Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? - Sayfa 4 - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? - Sayfa 4

  1. 2009-01-08 #151
    Bir duygunun esiri aklım, sadece delicesine yaşamak var seni seninle. Özgürlüğün pençesinde kıvranırken düşüncelerim hep sen varsın düşüncelerimde. Sen, gözlerimdeki hayal, bakışlarımdaki tutarsızlık, sen gecem, sen gündüzüm gibisin. Bir yolun başındaki kararsızlığımsın. Başlamak istediğim ama bir o kadar korktuğum bir yol. Seni istiyorum geceler boyu karşımda, korkmadan dokunmak sana. İçimdeki yangınların ötesinde sarılmak hiç bırakmamacasına.



    GİT...



    Git artık sen bana çok gibisin. Kahvemin kokusuna sinme, aynada seni görmek istemiyorum. Sesini de al git başımdan. Gecelerde seni istemiyorum.
    Yok, hayır GİTME...



    Gidersen yıkılır bu gönül. Seni ister, sarhoş bir eda ile bakarken başkalarına. Yok, GİTME. Her şey senin olsun, sen bende kal lütfen. Beni bırakırsan paramparça olur dünyam. Kurduğum sırça köşk yıkılır hayallerimle birlikte.



    Ama hayır GİT.



    Git ki sana alışmışlığım son bulsun. Artık kokunu burnumda hissetmek ve bununla yaşamak istemiyorum. Aldığım havaya seni sığdırmak, yediğim ekmeğe sen gibi bakmak istemiyorum. Al anılarını da çek git benden.



    GİTME…



    Gitme gidersen yok bedenim, ben yokum. Canımda can gibisin. Senin gitmen benim yok olmam demek. GİTME bedeli neyse ben yine öderim.


    alıntıdır


    3490 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


  2. 2009-01-11 #152
    Bu kez gururuma,öfkeme yeniliyorum..artık herşey inceltidiği yerden kopuyor sen en ince
    yerinden kopup gidiyorsun,damarlarımdan biri kesilmişcesine hızla kan kaybediyorum seni
    kendimi kaybediyorum..


    Artık biliyorum ki zaman bile çare olmayacak biz-(e)
    sen kendine benkendime çare olamadıktan sonra zaman bize nasıl çare olsun ki


    Kocamandın içimde..
    Oysa ben seni içimde büyüttüğümü sandıkça sen hep küçülmüşsün.
    Şimdi
    Yokluğum varlığına armağan-im olsun
    Varlığın varlığıma son zulüm /son işkence
    İçimdeki o fırtına duruldu,hiçsizliğe büründü
    Yüreğimi o fırtınadan korumak istedim olmadı bu kez çok şiddetliydi o fırtına
    Koruyadım yüregim(i) seni
    Kendimi kurtaramadım , yaşatamadım seni
    Yada kolayıma geldi,bitsin istedim bu kez..!!
    Hep tek bir şeydi amacım
    Sevgim içindi..kıymetlim(deger verdi(klerim)içindi)
    Her seferinde aynısını yaşamaktan mücadele etmekten
    Savaşıp savaşıp yeniden savrulmaktan
    yorgunum......y-o-r-u-l-d-u-m


    Yine sessizliğimi korudum hep
    Sus dedim konuşma dedim yüreğime
    Bıçaklar saplandı yüreğime dayan dedim dayan
    Fırtına her çıktığında tutunacak bir dal aradım
    Bulduğum her dalda tutmaya çalıştım zorda olsa
    Bu kez tutunucak bir dalım olmadını farkettim
    Aslında tutunacak dalım hiç olmamış benim
    Bir serap görmüşüm,bir hayal..



    Kimse ellerimi görmedi başta sen
    Her uzattığımda bir boşluğa düştü
    Haykırışlarımı duymayan sağırdı ya kulakların
    Dilimde bir daha sana seslenmeyecek kadar asi işte..
    Ne gel derim bundan nede gelirim derim..


    Şimdi herşey bitti işte..
    Son sözüm son çabamda bir fırtınada savurulup gitti
    Bundan sonra ne ellerim yazar
    Ne dilim konuşur.
    En içtenliğinle iki kelimenin B-İ-T-T-İ...!!


    "Şimdi benim kulaklarım sağır,dilim lal"
    Sana bu sevginin küllerini bırakıyorum
    Sende o külleri savur savur ki
    O küllerde kaybolayım birdaha hiçkimse bulamasın biz(i)


  3. 2009-01-14 #153
    Ey her satırı kitap olan adam;

    İki kez uğradığın şehrimde yine hüzün var. Demek ki yine kirpiklerinden " hüzün " kapmış bulutlar. Sana kaç kez söyledim be sevgili " bana ölümden " söz etme diye. Bana ölüm masallarını anlatma / dinlemeyeceğim.. Ölümden bahis açılmışsa senin yerine ben ölürüm de yine de seni yar etmem o kara toprağa. Ah be kirpiklerinden yüreğine bir yağmur gibi aktığım sevdam nereye gidiyorsun ? Daha kollarına / sana Elif'i hediye eyleyeceğim. Elif'i sana kavuşturmadan gidemezsin bir yerlere..Sökemezsin ellerimi ellerinden. Gidemezsin diyorum. Beni "sensiz " bırakıp ölümü dudaklarından öpemezsin. Demirlediğin gönül limanlarımı terk edemezsin. Hani biz ölümsüzdük ? Hani biz sonsuzluktuk ? Gideceksen git diyeceğim ama bırakamam seni. Sen beni bıraksan da ben seni ölüme uğurlayamam.

    Ey kirpikleri bana umut olan yâr,

    İmkansızlığa açtığımız savaşı kazanmadan nereye gitmektesin? Mavi bilyeleri Elif'imize bırakıp bizi hüzne mi emanet etmektesin ? Susma ölümü dudaklarına kutsayan genç. Kelimelerini dudaklarına gömme sakın. Hani sen yazardın, hani sen hüznü en iyi anlatandın. Susmasana. Anlatsana bizi / beni. Sığınma kapısı açık bırakılmış cümle sonlarına. Sen benim sevdiğimsin / bu kadar çabuk pes edemezsin. Beni sensizliğe itemezsin koca yürekli adam. Hani tedavin sonrası kentime ilk geldiğinde gözlerimden izleyecektin denizleri. Hani gözlerim kirpiklerine dayandığında avuç içlerine sakladığın gülleri serpecektin saçlarıma. Ne oldu yaşamak zor mu geldi yoksa ya da sevdaya kanat çırpmak yordu mu seni ? Susuyorsun hala / susabildiğin kadar yaşa o zaman. Hani sen kelimeleri ustaca örerdin satırlara. Hani yazdığın her aşk denemesinde okuyanları kendine hayran bırakırdın. Ne oldu da tüm sesli kelimelerini yuttun. Yoksa suskunluğun bıçağı mı değdi boğazına.

    Ey kendine ölümü en iyi çare gören yalnızlığım / canım,

    İçi boş kelimeleri bırak. Boynuna geçirdiğin ölüm yalnızlığını da çıkar. Sonbahar türküleri söyleyen bu kadın varken ölüme kollarına sıvamak niye ? Hani ben senin sığlığına dua genişliği katan kadınımdım. Ne oldu da ölümü bu kadar sevmeye başladın. Saf tuttuğumuz sevdadan hani vazgeçmek yoktu. Bırakma ellerimi sakın. Bakma bana sana özenip cümleleri mertçe kullandığıma. Sen düşersen ardından gelecektek kişi benim. Sensiz yaşayamam be can..Sanıyor musun ki sensiz geçecek günlere dayanacak gücüm var ? Senden başka dayanağım yok. Söylemeyemesem de sana olan özlemimi / kaç geceden beri gönderdiğin bezden kız cocuğuna sarılıyorum.. Kaç gündür seninle ilk buluştuğumuz yerde dolaşmaktayım. Ve inanmayacaksın sevgili, hala kokun orada ve hala orada duruyor saçlarıma serptiğin gül taneleri.

    Ey gözlerini görmeden gözlerimi kurban ettiğim adam,

    Sımsıkı giyin yüreğimi. Üşümesin ellerin. " Serzone " sinmiş ellerine benim ellerimi de al. Öznesi sen olmayan tüm cümleleri reddetmişken bir dilim söz bırak dudaklarıma. Gözlerimin derinliğindeki umut yalnızlığını sen Elif bereketine çevir. Sen ki yüreğimin kelimelere sığdıramadığı, bırakma beni karanlığa. Bırak kendini bensizliğin öznesizliğine. Göz etme sakın ölümün sana gülümseyen haline. Nefesin kesilir olduğuna nefesimi al. Hoyratça kullan canımı. Sen yaşa be can. Ben göreceğimi gördüm. Bari sen gülümse be can…

    Ey kendini yarım cümlelik gören adam…

    Söz verdim sana. Seni bana kavuşturmadan hiçbir yere gitmeyeceğim. Bak göreceksin bir Cumartesi günü baba ocağımdan sana topladığım güneşler ıslak kirpiklerine değecek. Ey bana bir Elif miktarı gülümsemeyi öğreten hayat..Gitme. Sırtını hayata dönüp ölüme gülümseme Ellerini uzatma kara toprağa. Geçen gece gördüğün rüyayı ne kadar gizlesen de ben biliyorum o rüyanın mahiyetini. Sen anlatma bakalım..Görmedim/ yanlış biliyorsun diye yalanlar uydurma. Sus ve tek bir kelime etme sakın. Rüyanda yıllar önce kaybettiğin baban ile düğün daveti dağıtıyordun Gediz sokaklarında. Düğün demek ölüm demek sevgili. Bu rüyayı ben üzülürüm diye anlatmadığını da biliyorum. Dudaklarından düşmese de ölüm cümleleri ben seni ölüme bırakmayacağım. Sakın sırtını bana dönüp gitme. Hayatın avuçlarından düşerim. Umutsuzluğuma bir hüzün eker sensizliğe serilirim. Sakın gitme. Sakın pes etme..Ardında içindeki her şeyi kağıda dökülebilen kadın bırakacağım diye yüreğinle övünme. Sen ölürsen ben sensizliğe yazamam. Hem ne çabuk unuttun sonbahara benzediğimi. Bırakma ellerimi. Göğsünden başka sıcaklık bilmediğim yürek, düşmeme izin verme. Bir umut yalnızlığında kanamasın nihaventlerim. Susturma beni suskunluğunla. Sakın gitme sevgili…Gitme diyorum git-me


    Ölümü bu kadar çok seviyorsan git sevgili..
    Git..
    Aşkı / sevdayı kursağıma bırak ta git..
    İhanet et gözlerime..
    Git..Ölümü dudaklarından delice öp

    Ardında beni yetim bırakarak git…
    Madem ölümü bu kadar çok seviyorsun..
    Yolun açık olsun…
    Seni sensiz yaşatacak güçteyim ben…

    Senden bana yadigar kalacak
    Bir dilim söz,
    Bir dirhem Elif yeter bana..
    Ben seni " varlığınla " sevmedim ki..
    Öldüğünde seni terk edeyim…


    " Ne kadar çok sevildiğinin farkında olmayan adama "

    İsmail Sarıgene


  4. 2009-01-17 #154



    ...♥...Sus Ask, Sus... Sadece SUS....♥...

    Icim aciyor... Gecer elbet, gecer de, anlamsiz bir yer de, unuttugumu
    sandigim bir yer de , yeniden sızlar.
    Ama varsin sızlasin, sızlamadi mi;
    kocaman sevilmiyor ki… "

    Ne yapacagini bilememek ne kadar kotu bir durum. Beyaz bir isik ariyorsun
    bazen, goruyorsun.. .
    Siyahin yogunlu eritiyor isigi yine kor oluyorsun...

    Nerdesin sen simdi kim bilir? Neler yapiyorsun? ozluyor musun beni?
    Biliyormusun ben geceleri hep seninle konusuyorum uzun uzun.. Seni Seviyorum diye
    haykiriyorum. Dunya umurumda degil. Takmiyorum, dusunmuyorum hicbir seyi...

    Sadece seni, sadece seni dusunuyorum ve agliyorum!!! Sirf senin yaninda
    olamadigim icin agliyorum...

    Birakip gittigin, tum kapilari yuzume kapadigin gunden beri aylar gecti...
    Aylar gecti ama icimdeki sevgin hic bitmedi… Beni sevmedigini, onemsemedigini bilmeme ragmen buyuttum sevgimi.
    Ama bu gece Vazgeciyorum Senden...
    Ben seninle olmak, seni yasamak istiyordum.. .
    Ama izin vermedin...
    Bilmiyorsun ki gec zamanlar vardir... Ne yapsan affedilmeyecek, ne yapsan bos...

    iste suan, o an...


    Korkma, seni artik sevmiyorum….


  5. 2009-01-23 #155
    Kaçtıkça o beni kovalıyor.''Bir daha aşka dair yazmayacağım!Bana aşkı yazdırmayın!'' diye düşünsemde,ya aşk beni buluyor,ya da aşıklar.Ya aşk vuruyor yüreğime yada yüreğimde aşk acıyor...


    Bu sefer ''aşk cinayetleri'' başlıklı haberler takıldı gözlerime ve yüreğime.Neredeyse hergün gazete köşelerine yansıyor aşk cinayetleri.Yazık...Hem kızıyorum hem üzülüyorum.Aşkından intihar edenlere de katil olanlara da... Ölenlere de kalanlara da...Yakanlara da yananlara da...


    Aşk zehir olmamalı...Aşk gibi bir duyguyla ''cinayet'' gibi bir kavram yanyana yakıştırılmamalı..
    Sevdiğinin canını alan bir insanın sevgisine kim inanabilir?Evladını boğarak öldüren bir annenin sevgisi ne kadar sevgi ise,aşk cinayeti de o kadar aşk tır...


    Aşk su gibi hayat vermeli insana.Ama zehir oluyor bazılarına!...Neden?

    Ne yaşamayı öğretebiliyoruz,ne de sevmeyi...

    Ne mutluluğu anlatabildik,ne de imtihanı...

    Ne hayatı anlatabiliyoruz.ne de ölümü...


    Anlayacağınız şudur ki;kavuşmak için sevilmez!!!...Bilmelisiniz ki ''kavuşmak'' kadar ''özlemek'' de güzeldir.Kimbilir belki ''aşkın kendisi'' kavuşmaktan daha güzeldir?


    Ve şunu asla unutmayın!

    Kulak verin bu sese

    Aşk bilekte yaşanmaz,yürekte yaşanır..

    Yürekte yaşanan aşk,kavuşamadığını kırmaz...Kıramaz...Çünkü kıyamaz

    ''Mangal gibi yürek''derler ya...''Aşk''içinde mangal gibi bir yürek lazım,yumruk olmuş bir bilek değil!!!


    Aşk'a dair yazmayacaktım ama yinede yazdım.Aşk yazılacak bir duygu değil.Yazılamaz,yaşanır.Aşkı yazmakta zor,yaşamakta...

    Allah yaşayanlara sabır versin.

    Aşkı yazarken bazen ellerim acıyor...Tıpkı yüreğim gibi...


  6. 2009-01-23 #156
    Çocukluktan başlar gelecekte neler olacağı düşüncesi. "Bunu büyüyünce yapabilirsin", "Bunu büyüyünce anlayabilirsin" gibi ifadelerle yada "Büyüyünce ne olacaksın?" gibi sorularla şartlandırılırız.



    Önce büyüyünce ne olacağını merak eder çocuk. Sonra yapmak istediği pek çok şeyi yapabilmesi için büyümesi gerektiğini öğrenir. Geleceğe odaklı yaşamaya şartlanmanın temelleri o zamanlardan atılır. Ve zanneder ki istediği pek çok şeyi büyüyünce elde edecektir. Kendilerinden daha iyi şartlarda yaşamasını istedikleri çocuklarına anne babaları ellerinden gelen tüm imkanları vermeye çalışırlar. Ancak çocuk biraz daha büyüyüp yaşı gereği de, ailesiyle yada çevresiyle birtakım problemler yaşamaya başlayınca, bu kez aile yada çevresinden birileri "sen hayatın toz pembe olduğunu mu zannediyordun ki!" şeklinde ifadelerle ona hayatın zor olduğunu anlatmaya çalışırlar.






    Çocuk büyür, ancak geleceğe odaklı yaşamak alışkanlık haline gelmiştir artık. İyi bir iş ister, çünkü daha fazla parayla daha mutlu olacağı öğretilmiştir. Mutluluk için beklemesi gerekmektedir. Öğrenimi sırasında gerçekten seveceği birini tanır, ama iş sahibi olmadan onunla birlikte olamayacaktır. Sevgiyi de geleceğe ertelemeyi öğrenir. Huzur zaten asla bu ortamda bulabileceği bir şey değildir. Huzurun da gelecekte iyi bir iş, güzel bir ev, bir araba sahibi olup, evleneceği ve evinde çocuklarıyla birlikte oyun oynayacağı yada ayaklarını uzatıp oturacağı gün (tabi hali kalırsa) geleceğini zanneder. Çocuklarının evlendiğini görünce mutlu olacağı umudu, torunlarını kucağına alınca huzur duyacağı umudu yada daha pek çok şey.



    Üzgünüm ama, ne huzur, ne mutluluk, ne de sevgi bu şartlarda hiçbir zaman gelmeyecektir. Her şey ama her şey akıp gitmiştir. Hayat tüm bu yaşananların kendisi değil midir zaten? Hayat sadece ve sadece bir yolculuk ve sizin bu yolculukta nasıl davrandığınız ve olanları algılayış biçiminize göre öyle yada böyledir. Elinizdekiler sizi şu anda mutlu etmeye yetmiyorsa emin olun ki o hep beklediğiniz (ev, araba, çocuklarınızın büyümesi yada her ne ise beklediğiniz) onları elde edince de mutluluk gelmeyecektir.



    Umut olmalıdır elbette, hayaller de, amaçlar da. Amaçsız bir yaşam düşünülemez. Ancak bu "her şeyi geleceğe erteleme" davranışına dönüşüyorsa tehlikelidir. Mutsuzluğunuzun mimarı olmaya başlıyorsunuz demektir.



    Benzer bir biçimde mutluluğu, huzuru yada sevgiyi geçmişte de arayabilir insanlar. Adına "nostalji" der ve bir de bunu yüceltirler. Hatta bu bir kazanç kapısı haline dönüştürülmüştür. Bunun bize mutluluk verdiğini zannederiz. Halbuki bu sahte bir mutluluktur. Geçmişe dönüp pişmanlıklar içinde yaşamak kadar, yine geçmişe dönüp mutluluğu, huzur ve sevgiyi orada aramak da en az onun kadar yanlış ve tehlikelidir.



    Mutluluğu neler getireceği belli olmayan bir geleceğe ertelemek de, geçmişe dönüp mutluluğu aramak da bizim yaşam yolculuğumuzun farkına varamamamızdır. Tıpkı bir yere gitmek için seyahate çıktığımızda gideceğimiz yere odaklanarak oraya gidince mutlu olacağımızı, dinleneceğimizi hayal etmek yada dönüp arkamıza bakarak kayıp gittikten sonra fark ettiğimiz bir görüntünün güzelliğini tekrar görmek istemek gibidir. Halbuki arkamıza döndüğümüzde yine şu an olanları kaçıyoruzdur.



    Olması gereken zamanı yakalamaya çalışarak, yapılması gereken işleri alelacele yetiştirmek, bir an önce eşimizle, çocuklarımızla yada sevdiklerimizle birlikte olabilmek için kendimizi parçalamak ve stres yaratmak da değil. Zamanı yakalamaya çalışmayın, sadece onunla birlikte hareket edin. Yapılması gereken tek şey şu anda her ne yapıyorsanız yaptığınız o şeyin ne olduğunun farkına varmak. Zihninizi ona odaklamak, zihnin kendi başına kalmasına izin vermemek. Çünkü bütün bunlar zihnin bilinciniz tarafından başıboş bırakılmasından kaynaklanıyor. İpler zihnin elindeyken bunların yaşanması gayet doğal bir durumdur.



