yanındakiler salonu terk etti.
    Bunlardan sonra neler olduğu da çeşitli şekillerde anlatılır.
    Bazıları bir-iki bilimadamının kürsüye çıkarak konuştuklarını ve toplantının devam ettiğini söylerler.


  3. 2010-08-14 #3
    DOĞAL SELEKSİYON MU? DOĞAL ELENME Mİ?


    Charles Darwin ortaya attığı evrim teorisini doğal seleksiyon mekanizmasına bağlamıştır denilebilir. Bu mekanizmaya verdiği önem kitabına; Türlerin Kökeni, Doğal Seleksiyon Yoluyla ismi vermesinden de açıkça anlaşılmaktadır.
    Doğal seleksiyon doğal seçme demektir. Doğadaki yaşam mücadelesi içinde, doğal şartlara uygun ve güçlü canlıların ha-yatta kalacağı, diğerlerinin eleneceği varsayımına dayanır. Bu varsayımının doğada canlılar arasında mücadele kadar daya-nışmanın da var olduğu göz önüne alınmadan ortaya atıldığı açıktır.
    Darwin bu konuda Türlerin Kökeninde şunları yazmaktadır.
    -Burada görüyoruz ki insanın bir ırkı yöntemli olarak ge-liştirirken yaptığı gibi tek tek çiftler ayırmanın gereği yoktur. Doğal seçme bütün üstün bireyleri saklayarak ayıracak ve özgürce çaprazlanmaya bırakacaktır ve elverişsiz bütün bi-reyleri yok edecektir.
    ……………
    -Geleceğe şöyle kâhince bir göz atıp diyebiliriz ki her sı-nıfın büyük ve başat gruplarından olan çok yayılmış ve sık rastlanan türler sonunda üstün gelecek ve yeni başat türler türeteceklerdir.
    …………..
    -Doğal seleksiyon ise canlılar arasındaki sadece güçlü-nün yaşam hakkı kazandığı amansız bir yaşam savaşıdır.
    …………….
    -Canlılar devamlı bir yaşam savaşı vermekte, evrimleş-meyi yeterince başaramayan canlılar, başararak üstün du-ruma gelen canlılar tarafından elemine edilirler. Bu nedenle bu gün yaşayan türlerden çok azı nesillerini çok uzak gele-ceğe iletebilecektir.
    Darwin evrim teorisinde doğal seleksiyon mekanizmasını kur-gularken Malthaus'un Nüfus isimli eserinden oldukça etkilenmiş-tir diyebiliriz.
    Malthaus adı geçen kitabında canlıların orantısız olarak ço-ğaldıklarından, Dünyanın belirli bir kapasitesinin olduğundan, canlıların belirli olan bu kapasitesinden yaralanmak için araların-da savaştıklarından, savaşı kazananların ancak yaşama hakkını kazanabildiklerinden bahseder.
    Nitekim Darwin ünlü kitabında:
    -Doğal seçme yaşama savaşının, oda büyük bir hızla ço-ğalmanın sonucudur diye yazmaktan kendini alamamıştır.
    Görüleceği gibi teoriye doğa sadece güçlü olanlara yaşam hakkı tanımakta, zayıf olanları elemine etmekte, bu elemine so-nucunda canlılar zaman içinde güçlenip geliştiği sonuçta evrim-leştiği ön görülmektedir. Bu gelişime insanlarda dahildir.
    Bu seçiş canlıların doğallığından olan yaşama ve üreme gay-retlerinden kaynaklanmaktadır denilebilir. Bu seçişte bilinç söz konusu değildir. Çünkü evrim en baştan bir planlamayı yani bilin-ci ret eder. Fakat pek çok bilim insanı aynı fikirde değildir.

