Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı? - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

  1. Bir Gün Okurmusun Bu Yazıyı ?

    Bir gün hayatımdan ördürürcesine çıkacaksın.ve ben seni hep son günkü halinle hatırlayacağım.seni en güzel halin neydi diye düşünüyorum. Ve içimden bir ses yıllar öncesine götürüyor beni ...

    Seni her halükarda içimde hissedebiliyorum. İşte olayımın en güzel yanı bu. Sen ne kadar anlayabilirsin bilemiyorum. Ama benim gibi her şeyden ve herkesten uzak bir hayatın olmasaydı bunun ne demek olduğunu anlardın. Seni anlıya biliyorum sevdiklerin ve sana destek veren herkesin yanında ağlamak bile senin doğal. Benim için lüks olan her şey sana doğal geliyor.


    Şimdi yatıyorsundur. Bir sigara yakmış yatağının ucunda yaşadıklarını ve benim sana söylediklerimi ve hatta yaşadıklarının bir hata olduğunu düşünüyorsundur. Kanayan yarayım senin için biliyorum. Bir hata. Bir yanlış. Oysa sadece sevmiştim seni. Hala aklımın bir ucundan çıkmıyorsun. Son kez çıkmayan olacaksın. Seni asla unutmayacağım. Yerlerde sürünüp yok olsam, evlenip çocuk sahibi olsan ve adım bir yana, dünyada olduğumu unutsan ben yine bıraktığın yerde olacağım.


    Parktaki çocuklara bakıp seni yaşayacağım. Söküp atmam gerek içimden seni. Hayatımın kalanını sensiz yaşamayı öğrenmeliyim. Ve öyle ki hiç sızlamamalı içim seni gördüğümde. Sen utanmalı, sen başını eğmelisin. Yaptıklarından utanmalı, iliklerine kadar üşümelisin yazın kavurucu sıcaklığında...

    Ama olmaz bunu sana yakıştıramam. Sen bunları yaşamamalı, görmemelisin. Korkma yavrucuğum ben gizli bir köşeden seyreder sonra usulca kaybolurum. Sen hiç görmezsin beni. Belki bir gün ortak bir tanıdığımızdan haberlerimi alırsın. Olur da hakkımda kötü bir şeyler duyarsan ne olur kulak asma yalandır mutlak. Senin üzülmen için söylenmiştir.

    İçim yanıyor kimseye anlatamıyorum. Hoş sen bile anlayamadıktan sonra kim anlasın. Bana güldüklerini biliyorum bunu iliklerime kadar biliyorum. Varsın olsun, gülsünler, ben biliyorum içimdekileri. Yorgun bedenimi yıldızlara taşıyacaklar bu benim en mutlu günüm olacak. Sevdiklerimi oradan görebileceğim. Bir kahve telvesi, bir sigara dumanı kadar yakın olacağım sana. Sana ve sevdiğim tüm insanlara.

    Son bir sevgi son bir mutluluk yakaladım seninle, belki de çok kısaydı kimileri için. Nereden bilsinler benim için bir ömre bedel olduğunu. Ben gözlerimde yaşadım bu aşkı ve yine gözlerimde bıraktım umutlarımı. Bunları bir gün okuyacak mısın? Okurken ağlayacak mısın bilemiyorum. Ama beni anlayabilmen için çok zaman geçmesi gerekiyor belki yüzyıllar. Yalnızları oynuyorum sen bile farkında olmadan. İşte ben buyum, kimsenin istemediği, kimsenin anlamadığı. Anlamak istemediği. Uykuların en tatlısı senin için olsun canımın içi...


  2. 2007-11-17 #2
    Sevmek... Dile kolay, kalbe ağır duygu. Hatırlıyor musun ansızın çıkıp gelerek nasıl da yüreğime taht kurduğunu.

    Ayrılıklar... Hüzünler... Gözyaşları... Hepsi zalimce birer birer gelip yüreğimin başköşesine oturmuşlardı. Hayat, simsiyah bir tüle sarılmış açılmayı bekleyen bir hediye paketi gibi önümde durmaktaydı.

    Hüzün yüklü karabulutların hızla yüreğimi kaplamaya çalıştığı bir zamanda, inatla girdin kararmaya yüz tutmuş dünyama...

    Kilometrelerce uzaktan, bambaşka bir şehrin, değişik havasıyla, taşıyla, toprağıyla... Umutlarıyla. Şiirleriyle. Farklı yaşamı ve sevdalarıyla her şeyden önemlisi sevgi yüklü, sıcacık yüreğiyle geldin.