    Yaşam yolculuğunuzda varacağınız yeri mi, geçtiğiniz yerleri mi düşünmek istiyorsunuz, yoksa sadece "an"ı yaşamak ve gerçek huzuru, gerçek mutluluğu ve gerçek sevgiyi mi deneyimlemek istiyorsunuz elbette buna siz karar vereceksiniz.



    Eğer efendinin kim olduğunu hatırlarsanız (zihniniz mi, yoksa bilinciniz mi) işte o zaman mutluluk, huzur ve sevginin her anınızda zaten sizinle olduğunuzu göreceksiniz.




  7. 2009-01-28 #157
    Şu anda sana yazdığım bu mektubun her bir kelimesini hissettiğini biliyorum.
    Satır satır sana doğru akıyor cümlelerim.
    Şu an da belki uyuyorsun, belki de hayal kuruyorsun.
    Her ne yapıyor olursan ol, bilinçaltın şu anda beni duyuyor.


    Bana gelmeni istiyorum.
    Beni bulmanı ve benimle olmanı.


    Senin şu anda nerede olduğunu bilmemek çok heyecan verici.
    Belki de çok
    yakınımdasın.
    Bunu bilememek, beni sana ulaşmak için daha da motive ediyor.


    Biliyor musun, geldiğin zaman yalnızca
    sana özel kelimeleri çıkarıp fısıldayacağım yüreğimden.
    Sen gel diye biriktirdiğim bütün cümlelerim senin olacak.


    En güzel şiiri okur gibi bakacağım gözlerine. Gözlerinden hayatın en güzel şiirini okuyacağım. Henüz yazılmamış olan binlerce şiir parıldayacak gözlerinden.
    Her sabah yeni bir uyanış olacak bizim için.
    Sanki her sabah ikimiz de aynı anda doğmuşuz gibi .

    Geldiğinde yağmurlar daha önce hiç olmadığı kadar ıslak olacak.
    Onların damla damla ıslaklığını hissedeceğiz seninle.



    Gece, eskisi gibi karanlık olmayacak sen yanımdayken, güneşin aydınlığından bir parça ışık kalacak ikimiz için. O ışık en karanlık günlerini aydınlatacak hayatımızın.


    Sana sakladığım en güzel kelimeleri hediye olarak getirdim.
    Dudaklarımdan, kalbine akacak kelimeler var elimde.
    Yeter ki gel.
    Geldiğinde, seninle beraber hayat da gelecek bana.



    Adına hayat demediğim senden önceki zaman dilimi, senin gelmenle beraber değişecek.
    Mevsimleri bambaşka yapacağız seninle.
    Sadece ânı yaşayacağız.
    Ne bir saniye sonrası, ne de bir saniye öncesini.


    Sen geldiğinde, takvimler olmayacak artık.
    Sadece güzel yaşanan anlar olacak.

    Milyonlarca güzel "an" bekliyor olacak bizi.


    Sen uyurken ben seni seyredeceğim.
    Sonra ben uyurken sen beni.

    Kulağına seni ne kadar sevdiğimi fısıldayacağım. Gözlerin kapalı olacak amama hissedeceksin. Osözcüklerle gözlerini açtığında, ben yine sana bakıyor olacağım.
    Sen aynı anda uyandığımızı düşüneceksin.
    Oysaki ben hiç uyumamış olacağım.

    Seni izlemek adına uykusuz kalacağım sen geldiğinde.
    Gözlerim seni izlerken dinlenecek.

    Gel artık diğer yarım.
    Bensiz geçirdiğin tüm zamanlara ait takvimleri indir duvardan.
    Milyonlarca takvimsiz "an" için gel bana.

    Gel neredeysen.
    Uyan uykundan ve beni bul.
    Seni bekleyen seni arayan bir göz var etrafında.



    Adresim açık:sana kilitlenmiş bir yürek.
    Yolda yürürken yanımdan geçip gitme.
    Ansızın
    "dur" ve tek kelime etmeden sarıl bana.
    Seni aradığımı hatırla yolda yürürken.
    Belki de okyanus ötesindesin.
    Atla bir gemiye gel bana.
    Adresi bilmediğini umursama, boş ver adresi.
    En iyi adres,ansızın gitmeye karar verdiğin yerdir.
    En iyi adres,bileti önceden rezervasyon edilmeyendir. En iyi adres, daha önce hiç aranmamış adrestir.



    Bul beni diğer yarım.
    Aramızda okyanuslar varmış, umursama.
    Okyanus dediğin, sayısı belli olmayan su damlalarından başka bir şey değildir ki.
    Zaman dediğin, o okyanusu oluşturan
    su damlaları gibi, zamanı oluşturan
    "an"lardır.
    Şimdi gel yanıma. Şu "an" gel.


    Umursama nereye gideceğini.


    Yüreğini dinle ve beni bul. seni arayan bir gözü hayal etsin yüreğin.
    Yolda yürürken görürsen beni,"dur" ve beni almadan gitme bir adım bile.


  8. 2009-01-30 #158
    Aşk nedir?" sorusu, insanlık var oldu olalı sorulan; ama cevabında mutabakata varılamayan bir muammadır. Ancak son yıllarda yaşanan aşk cinayetleri ve aşk vakaları neredeyse "aşk bir hastalıktır" sonucunu doğurdu. Aşk kavramının yeni bilgilerle değerlendirilmesi gerektiğini düşünen iki uzman, kara sevdalıların tedavi edilmesi gerektiğini söylüyor.'Bu akşam ölürüm, ya benimsin ya toprağın, ölümüne sevda, esirin oldum…' şeklindeki cümlelerle şarkılarda sıkça geçen kara sevdalar yoksa birer hastalık mı? Mecnun bu devirde yaşasaydı yine Leyla için çöllere düşer miydi? Ya da çağın âşıklarına uyup sürekli Leyla'nın çevresinde dolaşır, radyolardan onun için şarkı ister ve duvarlara "Seni seviyorum Leylaaa" diye mi yazardı! Ferhat, Şirin için dağları deler miydi? Yoksa Şirin'in derdine Boğaz Köprüsü'ne çıkıp "Şirin gelmezse kendimi atarım" naraları mı atardı?

    Peki, insan âşık olduğu kişinin onu istememesine hatta yanına yaklaşmaması için mahkeme kararı çıkartmasına rağmen sevmeye nasıl devam eder? Her türlü hakarete rağmen neden onun çevresinde dolaşır, telefonlar açar, yollarına güller döker… Hatta aşkı için ölür ya da sevdiğini öldürür… İşte uzmanlar bu duruma "takıntılı aşk" adını veriyor ve takıntılı aşkları hastalık olarak değerlendiriyor. Sadece takıntılı aşklar değil, literatüre geçen birçok aşk hastalığı var. Ve aşk hastalıkları o kadar çok yaygınlaştı ki artık liselerde bile aşk cinayetleri işleniyor. Aşk vakaları ve cinayetleri gazetelerin üçüncü sayfalarından manşetlere taşınıyor.

    Bilim, sonu cinayetlere varan toplumsal zararlara sebebiyet verdiği için aşkı yeni bilgilerin ışığında yeniden ele alıyor. İşte bu amaçla uzman psikolog Zehra Erol ve uzman Dr. Funda Güdücü Sağır da, hastalarının öykülerinden yola çıkarak aşk hastalıklarını kaleme almışlar. Erol ve Sağır'ın yazdığı "Takıntılı Aşklar" kitabı Timaş Yayınları'ndan çıktı.

    "Aşk nedir?" sorusuna Güdücü, bilimsel bir cevap veriyor: "Aşkın kaynağını, sebebini, biçimini, sürekliliğini sağlayan beyindir. Anlatılan bir duygu da olsa, aşk beynin fizyolojik, yapısal, işlevsel durumuna bağlı gelişen bir olgudur." Güdücü, aşkın hastalıklı olması ya da olmamasının beynin işlevlerine bağlı olduğunu söylüyor. Beyinde aşkla ilgisi bulunduğu düşünülen hormonlar; "serotonin, dopamin, noradrenalin"dir. Güdücü, yapılan araştırmanlara göre romantik aşk ile serotonin hormonunun düşük seviyesi arasında bir bağlantı olduğunun anlaşıldığını anlatıyor. Bu hormonlar beyinde bir de ruhsal hastılıklarda düşük seviyede oluyor!

    Zehra Erol ise takıntılı âşkların nedenini karşısındakinden ayrılmayı kabul etmeme olarak açıklıyor: "Kopamadığı, karşısındaki kişi değil, kendi zihninde idealize ettiği kişidir. Kopamama nedeni de sevgi ihtiyacı, yalnız kalma endişesidir." Günümüzde diziler, şarkılar, filmler hep aşktan söz ediyor. Hatta liseliler arasında âşık olmayan ya da aşkı olmayanlar dışlanıyor. "Bunun sebebi aşka duyulan açlık mıdır?" diye soruyoruz. Erol, en önemli sebebinin aile olduğunu anlatıyor. "Ailede göremediği sevgiyi dışarıda arıyor çocuklar." diyor.

    Aşk hastalıkları

    Erotomanik aşklar: "Erotomanik tip, sanrısal bozukluk" denilen rahatsızlıkta kişi, çevresindeki herkesin, özellikle de âmirinin, patronunun ya da bir ünlünün kendisine hayran olduğunu düşünür, hatta aşkı olduğuna inanır.
    Paranoid aşklar: Aşırı şüpheci kişilerin sevdiklerine güvenmemesidir. Sürekli kıskançlık krizlerine girer. Size değil çevreye güvenemediği için böyle davrandığını söyler. Aslında onun kendine güveninde problem vardır. Böyle âşıklara karşı daima dürüst davranmak gerekiyor. Yoksa sevdiğine de kendisine de zarar verebilir.

    Antisosyal aşklar: Topluma ve insanlara zarar verirler. Ama bundan vicdan azabı duymazlar. Hırsızlar, kapkaççılar ve hatta ailelerine, kendilerine eziyet eden, alkol ve madde müptelası olan bu kişiler hiç kural tanımazlar. Dürtüsel davranışları ilk zamanlarda onun tutkulu bir âşık olduğunu düşündürebilir. Fakat antisosyal kişiler kolay kolay vicdan azabı duymadıkları için sevdiklerine zarar verir. Antisosyal erkekler genellikle bağımlı kadınlarla evlenirler. Çünkü tüm yaptıklarına ancak bağımlı kişilik yapısında birisi tahammül edebilir.

    Depresif aşklar: Depresif kişileri mutlu bir ifadeyle göremezsiniz. Belki de onların mutluluğu, mutsuzluktur. Zaten onlar aşkı adeta acı çekmek için yaşarlar. Depresif âşık sevdiğine hiç kavuşamayacağını ya da kavuşsa bile hiç mutlu olamayacağını düşünür. Depresif bir kişiyi sevenler, ona karşı sakin ve anlayışlı olmalıdır.

    Kaynak:Cumaertesi/Zaman

  9. 2009-02-27 #159
    Çocuk büyükbabasının mektup yazışını izliyordu Birden sordu:

    "Bizim başımızdan geçen bir olayı mı yazıyorsun? Benimle ilgili bir hikâye olma ihtimali var mı?"

    Büyükbaba yazmayı kesti gülümsedi ve torununa şöyle dedi: "Doğru senin hakkında yazıyorum Ama kullandığım kurşun kalem yazdığım kelimelerden çok daha önemli Umarım büyüdüğünde bu kalemi sen de seversin"

    Çocuk kaleme merakla baktı ama özel bir şey göremedi

    "İyi ama bu kalem benim hayatımda gördüğüm diğer kalemlerden hiç farklı değil ki!"

    "Bu tamamen nesnelere nasıl baktığınla ilgili Bu kalemin beş önemli özelliği var ve sen de bu özellikleri kendinde benimseyebilirsen hep dünyayla barışık bir insan olursun

    "Birinci özellik: Harika şeyler yapabilirsin ama attığın adımları yönlendiren bir el olduğunu asla unutma Bizim için bu el "Allah"dır ve her zaman kendi kudretiyle bizi o yönlendirir

    "İkinci özellik: Zaman zaman her ne yazıyorsam durmam ve kalemimin ucunu açmam gerekir Bu kaleme biraz acı çektirse de sonuçta daha sivri olmasını sağlar Bu yüzden bazı acılara göğüs germeyi öğrenmelisin bu acılar seni daha iyi bir insan yapar

    "Üçüncü özellik: Kurşun kalem yanlış bir şey yazdığında bunu bir silgiyle silmene her zaman olanak tanır Yaptığımız bir şeyi sonradan düzeltmenin kötü bir şey olmadığını anlamalısın aksine bu bizi adalet yolunda tutmaya yarayan en önemli şeylerden biridir"

    "Dördüncü özellik: Kurşun kalemin en önemli kısmı kalemin yapıldığı ahşabı ya da dışarı yansıyan şekli değil içerisinde yer alan kurşunudur O yüzden her zaman kendi içine bakmalı en çok onu korumalısın"

    "Beşinci ve son özelliği ise her zaman bir iz bırakmasıdır Aynı şekilde sen de hayatta yaptığın her şeyin bir iz bırakacağını bilmeli ve her hareketinin farkında olmalısın"


    Güncelleme : 2009-02-27
  10. 2009-02-27 #160
    Yaşayan ölüler tanıdım seher vakti uyanırken tüm dünya kürek kürek toprak atan üzerlerine Yaşayan ölüler tanıdım güneş doğmayan günlerine, yaşayan ölüler tanıdım yalnızlığı büyüten eteklerinde

    Çabuk mu büyüdük dersin; yıldızlarımız çabuk mu kaydı dilekler tutarken sevdiklerimiz adına? Çabuk muydu sokaklarımızın yağmalanması yollar ararken çıkışlara bir sevda uğruna?
    Hür müydük, özgür müydük gerçekten, yoksa çoktan pili bitmiş miydi uzak memleketlere saldığımız oyuncak güvercinlerin, çabuk muydu kurduğumuz köprüleri devirmesi şimşeklerin…
    Büyümek yalnızlaşmaksa, ağlayacak bir omuz bulamamaksa büyümek; hiçbir şeyin eskisi gibi olmamasıysa ya da tutarsızlıklar, vurdumduymazlıklar yaşayamamaksa, alıp başını gidememekse büyümek, çabuk büyüdük evet

    Bak, kaderin ağına takılan balıklar çırpına çırpına ölüyorlar Hayat yine zorluyor seçenekleri Eskidenmiş yolların kenarından karanlıkları yararcasına geçen sevda treni Patlamış mısırın kokusunda buğulanan temiz duyguların modası geçmiş şimdi kestane çıtırtılarına karışan tebessümlerin, sıcacık yudumlanan çayların hatırı kırk yıl öncesinde kalmış

    Sana tek bir sorum var şimdi: "Savaşmak mı, gitmek mi?"
    Dolunayın şavkına tutulmuş sonbahar bakışlı eylüller, denizin yakamozuna vurulmuş ilkbahar nazarlı nisanlar geçti kapımızın önünden kaç defa Çoktuk azaldık, bütündük parçalandık, ne bitişi olmayan başlangıçlar yaşadık… Kaybolduk boşluklarda,tutmayan mayalar çaldık göllere, tunamadık bir türlü bir yerlere Yüreklerimiz ağrıyor son zamanlarda; sancılarla kıvranıyor hayallerimiz,umutlarımız karanlıklara gebe, er asılışımızda dost bildiğimiz yüzlerin peçelerinde kırgınlıklar karşılıyor bizi kapıda
    Hayatta her zaman kelebek etkisi vardır oysa Ekvator'da kanat çırpan bir kelebek Uzakdoğu ülkelerinin birinde tsunamiye neden olabilir mi bilmiyorum; ama azalıyorsak,kayboluyorsak,kırgınlıklar düşüyorsa hep payımıza,tutmuyorsa çaldığımız mayalar göllere yalnızlığı büyütüyorsak eteklerimizde gün geçtikçe,bize sunulan fırsatları değerlendiremiyoruz demektir

    İnsan Gazoz Şişesine Benzer

    Yaşamınızda hep bir şeyler ters gidiyorsa, istediğiniz amaca veya hedefe ulaşamıyorsanız, başarı için gerekli riskleri almak yerine mağlup hayatlara, kırık dökük yaşamlara razı oluyorsunuz demektir Bunun başlıca nedeni ise korkuları fethedememektir Güzel şeylerin hepsi eskidenmiş; hayat şimdi çekilmez bir hal aldı diyorsanız kendinizi içinde güvende hissettiğiniz cam fanusun sınırları dışına çıkamıyorsunuz demektir Oysa başarı adım adım, fersah fersah sınırları kaldırmak; yeni şeyler denemek; risk almaktır bir anlamda
    "İnsanlar gazoz şişelerine benzer Gazoz şişesi sallanıp kapağı açıldığında içindekiler muazzam bir güçle dışarı fışkırır Başarı için gereken güç de insanın içinde uyumaktadır Bu potansiyel güç harekete geçirilebildiğinde ortaya çıkan neticeye insan kendisi bile şaşırır"

    Durduk yerde olmaz hiçbir şey Kalkıp araştırmak, sorgulamak, merak etmek, sallamak gerekir gazoz şişesini Başarısızlıktan korkuyorsa insan, cesaretini yitirmiş, özgüveninden şüpheye düşmüş demektir İşte bu noktada yapılabilecek en iyi şey şöyle bir silkinmek ve olaylara başka bir açıdan, başka bir insanın gözüyle bakmayı denemektir

    Başarı Hataları, Yenilgi İse Yetenekleri Gizler

    Vazgeçilmez fizik kanunlarından biri, duran bir cisme ivme verilmediği taktirde onun sonsuza kadar duracağı gerçeğidir Eğer sizi harekete geçirecek bir ivmenin beklentisi içindeyseniz, iktisat teorilerindeki görünmez elin gelip hayatınızda sihirli değişiklikler yapacağına inanıyorsanız; yanılıyorsunuz O ivme, o görünmez el aslında insanın kendi iç dinamiklerinde, benliğinin kıyısında köşesinde bir yerlerde gizlenmiş, keşfedilmeyi beklemektedir
    Kaçmak yerine savaşmayı tercih edenlerdenseniz; yaşayan ölülerden bir farkınız olsun istiyorsanız önce bir hedef belirlemelisiniz Çünkü nereye gittiğinizi bilmiyorsanız, nereden gittiğinizin de bir önemi yoktur Daha sonraki en önemli aşama ise hayatınızın her anında yanınızdan siz farkında olmadan geçip gidiveren fırsatları yakalayıp uygulamaya koyulmaktır

    "Başarı hataları, yenilgi ise yetenekleri gizler" Hatalardan ders alabilmek; yenilgileri ise cesaretle göğüsleyebilmek başarı merdivenine tırmanmanın gerekli önkoşuludur

    Unutmayın ki; insan, elde ettiği sonuçlar kadar değil sarf ettiği çabalar kadar değerlidir


    Güncelleme : 2009-02-27
  11. 2009-03-01 #161
    Susma!suskunluğun yüreğimin derinlerine düşen kor tanesidir...
    Her nereye değse suskunluğun yanıyorum...
    Kendimle uğraşır oldum dost!seni unuttum sanma..sen de bende can değil miydin?

