Umutsuzluk insanı iyimser yapar mı?

'Önünüzde iki düğme var; herhangi birisine bastığınızda yüzde elli olasılıkla şu kadar trilyon kazanacaksınız; yüzde elli olasılıkla da öleceksiniz... Bu oyuna katılır mısınız?' Soruyu tam böyle mi sordular, bilemiyorum; ama TV muhabirinin naklettiği toplumsal anket böyle bir şey ya da ona yakın bir şeydi. Bir büyük kentimizde, 1000 küsur kişiye sorulmuş; cevaplayanların yüzde 40 küsuru 'evet, ben bu bahse girerim' demiş. 'Ben yüzde 50 ölmeye hazırım, yeter ki, öbür uçta trilyonlar beni beklesin' mi demek istediler? Böyle diyen cesaret sahiplerinin, daha doğrusu cüret sahiplerinin bolluğu şaşırtıcı değil mi? Şaşırmam için sebep var.


Ya istikbal, ya ölüm. Kaybetmenin kazanmaya eşit olasılıkta ve riskin 'ağır ve vahim' olduğu durumlarda risk alanların oranı yüzde 20'ler civarında gezinir. 'Ya istikbal, ya ölüm!' tipi bir karar verme deneyini toplum araştırmacılarının daha önce pek denediklerini sanmıyorum ama, insanlar benzeri durumlarda üç aşağı beş yukarı şöyle davranıyorlar: 'Risk büyükse, uzak dur; hiç girme! Riskten kaç, şimdiki durumundan beter bir duruma düşme...' En azından yüzde 80 kişi böyle düşündüğünü söylüyor. 'Haydi riske girelim' diyenlerin oranı ise genelde yüzde 20'yi aşmıyor. Ülkemizdeki ankete cevap verenlerde, bu ölümüne risk alanların oranının %20'den en az iki katına, % 40'a çıkması, insanlarımızın başka yer ve zamanlarda alınandan daha fazla risk alması ne demektir? İki açıklama bulabiliyorum bu duruma.


Birincisi, içinde olunan toplumsal ekonomik koşulların ürünü olarak görmek bu durumu: Umutsuzluk dorukta, o sebeple can havliyle hareket etmekte insanlar. Herhangi bir yoldan bugün içinde bulunduğu durumdan çıkabileceğine inanmayan 'vatandaş' ancak ve ancak bir huruç harekatı (çemberi yarmaya yönelik ve toptan kaybetme riski yüksek eylem, diyebilir miyiz?) ile bu durumdan kurtulabileceğine inanmakta. Riskten kaçacağı yerde, artık belki de bir risk olarak göremediği ya da risk olduğunu unuttuğu ölüm seçenekli bahse girmeye hazır.


Bana bir şey olmaz. İkinci açıklama ise, vatandaşlarımızın kendine güveninin 'fazlasıyla tam' olduğu, nasıl olsa yüzde elli kazancı bulacaklarına inandıkları için (ve kaybetmeyi akıllarına bile getiremeyecek kadar talihlerine güvendikleri için) bu bahsi oynamayı düşünebilecekleri yönünde. İnanın, bu da mümkün... Hani hamsi yediği için AIDS'e yol açan virüsten 'ona bir şey olmayacağını' düşünen vatandaşlarımızdan bir farkları var mı bizim bahisçilerin? Bu kendine ve talihine güven hali pek yaygın bir durum sayılır; içinde bulunduğu koşulu tam ve etraflıca değerlendirememe, yapabileceğine inandıklarının gerçekten yapabileceğinden daha fazla olması gibi insani özellikleri bir tek bizde var sanmayın... Değişik ülkelerde yapılmış bilimsel araştırmalar, belli koşullarda insanların 'fazla güven' duygusuna ziyadesiyle kapıldıklarını gösteriyorlar.


Bu 'fazlasıyla güven ve iyimserlik' duygusu olmasa, yaşamak da zor. Ama ölçü kaçtığında, ölüme (ne olup bittiğini genellikle tam anlamaksızın) meydan okuyanların hali de yaman oluyor sonra. Görünüşteki bu 'fazlasıyla iyimserlik ve güven'in vardığı yer pek parlak olmuyor zira...

Üçüncü bir bakış açısına ihtiyaç doğuyor bu noktada. Umutsuzlar, o kadar umutsuzlar ki, hiçbir şeyin içinde oldukları durumdan daha kötü olmayacağını düşünüyorlar. Ve her durumda, kendilerini çok iyi şeylerin beklediğine inanmaya başlıyorlar. Alın, size umutsuzluğun getirdiği iyimserlik. Dibe vurmak dedikleri bu mudur?