    Karanlık bir girdabın içinde sürüklenmekteyken, tüm sevginle ve gücünle çekip çıkardın. Yaşamı yeniden sevmeme, hayata yeniden bağlanmama sebep oldun. Bu yüzden sevdim seni.

    Öyle farklıydın ki, yüzyıllardır kapağının aralanmasını, içindeki gizemin keşfedilmesini bekleyen kara kaplı bir defter gibi görmekteydim seni.

    Ben bu defterin kapağını ilk açtığımda, dokunmakta olduğum simsiyah ve sert yüzünün aksine, bembeyaz sayfalara yumuşacık bir yazıyla yazılmaya çalışılmış kocaman bir ömür gördüm.

    Neler yoktu ki içinde, ayrılıklar, ümitsiz bekleyişler, kederler. Mutluluk getiren sevinçler, gözyaşları. Yarınlara gülümseyerek bakan sevmeler... Daha neler... Neler...

    Kara kaplı deftere yazılmış, her bir cümle, yüreğime gemici düğümleri misali açılmamacasına, düğümlüyordu seni.

    Günüm seninle başlıyor, gecem seninle bitiyordu... Sesini duyduğum zaman yüzümdeki goncalar gül misali açılıyor, dünyam seninle dönmeye başlıyordu...

    Yolda yürürken, otobüse binerken, yemek yerken, insanlarla konuşurken, kısacası nefes aldığım her an, konuştuğumuz her cümle, anlattığın her hikâye, okuduğun her şiir beyimde yankılanıyordu.

    Ben sensizliği bile seninle yaşıyordum. Bu yüzden seviyordum seni.

    Hatırlar mısın? Gökyüzünden aynı beyazlığın yeryüzünde iki farklı şehre yağdığı bir kış günü, gece yarısına doğru aramıştın beni... Eve gidiyorum, bu soğuk havada sesin içimi ısıtsın istedim demiştin. Biz birbirinden kilometrelerce uzakta, iki candık... Konuşmaya başladık, konuşma uzadıkça, dışarıda olanca hızıyla yağmakta olan kara aldırmadan, sen park ettiğin arabanın içinde, ayaklarını hissetmekte zorlanana dek, bense soba yanmayan buz gibi bir odada soğuktan parmaklarım buz tutana kadar konuşmuştuk. Yaşamın her hali gelip geçmişti telefon tellerinden...


    Hiç kimse, yağan kar altında kulağıma senin gibi şiirler okumadı.

    Hiç kimse bana senin baktığın gibi bakmadı.

    Hiç kimse beni, senin sevdiğin gibi sevmedi.

    Ve hiç kimse ama hiç kimse yüreğinin sıcaklığı bana senin kadar hissettiremedi.

    İşte, O gecede, ne dışarıda yağan kar, ne de aradaki mesafeler bana şiirler okumana, beni sevdiğini söylemene engel olamamış, o ana kadar hiç kimse beni senin kadar mutlu edememişti.

    Sevdan bana yakıştığı için, sevdam sana yaraştığı için seviyordum seni...

    Sana kavuşmak, seni sevmek kadar yasak ve imkânsızdı. Ben sadece olabilme ihtimallerini sevdim.

    Ben kara kaplı bir defterin, bembeyaz sayfalarını sevdim. Beyaz sayfalarsa kendisine dokunan her eli.

    Ben sana âşıktım. Sense aşk'a. Ben seni seviyordum. Sense mevsimleri.
    Gelen her mevsimin kendine özgü bir güzelliği vardı, bu yüzden sen, sevemedin sadece beni...

    Sen, baharda açan her bir gül tanesini sever gibi sevdin, yeni gelen her sevgiliyi...

    Baharla her gelen sevgili için, unutup, sildin beni...

    Bil ki! bir ben silemedim yüreğimden seni...

    Çünkü ben seni UNUTMAK İÇİN SEVMEDİM Kİ...




  3. 2007-12-07 #3
    Doğduğunuz ve büyüdüğünüz şehrin belki sabahında, belki akşamında, belki de günün diğer bir vaktinde bindiğiniz bir otobüsle ayrıldınız anne ve babanızdan. Kara trenle değil ama, klimalı, bol ikramlı ve de hostesli bir vasıtayla koptunuz doğduğunuz yerlerden.
    Aradan geçen o kadar zaman; istasyon, garaj ve hava alanlarını çok değiştirmiş olabilir, ama ne farkeder? Ayrılık aynı ayrılık, acı yine aynı acı!... Kopuşun yaralayıcılığı, gidilen gurbet diyarının o bilinmezliği hep aynı!