    Unutulduğunu sanma dost.Ellerim açılınca semaya adın geliyor aklıma.
    Susadım senle sohbet etmeye bak kurudu ağzım taş mı kesildin dost?Neden serzeniş edersin...Biz birbirimizi kazanmış değil miydik?/Kayıpların çok olduğu yerde/

    Bilirsin imkansızlıklarımı /bilirsin haylazlıklarımı /gel et bir büyüklük kırma şu cancağzını.

    Gelemiyorsam gele/miyor/umdur gelmiyor değil.Gideceğin günün hüznünü yaşıyorum şimdiden belkide senli günlere kaptırmak istemiyorum kendimi/ani gidişindeki gibi/

    Ben anlatamıyorum sen anlamıyorsun/anlayamıyorsun/yada anlamak istemiyorsun...

    Tek yumruk olduk seninle ALLAH'ın adını yücelteceğiz diye hani nerde elin? hani ellerimiz?Neredeyiz..geldi salı geçti salı sen yoktun?çok mu üzdüm seni...
    Ama kırma şu dilenciyi ALLAH rızası için sevginden bir damlacık.Sen kızınca vijdanım azab ediyor yüreğimse harap..Bir eksiklik var...hı barıştık mı şimdi?çikolata alacak mısın bana:?


  12. 2009-03-14 #162
    584 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


    Unut/ma beni...



    Ruhum komada... Ruh ölür mü? Ruhlar/da ölür yorulur senden öğrendim...



    Dinle/me kalp atışlarımı... Onlar çoktan durdu... Nabzım karışmıyor artık sesine!



    Senin sokaklarında adımı heceledim hep... Adımı aradım yüzünün tutunaksız merdivenlerinde... Dilinden düşerken yerlere kirpiklerine astım Ef'i Sun savruldu bilmediğim bir kente ayaklarının güzüne!... Ef-Sun düş'tü kanadı...


    Sana her uzanışımda üstüme bastın... Dib(-in)e vurdum en dibe!...



    Ruh katili! Acıyı ördün saçlarıma gecelerimde ki yıldızları indirdin yeryüzüne gülüşlerimi hapsettin duvarlarına! Beyaza leke düşer dedim mürekkebin kirletti düşlerimi! Ay ışığı'ndan yıldızları (ç)alamıyorum göğe ellerim uzandığında ekleyemiyorum gözlerime tekrar gülerlerdi belki! Yerine koy onları! Yakışmadılar yeryüzüne tıpkı senin aşk(-ım)a yakışmadığın gibi!



    Nefes diye soluklandığım hava ciğerlerimi boğuyor... Parçalanmış ömrüme yama yapıyorum bıraktığın hüznü... Ama arada bir de düşünüyorum delik deşik aldanmışlıklarım dururken sen değilsin bu mutsuzluğun nedeni... Hep koyu siyah yalnızlıktı taşıdığım şimdi içine kırmızı damladı.




    585 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


    Sol yanımda ki kesik ihanetinin arsız dikeni! Sus bana aşk de/me! Yoksu(l-n)luğunda peydahladığın (p)hiçim ben! Ayazlar da üşüttüğün gülüşlerinle emzirmediğin sana aç bıraktığın! Suretimin aslı yok! Adım yok! Babam yok! Yoklukların içinde (p)hiçim! Faili belli olan (h)piç! Mezar taşıma adını yaz! Doğuşuma sevinmedin sevgili(m) ölümüme ağlasın melekler(in)!


    Cesedimde parmak izlerin var! Yaşanmışlıklar(-ımız) tebessüm ediyorlar her köşede... Olay yeri inceleme ekipleri gelecek birazdan! Yalanları kuşan/ma... Tanrı inecek anlatacak cinayetini!


    Ne çabuk bulandım kırmızıya siyahın masumiyetindeyken... Rahmim de kürtaj kırıntıları... Oluk oluk akıyor geceye kan!


    Oysa prensestim ben ölmeden önce camdan/dı yüreğimin ayakkabısı...


    Masallar değişti büyüdük...
    Dedim ya; camdan/dı yüreğimin ayakkabısı zaten... Kırıldı(m)!


    Gerçekleri kandıramaz kelimeler(in)...


    Gidemezsin dedin...


    Gittim...


    Öldürürüm dedin...


    Zaten ölüy(d)üm...


    Terkettin...


    Kaldın kalandı terkeden! Yürek kapımı kapattım... Ayakkabımı eşiğine bıraktım...


    Bana el/veda(lar)...


    Özgürsün artık yazılmayacak olsan da satırlarımda;


    Günün aydın olsun Efsun'suz tümce...


    Yaşat/ma beni...



    Güncelleme : 2009-06-23
  13. 2009-03-24 #163
    Evet, susmanın tam zamanı
    Dilini toparlamak ve susmak!
    Söylenebilecek her hakarete,
    Her kötü söze karşı sükût etmek…

    İşte nefretin yıkılma nedeni sükût!
    İhanetin alınmamasının sebebi sükût!
    Ama her sükût bedelsiz olmaz.
    Her sessizlik iyimser sayılmaz!
    Bazen toparlanmaktır…
    Güç, kuvvet toplamaktır sessizlik!
    Acıyı, kederi, hüznü yudumlamanın aksinedir her şey.
    Yapacağı yürek toplamak ve
    Savaşa hazır olmaktır!

    Geçmişi, geleceğe karıştırmayıp,
    Kötülükleri ayıklamaktır!
    Evet, şimdi susmak gerekir!
    Kötülüğü yaşamayı yudumlatan her neyse,
    Kin tutarak değil,
    Sabırla hesabını sormaktır.
    Susuyorum ve hesabı alınacak olan hesapları bekliyorum!
    17.06.2006 - 18:07
    VesseLam


  14. 2009-03-24 #164
    Aşkı bize yanlış tanıtmışlar, Gönül Dostum.
    Bize ne KAYS/ Mecnun derler
    Ne de, Ferhat!
    Aşkı bize yanlış tanıtmışlar
    Çobanın aşkını bilir misin gönül dostum?
    O aşkını ararken, aşkın SAHiBiNi(c.c) buldu.
    Fani dünyanın sevdalarına değil,
    Ebedi aşkına vuruldu!
    Gönül dostum çobanın aşkı buysa,
    Bizim aşk dediğimiz nedir ki?!

    Aşkı anlatmayı kolay sanıyorlar

    Oysa aşk ne dile gelir, ne de satırlara sığabilir!

    Aşk yaşamasını bilene güzeldir!
    Aşkı bulmak isteyen zaten bulur…

    Duydun mu gönül dostum,
    Yürekten işittin mi beni.
    Ben seni ararken,
    Ebedi aşkımı buldum!

    O öyle yüce aşktır ki Yaradan' ı Bulmak…
    ...

    Sözler satırlara sığmıyor dedim ya, aşkı anlatmak çok zor!

    Eğer Aşk Dedikleri Karşı Tarafsa, Ben Ona Aşk Demem. Sadece Aşkın Taklidi Derim

    16.06.2006 - 21:17

    VesseLam


  15. 2009-03-24 #165
    Bırak dökülsün duygularım…
    Belki bir faydası olur da ferahlatır beni!
    Hayatın akışına zıt giderek
    Gülmeye, ağlamaktan başlıyorum!
    Bu zamana kadar dobra dobra konuşmak, suçtu!
    Kuralları çiğneyerek dobra dobra konuşuyorum!
    Yalana gerek yok, yalan olan dünya zaten.
    Sorun ihtiyacın olduğu zaman dilemekte değil,
    Dilediğini tırnaklarınla kazıyıp hayırlısına dua etmek!
    Bilirim ahiret günü dilime kelepçe vurulacak!
    Ve bilirim ki, yaptıklarım ortaya çıkacak…
    O yüzden şimdi konuş ellerim,
    Kaç kere harama el sürdün?!
    Kaç kere hak yedin!
    Söyle ellerim...
    Sonra gözlerim.
    "Söylerim kaç kere harama baktın"
    Söyle...
    Sonra kulaklarım.
    Söyle kaç kere haram olanı işittin,
    Ona yaklaştın?!
    Söyle...
    Sonra söyle ayaklarım, kaç kere haramın yolunu tuttun,
    Harama yaklaştın?!
    Söyle...
    En son bedenim, kalbim ve ruhum kaldı...
    İlk önce sen söyle bedenim,
    Kaç defa namaz kılıp secde ettin?
    Söyle...
    Sonra sen söyle tek kalbim!
    Kaç kere yenildin ve kaç kere sevdin?!
    Sevilmediğin halde neden tekrar sevdin, söyle...
    Sonra ruhum…
    Ey ruhum! Sen güzel sözler söyle de
    Daha fazla yıpranmasın kalbim.
    Bilirsin hassastır, yaralıdır, yorgun ve yaşlıdır...
    Ruhum sen de söyle hadi!
    De ki;
    Seni dinlemek için gözlerime yasakladım haramı!
    Yalanı söylemez, gıybet etmez oldum.
    Sonra haramı işitmez, harama el sürmez, yaklaşmaz,
    Zinaya gitmez oldum!
    Söyle ruhum bari sen söyle,
    Söyle ki, yaşlı ve yorgun yüreğim
    Fazla acı çekmesin!
    İftira atmasınlar…
    De ki o Rahman'a kul oldu.
    Kul oldu da, kendini de yalan dünyayı da unuttu...


  16. 2009-03-24 #166
    Hani susuyorum ya bazen,
    Sahile gidip denizin âsiliğine bakıyorum ya,
    Sığınacak köşe arıyorum ya,
    Gözlerinizde bulamıyorum.
    Hayatımı, gözlerinizde kaybediyorum...
    Işıldamıyor eskisi gibi,
    Bakmıyor sevgi dolu.
    Hissedemiyor ne sizi ne kendisini!
    Yaşamıyorum, sanki kopmuşum dünyadan!
    Evet koptuğuma inanıyorum
    Ve Son Bahar yapraklarına hüznümü bırakıyorum…
    Soğuk ve hüzün doluyum…
    Gözyaşlarımı kabul etmiyor ilk bahar!
    Nisan bakmıyor yüzüme!
    Biliyor ağladığımı, durmaksınız gözyaşı akıttığımı!
    Kışı tercih ediyorum ama, o da çok soğuk...
    Eritiyormuşum masumluğumla onu da
    Bu yüzden kışı da bıraktım!
    Sadece son bahar yapraklarına hüznümü bırakıyorum…
    Bir tek o sabredebiliyor bunlara!
    Öfkemi onda kaybediyorum,
    Âsiliğim yok oluyor son bahar akşamlarında!
    Yapraklar gibi solgunum,
    Sessizliği ve yalnızlığı seçiyorum!
    Arkadaşım yok kaybettim gözlerimi gözlerinizde…
    Veda etmek değil bu sadece,
    Sonbahar yapraklarına hüznümü bırakıyorum...

    YüReK SeVDaLıM...


  17. 2009-03-24 #167
    İnsanın İçinde Aşk Sönmedikçe, Kalemindeki Mürekkepte Bitmez



    Satırlar O' nu anlatıyor,
    Gönül O' nu zikir ediyor,
    Gözler O' nu arzuluyor,
    Biz sevdaya sürgün olduk…

    Gönlümüzü kafese hapsettiler,
    Yetiş ümmetin zorda!
    Biz Aşkına yandık,
    Sevdaya sürgün olduk…

    Umudumuz SEN varsın
    Biz umudu yitirmek üzereyiz
    SENİ beklemekteyiz,
    Biz sevdaya sürgün olduk…

    Günahkar bir bedenle,
    Kapında şefaatini dileriz
    Gözyaşları sel oldu,
    Biz sevdaya sürgün olduk…

    Yorgun ve aşık bedenimiz
    Vuslatın bitmesini ümit eder
    Ellerimiz ellerine değsin
    Biz sevdaya sürgün olduk…

    Kabirde azaptan korkar,
    Şeytanın peşinde koşar,
    İmanı kaybeder olduk!
    Yetiş ümmetin zorda,
    Biz sevdaya sürgün olduk…



    28.05.2006 - 12:20


  18. 2009-04-19 #168
    Bir gün delilik yakın dostlarını kahve içmek üzere evine davet etmiş.Herkes gelmiş,kahveler içildikten sonra delilik dostlarına saklanbaç oynamayı önermiş.

    -Saklambaç mı? oda nedir,diye sormuş merak.
    -saklambaç bir oyundur,sizler saklanırken ben yüze kadar sayacağım.saymayı bitirdiğimde ilk bulacağım kişi benden sonraki ebe olacak.

    Korku ve tembellik dışındakiler deliliğin önerisini derhal kabul etmişler.

    -1,2,3,4,5.........diye yüksek sesle saymaya başlamış delilik.

    Acelecilik,ilk bulduğu yere kendini atıvermiş.

    Utangaçlık,her zamanki alışkanlığıyla bir ağacın gölgesine ilişmiş.

    Neşe,bahçenin orta yerine doğru yönelmiş.

    Hüzün,saklanacak yer bulamadığından ağlamaya koyulmuş

    kıskançlık,Başarının peşinden giderek yanıbaşındaki bir kayanın ardına sığınmış.

    Delilik saymayı sürdürmüş.....

    Umutsuzluk,deliliğin 99'a geldiğini duyduğunda iyiden iyiye umutsuzluğa kapılmış

    -Yüüüüüzzz!! diye haykırmış delilik:saklanmayan ebedir,aramaya başlıyorum.

    İlk sobelenen merak olmuş.birinci kurbanın kim olacağını o kadar merak ediyormuşki,saklanmayı ihmal etmiş

    Delilik bahce duvarına baktığında,karasızlığı fark etmiş;kararsızlık üzerine tünediği duvarın hangi tarafına saklanacağını düşünmekle meşgulmüş.

    Ve hemen ardından neşeyi,hüzünü,utangaçlığı sobelemiş.

    Herkes yeniden bir araya geldiğinde,merak sormuş:

    -aşk nerede??hiç aşkı gören oldumu??

    Delilik,aşkı aramaya koyulmuş.

    Dağlara çıkmış,nehirlerin yataklarına bakmış;ama aşkı hiç bir yerde bulamamış.

    Çaresiz arayışını sürdüren delilik,bir gül ağacı ile karşılaşmış.eline geçirdiği bir çalıyla

    ağacın dallarını,yapraklarını yoklamış.aniden tiz bir çığlıkla irkilmiş

    acıyla bağıran aşk,diken batan gözünü tutuyormuşç.

    Delilik ne yapacağını bilememiş.özür dilemiş,yalvarmış ,yakarmış aşka kendisini affetmesi için.

    O kadar üzülmüş ki bir daha hayat boyu yanından ayrılmayacağını bile vaat etmiş.

    Acısı biraz dinen aşk sonunda özürleri kabul etmiş.

    O GÜNDEN BERİ AŞKIN GÖZÜ KÖRDÜR VE DELİLİK HEP AŞKIN YANI BAŞINDADIR



  19. 2009-04-21 #169
    > Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi
    > alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu özelliklerinin farkına varmıştım: Her şeyden önce çok güzel
    > bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o
    > alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve
    > itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, "Armudun iyisini ayılar yer" düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana
    > tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu
    > biriydi.
    > Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir
    > üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer
    > yapıp profesör olmak istiyor.
    > Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally
    > adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:
    > "Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum?
    > "Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini "
    > "Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?
    > Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak
    > kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'
    > Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, "O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim"
    > dedi.
    > O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, "Sen benim kahramanımsın" duygusu içinde
    > bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım. Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum
    > ve o kişiyi kıskandım.
    > "Nasıl yani?" dedim.
    > "Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa
    > ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye ***ürüyor.
    > Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede
    > kalıyor, geceleri ona bakıyor."
    > Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala
    > dış görünüşe göre yargılıyor ve onu "ayı" olarak görüyordum. İçimdeki pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği
    > aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer'
    > diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl
    > etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.
    > Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada
    > oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. "Kendilerine bir sorayım, eminim
    > sizinle tanışmak isteyeceklerdir," dedi ve iki gün sonra, "Ailemle konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,"
    > dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara
    > uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.
    > Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, "O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz," dedi. Ailesine haber
    > verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında
    > Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi.
    > Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı.
    > Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un
    > torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir
    > davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. "Evet" yanıtını alınca, kendisi
    > çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum. "Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da
    > çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım. Biz böyle biliyoruz", dedi. Tüylerim diken diken oldu.
    > Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek
    > konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara
    > kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki
    > öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a "Beyefendi, çocukların göz
    > hizasına inerek konuşuyorsunuz!" dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, "Tabii, onlar küçük insanlar!" yanıtını verdi. Öyle
    > bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.
    >
    > O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.
    >
    > Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle
    > ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin
    > zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten
    > arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka
    > bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta
    > biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat
    > etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.
    >
    > Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az
    > işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.
    >
    > Sally'e sordum: "Baban seninle randevulaşır mıydı?"
    >
    > "Evet", dedi, "yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, "Biz böyle gördük, böyle
    > biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!". Gülümseyerek, "Nereden biliyorsun?" diye sordum.
    >
    > "Biz Frank'le konuştuk" diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.
    >
    > Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da
    > acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi
    > çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı. Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.
    >
    > Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım
    > kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.
    > Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally,
    > içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze
    > konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve
    > çocuğun CAN'ı beslenir.
    >
    > Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu
    > mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık
    > biriyim!' diye yoğrulur.
    >
    > Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır





  20. 2009-05-05 #170
    Yolu yarıladım sanki...Sensizliğin koymadığınıhiçte zor olmadığını anlattım sonunda yüreğime...

    Şimdi garip bir sessizlik var bende...Yalnız değilim...Gülüyorum...Hiç ağlamıyorum...Yokluğunu biriyle paylaşıyorum...

    Senden sonra böylesine sevdiğim tek insan belkide ''O''.....

    Hani seni safça sevdiğim günler vardı ya..!! Şimdi öyle bir derdim yok...Yüreğimi senden kopartarak geri aldım...Canım hiç acımadı...Şaşkınlıkla etrafıma baktım günlerce...Bu sessizliğin sebebi Senin gerçekten sevilmeyecek biri olman olabilir miydi..?? Bence ''evet''...Kesinlikle o yüzdenağlamaksız geçen zamanlarımın açıklaması...

    Şimdi seni görmek bile istemiyorum...Ama hayat işte...Nerde ne olacağıKarşımıza ne çıkaracağı belli olmuyor...Az bir zaman sonra seni göreceğimBelkide hiç istemeyerek...Dahası yanımda biri olacak...Belki suratına bile bakamam...Ama utançlığım yanımdakinden ötürü olmayacak inan bana...Sonra sana bir daha bakacağım...Ben nasıl birini sevmişim diyeceğim...İşte bu olacak benim utançlığım...

    Belkide gözlerinin taa içine bakacağım...''Mutlumusun işte ayrıldık'' der gibi...Ama sonra bir gülümseme olacak bende...Çünkü sensizlik koymuyor bana...İşte o an sende anlayacaksın bunu...Belki nefret olacak gözlerinde...

    Ama üzgünüm kara sevdam...
    Sen artık karalarınla baş başa kalacaksın...
    Ve mutlu olmanı istiyorum...
    Çünkü ben sensiz hiç olmadığım kadar mutluyum...
    Ve bide ''Onu Çok Seviyorum''....

    Sakın yanlış anlama beni...Sana kızgınım ve o yüzden bunları söylüyorum diye düşünüyorsan orda dur küçük bey...
    Benim hiçbir sevdam yalan olamaz...[Kendinle karıştırma beni..]
    Evet ben onu gerçekten sevdim...
    Bir zamanlar seni sevdiğim gibi değil ama...
    Çünkü biz birbirine uzak iki deniz gibiydik...Hiç bir zaman bulaşamadıkve hiçbir zaman aynı şeyleri sevmedik...
    Tıpkı bir zamanlar benim seni sevdiğim ama senin beni hiç sevmediğin gibi..[Aynı yerde aynı şeyleri sevemedik işte..]