    ______

    Darwin'e göre canlılar hayatları boyunca müthiş bir yaşam mücadelesi içindedirler. Güçlü olanlar yaşar, güçsüz olanlar ise elemine edilir, hayat sahnesinden silinirler.
    Örneğin aslanlar tarafından tehdit edilen bir geyik sürüsünde zayıf ya da hastalıklı olanlar (hızlı kaçamayanlar) yakalanacak, daha hızlı koşabilen sağlıklı ve güçlü geyikler kurtulacak, dolay-sıyla hayatta kalacaklardır. Böylece zayıflar elenecek, hızlı ve güçlü olanlar yaşamlarını devam edecek, geyik sürüsü hızlı, güç-lü ve sağlıklı bireylerden oluşacak; bu bireyler hızlarını, güçlerini ve sağlıklarını diğer nesillere aktarma fırsatı bulduklarından daha gelişkin (evrimleşmiş) geyik sürüsü ortaya çıkacaktır.
    Burada yakalama işi avcının geyik sürüsü içindeki zayıfları, güçsüzleri, sağlıklarını kaybedenleri diğerlerinden ayırabildiği şeklindedir. Diğer ifade ile avcılar zayıf ve hastalıklı olanları di-ğerlerinden ayırabilmekte, bunları avlayarak sürünün sağlıklı ve güçlü bireylerden oluşmasını sağlamakta, bu yolla doğal seleksi-yonu gerçekleştirmektedirler.
    Bir avcı av sürüsünün içindeki zayıf ya da hastalıklı olanları sağlıklı ve güçlü olanlardan ayırabilir mi? Bu soruya vereceğimiz cevap evettir ve doğal bir melekenin sonucudur. Bu meleke hızlı koşma, keskin dişler, sivri pençeler ve bunlara uygun vücut yapı-sı gibi avcılara verilmiş avını daha kolay yakalamasına sağlayan özelliklerden sadece birisidir.
    Böyle bir özelliğin veriliş amacının nedeni de basittir. Böyle bir özellik sayesinde avcılar yaralı, hasta ya da zayıf bireyleri seçip üzerlerine odaklanarak daha kolay avlanmaktadırlar. Şüp-hesiz ki hızlı kaçamayanları hızlı kaçanlara göre avlamak daha kolaydır. Bu derece basit bir gerçeği allayıp pullayarak evrimin en güçlü mekanizmalarından biri olarak göstermek son derece ilginçtir.
    Yukarıda verilen örneği göz önüne aldığımızda avcı tarafın-dan avın seçilerek yani doğal seleksiyon sonucu yakalanmasın-dan çok; hızlı kaçamayan hastalıklı ve zayıfların yakalanıyor ol-ması daha mantıklı ve doğal değil midir?
    Diğer ifade ile avcılar sürüdeki hasta ya da zayıfları kendileri-ne var oluşlarında verilen avlanmalarına kolaylaştıran özel mele-kelerle diğerlerinden seçip ayırabilmekte, hasta ve zayıf olanlar kaçamadıklarından daha kolay yakalanmakta, diğer ifade ile avcı daha kolay avlanmaktadır.
    Görüleceği gibi yakalanma ya da yakalanmama işini bir se-çişten çok kaçıp kaçamama olarak görmek daha doğru ve man-tıklı olacağı kesindir.
    Gerçekte doğal seleksiyonun bilime ve mantığa uygun çok daha akılcı bir açıklaması vardır.
    Tersinim teorisi paralelinde olduğundan evrim teorisi taraftar-ları bunu kabul ederler mi bilemeyiz. Doğruluğu kanıtlanmamış bir varsayıma körü körüne bağlanıp doğru kabul etmenim sonuç-ları önemli değildir. Bu öngörümüzün delilleri canlıların inkâr edi-lemeyen kompleks yapılarıdır.
    Bütün canlılar mükemmel olarak yaratılmışlar, yaşamak ve üremek için gerekli olan bütün mekanizmalar, yaşamsal avantaj-lar kendilerine eksiksiz verilmiştir.
    Fakat zaman yeninin eskimesi gibi canlıları da eskitmekte, zaman içinde ihtiyarlamakta, yaşam avantajları zayıflamakta ve hatta bir kısmını kaybetmektedirler. Dış şartların (mutasyonlar) çeşitliliği, gücü ve zaman tersinim olarak tarif ettiğimiz bu negatif değişimi derinden etkilemektedir. Diğer ifade ile canlılar zaman içinde evrimleşme bir yana sahip oldukları yaşamsal avantajlarını kaybetmekte ya da zayıflatmakta tersinime uğramaktadırlar.