    Sevdiklerinizin gözleri yaşlı, elleri ise havada... Ve siz, yerleşemediğiniz rahat koltukta kadîm bir rahatsızlığın o bilinen tedirginliği içindesiniz. Bir iki damla gözyaşı yanaklarınızı ıslatırken, dışarıdakilere el sallarken arabanız garajdan çıkıyor, sevdikleriniz gözden kayboluyor.

    Gerisin geri dönüyor ve öylece kalıyorsunuz.

    Boşluk duygusu...

    Hiçbir şey, otobüsü dolduran onca insan düştüğünüz boşluğu dolduramıyor; içinizde dolaşan bir sızıyla acılar çekiyorsunuz. Sızının dolaştığı yerde, bu sefer kan gibi, sızı gibi sorular beliriveriyor: Ne yaptım ben?! Nereye gidiyorum böyle!? Niçin?!...

    Pişman oluyorsunuz; sizi yollara düşüren o şey ne ise buna değmediğini düşünüyorsunuz. Arabayı durdurmak, inmek, gerisin geri dönmek arzusuna kapılıyorsunuz... Bir şey sizi engelliyor, yapamıyorsunuz.

    Bindiğiniz otobüs şehri geride bıraktığında, muavin o bildik uyarı ve duyurularına başlıyor: 'Sayın yolcularımız!... Hoş geldiniz!... Yapacağımız beş yüz kilometrelik yolculuğumuza çıkmış bulunuyoruz. Lütfen cep telefonlarınızı kapatınız!... Toplu taşım araçlarında sigara içilmesi yasa gereği yasaklanmıştır. (...) İhtiyaçlarınız için ben servis memurunuz (...) hizmetinizdeyim! Hepinize hayırlı yolculuklar!...'

    Bu sizi kendinize getiriyor; rüyada olmadığınızı, sahiden bir başka yere gittiğinizi acı da olsa farkediyorsunuz. Serde gurbet görünmektedir; anadan ayrı, babadan ayrı, ...

    Muavin, şimdilerdeki ismiyle servis memurunuz bilet kontrollerine başlarken, vasıtanızın kaptanı tarafından ayarlanan radyodan hüzünlü bir şarkı duyulmaktadır. Üçüncü sınıf bir sesin söylediği şarkının güftesi ve melodisi tam da sizi söylüyor, hüznünüze eşlik ediyor. Gurbet duygusunun şimdiden sizi kavurmaya başladığına şaşırıyor, cismen olmasa da zihnen şehrinize, evinize, sevdiklerinizin arasına dönüyorsunuz.

    Burası dolaştığınız, çocukluğunuzun geçtiği sokaklar... Sakız ve balonlar aldığınız, konu-komşunun, derdin ve dermanın konuşulduğu köşedeki bakkalı düşünüyorsunuz; süpermarkete dönüşünü, hipermarketlere yenilgisini hatırlıyorsunuz... Okula gitmek üzere otobüs beklediğiniz durakları, okul arkadaşlarınızı, hocalarınızı, uğradığınız kitabevlerini, Seyyid Burhanettin'i, Kızlarağası Hanı'nı... Aklınıza eviniz geliyor; babanız, anneniz, kardeşleriniz... En çok da odanız... Onca yıl hüzünlerinize, kırgınlıklarınıza, uykusuz geçen gecelerinize mekân olan o mahrem dört duvar aranız... Penceresinden baktığınız, yıldızları seyrettiğiniz, şiirler okuduğunuz, uzaktan duyulan sesler dinlediğiniz, mektuplar yazdığınız, ağladığınız, naif aşkların kırılganlıklarını yaşadığınız.. o çoğu kimseye kapalı, ama bütünüyle sizinle dolu odanız... Sonra toy ve delişmen yüreğinizi kışkırtan mücadele aşkınız... Heyecanlarınız... Okunan kitaplar... Mitingler... Aklınızı başınızdan alan serüvenleriniz... Alıp başınızı gitmeleriniz... Filistin, Afganistan, Bosna, Çeçenistan, yine Filistin... Üniversite kapılarında biriken kızlar, erkekler, polisler; kırgın, kızgın ve hüzünlü yürekler... El ele yürüyüşler, kameralar, iri puntolu manşetler, brifingler, korkular, tehditler, yasaklar, kapanan okul ve yurtlar, çözülüşler, hayal kırıklıkları, yargılamalar, tutuklamalar, ikna odaları, peruklar, utanan yüzler, okullarını bırakanlar, yurt dışına çıkanlar, kızgın ebeveynlerin karşısına suçlu suçlu çıkanlar, içine kapananlar, psikiyatri odaları, intiharlar, evet intiharlar.. ama yine yasaklar...