    Bundan sonra sadece ''seni unuttuğumu'' bil...İyiliğimikötülüğümühiç birşeyimi bilme...

    Ve Sen Kaçırdığın Bu Yüreğe Yan…!!!


  21. 2009-05-16 #171
    ADA

    Bir zamanlar, bütün duyguların
    üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
    Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve
    tüm diğerleri, Aşk dahil.

    Bir gün, adanın batmakta olduğu,
    duygulara haber verilmiş.
    Bunun üzerine hepsi,
    adayı terketmek için
    sandallarını hazırlamışlar.
    Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş.
    Çünkü, mümkün olan en son ana
    kadar beklemek istemiş.
    Ada neredeyse battığı zaman,
    Aşk, yardım istemeye karar vermiş.
    Zenginlik,
    çok büyük bir teknenin içinde geçmekteymiş.
    Aşk,
    "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?"
    diye sormuş.
    Zenginlik,
    "Hayır, alamam. Teknemde çok fazla altın
    ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.
    Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki
    Kibir'den yardım istemiş.
    "Kibir, lütfen bana yardım et!"
    "Sana yardım edemem Aşk.
    Sırılsıklamsın
    ve yelkenlimi mahvedebilirsin."
    diye cevap vermiş Kibir.
    Üzüntü yakınlardaymış
    ve Aşk, yardım istemiş:
    "Üzüntü, seninle geleyim..."
    "Off, Aşk, o kadar üzgünüm ki,
    yalnız kalmaya ihtiyacım var."
    Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş
    ama o kadar mutluymuş ki,
    Aşk'ın çağrısını duymamış.
    Aşk, birden bir ses duymuş:
    "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."
    Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş.
    Aşk o kadar şanslı ve
    mutlu hissetmiş ki kendini
    onu yanına alanın kim olduğunu
    öğrenmeyi akıl edememiş.

    Yeni bir kara parçasına vardıklarında,
    Aşk'a yardım eden, yoluna devam etmiş.
    Ona ne kadar borçlu olduğunu
    farkeden Aşk, Bilgi'ye sormuş:
    "Bana yardım eden kimdi?"
    "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş Bilgi.
    "Zaman mı?
    Neden bana yardım etti ki?"
    diye sormuş Aşk.
    Bilgi gülümsemiş:
    "Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar
    büyük olduğunu anlayabilir..."


  22. 2009-05-16 #172
    BİR ÖYKÜ

    Kaba saba, soluk, yıpranmış giysiler içindeki yaşlı çift, Boston treninden inip
    utangaç bir tavırla rektör'ün bürosundan içeri girer girmez, sekreter masasından
    fırlayarak önlerini kesti... Öyle ya, bunlar gibi ne idüğü belirsiz taşralıların
    Harvard gibi üniversitede ne işleri olabilirdi?

    Adam, yavaşça rektörü görmek istediklerini söyledi. İşte bu imkansızdı..
    Rektörün o gün onlara ayıracak saniyesi yoktu..
    Yaşlı kadın, çekingen bir tavırla; "Bekleriz" diye mırıldandı...
    Nasıl olsa bir süre sonra sıkılıp gideceklerdi.. Sekreter sesini çıkarmadan
    masasına döndü.. Saatler geçti, yaşlı çift pes etmedi.. Sonunda sekreter,
    dayanamayarak yerinden kalktı. "Sadece birkaç dakika görüşseniz, yoksa
    gidecekleri yok" diyerek rektörü iknaya çalıştı. Anlaşılan çare yoktu..

    Genç rektör, isteksiz bir biçimde kapıyı açtı. Sekreterin anlattığı tablo içini
    bulandırmıştı. Zaten taşralılardan, kaba saba köylülerden nefret ederdi.
    Onun gibi bir adamın ofisine gelmeye cesaret etmek, olacak şey miydi bu?
    Suratı asılmış, sinirleri gerilmişti.

    Yaşlı kadın hemen söze başladı. Harvard'da okuyan oğullarını bir yıl önce
    bir kazada kabetmişlerdi. Oğulları, burada öyle mutlu olmuştu ki, onun
    anısına okul sınırları içinde bir yere, bir anıt dikmek istiyorlardı.

    Rektör, bu dokunaklı öyküden duygulanmak yerine öfkelendi. "Madam"
    dedi, sert bir sesle, "Biz Harvard'da okuyan ve sonra ölen herkes için
    bir anıt dikecek olsak, burası mezarlığa döner..."

    "Hayır, hayır" diyerek haykırdı yaşlı kadın.. "Anıt değil... Belki, Harvard'a
    bir bina yaptırabiliriz". Rektör, yıpranmış giysilere nefret dolu bir nazar
    fırlatarak, "Bina mı?" diyerek tekrarladı, "Siz bir binanın kaça mal olduğunu
    biliyor musunuz? Sadece son yaptığımız bölüm yedi buçuk milyon dolardan
    fazlasına çıktı..."

    Tartışmayı noktaladığını düşünüyordu. Artık bu ihtiyar bunaklardan
    kurtulabilirdi.. Yaşlı kadın, sessizce kocasına döndü: "Üniversite
    inşaatına başlamak için gereken para bu muymuş? Peki, biz niçin
    kendi üniversitemizi kurmuyoruz, o halde?"

    Rektör'ün yüzü karmakarışıktı.. Yaşlı adam başıyla onayladı.
    Bay ve bayan Leland Stanford dışarı çıktılar. Doğu California'ya,
    Palo Alto'ya geldiler. Ve Harvard'ın artık umursamadığı oğulları için
    onun adını ebediyyen yaşatacak üniversiteyi kurdular.

    Amerika'nın en önemli üniversitelerinden birini STANFORD'u.

    =========

    Ayağınıza kadar gelip, sizinle görüşmek isteyen insanlara,
    yaklaşmadan önce bir kez daha düşünmeniz dileğiyle...

  23. 2009-05-17 #173
    Gitsem diyorum biraz,ölsem..



    Gitsem diyorum biraz, ölsem
    İskelenin en ucundaki, en gıcırtılı tahtanın üstüne oturmuş, denizdeki nereye gittiklerini bilmediğim, bilmeyi de istemediğim parlak renkli balıklara bakıyorum. Bir süre izleyebiliyorum ancak onları, sadece bir yere kadar görebiliyorum, sonrası görünmüyor.
    Nedense her düşüncemin arkasına bir olumsuzluk eki katılıyor bu günlerde... Devrik düşüncelerle pekiştiriyorum bu ruh halini. Düşüncelerimin bağlaçları yok, sırf kafiyeli olsun diye kurulmuş iki yabancı cümle gibi birbirinden kopuk ve anlamsızlar... Hava sıcak, su ılık, toprak soğuk, ben yanıyorum. Gitsem diyorum, şöyle yağmurları olan uzak bir yerlere...
    Günahlar gözyaşlarında yıkanır, diyor birisi, yağmurlar kadar çok gözyaşları istiyorum o zaman diyorum içimden... ve eğer ağlayabilseydim ne yağmuru ne de küçük bir ağacın en küçük yaprağına düşen yağmur damlasının süzülüşünü bu kadar çok sevmezdim herhalde...
    Gitsem diyorum, balıklarda gitti zaten.

    Yıllardır tanıdığım, bana yabancı olan bu evin derin sessizliğinde aslında normal çıkan bütün seslere bile bile kulak verip, kendi kendimi bile bile korkutuyorum. Sonra korkuları susturmak için, kendi kendimi susturup sadece yüreğimi seslendiriyorum, çünkü duymak düşünmekten daha az üzüyor insanı.

    Yüreğini ve beynini sırtlanmış, yükünden yorgun adamların halleri geliyor aklıma.

    Herkes uyurken korkuyorum, sessizlikten, sessizliğimden... Gitsem diyorum acıları alıp, yalnızlığa sarılmaya..

    Yıllardır bilip tanıdığın, yanlış şehirde, doğru otobüse binip, yanlış durakta indiğini fark ettiğinde yürümek zorunda kalmış gibi, geçte olsa gitsem diyorum...

    Ve senden daha değersiz olan anlamsız şeylerin bekçiliğini bırakıp, ayağını acıtan ayakkabılara, sıcağa, fırtınaya rağmen ne varsa yakıp yıkıp ardına bakmadan yürümek gibi...




    Gitsem diyorum biraz, ölsem...


  24. 2009-05-27 #174
    Çölde yolculuk eden iki dost hakkında bir hikaye anlatılır.
    Yolculuğun bir aşamasında iki dost tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokadı
    yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar

    'BUGÜN EN IYI DOSTUM BANA BIR TOKAT ATTI.'
    Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler.Tokadı yiyen yıkanırken bir batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:

    'BUGÜN EN IYI DOSTUM BENIM HAYATIMI KURTARDI.'
    Tokadı vuran ve sonra dostunun hayatını kurtaran kişi ona şöyle der; senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazın ama şimdi kayaya kazıyorsun.NEDEN?

    Öbür dost ona şöyle cevap verir:'Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize İYİ bir şey
    yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.'
    'INCINMELERINIZI KUMA, GÖRDÜGÜNÜZ IYLIKLERI KAYALARA KAZIMAYI ÖGRENIN.'

    Denilir ki özel birini bulmak bir dakikanızı alır,onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur,onu sevmek için bir gün yeter ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir.

    30 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    Hayatta kimse için ağlamaya değmez
    Ağlamaya değenler zaten ağlatmaz
    Birgün ağlaman gerekirse başını dik tut ki
    Gözyaşların seni ağlatan kişi kadar alçalmasın


  25. 2009-05-27 #175
    Genç adam iyi bir terziymiş. Bir dikiş makinesi ve küçücük bir dükkânı varmış. Sabahlara kadar uğraşıp didinir ama pek az para kazanırmış. Çok soğuk bir kış gecesi dükkanı kapatırken elektrik sobasını açık unutmuş ve çıkan yangın onun felaketi olmuş. Artık ne bir işi varmış ne de parası. Günler boyu iş aramış ama bulamamış...

    Yük taşımış, bulaşıkçılık yapmış, yine de evinin kirasını ödeyecek kadar para kazanamamış. Sonunda ev sahibinin de sabrı taşınca, küçük bir bavula sığan eşyalarıyla sokakta bulmuş kendini...

    Mevsim kış, hava ayaz olsa da genç adamın köşedeki parktan başka gidecek yeri yokmuş. Bir sabah iş arayacak derman bulamamış bacaklarında. Açlıktan ve soğuktan bitkin bir şekilde bankta otururken, kocaman bir araba yanaşmış kaldırıma. Arka kapıyı açmaya çalışan şoförü kızgınlıkla yana itmiş arabadan inen yaşlı adam,

    "Yalnız bırakın beni, parkta dolaşırsam belki sinirim geçer" diye söylenmiş.
    Zengin bir işadamı olduğu her halinden belli olan ihtiyar, birkaç adım attıktan sonra bankta titreyen terziyi görmüş. Terzi, adamın üzerindeki paltoya bakıyormuş dikkatle. Birden siniri geçiveren ihtiyar,

    "Zavallı adamcağız kim bilir nasıl üşüyordur, ona nasıl yardım etsem acaba?" diye düşünmeye başlamış.
    Oysa terzinin düşlediği paltonun sıcaklığı değilmiş. O, çok kalın ve kaliteli bir kumaştan üretilen bu paltonun sahibine hiç de yakışmadığını ve onun vücuduna uygun şekilde dikilmediğini düşünüyormuş. Yaşlı işadam, terzinin yanına yaklaşıp,

    "Ne o evlat, bu ayazda parkta donmuşsun. İstersen paltomu sana verebilirim" deyince,
    "Hayır, teşekkür ederim. Ben sadece bu paltonun size göre olmadığını düşünüyordum. Kumaşı fazla kalın ve sizi olduğunuzdan şişman göstermiş" diye yanıt vermiş terzi.
    Yaşlı adam bu cevabı alınca hayli şaşırmış. Çünkü o da üzerindeki paltoya onca para ödediği halde kendisine bir türlü yakıştıramıyormuş.

    "Soğuktan titrerken nasıl böyle bir şeye dikkat edebiliyorsun?" diye soran yaşlı adam,
    "Ben terziyim" yanıtını alınca
    "Benimle gel, hayat hikayeni yolda anlatırsın" diyerek arabaya bindirmiş bizim terziyi.

    Bu karşılaşma, terzinin hayatındaki dönüm noktası olmuş. Böyle yetenekli bir insanın işsiz ve evsiz kalmasına çok üzülen iyiliksever yaşlı adam, terziye bir dükkan açmasına yetecek kadar para vermiş. Bunun karşılığında tek istediği kendi giysilerini bu genç adamın dikmesiymiş.

    Terzi yeniden bir işe hem de kendi işine başlamanın heyecanıyla deliler gibi çalışmaya başlamış. Bu arada yaşlı işadamı da desteğini esirgemiyor, onu kendi çevresinden zengin kişilerle tanıştırarak yeni siparişler almasını sağlıyormuş. Küçük dükkân önce kocaman bir modaevine dönüşmüş, sonra da pek çok ünlü marka için üretim yapmaya başlamış. Terzi artık "ünlü işadamı" diye anılır olmuş.

    Bir gün ihtiyar adam onu ziyarete gitmiş. Terzi çok büyük bir iş bağlantısı yapmak üzere yurt dışına gidecekmiş ve uçağa yetişmesine az bir zaman varmış. Biraz sohbet ettikten sonra yaşlı adam birden fenalaşmış, kalp krizi geçiriyormuş. Hemen bir ambulans çağırılarak hastaneye kaldırılmasını sağlamış.

    Yeni işadamımız ise büyük işi kaçırmak istemediği için uçağa yetişmiş. Yaşlı adam krizi atlatmış ve uzun süre hastanede yatmış, bir yandan da sadece bir kez telefon ederek durumunu soran terziyi bekliyormuş. Fakat terzi daha çok para kazanmak için oradan oraya koştururken bir türlü yaşlı adamı ziyarete gidememiş.

    Aradan o kadar uzun bir süre geçmiş ki bu sefer de utancından yaşlı adamın kapısını çalamaz olmuş. Bir süre sonra terzinin işleri yolunda gitmemeye başlamış. Fabrikalarını kapatmak zorunda kalmış ve elinde kala kala yine küçücük bir dükkan kalmış. Utana sıkıla yaşlı adama koşmuş hemen nerede hata yaptığını sormak için. Son derece kırgın olan ihtiyar yine de onu kabul etmiş ama anlatacağı öyküyü dinledikten sonra hemen çıkıp gitmesini istemiş.

    Ve başlamış anlatmaya:
    "Bir zamanlar fakir bir oduncu varmış. Ormandaki bir kulübede yaşar ve odun keserek hayatını kazanırmış. Bir gün kulübesinde yangın çıkmış ve bu yangın bütün ormanı kül etmiş. O çevrede kimse ona güvenip iş vermeyince, çıkınını alan oduncu, eşeğine binip yola koyulmuş.
    Ağaçların arasında yürürken birinin kendisine seslendiğini duymuş. Başını kaldırınca konuşanın bir bülbül olduğunu görmüş. Bülbül ona

    "Senin haline çok üzüldüm, şimdi öyle bir büyü yapacağım ki eşeğin çok güzel şarkı söylemeye başlayacak, sen de onunla gösteriler yapıp çok para kazanacaksın" demiş.

    Gerçekten de eşek birbirinden güzel şarkılar söylemeye başlamış. Oduncu o şehir senin bu kasaba benim dolaşıp eşeğine şarkı söyletiyor ve herkes onları izlemek için birbiriyle yarışıyormuş. Oduncu ve şarkı söyleyen eşeği bütün ülkede ünlenmişler. Bir gün yine bir gösteriye yetişmek için koştururlarken, bülbülün yardım isteyen sesini duymuş oduncu. Bir kedi bülbülü yakalamış ve yemek üzereymiş. Şöyle bir duraklamış ama gösteriye gitmemeyi, onca parayı kaçırmayı gözü yememiş, arkasına bakmadan kaçmış oradan. Gösteri başladığında ise eşeği her zamanki gibi güzel şarkılar söylemek yerine sadece bir eşeğin çıkarabileceği sesleri çıkarmış.

    Oduncu kendisini şarlatanlıkla suçlayan izleyicilerin elinden canını zor kurtarmış. İşte o zaman bülbül ölünce büyünün bozulduğunu anlamış. Ben de senin bülbülündüm ve sen beni öldürdün, büyü de o yüzden bozuldu. Keşke güzel giysiler dikerken dostluk ipliğini koparmasaydın..."
    Öyküyü dinleyince hemen çıkıp gitmiş terzi, çünkü söyleyecek bir sözü yokmuş...
    Dostluk iplerinizi koparmamanız dileğiyle.......
    30 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    Hayatta kimse için ağlamaya değmez
    Ağlamaya değenler zaten ağlatmaz
    Birgün ağlaman gerekirse başını dik tut ki
    Gözyaşların seni ağlatan kişi kadar alçalmasın


  26. 2009-07-28 #176
    46 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Selam olsun bu satırlar gözlerine karşılık düşen, bu aşk mı bana yazdıran yoksa özlemlerimi mi avuturum bir tutam kelime çıkar kalemimden kirli, lekeli. Küçümsenmiş aşkım elimde kalan, bir sen vardın gitme diyen, bir sen görürdün sana yarattığım aşka karşı diz çöken bu utangaçlığımı. Sen değildin kendini özleten, yaratılan bir masalı anlamaktı bize düşen. Sen kaçmazken ben ağlardım neden bu gözlerim acıyor diye.

    Ben varolmazdım sevgilim. Sadece kederdim sana karşı. Verebildiğim bir demet göz yaşı. Yobazlığım tutar geceleri, kıyılarda anlatırdım seni kendime. Bir mehtap dinlerdi sözlerimi birde uzaklardan gelen dalgalar. Selam söylerdim rüzgarlara, kulağına fısıldasın seni sevdiğimi. Saçlarını benim için okşasın. Dudaklarından benim için öpsün. Oysa gökyüzünden düşen her yıldız bizimdi. Bizim dileğimizdi. Gözlerine sürdüğün parlaklığı ben silerdim sevgilim. Üzgünüm. Bir af değil bu intihar belki bu satırlar. Ben sensiz var oldum ama sensiz devam etmedim. Bir manzaradan seni seyretmekti bu aşk. Bir açıklama idin hayatıma karşılık düşen ve bir izdin tıpkı kor gibi.

    Sonbaharları ben anlattım sevgilim. Sensiz dökülen her yaprağa küfür ettim. Sensiz yağan yağmurun bir anlamı yoktu, omuzlarıma düşen damlaların ağırlığı canımı acıtırdı ve sen o damlaları izledin.

    Bir gül idi seni anladığım ve bir tutam rüzgar idi seni bana veren. Hapis ettim kendimi. Aklımın odaları kilitli. Kapılar ardında kalan sen, göremem ki bu kiri ve şimdi sevgili. Hiç bir iz kalmamalımıydı onca masal içinden birbirimize anlatıp içinde yaşadığımız. Kendimizi mi kandırmışız? Ben seni aşk ile anlamıştım oysa.

    Ben, gecelerin melodisinde dans eden şairim. Ne deliyim ne de akıl ile yürürüm. Zaman zaman sorarım rüzgarlara seni.




    Şimdi selam söyle benden kendine sevgili… Selam söyle.





    alıntı...








  27. 2009-07-28 #177



    Davetim süresiz, mekanım da belli.
    İçerideyim, bekliyorum halen.
    Kapım dışarıdan kilitli olsada sıkı sıkı,
    anahtarı da üzerinde
    ama gelip dokunsan açılacak kendiliğinden.