    Örneğin bir canlı yaralanır, bir yerini kırar ya da hastalanırsa yaşam avantajlarının en önemlilerinden bir kısmını yitirmiş olur. Bu arada savunma mekanizmaları zayıflar ya da tamamen kay-bolabilir. Yaşam avantajını kaybeden bir canlının sonu da şu ya da bu yolla ölümü yani yok olma demektir.
    Anlatmaya çalıştığımız doğal seleksiyon yerine koyduğumuz doğal elenme mekanizması Darwin'in görmezlikten geldiği ekolo-jik düzen ile de tam manasıyla örtüşür.
    Doğal seleksiyonun evrime neden olup olmadığı ise bir baş-ka tartışma konusudur ama tüm doğal kanun ve ilkelere uyumlu olan, bu kanun ve ilkelerle desteklenen tersinim varsayımının evrime göre çok daha akılcı ve bilimsel olduğu açıktır.
    Darwin de bu gerçeğin farkındaydı ve Türlerin Kökeni adlı kitabının sonlarında faydalı değişiklikler oluşmadığı sürece doğal seleksiyon hiçbir şey yapamaz demek zorunda kalmış-tır. Her zaman olduğu gibi bu günde rastlantılarla faydalı değişik-liklerin nasıl oluştuğu konusunda evrim teorisi taraftarlarının bir-kaç zayıf varsayım dışında söyleyecek fazla sözleri yoktur.
    Amerikalı ünlü biyokimya uzmanı Michael J. Behe Darwin'in Kara Kutusu adlı kitabında, doğal seleksiyon ile ilgili şunları söy-lemiştir:
    -Eksiltilemez bir biçimde kompleks olan biyolojik bir sis-temin varlığı, Darwin'in evrimine çok güçlü bir tehdit oluştu-racaktır. Çünkü biliyorduk ki, doğal seleksiyon sadece zaten önceden de çalışan sistemleri geçebilir. O halde, eğer bir biyolojik sistem aşama, aşama oluşmamışsa, geriye tek bir alternatif kalıyor demektir. Tek seferde tam ve eksiksiz bir şekilde ortaya çıkmıştır ki, doğal seleksiyonun bunda hiçbir rolü yoktur.
    Gerek teorinin kurucusu Darwin, gerekse günümüzün pek çok bilim adamı doğal seleksiyon mekanizmasının evrimleştirici bir gücü olmadığını bizzat kendileri de itiraf etmişlerdir:
    Bu Konuda Charles Darwin:
    -Teorimle ilgili güçlükler ve itirazlar şöyle sınıflanabilir.
    Doğal Seçmenin bir yandan zürafanın kuyruğu gibi sinek kovmaya yarayan pek az önemli bir organ ve öte yanda, göz gibi şaşılası bir organ türetebildiğine inanabilir miyiz?
    Günümüzün önde gelen evrimcilerinden biri olan, jeoloji ve paleoantropoloji profesörü Stephen Jay Gould ise doğal seleksi-yonun evrimleştirici gücü olamayacağını şöyle ifade eder:
    -Eğer evrimin her biri doğal seleksiyon tarafından des-teklenen uzun bir ara aşamalar dizisi içinde ilerlemesi gere-kiyorsa, nasıl yoktan böyle ayrıntılı bir şey elde ediyorsu-nuz?
    Bir kanadın %2'si ile uçamazsınız. Başka bir ifadeyle, sadece (şu an onları gözlemleyemediğimiz için) çok daha ayrıntılı formlarda kullanılabilen yapıların bu başlangıç aşa-malarını doğal seleksiyon nasıl açıklayabiliyor?
    Bu aşamada bir nokta diğerlerinden önde geliyor: baş-langıç evrelerinin çıkmazı. Mivart bu problemi en önemli problem olarak saptadı ve bu bugün hala devam ediyor.
    Yukarıdaki eleştirilerin evrime gönülden inanmış bir bilim in-sanı tarafından yapıldığını dikkat çekeriz. Eleştirmenin bu özelliği 0eleştirileri daha geniş ve derin bir boyutluk kazandırır.