    Muavinin, yani servis memurunun uyarısıyla, sizi alıp götüren otobüsün içine geri dönüyor, 'Efendim!' diyorsunuz. 'Ne istersiniz?' deniliyor. Siz, iyi geleceğini düşünerek bir kahve istiyorsunuz.

    ...

    Şimdi başka bir yerdesiniz!... Geldiğiniz yere; doğduğunuz, büyüdüğünüz, aşina olduğunuz, caddelerinde dolaştığınız şehrin havasına hiç benzemeyen yabancı bir yerde yapayalnızsınız. Havasıyla, toprağıyla, insanıyla sürekli yabancı olduğunuzu hissettiren bu 'yeni' yerde, 'eski' yerinizin alışkanlıklarını ararken, omuzlarınıza çarpıp giden insanların ortasında kalıyorsunuz. Bir yabancı gibi... Gideceği yeri olmayan o insanın 'yer'sizliğine ve 'yurt'suzluğuna benzer şeyler yaşıyorsunuz.

    Sahi, niçin buradasınız? 'Belki cahilliğimden, belki serüvenciliğimden, belki deliliğimden, belki bilinçsizliğimden, belki kendime karşı takındığım vurdumduymazlıktan dolayı, bu şehrin caddelerinde yürürken onun bunun omuzuma çarparak geçmesini, alışmadığım insanlarla aynı mekânda bulunup aynı havayı solumayı, okul kapısında örtümü çıkarıp 'Niye surat asıyorsun?' tepkilerine karşı gözlerim dolarak tebessüm etmeyi, sineye çekerek yaşamaya çalıştığımı bilmenizi istiyorum' diyorsunuz.

    Biliyorum, sizin gurbetiniz bir başka... Adına şiirler yazılan, hasret türküleri yakılan gurbetlere pek benzemiyor. Sevdiklerinizden ve alışkın olduğunuz her şeyden ayrı kaldığınız gibi, bir de fazlanız var. Siz sadece, 'eski'nin o alışılmış havasından 'yeni'nin belirsizliğine yolculuk yapmamışsınız. Ayrıca uğruna yıllarınızı, emeğinizi, göznurunuzu, zihninizi, yüreğinizi vererek girmeye hak kazandığınız kapılardan, ebeveynlerinizi, genel geçer kabulleri arkanıza alarak sahiplendiğiniz kimliğinizden vazgeçerek girmenizi istiyorlar. Evet biliyorum, gurbetiniz bir başka... Daha yakıcı, daha trajik, daha da çözümsüz... Onun için 'sabırlı olun, bunlar 'eski'nin rahatından 'yeni'nin belirsizliğine düşen herkesin başına gelen şeylerdir' diyemiyorum. Sizi dinlemekle, acınızı yüreğimde hissetmekle yetiniyorum.

    Diyorsunuz ki:

    'Hayat zor ve bu zorluğun ortasında tek başına mücadele ağır. Halimden şikâyet etmek değil niyetim. Sadece, anlamadığım bir şey var. Kafama takılan; beynimi, yüreğimi, hücrelerimi yoran bir şey. Ne zaman kendim gibi yaşayacağım? Ne zaman ben olacağım? Şart mıydı sanki örtümü çıkarmak? Şart mıydı, adam olmak için adamlıktan çıkmak? Hâlâ şoktayım... Koridorlarda, kimselere örtülü yakalanmamak için suçluymuş gibi oradan oraya koşuşturmalarımızın şoku... Bayan hocaların, 'Rahibeler gibi gezmeyin! Erkeklerin, çıkma tekliflerini kabul edin!' gibi, kahredici nasihatlerinin beynimizi delip geçmesinin şoku...'