    "Bu gün asırlık bir çınar ağacının altında oturup, gölgesinde dinlendim. Delik deşik olmuş gövdesine baktım, acıdım. Bilmiyorum, O da; benim delik deşik olmuş yüreğime bakınca acıdı mı acaba? İkimizin de başına gelenler besbelli aynıydı. O gövdesini göçmen kuşlara, bense yüreğimi göçmen aşklara sunmuşuz durmadan hep. Ve ilkbahar ve yaz, ikimizin de ortak belası galiba."


    Aşk;
    ansızın gelip gövdeme konacak.
    Seziyorum.
    Gönlümde halen delik açılabilecek yer de var.
    Biliyorum.


    Çınar ağacının türküsüdür bu,
    Bende Ona gıpta ederek söylüyorum.




    "Usulca kapattım gözlerimi, orada bir an, bir dağ gibi durdun karşımda. Öylece büyümüşsün gözümde, sorma. Dağ derken, aklıma geldi. Ben o dağlardan çokça deldim. Altını oyarak, gıdım gıdım, dağı dağa kavuşturmuştum. Ben belki seni gözümde dağlarca büyüttüm ama sen beni sakın tavşan bilme göçmen kuşum."



    Gökhan Yaman



  28. 2009-07-28 #178
    Tavla Ve Satrancın Hikayesi





    Pers imparatorunun baş veziri Buzur Mehir tarafından 1400 yıl önce tasarlanan tavla oyunu; dünyanın en popüler oyunlarından biridir. Zaman kavramından alınan ilhamla tasarlanan oyunun zamana böylesine direnmesi son derece etkileyici. Senenin birliği olarak tavla bir tanedir. 4 köşesi 4 mevsimi, tavlanın içindeki karşılıklı 6sar hane 12 ayı, pulların toplamı ayin 30 gününü ,siyah-beyaz pullar gece ve gündüzü, karşılıklı 12ser hane günün 24 saatini simgeler..
    Eski zamanlarda Hint İmparatoru, satranç oyununu Pers imparatoruna, yanında bir mektup ile hediye olarak göndermiştir. Mektubunda oyunla ilgili hiç bir açıklama yapmazken şöyle bir mesaj yazmıştır.
    Pers imparatoruna;
    Kim daha çok düşünüyor,
    Kim daha iyi biliyor,
    Kim daha ileriyi görüyorsa
    O kazanır.
    İşte hayat budur...
    Pers İmparatoru donemin en alim veziri olan Buzur Mehir ile bu mesajı paylaşarak, ondan oyunu çözmesi ve kendisinin de karşılık olarak Hint İmparatoruna hediye edilmek üzere başka bir oyun icat etmesini ister. Vezir haftalarca çalıştıktan sonra gönderilen satrancın her tas hareketini ve oyunu çözer daha sonra da on günde tavlayı icat eder ve imparatora sunar. Hint İmparatoruna tavla oyunuyla birlikte gönderilmek üzere şöyle bir mesaj hazırlanır.
    Hint imparatoruna;
    Evet,
    Kim daha çok düşünüyor,
    Kim daha iyi biliyor,
    Kim daha ileriyi görüyorsa
    O kazanır.


    Ama biraz da şanstır!
    İşte hayat budur...




    aLINTI










  29. 2009-07-28 #179
    Dünya'nın Sevgili Günlüğü ......


    Neden olmasın? Bence Dünya'nın da tuttuğu bir günlük vardır. Belki o da günlüğüne her yazışında "sevgili günlük" diye başlıyordur sözlerine...

    Dünya'nın sevgili günlüğü, bu gezegenin belki de tek dert ortağıdır. Hem belki, kalplerimiz! kadar beyaz sayfaları kalmıştır hala daha..

    ......

    Sevgili günlük..

    Boğuluyorum! Ve işin garibi bu kimsenin umurunda değil. Ne oldu bu insanlara anlamıyorum. Ben hep onların yuvası olmadım mı? Bende doğdular, ve daha uzun bir süre de bende ölecekler. Sanki gidecek başka bir yer var!

    Kirlendim, ateşim çıktı son yıllarda. Isınıyorum, hem de hızla. Kutuplarımda biriktirdiğim buzullar eriyor. Bunun nasıl bir felakete dönüşebileceğini göremiyorlar mı? Bak iklimlerim de şaşırdı. Yaz yaz gibi değil... Kış, kış gibi... Baharlarım yok oluyor.

    Canım sıkılıyor be günlük. Ağaçlarımı kesiyorlar, her yerim delik deşik. Topraklarım verimsizleşiyor. Aç kalacaklar bu gidişle haberleri yok!

    Ben sanıyordum ki, çok çok uzun yıllar daha yeterim insanlara, yetebilirim. İnsan dememi yanlış anlama sakın, biliyorsun milyonlarca değişik türde canlı yaşıyor üstümde, ama şu insandan başka benimle uğraşanı yok ki? Yani tamam, onların yeri bir başka. Zeki canlılar çünkü. Akla saygım var! Ama bu nasıl bir akıldır günlük? Hangi akıl yuvasını yok etmek için çalışır?

    Şeytan diyor ki, al başını git!

    Canım sıkkın be günlük...

    ...............

    Sevgili günlük...

    Bak yine başladılar! Haa diyeceksin, ne zaman durmuşlardı ki? Sürekli dalaşacak bir sorun yaratıyor bu insanlar...

    Ama en azından diyordum ki bir süredir kendime, bak toplu halde savaşmıyorlar. Bir de isim vermiyorlar mı toplu çılgınlıklarına, iyice deliriyorum! Birinci dünya savaşı... İkinci... İçlerinden biri demiş ki: Üçüncüsünün nasıl olacağını bilemiyorum ama dördüncüsü taş ve mızrakla olacak!

    Yok ediyorlar beni...

    Nedir dertleri anlamadım gitti. Bari beni alet etmeseler rezilliklerine. "Dünya" savaşı demesinler. Ben savaşmıyorum! Birinci paylaşım savaşı demişlerdi bir ara, bak bu daha akla yatkındı. Beni paylaşmak için yediler bitirdiler kendilerini. Olan bana oldu.

    Ne kaldı paylaşacak? Ah işte bunu bile anlayamacak kadar gözleri döndü son zamanlarda. Kalmadım ben, bittim...

    Şarkı sözü müydü bu? Severim şarkılarını be günlük. Hele özlemle, hele sevgiyle söyleniyorsa...

    Bende de var bir arızalı ruh hali! Yani, seviyorum insanı. Şarkılarını seviyorum, umutlarını... Bazen aptallıklarını bile seviyorum. İnsan olma hallerini seviyorum sözün özü.

    Ama insanı "insan" yapan ne varsa unuttular. Av alanları için savaştılar önce. Sonra toprak için... Sonra toprağın altı için. Toprak diye diye toprak oldular.

    Sabah erken kalkan bir su kenarına yerleşti. Orayı benimsediler zamanla, "vatan" dediler. Yerleşenler birbirine benziyordu çoğunlukla. Bu çoğunluğa da "millet" dediler. Sonra dar geldi dere boyu, başka derelerin ardına düştüler. Başka dereler belki daha gür akıyordu, ya da yol oluyordu daha başka derelere.

    Neyi açıklıyorum ki sana sevgili günlük? Bir alemim ben de!

    Her kapışmalalarına bir neden üretmekten daha iyi yaptıkları bir iş var mı bu insanların?

    Ama bak geldik o yolların sonuna. Yol bitti... Çünkü ben bittim.

    Paylaşacak bir dünyaları kalmayacak yakında, ama farkındalar mı? Ne gezer?

    Hayır bazen diyorum kendime, "ya ne dert ediyorsun? Yorgan gidecek kavga bitecek!" Yorgan benim bu arada, ama olsun.

    Gel iki kadeh atalım, ben iyi değilim be günlük... Yorgan benim ben!

    ...........................

    Sevgili günlüğüm...

    Ne halin varsa gör!

    Aslında ben senden de bıktım. Yaz yaz nereye kadar?

    Bir kutup ayısı boğulmuş biliyor musun? Yani bu hayvan yüzmeyi senden benden iyi biliyor. Nasıl boğulur ya? Nasıl? Ama boğulmuş işte. Çünkü bu hayvanlar yüzerken dinlenmek için bir buz parçasına tutunup soluklanırmış. Bu sefer tutunacak bir buz parçası bulamamış. Neden? Çünkü sevgili günlük, erimiş o buzlar...

    Değişiyorum, ısınarak değişiyorum. Bana konuk olan canlılar ölüyor artık. Uyamayan gidiyor, gidecek...

    İnsan ne halt ediyor peki? Malum, benim belalım o...

    İnsan bildiğin gibi günlük... Gününü gün ediyor.

    İnsanların aşka tutkusunu sevdim hep, ve sandım ki, aşkı yaratan ve yaşayan insanın kimseye zararı dokunmaz. Aşkı arayan, özleyen insanı çiçeğimle böceğimle destekledim. Yok, aslında aşk bu değildi ama elimden geleni yaptım. Çünkü dedim ki kendi kendime: Bak gezegen Dünya! Üstünde yaşayan akıllı canlılar birbirlerini sevebiliyorlar, bak bu önemli. Gel sen de, gün batımlarınla, deniz manzaralarınla, kurutulan çiçeklerinle, mehtabınla el ver bu güzel işe. Sevsinler. Seven insanın, bir başka insana zararı dokunmaz, sen de huzur bulursun belki..

    Gördüğüm ne biliyor musun? İnsan, diğer insanı yargılamayı kendinde hak biliyor. Nedendir bilinmez, bir "sen busun!" etiketi yapıştırmaya meyilli doğuştan.

    Kırıcı olmak, meziyeti olmuş...

    Boşver be günlük...

    Artık kutup ayıları yüzerken boğuluyor...

    İnsanın sevgisizliğinden...



    12 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?












    Ayşegül Engin


  30. 2009-07-28 #180
    735 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


    Gecenin şerini, kasvetini yararak gidiyordu, daha önce güvertesine hiç değmemiş hırçın tuzlu suya kanmak için yandan alarak en yüksek dalgaları... Korkusu yoktu ki bıraksan bacaya varacak, volkanlar gibi patlayan denizden. En görkemli tavrını takınmıştı, ayın ışıkları denizin kıvrımlı hatlarında dolaşırken. Yıkılıp yeniden ayaklanan şövalye! Onun gibi bata çıka...

    Müthiş bir ikram vardı gemide. Herkes son gecenin tadını çıkarmak, 6 gündür yapamadıklarını bir geceye sığdırmak niyetindeydi. Coşku ve neşe akıyordu damarlarında... Bölümlere ayrılmış balo salonunda isteğe göre müzik dinlenebiliyor, son teknolojiler kullanılarak müziklerin birbirlerine karışmaları önleniyordu. Alkol tüketimi oldukça yüksek, stoklar da bitmeyecek kadar doluydu. Mürettebattan şanslı olanlar (ki çoğu öyleydi) da içki servisinden yararlanmakta, görevlerini aksatmamaya dikkat ederek eğlenceye ayak uydurmaya çalışıyorlardı.
    Bu şatafattan uzak, kendi kamarasında düşünceli bekleyişini sürdüren biri... Geminin yapım aşamasından beri bu anı bekleyen, her ilerlemeyi detaylarıyla takip eden, gecesini gündüzünü harcadığı bu devasa oyuncağın kaptanı...
    Dümeni ikinci kaptana devrettiğinden beri iki saat geçmişti fakat, o hala ne yapması gerektiğini kestiremiyor, kafasını toplayamıyordu. Elindeki küçük içki bardağı ona her zaman yardımcı olmuş ama, bu durum karşısında sorumluluk almak istemezmişçesine susuyordu. Aklındaki düşünceleri kontrol edemediği anlardan biriydi bu da. Zaten hayatında ikinci defa oluyordu. Midesinde bir yumruk yemiş hissi verir ya insana...
    Masanın üzerinde duran kum saatinin altıncı dönüşüydü. Kaç kere daha çevirebilecekti acaba onu? Kaç kez daha ölüme karşı durabilecekti? Herkes adına karar vermenin sorumluluğu altında ezilen benliği, o an eğlenmekte olan bütün yolcuları uyarmasını, daha da ötesi artık her şeyin bittiğini açıklamayı çok istiyor; diğer yandan geçmişteki hayat tecrübesi onu durdurmaya yetiyordu.
    Karısının kokusunu duydu burnunda, bir anda tüyleri ürperdi. İçini, arada bir kendini sıyırabildiği ama, çoğu zaman baskısı altında kaldığı suçluluk duygusu kapladı... Doktorun bir çok tetkiki ve son olarak da biyopsi sonucunda korkunç gerçekle yüzleşen kaptan, gerçekleri, hayatının hiçbir döneminde saklamamış biri olarak uygun bir dille eşine anlatmak istemişti. Karsının kendi durumundan haberdar olması, kalan ömrünün bir aydan fazla olmadığını zor da olsa öğrenmesi gerektiğini sanmıştı... Oysa ki içgüdüleriyle sonu çoktan bilen karısı her şeyi planlamış, geriye sadece haber onaylanınca tetiği çekmek kalmıştı. Patlayan bir el silah sesinin ardından, bir daha asla giremediği yatak odasından derin bir sessizlik ve taze kan kokusu yayılmıştı koridora. Her şey bir film karesi gibi gözünün önündeydi senelerdir. Hayatının geri kalan kısmını "Keşke söylemeseydim."ler ile geçirecek, beklentisi kalmamış bir kaptandı artık.
    Şimdi, bir kez daha haber verme görevi ona düşmüştü ve o, bu sefer aynı hatayı yapmamak için vicdanı ve mantığıyla savaşıyordu... Zaman zaman yanına gelen bazı üst düzey görevlilere olayı bildirdi...Kimileri "Batıyoruz." dediği anda çığlıklar atarak kamaradan kaçtı... Balo salonunda dört dönerek haykıran bu insanlara ise alkolün etkisinden kurtulamayan yolcular kocaman bir gülümsemeyle bakıyor, hata bazıları tepki bile vermiyordu. Kimileri ise yapacak bir şey olmadığını görerek sessiz bekleyişe katıldı...
    "Ufuklardan ufuklara
    Köpüklü mor dalgalar koşuyordu..."
    O anda kaplanın aklına gelen dizeler böyle bir anda yazılmış olsa gerek...
    Balo salonuna inen kaptan hazin sonun gittikçe yaklaştığını hissediyordu... Etraftaki birkaç telaşlı, endişeli yüz haricinde eğlenenleri görünce yüreği burkuldu. Eskiden birbirinden ayrı bölümleri olan salon şimdi geniş bir alana dönmüş ve herkes piyano eşliğinde Fransız şarkıları söyleyen kırmızı tuvaletli hoş kadını dinliyordu... Kadına biraz yaklaştığınızda burnunuza kırmızı şarap ve Chanel marka parfümün kokusu geliyor, içinizi hoş duygular sarıyordu... Kaptanı görünce gülümsedi, içtiği sayısız şarabın etkisiyle ya da geminin o an gerçekten büyük bir dalgayla boğuşmasından dolayı sağa sola sendeledi. Kaptan da onun sıcak tebessümünü yanıtsız bırakmadı ve yanına giderek kulağına bir şeyler fısıldadı... Kadının kendine has kokusu bir anda kaptanın burnundan ciğerlerine, oradan da tüm bedenine aktı...
    Birkaç dakika sonra geminin küçük camları birer birer patlarken içeri dolan suya, gerçekle yüzleşen insanların telaşına aldırmayan kadın ve kaptan vardı balo salonunda... Dizlerine kadar suya batmış eski bir Ege türküsü söylüyordu kadın. Kaptan ise ona mırıltılarla eşlik ediyor, tüm korkularının, endişelerinin soğuk su bedenine değdiğinde kaybolduğunu hissediyordu. Ölmek bu olsa gerek diye düşündü... Karısının en sevdiği şarkı kulaklarında yepyeni bir yorumla çınlarken gözlerini kapattı yavaşça...


    "Ah bir ataş ver cigaramı yakayım,
    Sen salın gel, ben boyuna bakayım.
    Uzun olur gemilerin direği,
    Ah çatal olur efelerin yüreği..."





    Idil Gur


  31. 2009-08-14 #181
    996 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?




    ' Kelimelerden alacaklı bir sağır gibi.
    İçimi döktüm bugün yokluğunla konuştum
    Tutsak gibi, bir enkaz gibi, kendim gibi
    İçimden çıktım bugün içimle konuştum
    Yüzünü ilk kez gören bir çocuk gibi
    Gördüm kendimi gördüm
    Kırıl ayna paramparça paramparça.. '






















  32. 2009-09-07 #182


    O bayram bana ayakkabı almaya karar verdiler.


    Hazır ayakkabı satan mağaza yoktu şehirde. Tek ayakkabı yapan
    dükkanında ayakkabıcı çıplak ayağımı bir kartonun üzerine koydu
    iyice
    basmamı
    söyledikten sonra ağzındaki kurşun kalemi eline alıp ayağımın
    çevresini çizdi.
    O ayağımın çizildiği karton benim ayakkabı numaramdı.
    Günlerce yeni ayakkabılarımın hayalini kurdum. Babamın anlattığına
    göre ayakkabılarım siyah ve bağcıklı olacaktı.
    Kapının her çalınışında koştum.
    Ayakkabılarım bayramdan bir gün önce geldi siyah-bağcıklı.
    O gün onları giymedim. Bayram gecesi yatağımın altına yerleştirdim
    yeni ayakkabılarımı.
    Arada bir kalkıp kutusundan çıkartıyor yere koyuyor yukarıdan
    yandan önden bakıp duruyordum. Parlak ve yuvarlak burnunu gecenin
    karanlığında kim bilir kaç kez okşadım.
    Uyku girmedi gözüme.
    Sabahleyin ev ahalisi kalktığında ayakkabı kutusu kucağımda
    sandalyede oturuyordum ben.
    Ayakkabımı babam giydirdi.
    Ayağıma olmamıştı ayakkabılarım dardı ve canımı yakmıştı.
    Ama bunu babama söylemedim. O "Sıkıyor mu?" diye sordukça "Hayır"
    yanıtını veriyordum. "Dar ayağımı acıtıyor" desem geri gidecekti
    ayakkabılarım ve ayakkabıcının hemen bir yeni ayakkabı yapması
    olanaksızdı.
    O bayram sabahı canım yana yana yürüdüm.
    Bir süre sonra acı dayanılmaz oldu.
    Dişimi sıktım.
    Topalladım.
    Soranlara "Dizimi vurdum" dedim ama ayakkabılarımın ayağımı
    sıktığını
    kimseye söylemedim.
    Doğrusunu isterseniz yaşam da dar ayakkabıyla yürümektir.
    Kimi zaman dar bir maaş kimi zaman sevimsiz bir iş...
    Kimi zaman bir mekan dar ayakkabı olur bize kimi zaman bir çevre
    kimi zaman bir sokak ya da bir şehir...
    Kimi zaman dostluklar arkadaşlıklar beraberlikler bir dar
    ayakkabıya
    dönüşür. Kimi zaman zamandır dar ayakkabı geçmek bilmez.
    Kimi zaman zenginlik kimi zaman başınızı koyduğunuz yastık...
    Canınız yanar.
    Topallaya topallaya gidersiniz.