    Hüdai ÇAKMAK
    Yazar
    Tersinim Teorisi Kurgulayıcısı

  4. 2011-07-28 #4
    Birileri bilimsel bir makaleyi sulandırmaya çabalamış. Aklı sıra gitgide yülkselip güçlenen evrim karşıtı fikirleri etkisizleştirecek.

    Bilimsel bir makaleye bilimsel yöntemlerle cevap verilir.

    Bilimsel yöntemlerle cevap verilemeyince işi edepsizliğe döküldüğünü; yergi, sövgü ve karalama edebiyatına dönüştürüldüğünü çok gördük.

    Bundan sonra bu siteye daha fazla önem vereceğiz.

    Hodri meydan.

    = = =

    Evrimleşen tek şey bilimdir.

    Tersinim Teorisinin Ana Mantığı ve Kurgulama Yöntemleri

    Tersinim genel anlamda değişim demektir. Fakat bu değişim negatiftir ve canlı cansız tüm varoluşu kapsar. Bu nedenle tersinim olayı evrenseldir; durdurulması, engel olunması mümkün değildir.

    Bazı karşıt düzenlerle (örneğin yararlanma mekanizmalarıyla) yavaşlatılabilir fakat etkisi asla sıfırlanamaz.

    Bunun nedeni de evrenimizin düzenli sistem ve karmaşaların bir arada bulunduğu kapalı bir sistemler bütünlüğü olmasıdır.

    Tersinimsel değişim karşımıza genelde çeşit azalması, sistemlerin bozulması, metal yorgunlukları, eskime, canlılarda hastalanma, ihtiyarlama vb. gibi onlarca şekilde karşımıza çıkar.

    Evrenimiz saf enerjiden oluşmuş, ezelden gelip ebede giden bu nedenle durağan Bir Büyük Bütünün içinde (tıpkı okyanuslardaki hava kabarcıkları gibi, insansı ölçülerimize göre dev, evrensel ölçülere göre hiç denecek kadar küçük) bir küre şeklindedir.

    Tersinim teorisine göre ezelden gelip ebede giden, her şeyi sarıp kuşatan bu Büyük Bütünün içinde evrenimize benzeyen ya da benzemeyen sonsuz sayıda başka evrenler vardır.

    = = = =

    Öncelikle şunu belirtelim ki Tersinim Teorisi pozitif bilimi temel alır. Akıl, mantık ve bilim dışı verilerden uzak durmaya çalışır.

    Uzak durmaya çalışır ama insan aklının bir algılama sınırının olduğunu da bilir.

    Bunun nedeni algılama yeteneklerimizin sınırlı ve hatalara açık olmasıdır.

    Diğer ifade ile biz gerçeklerin sonsuz dünyasına daracık bir pencereden şaşı gözlerle bakabiliyoruz. Bu nedenle sık sık yanılıp aldanabiliyoruz.

    Bir başka ifade ile algılama dolaysıyla öğrenebilme imkanlarımız sınırsız değildir. Her zaman yanılma ve aldanmalar açıktır.

    Şu ya da bu şekilde algıladığımız şu anın ne olduğunu neyi ifade ettiğini gerçekte bilemeyiz.

    En güçlü ve hızlı algılama duyularımız bile evrensel büyüklüklerin yanında hiç denecek kadar küçük ve zayıftır.