    Bir şeyler söylememi bekliyorsunuz. Ama biliyorum ki söyleyeceğim şeylerin hiçbiri bu şokları gideremeyecek. Onun için, yüreğinizi ferahlatmak ve yaşadığınız şoku hafifletmek için değil, canı yanan herhangi biri gibi konuşuyorum.

    Diyorum ki:

    Bazen havaların güzel gitmesi, ekonomik sıkıntıların olmayışı, uzun zamandır görüşemediğimiz bir dostun çıkıp gelmesi.. hiçbir şey hissettiğimiz sıkıntıyı gidermez. Kıstırıldığımız köşede üzerimize üzerimize gelen o çok şeye anlam verememenin boşluğu bizi içine çeker. Kendimizi sallantıda hissederiz; tutunduğumuz dalların kırıldığını, yaslandığımız duvarların yıkıldığını görürüz. Her şey anlamını yitirir. 'Hiç'lik duygusu yakamıza yapışır, sarsar durur. Yüreğimiz burkulur, sancılar başlar midemizde. Sevginin sesi kısılır. Acı ve kahır bir kor gibi dolanır içimizde.

    Doğar doğmaz edindiğimiz 'doğru'ların ve 'değer'lerin, o an yaşadıklarımızın bize bulaştırdığı sıkıntıyı gideremediği her durumda böyle oluruz. Üzerinde yaşayıp gittiğimiz zeminin kendisi olan 'doğru'larımız ve 'değer'lerimizle, bizi içine alan kültürel atmosfer arasındaki uyumsuzluk durumunda da aynı şey olur. Çünkü 'doğru'lar ve 'değer'ler dediğimiz şeyler, insana yer ve yurt olan 'ev'i karşılıyorlar. Ev ki, insanın huzur bulduğu, sosyal hayatın köpürdüğü negatiflerden korunduğu, kendince beslendiği ve bir kimlik oluşturduğu yerdir. Eğer eviniz başınıza yıkılmışsa, ya da artık sizi korumuyorsa sokakta kalmışsınız demektir. Yani boşlukta, yani size ve hiçkimseye ait olmayan ortalıkta, her türlü tehlikeye açık bir yerde...

    Biz bu ülkenin çocukları, böylesine talihsiz bir 'yıkım'a şahit oluyoruz. Bizi 'ev'siz bırakmayı vazife edinmiş insafsız bir rüzgâr, 'sokak çocukları'na dönüşmemizi bekliyor. Saldırıları bitmek bilmiyor; her gün yeni bir dalgayla bizi ırgalıyor. İstiyor ki, sokak hastalıkları bizi de kapsın; 'ev'lerimizde edindiğimiz renklerimiz solmaya yüz tutsun.

    'Kaygı'lıyız; 'doğru'larımızdan ve 'değer'lerimizden olmaktan, 'ev'imizin başımıza yıkılmasından korkuyoruz. Bu insafsız rüzgârın uğultusuyla korkutulan naif yüreklerimizde sorular ve acılar büyüyor.

    Korku, acı ve sorularla iç içe yaşanan günlerin belirsizliğinde yer yer umutlanmıyor da değiliz. Korkularımız bizi uyanık tutuyor; acılarımız hâl çarelerini aramaya sokuyor bizleri; sorularımız boşluklarımızı, gözardı ettiklerimizi, daha sağlıklı bir kimliği işaretliyor. Mazlum ve mağdur olmanın o hüzünlü gururunu yaşarken, Pavese'nin, Yaşama Uğraşı'nda söylediklerine benzer şeyler hissediyoruz: 'Bir haksızlığa uğramanın acısı güçlendiren bir irkiltidir insan için -bir kış sabahı gibi. Canlılığınızı ve yaşama sevincimizi doruğuna ulaştırır, nesnelerle aramızdaki bağ açısından önemimizi bize yeniden kazandırır, bizi yüceltir; herhangi bir talihsizlik sonucu acı çekmekse sadece utanç verir insana.' Umutluyuz çünkü; acı çeken, kaygılı yaşayan ve soruları olan insanlar ancak diri kalabilir ve ölümsüz sözler söyleyebilirler.