    Sonradan öğrendim yaşamın dar ayakkabıyla yürüme sanatı olduğunu...






    alıntı




  33. 2009-09-07 #183
    3487 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


    Havada yağmur kokusu toprak kokusu iliklerime kadar işleyen.
    Bakışlarımda gri bulut yüklü sağanak yağışları hiç dinmeyen.
    Kırılganlıklarım yürek dolusu sepet sepet tıka basa dolu.
    Sitemim sana hayat sitemim yalnızlığıma
    Ben seni bir ananın evladını sevdiği gibi sevdim ben seni karlı bir kış gecesi sokakta uyuyan sahipsiz kimsesiz savunmasız küçücük bir yavrunun düşleri gibi sevdim ama sen bana bir kez bile gülümseyen yüzünü göstermedin…
    Ey hayat sen beni yargısız infaz ettin. Sen beni mahkum ettin suçumu bilmeden…
    Tek suçum sana inanmak mıydı? Yoksa senin sahnene oyuncu olarak çıkmam mı?
    Kalbim lif lif parçalara ayrılıyor acıyor kanıyor
    Artık bu infaza daha fazla dayanamıyor.
    Suçlu ben miyim? Yoksa hayat mı beni suçlu ilan eden.
    Kır diyorsun yüreğinin kabuklarını yık gitsin aradaki buz kalıplarını…
    Ya inandıklarım doğruluğu adına savunduğum onca kaybı göze aldığım yıllarım.
    Hepsi kocaman bir yalan ve bu yalan girdabının ortasında kaybolan gecelerin sabahı hiç doğmayan hep yalnız kalan …
    Hep yalnızlığa eş olan ben…
    Fermanım çoktan imzalanmış hayat en ağır cezaya yalnızlığa mahkum etmiş.
    Suçlu sen misin? Yoksa ben miyim ey hayat..
    Üzgünüm. Hem de çok üzgünüm ey hayat..
    Pes etmedim seni yeneceğim hayat..
    Sen bana gülmezsen ben sana gülüp geçeceğim çok üzgünüm ey hayat.
    Yüreğimin katmer katmer kabuklarını kıracağım
    Kalbimdeki salkım saçak örümcek ağlarını temizleyeceğim
    Kalıp kalıp buz sarkıklarımı eriteceğim
    Kara gecelerimin kızıl şafağını göreceğim
    Her yeni doğan güne umutla gülümseyeceğim.
    O gün belki yakın belki de hiç gelmeyecek..
    Ama sana söz..
    Sana söz veriyorum ey hayat bunu deneyeceğim..
    Sen bana gülümsemez(sen) ben sana gülümseyeceğim.
    Hayal kırıklığımı dipsiz kuyulara atıp
    Zifiri gecelerde bir mum yakıp ışığı göreceğim.
    Ruhuma zehirli sarmaşık misali dolanan zincirlerini kırıp
    Senden firar edeceğim..
    Ben sana güleceğim ey hayat.
    Ben sana gülümseyeceğim..
    Sana söz veriyorum ey hayat.
    Bir de bunu deneyeceğim ...

    alıntı


  34. 2009-09-07 #184
    3486 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Uzun yıllar önce, uzaklardaki bir ülkede
    'Bin aynalı dağ' denilen bir dağ vardı. Bu Dağın zirvesine
    gerçekten de bin tane irili ufaklı ayna yerleştirilmişti.
    Herkes zaman zaman bin aynalı dağa çıkıp,
    ilginç öykülere şahit olmayı ve daha sonra
    gördükleri hakkında arkadaşlarıyla konuşmayı isterdi.
    Bir gün, bu ülkede yasayan küçük mutlu bir köpek,
    bu dağı duydu ve oraya gitmeye karar verdi. Dağın eteğine ulaştı
    ve sora da neşeyle yukarı tırmandı. Yorulmuştu, ama yeni şeyler
    göreceği için keyiflenmiş ve yorgunluğunu çoktan unutmuştu.
    Aynaların bulunduğu zirveye geldiğinde kulaklarını dikmiş, kuyruğunu
    hızlı hızlı sallıyordu. Kocaman bir gülümseme gönderdi onlara.
    Karşılığında bin tane kocaman sıcak ve dostane gülümseme aldı.
    Mutluluğu kat kat artmıştı. Oradan bir türlü ayrılmak istemiyordu.
    Türlü türlü sevinç ve dostluk hareketleri yapıyor,
    yaptıklarının bin kat fazlasıyla karşılığını görüyordu.
    Nihayet gün karadı ve oradan ayrılması gerektiğini anladı.
    dağdan inerken kendi kendisine; "Burası harika bir yer!
    Buraya sık sık geleceğim" diye düşünüyordu. Bu arada,
    aynalı Dağın çıkışındaki anlamlı levhayı da okudu
    ve mutluluğu bin kat daha arttı...

    Ayni ülkede yaşayan başka küçük bir köpek daha vardı.
    Ama ilki kadar mutlu değildi. Huysuz ve mutsuzdu.
    O da o dağa gitmeye karar verdi. Dağın eteklerine kadar
    gelip de yukarıya baktığında, şikayete başlamıştı bile.
    Sızlana sızlana dağın tepesine kadar çıktı.
    Yorgunluk ve kızgınlığa şimdi bir de korku eklenmişti.
    Doğru ya, bu dağın tepesinde kendisini kim bilir hangi hırsızlar,
    haydutlar bekliyordu! Aynaların olduğu alana yaklaşırken,
    her an bir düşmanla karsılaşacakmış gibi başını öne eğmişti.
    Kafasını kaldırıp da aynalara baktığında gözlerinde inanamadı.
    Soğuk soğuk bakan bin tane köpek gözlerini onun üzerine dikmişti.
    Güya onlardan korkmadığını onlara göstermek için hırlamaya,
    dişlerini göstermeye başladı. Aynı anda korkunç görünümlü
    bin köpek kendisine hırlayınca, korkudan ne yapacağını
    bilemedi ve dağdan kaç inerken kendi kendine; "Burası
    korkunç bir yer! Buraya bir daha asla gelmeyeceğim." diyordu.
    Huysuz köpek, o hızla ve korkuyla kaçarken,
    aynalı dağ hakkında bilgi veren levhayı ve
    üzerindeki yazıları görmemişti bile.

    Levhada şöyle yazıyordu:


    "Ey yolcular! Sakın aldanmayın, gördüğünüz görüntüler
    sadece ve sadece sizin aynadaki yansımanızdır. Aynı şekilde;
    hayatta başınıza gelen bütün olaylar size tutulmuş aynalardır.
    Onlarda sadece kendinizi, kendi duygu ve düşüncelerinizi görürsünüz..."


    alıntı..


  35. 2009-09-07 #185
    3485 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


    Bizler, biz aşka inananlar hep aynı hatayı yapıyoruz, yeryüzüne inemiyoruz ama sikayetimiz yok göklerde gezinmekten, soyutlardan kurdugumuz dünyamızdan. Her ne kadar aptal aşıkmış gibi birer görüntü çizsek de, tek korkumuz, olsa olsa bizi gökyüzünde kanatsız ucuran sevginin büyüsünün bozulması olurdu. Kimi insanlar sadece dostum olarak kalsın isterim çünkü bunun çizgisi değiştiğinde sevgiliden değil, bir dostumdan olurum. Bana ait olmayan duygular içinde mücadele etmek istemiyorum, kaybetmek istemiyorum dostlarımı. Ama sevgiliyle bir zaman diliminde karşılaşmak Einstein in izafiyet teorisini ispatlamak gibi, sevgiliyi düşünmek sanki daha önce gitmediğin bir yere gitmek gibidir. Gurbet bildiğin yerleri sılaya çevirmektir. Durmadan etrafındakiler ne der acaba deyip kendini dinlersen de dar olur yaşam, mantık ve savunma mekanizması çok güzel bahaneler bulur sana ve onu dinlersen, seni olmadığın şeye bile ikna eder, yüreğine aykırı bir yol tutmayı kabul edersin. Oysa göstermezsen duygularını, vermezsen yüreğindeki sevgiyi o arkadaşlık, o sevgi, o sıcaklık olmazki, yüzyıllar bir insanın farkında olmadan başka birine verdiği yaşam sevinci ve sıcaklığı ile dolu yaşantılarla geçmiştir, kitaplar filmler sadece hayal ürünü müdür? Öyle olsa bile hayaller özlemlerin aynası değil midir? Bir gecenin ortasındaki sessiz dinginlik bir de sabahın erken saatleri, yaşama bir bütün olarak uzaktan bakabildigim iki vakit bunlar. Neden bu cümleler dökülüyor klavyeme bugün diye düsündüm simdi, belki de bir an yaşamın icinde rol almayı bırakıp bu akıntıya dısardan bir göz gibi bakmak istiyorum. Belki de bazen bulundugum herşeyin dısına kacmak istiyorum. "Mola" dedigimde yaşamın icinde ama yasamın uzagında bir yerde verilen bir dinlenme arası geliyor aklıma. Çocuksu bir tavırla istedigim an bedenimin icinden ucup gitmek, istedigim anda da geri dönmek arzusu. Gerçek mekanlarda tutsak olmuş aşkımı hayallere sığdırmak ümidiyle özgürlüğün doruk noktasını yine parmak uçlarımla yakalıyor, yeniden döküyorum içimdeki tüm hislerimi. Hala hiç bir şey olmamış gibi davranacak mısın, yazılarımı okumamış, aşk şarkılarını duymamış gibi yapacak, senin icin akan bu sözcük ırmağına kayıtsız kalacak mısın? Ama benden bekleme, ben bunları yapamam, karanlığımı silen aydınlığa arkamı dönüp yürüyemem. Yağmuru içinde tutabilir mi bulutlar, yüreğimden dökülen sevgi damlaları harfler halinde bu ekrana da düşmeyecek olursa nefessiz kalır buruk sevdam. Nasıl böyle sevdiğimi anlamak istersen ışığı nicin sevdigini sor kendine. Farkettim ki, bazen yasamın güzelliklerine olan tutkumu zayıflamış gibi hissetsem de yüreğimde sevgiliye duyduğum sevgi her zamanki gibi canlı. Duyduğum güzel bir şarkı, yüreğimdeki sevginin etkisiyle, beni sadece önündeki işlerine yoğunlaşmış bir insan görüntüsünden çıkarıp birden duygusallığın sağanağı altına itebiliyor. Halbuki cok iyi bilirim hic bir şarkının beni etkilemedigi zamanları. Şimdi ise bedenimde, dünyamda bir ziyaretci misali bulundugumu hissettigim şu günlerde bile en çok duyumsadığım, farkındalığım seven bir yüreğim olduğu gerçeği ve ben bu gerçeklerden istesem de kaçamam.

    Gri dünyamdaki gökkuşağını gözden kaçırma riskini göze alamam.





    alıntı









  36. 2009-09-12 #186
    Aşk Yolculuktur


    2519 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Aşkı tatmayan var mıdır acaba? Hepimiz tatmışızdır, ucundan azıcıkta olsa mutlaka.

    Aşk, kendini yaşatırken kişilerin bulunduğu mekanları ve ortamları dar getirdi onlara. Sığdıramadı bir kalıba. Çok çok uzaklara gidip, aratmak istedi kendini. Bulunduğunda da önce kaf dağına oturttu, sonrasında yerlerde süründürdü aşkla çarpan yürekleri.

    Aşk bir saklambaç oynuyordu gönüllerde. Ara, bul, yaşa ve gör diyordu. Beni tadan bir daha vazgeçemez içimde barındırdığım duygulardan diyordu. Ben bir gezginim, bir gün senin kalbinde, bir gün onun, bir günde bir başkasının kalbindeyim. Benim sınırlarım yoktur. İstediğim her gönüle girerim diyordu.

    Bazen bir kelebeğin ömrü kadar kısa sürdü yaşamı. Bazen de kırlangıçların, leyleklerin çatılarda yaptıkları yuvaları terk ederek sıcak yerlere göç etmesi kadar sürdü. Bir ömür boyu sürenide oldu. Bir anlık bile olsa üzerinden geçtiği yüreklerde birçok üzüntü bırakarak yolculuğuna devam etti.

    Engel tanımıyordu aşk. Geçtiği tozlu yollardan, aştığı dağlardan, sınırsız gökyüzünden ulaşabildiği kadar, aşk istasyonlarında bekleyen aşıklara ulaştı. Gerçek yüzünü göstermedi ilk başta. Yaşarken öğretti hüznü, acıyı, aldatılmayı ve terk edilmeyi.


    2520 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Ben tamamıyla mutluluk değilim, acı yanımda var dedi. Kimi zaman özletti kendini. Aşkı tadanlar yine bile bile ona gönül verdi. Aşktan daha önce canı yansa da yine bile bile lades dedi. Canı yandıkça acılı yemek misali, aşk ona duygusundan daha birçok tat verdi. Bazı yürekleri boş bir anında yakaladı. Denizin ortasına attı oltasını, tuttu aşk yaralısını.

    Aşk sürekli seyir halindedir. Bazen bir yol kenarında, bazen de uğradığı bir limanda yaşattı ve yaşatıyor kendini. Aşkın mevsimi de yoktu. Bütün mevsimler onun için yazılmıştı.

    Yazan : Melodi AKÇAY


  37. 2009-09-12 #187
    943 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Zamanin gecmesine aldirmadan...saatleri durdurmak geliyorsa icinden durdur...
    Sabahin besine kadar oturmak istiyorsan...yarin is okul kaygisini tasimadan otur...
    Kapinin zili zirliyorsa durmadan müzigi sonuna kadar ac gitsin...Evde yokum diye bagir..Duysunlar...
    Beni anlayan yok diye kendini yiyip bitirecegine...Anlamaya calisma kimseyi birak herkezi kendi haline...
    Burnunu cek...öksür diledigince...yerimi zamanimi diye düsünmene ne gerek var...Hastayim de gitsin...
    Saclarini dagit...Yakismayan tüm üstlerini cikar ortaya hepsini birden giy üstüne...kim ne derse desin aldirma...
    Kirik dökük atmaya kiyamadigin ne varsa hepsiyle vedalas...Bir cöp uydur kendine...Bas icine hepsini...
    Arkani dönme...Giden gitti...Özlemeyi unut...Mutluyum deyi ver...Kirk kere pes pese...Mutlu olu ver kendin icin...
    Bir sarki tuttur icinden...Bütün Hüzünlerini yok say hepsini sarkinin sonunda unutacagini san...
    Hayata inat kirmizilari giy...Pembeler yakistigini düsün...Mavileri gökyüzüne yakistir...Sarilari senden bil...
    Sorgulamalari birak...Kim ne derse desin aldiris etme...Bende böyleyim deyi ver...

    943 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Selam ver yanindan gecen yasli Dedeye...Birak sasirsin...Torunu sansin...Basini oksasin...
    Cicekleri yan komsunun bahcesinden asir...Ben suya koyayim...Beraber izleyelim...Burayada yakisti diyelim...
    Cama top atan mahallenin cocuklarina sende seker ati ver kafalarina kafalarina...Anlasinlar acidan sonra da sevinilecegini...
    Celme tak seninle futbol oynama meraklilarina...
    Icimdeki top degil kalp de...
    Anlamasinlar...
    Sen bil yeter...
    Üzüldüm de düstügüne...icinden kikirde...
    Üstümdeki siyah kazak...Kirmizi degil...
    Kolumdaki kirmizi canta...icinde para yok...
    Kapkaccilari kandirmiyorum...onlar var sansin sevinsinler istiyorum...

    943 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Hayat sonunun ne zaman gelecegini bilmiyorum...
    Aci cektirmene aldirmiyorum...Bu gün den sonra yarin olacakmi düsünemiyorum...
    Gidenleri geri getiremeyecegimi biliyorum...zaten bende gidersem gelmem diyorum...
    Sende umursamazsin aslinda inaniyorum...Ben bugünü yasiyorum...
    Sana inat gülümsemek yetmiyor...





    Yine mi Yetmiyor?...Keyfin bilir...umursamiyorum
















  38. 2009-09-12 #188
    99 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Ellerimi teslim ettim klavyenin tuşlarına..Yüreğim nereye hangi harfi koyarsa; ellerim takipçisi olacak bu yazının..içimden geldi ve asla geriye dönüp değişiklik yapmayacağım..Uzun süredir inime çekilmiştim..yazacak o kadar şey varken bir süre ara vermeyi daha doğru buldu yüreğim. Bir tür feragat anlaşması sanırım.
    Silmedim..beyaza boyadım sadece..

    Gölgelerin peşinden koşarken aslımı nerede kaybettiğimi bilmiyorum.Kim bilir birinin gölgesidir belki; Uçurumun kıyısına itildiğim grileşen anlarım da oldu ama siyaha boyanmadan sıyrılmayı bildim..ve eğer renkler konuştu ise aldım beyaz kalemi elime.. beyaz olmasaydı anlamların buzlaşan kalıplarının ağır yükünü taşıyamazdım.Şimdi mutluyum işte..

    Sevdamı boyadım çırpınan bir yürek kalmıştı geride dakikada kaç kere attığını sayamadığım koca bir yürek..üzüntüleri sığdıramadığım günlerin ardında lekelemeden yaşatmaya çalıştığım yüreğim..

    Öyle yorulmuştu ki son atışların heyecanı vardı.KIYAMADIM.

    Boyadım seni de sevdam bu sana son güzelliğim!.

    Bugüne kadar hiç alçak kapıların güzelliği tercihim olmadı ki..'Sevdan uğruna kapıları yumruklamaz mısın?diye sormuştun.Gümbürdeyen davul seslerinden bir haber bir sağıra yumruk sesleri ne fayda..Sonra düşündüm ben yumrukladıkça alçaldı altın sırmalı kapılar; demir parçasına döndü tokmaklarıyla..

    KIYAMADIM..

    942 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?










  39. 2009-09-13 #189
    Gözyaşları


    2318 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


    Bir damla gözyaşı akar yavaşça gözlerinden
    Biraz nefret biraz hüzün biraz da kırgınlık süzülür yanaklarından.
    Kızarsın kendine "tutamadım onları" diye
    Buz gibi soğuk ve kaya gibi sert olmalıydın yine.
    Hâlbuki öyle miydin başlarda ne söz vermiştin aslında
    Hiç kimse seni ağlatamazdı damlaları konduramazdı gururuna.

    Mendil bile bulundurmazdın tutardı o inatçı damarın
    Olgundun çünkü başroldeyse geçirdiğin yılların.

    Marifet mi sanırsın susmayı manasızca tek noktaya bakmayı?
    Söylesene bir günde kaç kez pas geçtin odandaki aynayı?
    Kalbindeki git gellerle savaşan beynini bu kez galip mi sanıyorsun?
    Bence sen sadece kendini kandırıyorsun.

    Barışık olmayı denesen derim biraz da kendinle
    Ne olur ki sanki başlasan ortadan katlı bir mendille.
    Gözünden inen bir damla ufaltmaz ki hiç seni
    Hatta bir de hıçkırsan serbest bıraksan yüreğini.


    Son bir nasihat sana ağlamaktan hiç korkma
    Yaşların olduğu sürece ruhunda da hayat var unutma.













  40. 2009-09-15 #190
    1640 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Hani Sormuştun Ya Beni Neden Seviyorsun Diye Anlatayım

    Hani sormuştun ya; beni neden seviyorsun diye anlatayım;
    Bir gün bir kelebek varmış. Kozasından yeni çıkan hayata yeni
    gözlerini açmış bir kelebek. Zarif narin güzel bir kelebek
    kanatları inci tanesi gibi pırıl pırıl çiçek
    bahçesi gibi rengarenk.

    Kelebek kozasından çıktıkdan sonra hayata atılmış bir günlük
    ömrünü gezerek geçirmek için çiçeklere konmuş dağları
    ovaları geçmiş denizleri aşmış.Ama bir evin penceresine
    gelmiş konmuş.

    730 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    Evden içeri baktığında birde ne görsün müthiş bir ışık öyle
    güzel öyle temiz ve pırıl pırıl ki gözleri kamaşmış kelebegin .
    seyre dalmış ışığı ama olmaz böyle yanına gitmesi lazım.