    Örneğin biz güneşin dünyamızı aydınlatıp ısıttığını, hayat verdiğini biliriz ya da öyle zannederiz.

    Gerçekte bizi şu anda aydınlatıp ısıtan yedi dakika önce güneşten kopup gelmiş ısı ve ışık dalgalarıdır. Şu anda var olduğunu gözlemlediğimiz güneşi biz gerçekte yedi dakika öncesindeki durumuna göre gözlemleyebiliyoruz.

    Bu da güneşe bir şey olsa bunu ancak en erken yedi dakika sonra algılayabileceğiz demektir.

    Evrensel boyutlarda düşündüğümüzde algılamalarımız çok vahim ve büyük hatalara açık olduğu bir gerçektir.

    Başımızı kaldırıp gökyüzünü incelediğimizde ışıldayan milyonlarca yıldız görürüz de gözlemlediğimiz o yıldızların o anda gerçekte var olup olmadıklarını asla bilemeyiz.

    Örneğin güneş sistemine en yakın yıldız olan Alfa Centauri'yi gözlemlediğimizde bu yıldızın 4.8 yıl önceki haline görebiliyor ve gözlemleyebiliyoruz. Belkide gözlemlediğimiz bu yıldız şu anda yok olmuş olabilir. Fakat biz bu konudaki gerçeği ancak 4.8 yıl sonra öğrenebileceğiz.

    Evrensel boyutta gözlemleyip algılayabildiklerimiz bir kaç yıldan milyarlarca yıla doğru uzanan kademeli bir geçmiştir. Asla şimdiki zaman değildir.

    Söylemek istediğimiz şu anın çok dar bir alana kapsadığıdır. Dolaysıyla biz gerçekleri bu dar alanın elverdiği kadarıyla algılayabiliyoruz.

    = = =

    Tersinim teorisi olayları bilimsel yönden irdelerken bu büyük gerçeği göz önünde bulundurur, materyalizmin bilim için gözlem ve deneylerle sınanma şartını hatalara açık olduğundan yetersiz görür.

    Tersinim teorisine göre algılama sınırlarımızın dışında pek çok gerçekler vardır.

    Algılama sınırlarımızın dışında olduğundan ret ve inkar etmek gerçeklere bir zarar vermez, ancak bizim bu konudaki acizliğimizi gösterir.

    Materyalizmin gözlem ve deneylerle sınama kuralı bilimi dar ve şaşı olan; sık, sık aldanıp yanılabilen algılama yeteneklerimizle sınırlar.

    Bu nedenle gerçekler dünyasından alabildiklerimiz koca bir okyanusta bir damla bile değildir.

    Söylemek istediğimiz; gözlem ve deneylerle sınanamayan, algılama yeteneklerimizin dışında kalan pek çok gerçeklerin olduğudur.

    Kendimizi gereğinden daha büyük görmekteyiz. Bu da bize pek çok ve vahim hatalara sürüklemektedir.

    Eğer algılama yeteneklerimiz biraz daha geniş ve derin olsaydı bu gün bilgi dağarcığımız çok daha çeşitli ve zengin olacaktı.

    = = =

    Tersinim Teorisi bu gerçeğin farkındadır. Yorumlarını bu gerçeğe uygun yapmaya çalışır.

    Bir teori genelde doğruluğu kuvvetle inanılan bir ya da bir kaç varsayım üzerine kurgulanır. Bu varsayım ya da varsayımlar temel alınarak ayrıntılanır.

    Bu temele uygun kanıtlar aranır, bulunanlarda bu temele uygun yorumlanır.

    Kanıtlar doğruluğu kuvvetle inanılan temel varsayıma ya da varsayımlara uygun yorumlamak o varsayım taraftarlarının gerçek bilimden uzaklaştırmakta, koyu bir taassuba yöneltmekte, vahim hatalara düşmelerine neden olmaktadır.

    Materyalizm ve uzantısı teoriler bu büyük ve vahim hataların içindedirler.