    Stefan Zweig, Kendi Hayatının Şiirini Yazanlar'da, 'Acı insanı bilge yapıyor' der. Bu sebeple, bizi hayatın kıyısına getiren acılarımıza buğzetmiyoruz. Çünkü hayatın sahici yüzüyle onlar sayesinde karşılaşıyor ve daha sağlıklı bir duruş ediniyoruz. İçine bırakıldığımız yersizlik ve yurtsuzluk duygusu bizi daha güçlü ediyor. Zira, 'Yalnız kalıtımla elde edilen ve hiç sarsılmayan rahatlık durumu, ham ve habersiz bir memnunluk demektir. Bir isteği yoktur, bir sorusu yoktur onun.' Evet, 'Bilginin her türü ıstıraptan gelir, acı hep nedenleri sorar, oysa tat, duraklamak ve geriye bakmamak eğilimindedir. İnsan duyduğu ağrılarla incelir; sürekli kurcalayan, törpüleyen acı, ruhun toprağını alt üst eder ve işte asıl bu ruh işlemesinin ağrılı oluşu, yeni düşünce meyveleri için havalandırmayı sağlar.'

    Her şey hayatımızın şiirini yazarken oldu. Hayatın şiiri gibi bir kaygımız olmasaydı; sorularımızın ardına düşmeyip, öylesine yaşayıp gitseydik; başkalarının tekrarlayıp durduğu soluksuz cevaplarla yetinseydik, başımıza bunlar gelmeyecekti. Ama pişman değiliz. Biliyoruz ki, 'Ancak büyük ağrı ruhun son kurtarıcısıdır, yalnız o bizi içimizin en derinlerine inmeye zorlar ve her kim için öldürücü bir ağrı olmamışsa bu, o insan kendisi hakkında gurur verici şu sözü edebilir: Ben hayatı kaybetmenin kıyısına çok kez yaklaştığım için hayatı daha iyi bilirim. Beni öldürmeyen şey, beni daha güçlü eder.'

    O halde şiire devam!...

  4. 2007-12-16 #4
    Bir imparator sabah gezintisi sırasında bir dilenciye rastlar. "Dile benden ne dilersen" der. Dilenci güler ve: "Sanki dileğimi gerçekleştirebilecekm iş gibi soruyorsunuz. " Diye yanıtlar. Kral alınır ve söyleşi koyulaşır....

    Pek tabii her dediğini yerine getirebilirim. Sen söyle hele; ne istiyorsun?
    "Söz vermeden önce iki kez düşünün kralım". Dilenci sıradan bir dilenci değildir. İmparatorun ilk yaşantısında öğretmeni olmuştur. Ve ona şu sözü vermiştir. "Bundan sonraki yaşantında tekrar karşına çıkıp seni uyaracağım." İmparator olayı çoktan unutmuştur. Zaten geçmişi hangimiz noktasına virgülüne kadar anımsayabiliriz ki? Birlikte yaşlanan kişilerin bile anıları farklıdır. Bu nedenle imparator bastırır.

    Ne istersen verebilirim. Ben güçlü bir imparatorum. Yerine getiremeyeceğ im hiçbir dileğin olamaz. Bunun üzerine dilenci, çanağını uzatıp, "Şu çanağı herhangi bir şeyle doldurabilir misiniz?" diye sorar. İmparator kahkaha atar ve vezirine çanağı altınla doldurmasını emreder. Çanak dolup taşmakta ve anında boşalmaktadır. Paralar buhar olup uçmaktadır sanki. İmparatorun onuru kırılır. Bir dilenci çanağını dolduramadığı kulaktan kulağa yayılır. Giderek pırlantalar, elmaslar, yakutlar akıtılır çanağa. Ne var ki çanağın dibi yoktur sanki. Yer yutar ama boş kalır. İmparator yenik düşmüştür.

    Dilenciye yakarır: "Tamam, sen kazandın. Dileğini yerine getiremedim ama ne olur bana çanağın neden yapılmış olduğunu itiraf et."

    Çok basit, diye yanıtlar dilenci. İnsan dimağından yapılmıştır. Yani insanın arzu ve isteklerinden. Doymak bilmez oluşu da bundandır. Bu gerçeği bir kez kavrarsan yaşantın değişir. İstek nedir ki! İstek ulaşılana kadar, belli bir süre heyecan veren bir duygudur. Örneğin; bir araba istersin... bir yat... bir ev... bir eş... vs vs... Tek tek her birini elde ettiğinde, tümü anlamını yitirir. Neden? Çünkü beynin, aklın onları dışlar. Araba garajdadır ve artık istek uyandırmamaktadı r. Heyecan, onu elde ettiğinde sönüp gitmiştir. Eş yatağında, para cebindeyse, onlara erişmek için katlandığın yoğun istek yok oluverir. Gene boşluğa düşer, yeni bir istek yaratmak zorunda kalırsın....