    Pencereden bulduğu aralıktan içeri daldı vee durmaksızın ışığa
    doğru uçtu etrafında döndü. Aslında o ışık sadece basit bir
    lambaydı ama o an kelebek için öyle güzel görünüyorduki
    bunu anlayamamıştı.

    731 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Öylece bütün gece döndü durdu
    etrafında mutluydu onun için yeterdi bu kadarı
    belkide bir günlük
    ömrünü sadece o ışığın yanında geçirebilirdi ve
    öyle de yaptı zaten.

    732 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Bütün gece dans etti ışığın etrafında ama sabah oluyordu
    kelebek artık yorulmuştu ve yavaşça aşağı dogru düştü
    gayret etti havada kalmak için ama başaramadı
    ve yere çakıldı.

    733 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 732 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Yorulmuştu kalbi hızla atıyordu kalmak istedi kanatlarında
    güç kalmamıştı bitkindi yorgundu ölüyordu.
    Ama son bir gayret
    ve hışımla yükseldi. Bütün gücüyle uçtu ve ışığa olaca kuvvetiyle
    yaklaştı ve yere düştü.

    1641 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Gözlerini yumdu bir günlük hayatı bitmişti belki de boşa
    harcamıştı bir ışık uğruna ama olsun o öyle düşünmüyordu
    mutluydu ve öyle ölmüştü.
    Şimdi şunu söyleyeyim sana: Sen benim bir günlük, bir aylık,
    bir yıllık hayatımda bağlandığım o muhteşem ihtişamlı
    pırıl prııl ışığımsın ve ben taki ölene kadar senin için
    yaşamaya ve senin etrafında olmaya devam edeceğim.

    1642 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Ne olur sende bu aciz kelebeği üzme ve beni ışıksız bırakma,
    karanlıklara gömme.Unutma ki bir yüreğimiz
    var; ufak tefek ama kocaman bir
    sevgi sığdırdığımız bir yürek...




    Hani sormuştun ya "beni neden bu kadar seviyorsun" diye…

    Benim kocaman bir yüreğim ve belki de kelebeğin ömrü gibi kısadır ömrüm..


    .1643 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    734 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


  41. 2009-09-15 #191
    Pamuk Şeker Hayaller
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    1637 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?



    Bir elinde kocaman bir uçurtma..
    Bir elinde çubukta pamuk şekeri ..727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Deli kız işte ..
    İçindeki O çocuğa dur diyemedi .. Kalbi yine imkansızı sevdi ..
    Bu sefer başka demişti ..
    Bambaşka..
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    Yaşadığı heyecanlar farklıydı..
    Oysa tattığı acı hep aynı kalmıştı.727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


    Bugün vazgeçti aşkından ..
    Hayallerini uçurtmayla beraber bıraktı gökyüzüne..
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    Rüzgâr'ı O günden sonra hiç sevemedi..
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    Nedensiz sebepsiz bir sevgiydi onunkisi ..
    Hatta belkide karsılıksız .. 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Olsun 'deli kız' işte herşeye rağmen seviyordu deliler gibi ..
    Sevgisi de bir çocuk kadar günahsızdı ..
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    1638 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Oysa O sadece pamuk şekeri yemek istemişti..
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    Eline yüzüne bulaştırarak şekerini ve tadını çıkararak doya doya..
    Şimdi ise yapışıp kaldı şekeri ellerinde .. Ve o doyamadığı tadı dilinde..727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Pamuk şekerine doyamadan çubuğu kaldı ellerinde ..
    Yedi mi yemedi mi belirsiz. ..

    727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? 727 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?









  42. 2009-09-19 #192
    Evinsiz darı gibi...' derdi babaannem. Lüzumsuz ve boş konuşana; çok konuşup da hiçbir şey söylemeyene. Görünüşte darıdır, ama boştur içi... Ondan öğrendiğim onlarca deyimden biriydi bu. Böyle bir evde büyüdüm ben. Çiğlik yapana 'yontulmadık' denilen, yine babaannemin deyişiyle 'zevzeklik' etmenin hoş görülmediği bir evde.
    Susmak, olup biteni ve hayatı 'dinlemek'ti bize öğretilen. Ve orada insanlar gözleriyle konuşurdu... O kadar azdı ki kelimeleri, belki de ihtiyaçları yoktu. Ama ne de güzel anlaşırlardı!.. Yaşamayan bilmez susarak konuşmanın lezzetini.

    Sonra anladım ki kelimeleri olur olmaz sarf etmemek, eskitmemek gerek. Söyleyince bir ateş gibi çıkmalı ağzından. Varıp bir gönlü imar etmeli. Bir savaşı bitirmeli Yunus'un dediği gibi. Susmanın erdem olduğu zamanlar vardı. Allah dostları 'kıllet-i kelam' derlerdi buna... Az yer, az uyur ve az konuşurlardı. Kâmil insanın vasıflarından biriydi az konuşmak. Sözlerin boşlukta yitip gitmediğini düşünürdü onlar. Her harfin kaydı tutuluyordu ve hesabı verilecekti. Söz, altın ve gümüş soyundan sayılırdı. Değerliydi, boşa sarf edilmezdi ve söylenecekse mücevher rengiyle renklenmeliydi. Söylediklerinde de şiir oluyordu sözleri. Şiir, susmaktan doğup geliyordu.

    Geçende bir dostla konuşuyorduk. 'Söz orucuna girdim' dedi. Şaşırdım. Nasıl bir şeydi bu? Bir meziyet gibi anlaşılsın istemediğinden, sıkılarak anlattı. "Çekiliyorum eve, dedi. Bir gün hiçbir kelam etmiyorum. Dua ediyorum, okuyorum. Kendimi ve kainatı dinliyorum..." Muhteşem bir huzur duyduğunu, bildiğimiz oruç nasıl insanın bedenini rahatlatıyor, sağlıklı kılıyorsa, söz orucunun da ruhu dirilttiğini anlatıyor. Üzerimize yapışmış bunca söz, bunca dedikodu, bunca gıybet kirinden başka nasıl arınabiliriz ki!

    Biliyorum, bizim dinimizde böyle bir ibadet yok; ama o gün bugündür, 'söz orucu' ile düşüp kalkıyorum. Herkesin, ama herkesin ölesiye konuşmak, konuşmak, konuşmak istediği; ama konuşmaların içinin bütün bütün 'evinsizleştiği' bir zamanda, Hz. Meryem'e öykünüp söz orucuna girmek ne soylu bir eylem! Hazreti Meryem, mazhar olduğu mucize kendini belli etmeye başladığında, insanlara ne diyeceğini, durumu onlara nasıl izah edeceğini bilememenin kederini yaşıyordu. Çare olarak yerini terk etti. Şehir dışında sakin bir dağ eteğine yerleşti. Doğum sancıları arttığında Ruh ona, "Sakın üzülme!" dedi, "Rabbin senin alt yanında bir su arkı meydana getirdi. Haydi hurma dalını kendine doğru silkele, üzerine taze hurmalar dökülsün. Artık ye, iç, gözün aydın olsun! Eğer herhangi bir insana rastlarsan, 'Ben Rahman'a konuşmama orucu adamıştım; de, o yüzden bugün hiç kimseyle konuşmayacağım.' Daha sonra Meryem çocuğu kucağına alıp akrabalarına getirdi. Etrafındakiler şaşkın bir şekilde ona ve kucağındaki çocuğa baktılar. Bunun nasıl olduğunu, ailesinde iffetsiz bir kimse olmamasına rağmen Meryem'in nasıl böyle bir şey yapabildiğini sordular. Hz. Meryem "Bana değil, çocuğa sorun" dercesine çocuğu gösterdi. "Nasıl olur da beşikteki bebekle konuşuruz?" dediler. Derken bebek, "Ben Allah'ın kuluyum, O bana kitap verdi ve beni peygamber olarak görevlendirdi." dedi. (Meryem Suresi 22-33 arası ayetler)

    Sözün büyüsüne inananlar, bu azgın çağda 'Yedi Uyurlar' gibi mağaralara çekilecek, Hz. Meryem gibi söz oruçlarına girecek ve Hz. Peygamber'in huzurunda bir bedevinin hakaretleri karşısında sükut eden Hz. Ebubekir gibi susacak... Susacak ki onun yerine melekler konuşacak. Yahut Beckett gibi susmayı bir sanata dönüştürecek. O Beckett ki, 1969 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nün kendisine verildiğini duyduğunda, hiçbir tepki göstermemiş, tek kelime söylememişti. Çünkü Charles Juliet'nin dediği gibi, "Görünmezi görenlere özgü bir bakışı var"dı onun, "Teselli edilemeyen Beckett"tı o.

    Ah, şimdi yalnız kahvelerde, kadınların beş çaylarında değil, 'edebiyat sohbetleri'nde, sanat mahfillerinde ve dinî sohbetler için toplanılan mekânlarda bile diz boyu 'evinsiz söz', gıybet, dedikodu! Söz'ün onuru ve hatırı için susmak gerek. Söz orucuna girmek... Evet, Hz. Meryem'inki gibi bir yürek ister, Hz. Ebubekir'inki gibi bir sabır. Ya da Beckett gibi kendi başına bir dünya olmak...

    Ali Çolak / ZAMAN


  43. 2009-09-24 #193
    Öyküzen Lâl






    802 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


    Yola baş koyuş:


    Önce lâl vardı...
    Susuş pus olmuş puslu bir havada geveze bir sükûttu...
    Önce o vardı,
    mevsimler yalanı, yalanlar kışları
    Kışlar yazları ırgalıyordu



    1.
    Lâl, kelimelerini diline dizmişti.
    Diz çökmüştü heceler cümle sofrasında
    İmgeler, sükûtun lâl oluşunu seyre durmuşlardı
    Sukut artık vardı
    /Ve lâldi/
    Varlığı kanıtlanmış bir suskunluktu lâl,
    Gözlerinin içindekini içecekmiş gibi duran,
    Bir mevsimde yaratılmıştı


    2.
    Mevsimlerin ilmeğine geçince lâl,
    Şahlandı
    Geceye olur olmaz öyküler anlattı
    Susmuyordu lâl,
    Bu sükût öyle gevezeydi ki
    Kelimeler utanıyordu


    803 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?



    Lâl artık bağrını açmıştı
    Söyledikleri tadından yenmiyordu.
    Bir bilmeceydi dilinin bağlı olduğu damar,
    Damarları kalbini sükûta hasret bırakıyordu
    Bu lâl hiç susmuyordu


    Lâl geceleri düş toplantılarına konuktu
    Ha bire anlatıyordu.
    Dervişlerin zamanından bir esmerlik vuruyordu yüzüne
    Lâl kıskanmaya başlıyordu
    Bitiş ellerinde ki hınçta saklıydı


    3.
    Lâl ceza aldı
    Artık kekeme bir lâldı
    Sükûtun kekelemesi, akordu bozuk bir sazdı.
    Çift kişilikli sevdaları izleye durdu
    Kekemeliği gitsin diye kendini şarkıya verdi
    Lâl hiçbir tene dokunamaz oldu


    804 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


    4.
    Lâl kelime radarında duraklayınca,
    Dili çözülüverdi
    Sustu!
    Sükûtunu perdeleyerek, emirlere karşı gelerek,
    Sustu!
    Lâl hayır etme böyle Dediler,
    Lâl sustu
    Sükût terk-i diyar yaptı


    805 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


    Kayboluş:



    Öyküzen bir lâl vardı
    Uykunun son secdesini yaşıyordu.
    Vedaları süslüyordu
    Ve artık sükûtunun yakasını bırakmadan /susuyordu
    Susuşunu süslüyordu
    Yitiyordu





    806 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?












  44. 2009-09-24 #194


    Bu acele… Bu telaş neden? Her şeyin tadını çıkarmak dururken… Bir şeyleri hemen… Erkenden yaşamak niye?

    İlk sigaramı büyümek için içmiştim.
    Ablalar ne de güzel içiyorlardı sigaralarını…
    Onlar sigara paketlerine uzanırken,
    Abiler hemen çakmağa ya da kibrite sarılıp
    yakarlardı onların sigaralarını…
    Ablalar da etrafta sanki rüzgâr varmış da
    kibrit sönüverirmiş gibi
    ya da abilerin elini
    kendi sigarası hizasına kaldırmak istercesine
    bir elleriyle hafifçe dokunurlardı abilerin ellerine…
    Dumanı üflerken başlarını hafifçe yana çevirip,
    biraz da yukarı kaldırırlardı
    etrafa şöööle bir göz gezdirerek…

    Hayran hayran onları seyrederdim.
    Biran önce büyüyüp,
    onlar gibi sigara içebilmeyi isterdim…

    Gittiğim yerli filmlerde olsun,
    yabancı filmlerde olsun
    Bütün jönler ne de havalı yakarlardı sigaralarını.
    Ne de güzel üflerlerdi sigaranın dumanını…
    Dumanın ardından karşısındaki kadına
    ne kadar delici bakarlardı…
    Ben de çabucak büyüyüp
    onlar gibi yapmak istiyordum.

    Öpüşmenin sadece yanaktan olduğunu zannederken,
    ilk kez bir filmde görmüştüm
    kadınla erkeğin dudak dudağa öpüştüklerini…
    Kulaklarım alev alev yanmış,
    yanaklarım kıpkırmızı olmuştu.
    İçimde kelebekler uçuşmuştu sanki…

    Geceleri yatağıma yattığımda
    Yorganı başıma kadar çekerdim
    sanki annem ya da babam odama gelir de
    düşüncelerimi görüverirlermiş gibi…
    Çünkü o filmde ilk kez gördüğüm öpüşmeyi
    düşünüp durur, yastığıma sarılır,
    gözlerimi kapatıp o aktörün beni
    dudaklarımdan öptüğünü hayal ederdim.
    Düşünürken de küçük bedenimi ateşler basardı.
    Ben de bir an önce büyüyüp
    öyle öpüşmek, öyle öpülmek istiyordum.

    Annemin, annemin arkadaşlarının,
    tanıdığım ablaların incecik ipek çoraplarını gördükçe
    nasıl da heveslenirdim, bir an önce büyüyüp
    bacaklarımı kaygan bir görünümde gösterecek olan
    o yumuşacık ipek çoraplardan giyebilmek için…

    Babam anneme Paris'ten
    altı kırmız saten, üstü siyah dantel kaplı,
    dört bir yanından tuhaf bir şeyler sarkan bir şey getirmişti.
    "Nedir" diye sorduğumda "Jartiyer" demişti annem.
    Siyah dantel külotunun üzerine bu jartiyeri giyip
    ipek çoraplarının konçlarını da
    jartiyerin ucundan sarkan şeylere tutturmuştu annem…
    Ne de hoş olmuştu…
    Yatak odalarında babama gösterirken
    kapı aralığından görmüştüm.

    Sonra annemin çok güzel sutyenleri vardı.
    Siyah, beyaz saten… Dantellerle süslü…
    Hatta ten renginde hem sutyeni olan
    hem de belini ve kalçasının bir kısmını örten,
    arkasında da bir çok agrafları olan bir şeyi daha vardı.
    "Bu ne tuhaf bir sutyen" dediğimde de
    onun sutyen olmadığını,
    adına "Gepiyer" dendiğini söylemişti
    her zaman çok şık giyinen annem…

    Ben de çok çabuk büyüyüp,
    annem gibi gepiyer giymek, jartiyer takmak,
    dantelli sutyenler giymek için
    içimde dayanılmaz istekler duyuyordum.

    Annemin tuvalet masasının üzerinde
    parfümleri, kırmızı ojeleri,
    kristal bir çanak içinde kırmızı rujları,
    üzerinde çıplak vücutlarını tüllere sarmış
    kız görüntüleri olan porselen pudralığı…
    Yanaklarına hafifçe sürdüğü allığı ve rimeli dururdu.
    Bir de arkasında mavi boncuk süsleri olan
    bronz, uzun saplı kristal bir el aynası vardı.
    Arka yüzü işleme desenli fırçasıyla
    dalgalı koyu kumral saçlarını fırçalardı…

    Annem yüzüne önce pudrasını, sonra allığını ve
    kirpiklerini rimelleyip onları daha belirgin hale getirirdi.
    Özenerek sürdüğü kırmızı rujundan sonra,
    boynuna, dirsek içlerine, iki göğsünün arasına
    parfümünden şöööle bir sıkar,
    kalkmadan önce de kırmızı ojeli tırnaklarıyla
    saçlarını bir kez daha düzeltirken,
    hayranlıkla onu seyretmekten kendimi alamazdım.

    Erenköy Kız Liseli annem çok güzeldi
    ama bu birkaç şeyi kullanınca
    çok daha güzel oluyordu.
    Ben de hemencecik büyüyüp bu şeylerden kullanıp
    annem gibi güzel bir kadın olmak istiyordum.

    Annemin ve başka kadınların
    incecik yüksek topuklu iskarpinlerine baktıkça,
    o iskarpinleri giyebileceğim yaşa
    çabucak gelivermek isterdim.

    İlkokuldaydım.
    Subay olan babam evde olduğuna göre
    galiba bir Pazar günüydü
    Bizimle birlikte yaşayan anneannem beni alıp
    çocuk parkına ***ürmüştü
    Eve döndüğümüzde annemle babam ortalıkta yoktu.
    Sanırım biraz meraktan olsa gerek,
    saçma sapan bir şeyi sözde almak için
    onların odasına yönelmiş,
    derinden gelen gülüşme sesleri duyunca da
    usulca kapıyı aralamıştım.

    Annemle babam yataklarında yatıyorlardı
    Ve yaz olmasına rağmen
    yatak örtülerini iyice yukarı çektiklerinden
    yüzleri görünmüyordu.
    Ama ayakları açıkta kalmıştı
    ve adeta birbirine karışmıştı.

    Çok kısa bir süre bakıp hemen koşarak
    oradan uzaklaşıp bahçeye çıkmıştım.
    Bahçe duvarına oturup
    annemle babamın birbirine karışmış ayaklarını
    düşünmeye başlamıştım.
    Gündüzdü ama yataklarına yatmışlardı.
    Yatmışlardı ama fısıldaşıp, arada gülüşüyorlardı.
    Gülüşüyorlarsa o zaman neden yatak örtüsünü
    taaa yukarılara kadar çekmişlerdi?
    Oysa salonda da oturup gülüşebilirlerdi.

    Aklım karışmıştı birbirine karışmış ayakları düşünerek…
    Ama içimden bir an önce büyüyüp
    benim ayaklarımın da
    başka ayaklarla birbirine karışmasını istemiştim.

    23 Nisan Balosuna giderken annem
    çok güzel bir elbise diktirmişti benim için.
    O an uzun etekli, belinde pembe çiçekli kemeri olan
    mavi organze tuvaletimle aynaya baktığımda,
    kendimi neredeyse annemin yaşıtı gibi görmüştüm.
    Ama bu sadece "zannetmekti".
    Oysa ben bir an önce büyüyüp,
    çeşit çeşit tuvaletler giyen,
    gerçek bir büyük kadın olmak istiyordum.