    Tersinim teorisi ise doğruluğu kuvvetle inanılan herhangi bir varsayıma ya da varsayımları temel almaz.

    Tersinim teorisi hatalı ya da yanlış olmaları muhtemel so-nuçlardan nedenler çıkarmaz. Temelsiz bilgilere ulaşmaya çalışmaz.

    Tam tersine insanlık tarihi boyunca elde edilmiş tüm bilgileri her hangi bir ayırım yapmadan kendine temel ve esas alır; bu bilgileri gruplandırır; kıyaslar, sentezler; doğru oldukları kanaatine varılanlarla gerçekleri bulmaya çalışır.

    Her alanda, her konuda, her kaynaktan alıntılar yapar.

    Yanlış olduğu sonucuna varılanları da kaldırıp atmaz.

    Çünkü tersinim yanlış bilgilerin doğruların kanıtları olduğunu çok iyi bilir. Buna bilim dilinde olmayana ergi metodu denilir.

    Bu nedenle tersinim teorisinin temel aldığı her varsayım çok ve çeşitli kanıtlarla ortaya konulmuş kuvvetle gerçek zannedilenlerdir.

    Tersinim teorisi bu nedenle çelişkili, karşıt gibi görünen varsayımların, teorilerin bir sentezlenme yeridir.

    Nitekim tersinim teorisi karşıtı gibi görünen evrim teorisinin hemen hemen tüm mekanizmalarını, varsayımlarını yorum faklılığıyla kendisine mekanizmalar, varsayımlar olarak almıştır.

    Sonuç olarak şunları söyleyeceğiz.

    Tersinim teorisi Epikür'den, Lucretus'tan, Lamarck'tan, Charles Darwin'den, Haeckel'den, Enstein'den, Davkins'ten, Berry'den, Jan Gould'dan, Behe'den, Hawking'den….vb gibi ulaşabildiğimiz tüm düşünür ve bilim insanlarından alınmış fikirlerin, görüşlerin, gözlem ve deney sonuçlarının birleşti-rilme, yorumlanıp, sentezleme yeridir ve tamamen bilimseldir.

    Temel aldıkları çeşitli fikir ve düşüncelerin, varsayımların, gözlem ve deneylerin sentezlenme, kıyaslanma, birleşme, ayrışma sonucu ortak ulaştıklarıdır.

    Tersinim hata ve yanlışlara düşebileceğinin farkındadır.

    Hata ve yanlışlara düşmekten sakınmaya çalışır ama akıllı insanlar için hata ve yanlışların iyi bir öğretmen olduğunu da çok iyi bilir.

    Düştüğü hata ve yanlışlardan ders almaya çalışır. Bu nedenle eleştirilere, ikazlara büyük değer verir.

    Herhangi bir varsayımı ya da varsayımları değişmez temel almadığından, taassupla bağlanmadığından gerektiğinde düzeltilip değişebilir.

    Bu da tersinim teorisinin önünü açar, özgürleştirir, bilimin sonsuzluklarına doğru uçmasını sağlar.

    Sonu olarak şunları söyleyeceğiz.

    Biz sadece gerçeklere, doğrulara ulaşmaya çalıştık; kimi yerlerde yanılmış, aldanmış olabileceğimizi de biliyoruz.

    Fakat hiç bir zaman peşin fikirli olmadık. Taassubun karanlıklarına kendimizi bırakmadık.

    Fikir ve düşünce özgürlüğünün bilimin kanatları olduğunu çok iyi biliyoruz.

    Muhakkak ki Tersinim felsefesi yakın bir gelecekte gerçekler dünyasına yeni bir pencere açacak, yeni bir görüş ve anlayış getirecektir.

    Artık bilime neden, nasıl, niçin sorularının yanına acaba sorusunu da koymanın zamanı gelmiştir.

    kaynak:tersinim.net

    Güncelleme : 2011-07-28
  Okunma: 4345 - Yorum: 3 - Amp
Kullanıcı Oylaması: /5 -