    Hepsi oldu…
    Hepsini yaşadım…
    Ama hepsini yeri ve yaşı geldiğinde…

    Yan sınıftaki oğlanı beğenip,
    Onunla merhabalaşmak,
    yıl sonunda "Hatıra Defterime"
    yazdığı çocuk zırvası yazıyı durup durup okumak…
    İşte bu benim ilkokul aşkımdı ama
    ben o duygunun ne olduğunu bilmiyordum bile…

    Sonra ortaokul sondayken
    babamın arkadaşının oğlu
    ailece gittiğimiz yazlık tesislerde
    beni dudaklarımdan öpüvermişti.
    İçimde volkanlar patlamıştı o anda.
    Küçükken seyrettiğim filmdeki aktörün
    karşısındaki kadını öptüğü gibi öpmüştü beni
    babamın arkadaşının üniversiteli oğlu…

    Sonra lisedeyken,
    gitar çalan ve şarkı söyleyen
    ve müzik grubu olan bir gençle
    birbirimize aşık olmuştuk.
    El ele Suadiye plajına yürür,
    Adalara karşı denize girip,
    sıcak kumlara yüzükoyun uzanıp
    el ele tutuşur, birbirimize bakar,
    birbirimizi seyrederdik.
    Onunla dans ederken belimi saran kolları,
    kulağımda gezinen sıcak nefesi
    kalbimi küt küt attırırdı.

    Sonra bir yandan üniversiteye gidip
    bir yandan da şarkı söylemeye başladığımda,
    ilk kocamla bir gecede başlayan
    bir elektrik alış-verişinin sonunda
    birlikte olmaya başlamıştık.
    Ve ilk kocam benim ilk erkeğimdi…
    Annemle babamın karışan ayakları aklıma gelivermişti
    kocamla ayaklarımız birbirine ilk kez dolandığında…

    Sigara içmeye de başlamıştım
    daha çok "Büyümek" için…
    Ama sigara içerek büyünmediğini görüp
    bir zaman sonra bıraktım sigara içmeyi…

    Annemin hayranlıkla seyrettiğim tuvalet masasından
    daha dolu tuvalet masalarım oldu
    üzeri rujlarla, parfümlerle,
    çeşitli makyaj malzemeleriyle dopdolu olan…

    Şifonyerimde çeşit çeşit, renk renk
    anneminkiler gibi dantelli sutyenlerim, gepiyerlerim,
    çeşit çeşit ipek çoraplarım, jartiyerlerim de oldu.

    Kolejden mezun olurken giydiğim mezuniyet balosu kıyafetim
    tam yaşıma uygun uçuk pembe,
    üzeri serpme pembe boncuklu bir genç kız elbiseydi.

    Şimdi resimlerde görüyorum da,
    mezuniyet balolarına kızlar
    "abartılı assolitler" gibi giyinip, boyanıp
    saçlarını çıtçıtlarla uzatıp öyle gidiyorlar!!!
    Ve hiç biri on yedi yaşında olduğunun farkında bile değil.
    Hepsinin içi belli ki,
    on-on beş yaş daha büyük görünme arzusuyla dolu.

    Taaa yıllar önceki o 23 Nisan balosunda
    içimi sarıp sarmalayan tuvalet giyme arzumu
    yıllar sonra çeşit çeşit tuvaletlerimle öyle çok bastırdım ki,
    artık gözüm tuvalet görmek bile istemiyor.
    (Yaşasın kaprilerim, t-shirtlerim)

    Okula gitmediğim yıllarda aile arasında şarkılar söyleyip,
    orama-burama tüller sokuşturup,
    elime de oyuncak telefonumu alıp şarkılar söylerdim.
    Anneannem, babaannem,
    annem, babam, akrabalar alkışlarlardı
    "Afferim kızımıza ne de güzel söyledi" diye…
    Ama Kolejden mezun olup üniversiteye giderken
    ünlü bir jazz orkestrası ile haftanın birkaç gecesi,
    birkaç saat jazz şarkıları söyleyeceğimi
    annem duyduğunda kıyamet kopmuştu evimizde…
    "Bir tek çocuğum nasıl şarkıcı olur." diyerek
    yüksek eğitimini bitirmemi şart koşmuştu.

    (O zamanlar çok bozulmuştum ama
    bu gün anneme babama teşekkür borçluyum.
    Yüksek eğitim insanın kendine güvenini arttırıyor.)
    Hatta konservatuarı kazandığım halde
    oraya değil, üniversiteye gitmemi istemişti annem.
    Konservatuar yerine özel klasik piyano dersleri aldırmıştı.

    Oysa şimdi küçücük okul çocukları,
    okullarından olup, süslü püslü elbiseler giyip,
    hafif makyajlı çocuk suratlarıyla
    büyümüş de küçülmüş hareketlerle
    yaşlarına hiiiiiç mi hiç uymayan şarkılar söylüyorlar.
    terk etmekten, aşktan, aldanmaktan,
    sevgiliden, kadehlerden bahseden!!!
    Aileleri, hatta öğretmenleri de
    onların milyonların karşısında kıvrıla büküle
    "Büyük" şarkıları söyleyişlerini
    bayılarak, alkışlayarak seyrediyorlar.

    Barış Manço "7den 77ye" programında ne yapardı?
    "Büyük" şarkıları söyleyen çocuklara
    "Annene, anneannene söyle de
    bir daha sana "Çocuk" şarkıları öğretsinler" der,
    "Çocuk" şarkıları söyleyenleri ise alkışlar,
    "Çocuk" şarkıları söyledikleri için onları öven sözler söylerdi.

    Yani her şey yaşı geldiğinde yaşanınca güzel…
    Aşklar da insanın yaşı ile birlikte büyümeli…
    İlk cinsellik, yeri geldiğinde yaşanmalı…
    Süslenmek, makyaj yapmak, yaşlara göre olmalı…

    Ben on sekiz yaşımda şarkı söylerken,
    on sekiz yaşında bir kızın
    giyinmesi gerektiği gibi giyiniyordum.
    Çok hafif bir makyajla çıkıyordum sahneye…

    Şimdi bakıyorum da, gencecik kızlar
    sahneye kendilerini atar atmaz haydaaa başlıyorlar
    boya küpüne düşmüş gibi boyanmaya…
    Ciltleri erkenden bozuluyor
    Sonra koşturup botoxlatıyorlar genç yaşta suratlarını.
    Gencecik suratları o yaşta ifadesiz bir hal almaya başlıyor.
    Hiç olmazsa ileri yıllarına saklasalar, di mi ya?
    Ama yok ille de abartılı olacaklar.
    Yılbaşı ağacı gibi her bir yerlerine bir şeyler takacaklar!
    Abartılı saçlar yaptırıp, kendilerini en az yirmi yaş
    yaşlı gösteren kıyafetler giyecekler!!!

    Nedir bu acele?
    Nasıl olsa seneler kuş gibi uçup gidecek,
    O zaman da küçülmeye çalışacaklar.

    Her şey zamanında güzel…
    Günü geldiğinde anlayacaklar bunu ama
    her şeyi zamanından önce yaşadıkları için
    kendilerini genç yaşta yaşlı hissedecekler.

    Büyüme telaşına düşmeye hiiiç gerek yok…
    Her şey zamanı geldiğinde yaşanınca
    ömür daha uzunmuş gibi geliyor insana…
    Ve o zaman daha genç,
    daha diri hissediyor insan kendini…
    İnanın bana…

    FÜSUN ÖNAL


  45. 2009-09-24 #195
    SONRA YAPILACAK TEK ŞEY VAR

    Sen. Makine başındaki adam ve atölyedeki. Sana yarın su boruları ve vanalar yerine
    çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız. Sana yarın bomba doldurmanı ve keskin
    nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Fabrika sahibi. Sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat
    etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Odasındaki ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Hastası başındaki doktor. Sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Kürsüdeki din adamı. Sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Vapurdaki kaptan. Sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Havaalanındaki pilot. Sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Cübbesi içindeki yargıç. Sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. İstasyondaki adam. Sana yarın cephane treni ve kıt'a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse,
    yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...


    Sen. Kentin varoşlarındaki adam. Sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
    HAYIR de!...

    Sen. Normandiya'daki ana ve Ukranya'daki, sen Frisko ve Londra'daki ana. Sen Hoangho ve Missisippi' deki
    ve Hamburg ve Kore ve Oslo'daki ana., bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar, sizden
    yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse, dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var:
    HAYIR deyin!... Analar, HAYIR deyin!...

    Çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra:

    Gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek, dev mamut
    kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu, deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı, önceleri
    öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü, yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi
    rıhtım duvarlarına karşı, ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.

    Tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi yamru yumru olacak. Çürümüş hangarların arkasında, büyük
    çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak.

    Çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı, her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde
    ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında, korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek.

    Güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak, pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda
    donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne.

    Enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak.

    Mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un, son kase çilek, kabak
    ve diğerleri bozulup gidecek, ekmek ters çevrilmiş masaların altında, parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek,
    ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak, tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak, yok edilmiş
    bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak, ufalanacak,
    ufalanacak.

    Sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında yalnız ve yanıtsız
    ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi ordan oraya dolaşacak, o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları
    ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan, kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç
    soruyu soracak : NEDEN? Bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek, yıkıntılar üzerinde esecek, çatlaklar
    arasından akacak, bu ses, ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak, kan birikintileri üzerine düşecek,
    duyulmayacak, yanıtlanmayacak, son insan-hayvanın son hayvanca bağırışı.

    Tüm bunlar olacak, yarın, yarın belki, belki hemen bu gece, belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz.
    HAYIR demezseniz!...

    Wolfgang BORCHERT

    Çeviri: Rahman HAYDAR

    __________________

  46. 2009-09-29 #196

    Gecikmiş Zamanlar Evi


    138 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Ve bir gün, yılbaşı tatilinde geçirdiğim onca sıkıntılı günlerden sonra anne ve babamı geride bırakıp o kızgınlıkla evden ayrıldım. Oysa anne ve babamı ne çok seviyordum. Bunu nasıl yapabildiğimi anlayamıyorum. Birbirimize sağlam bir sevgi ile bağlıydık. O vakitten sonra bilinmeyen yerlere doğru ablamlar gibi bende yol aldım. Bu evde bulmadığım mutluluğu başka yerlerde aramaya kalktım. Hiçbir zaman başım bulutların üzerinde olmamıştı fakat, ablalarımın bu apansız terk edişlerinin ardından yaşadığım acıların terk ediş hikayesiydi benim hikayem.
    Şiddetli bir tipi vardı dışarıda evimi terk ederken. Kar, bütün yolları kapatmıştı. Hayatımın acı günlerinden, mutlu günlerime varış sanıyordum o anı Fakat yıllar; o gün evi terk ederken, aslında bana mesajlarını sunmuştu. Şiddetli yağan kar ile birlikte, hayatımdan hiç karakışlar eksik olmadı.
    Bu arada ablamlar ile evi terk ediş özelliğimizin dışında bir benzerlik yoktu hayatlarımızda. Fakat Meral ablamın şansı yaver gitmişti. Yıllar sonra bir gün iki oğlunun olduğu haberini öğrendim. Bir aylık tanıdığı adamla mutlu olmuştu. Zeral ablamın haberini yıllarca alamadım. Meral ablamla bundan birkaç ay önce telefonla konuşurken, nasıl olduğunu ilk defa o zaman öğrendim. Zeral ablamın hikayesini telefonda dinlerken dehşete düşer gibi oldum. Canı çok yanmıştı yıllar içerisinde. Onu görmek istiyordum. O homurdanan havasından hiç eser kalmadığını söylüyordu Meral ablam.
    O konuşmadan sonra, sabırsızlıkla onlarla buluşmayı hayal ettim. Şimdi buradayım. Üç kız kardeş, eski günleri anmak adına burada buluşacağız.
    Evimin ışığı yanıyor. Fakat benim eski halinden ne de evimin eski içten havasından bir eser yok karşımda. Onlarla anlatacak o kadar çok şey var ki. Gençliğimizin vermiş olduğu hataları telafi etmek, yeniden yaşamadığımız yarım kalan duygularımızı yaşamak için buradayız.
    Her şey değişmiş gibiydi. Ablalarım acaba geldiler mi?
    Annem merdivenden göründü. Hala başı dimdikti. Yıllarca babama ve bizlerin yokluğuna nasıl katlandı acaba? Evlatlarından darbe yemiş olmak, onda bir takım düzensiz duygular sağlamış mıydı?
    Yaşlanmıştı. Oysa yıllarca onunla konuşmayı, görüşmeyi çok istedim; fakat beceremedim.
    Ne yazık ki zaman ve yaşanılan duygular insanın içinde her şeyi alıp ***ürüyor, bir anda değiştiriyormuş. O zamanlar her şey başkaydı içimde. Giderken ne bulmayı merak etmiştim, bu soruyu yıllarca sorup durdum kendime. Buraya tekrar gelmeye hakkım var mıydı? Bilemiyorum ama, gecikmiş zamanlar evinde yarım kalan hikayemi tamamlamak istiyorum.



    Yazan: Melodi AKÇAY









  47. 2009-09-29 #197
    Kendine Tutsak İnsanlar

    İnsanlar neden kalabalıklarda kayboluyor sürekli ve neden üzgünler?


    Kendi hikayelerinin tutsağı onlar.Herkes yaşamın asıl anlamının,
    sunulanı yaşamak olduğunu olduğuna inanıyor.Yani ellerine verilmiş bir
    planda yaşıyorlar bilerek ya da bilmeyerek.Bu olanın kendi planlarımı
    olduğunu, yoksa bir başkası için mi yapıldığını asla sorgulamıyorlar.
    Deneyimler, anılar, diğer insanların fikirlerini, sadece gözleriyle
    gördüklerini kalıplaşmış bir çevrede dönerek topluyorlar, hayatlarına
    katmak için, ya da bunların kendi hayatları olduğuna inanabilmek için...

    Bu belki de başa çıkabileceklerinden çok daha fazla oluyor.Ve işte bu
    nedenle hayallerini unutuyorlar....

    Karşıtlık bir tür özdeşliğe dönüşüyor..yani karşı oldukları ve
    belki de inanmadıkları ve asla istemedikleri hayatları yaşıyorlar...

    217 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    ve daha beteri bu yaşadıkları hayatla özdeşleşiyorlar.
    Mutsuzlar çünkü bir hayallerini gerçekleştirmek yerine sıcak
    koltuklarında kendilerine sunulanı, toplumun doğrularını, inançlarını,
    devletin dayatmalarını yaşıyorlar...

    Mutsuzlar çünkü mutlulukları maddeye bağlı, ve bazen bu
    madde hayatlarının tek amacı oluyor..yazık hayatlar, paramparça
    yürekler, tutsak olmuş beyinler...

    Tutsak olmuş hayatlar, tutsak olmuş kısa, hüzünlü, mutlu,
    mutsuz hikayeler...

    Kendi hikayelerinin tutsağı olanlar...
    Kendine tutsak insanlar...



  48. 2009-09-30 #198



    Sen meçhul geleceğimin mecburi istikameti....
    Duvarlarından prangalı sevdalar
    sızıyor bu şehrin.
    Akıyor sokaklardan
    ruhumun ıssız gar'ına.
    Sen, tanrılara baş kaldıran dinim!
    Tut ellerimden
    gözlerinin o gizli mabedine ***ür beni.

    Bir çift söz, sokak çocuğu gibi
    uyuyor kaldırımlarda.
    Onu görmeden gidişin
    Kalışından belliydi.

    Unutmamak için yerini
    köşesini kıvırdığım bir umutsun yüreğimde.
    Sen meçhul geleceğimin
    mecburi istikameti,
    Seviyorum Seni!




  49. 2009-10-02 #199




    Kendimi Senden Çalıyorum Dünya, Kusura Kalma…

    Kendimi kendime azad eylediğim son zamanlarda ellerimle kurduğum ülkemin kapılarını kendi yüzüme kapattığımı ne yazık ki geç fark ettim. Yaşamıma yön veren her olayın, düşüncelerime yaptığı tahribatı kanımdaki şeker seviyesinin onlu rakamlara düşmesiyle ödediğimi peşinen belirtmeliyim. Oturduğum yerde rahatça izlediğim bu oyunun aslında en önemli oyuncusu olduğumun geç de olsa farkına varmam mı sorun? Son'u olmayan bu oyunda önemli bir amacı üstlendiğimin her an aklımda olması garip bir bulantı sebebi…

    Evet, yaşıyorum. Yaşayan ve hareket eden her beden ya da mahlûkat midemin ağzıma gelmesine yetiyor. Konuşuyorum, aslında susmayan herkesin oyunu bütünleyen ayrı bir hikâyesi var. Herkes kendi içinde bütünlediği oyunun yansımasını dökmek zorunda yaşama. Herkes, içinde bulunduğu anı (yaşadığını) unutmak zorunda. Her an yaşadığının farkında olan ve yaşamla yüzleşen kaç kişi olabilir ki? Hangi akıllı(!) kaldırabilir bu ağır yükü.


    Haricimdeki milyarlarca iç ses'in içerisinde düşüncelerimin vızıldayan bir akis olması düşüncesi lavaboya koşmamı gerektirecek sanırım. Ne yapsam da uzaklaştırsam kendimi kulaklarımın uğuldamasına sebep olan bu bulantıdan.

    Ne garip, Tanrının varlığını sorgulamayı bıraktığım günlerde, bir gün kendi varlığımı da bütün hücrelerimle sorgulayacağım aklımın ucuna dahi gelmemişti. Düşünüyorum da günah işlemeyi bıraksak bu oyunda tanrıya gerek kalır mı acaba? Mekruh kavramını zihnimde evirmeden ve çevirmeden bir sigara yakmalıyım acilen. Yaşadığını iliklerine dek hisseden bir dinsizin cahil bir dindardan daha üstün olacağını varsayarak kendimi rahatlatmaya çalışıyorum ve varsa bile beni etkilemeyeceğini düşünerek derin bir nefes alıyorum sigaramdan. Şimdi ciğerlerime dolan duman, içinde barındırdığı nikotini zerk ediyor kanıma. Kendimden kaçmanın etkili yollarından biri olduğu söylenemez ama yine de rahatlıyor insan.

    Yaşamı, dahası yaşamın içerisindeki Ben'i sorgulama düşüncesinin herhangi bir şeye gebe kalıp kalmayacağını bilemiyorum ama sorgularken bir şeyler ürettiğini sanan çoğu insanın üretirken düşük yapabileceğinin farkındayım. Sonunun düşük olacağı hissi bulantımı arttırsa da kendimi senden çalıyorum dünya, kusura kalma











  50. 2009-10-02 #200
    Yanımdayken uzaklardasın.. yaklaşmak istiyorum izin vermiyorsun. yüreğimi yüreğine sakladım oysa bilmiyor musun?

    Yanındayken yakın olamadım şimdi gidiyorum. artık yanında da olamayacağım. Fark edecek misin yokluğumu, hissedecek misin yüreğindeki yüreğimin atışlarını..


    Bir umuttu belki sana olan duygularım; belki seversin umudu.. aslında her geçen günün sonunda bu umudum biraz daha tükeniyordu, tüketiyordun.
    Biraz daha eziliyordum söylediklerinle yada söylemediklerinle...

    Ne çok isterdim o yüreğin benim için çarpmasını, kalbindeki sevginin benim için olmasını, o sevgiyi karşılıklı yaşamayı...

    Ama hani söz vardır ya "Ben Seni Sevdim, Sen Beni Sevmesende Olur. Zaten Aşk Budur.."

    Daha ilk günden umutsuzdu belki benim sevgim. Ama tek suçlu ben miyim?. Senin hiç mi katkın olmadı bu yüreğe…

    Sen hiç bir zaman sonu olmayacağını bildiğim halde sevdiğim,yüreğimi vermekten korkmadığımsın..

    Suç olduğunu bildiğim halde işlediğim Günahımsın..

    Ama sen benim için hala Canım, Canımdan öte Hayatım, Canımın İçi, Koca Bebeğim, Nazar Boncuğumsun....

    Seviyorum Bu Sevginin Seninle Bitmeyeceğine İnanacak Kadar

    Gel diye değil, Sev diye değil... Sadece Bil Diye.....


    1?v=0 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?



  Okunma: 198709 - Yorum: 206 - Amp
Kullanıcı Oylaması: /5 -