    İstek doyumsuzluk uyandırır ve giderek dilenci olursun. Bir istekten bir diğerine çırpınıp durursun. Amacına ulaşır ulaşmaz bir yenisini yaratırsın. İsteğin bu yönünü kavradığında hayatının dönüm noktasındasın demektir. Sürekli yolculuk hali iyi sonuç vermez. Geri dön... Evine dön... Seni mutlu edecek öğeleri dışında değil, kendi içinde ara!

  5. 2007-12-16 #5
    Genç bir adam kentin merkezinde durmuş, o yöredeki en güzel kalbin
    kendi kalbi olduğunu söylüyordu.
    Çevresinde büyük bir kalabalık olmuştu. Herkes en küçük bir leke ya
    da çatlak olmayan bu kalbe imrenerek bakıyor, onun güzelliğini
    konuşuyordu. Sonunda hepsi de bu kalbin gördükleri en güzel kalp
    olduğuna karar verdiler. Genç adam çok gururlandı ve daha yüksek sesle
    kalbini övmeye başladı. Aniden kalabalığın önünde yaşlı bir adam ortaya
    çıktı kalbinin güzelliğini öven bu adama seslendi;
    'Bir dakika genç adam `'dedi''senin kalbin benimki kadar güzel değil.'
    Kalabalık ve genç adam hep birlikte yaşlı adamın kalbine baktılar.
    Çok güçlü atıyordu ama izler ve yarıklarla doluydu. Kimi parçaları yok
    olmuştu, kimi parçaların yerine küçük, küçük parçalar konmuştu, ancak
    bunlar tam yerine oturmamıştı,gelişi güzel konmuştu ve kimi
    yerlerinde kocaman oyuklar vardı. İnsanlar hayretle baktılar'
    'Nasıl bu adam kalbinin daha güzel olduğunu söyleyebiliyor? Dediler.
    Genç adam da yaşlı adamın kalbinin haline baktı ve''şaka yapıyor
    olmalısın''dedi' kendi kalbini nasıl olurda benimkiyle
    karşılaştırabilirsin. Bak benimki mükemmel, senin ki ise yarık ve eksiklerle dolu''
    Yaşlı adam kendisinden emin biçimde yanıtladı genç adamı;
    ''Evet'' dedi .'seninki mükemmel görünüyor, ben seninkiyle
    yarışamam, Ama bak, benim kalbimde gördüğün her yarık sevgimi
    verdiğim bir kişiyi temsil eder.
    Kalbimin bir parçasını koparıp onlara verdim ve
    çoğu kez onlarda bana kendi alplerinden birer parça koparıp verdiler.
    Ama tam benim parçanınbüyüklüğünde olmadığı için arada boşluklar
    kaldı.Ancak ben buboşluklara Şükrediyorum. Çünkü onlar,paylaşılan
    sevgileri bana anımsatıyor.
    Bazen ben insanlara sevgimi cömertce vermeme karşın onlar
    bana karşılığını vermediler.Bu derin boşlukların nedeni işte bu
    karşılıkalamadığım sevgilerdir.Bunlar acı veriyor ama olsun,onlar da
    benim sevgime karşılık vermeyen insanları bana anımsatıyorlar.
    Ben yine de benim sevgime karşılık verecekleri bu boşlukları
    dolduracakları günü bekliyorum.
    Şimdi GERÇEK GÜZELLİĞİN NE OLDUĞUNU ANLADIN MI ?
    Genç adam yanağından akan yaşlarla sessizce duruyordu.
    Yaşlı adama doğru yürüdü harika güzellikteki kalbinden bir parça
    kopardı ve yaşlı adamın titreyen ellerine verdi.
    Yaşlı adam aldı ve onu kalbine yerleştirdi.Sonra kendi yara dolu
    kalbinden bir parça koparıp adamın
    kalbindeki boşluğa yerleştirdi.Boşluk doldu ama köşelerde biraz
    boşluk kaldı. Genç adam kalbine baktı.Artık mükemmel değildi ama
    öncekinden daha güzeldi. Çünkü yaşlı adamın kalbinde sevgi onun kalbine akmıştı.
    Birbirlerine sarıldılar ve yan yana yürümeye başladıla

  6. 2007-12-20 #6
    Karanlık Yollar

    Yürüyorum ıslak kaldırımlar üzerinde kaşımdan yağmur
    damlayan Sanki kalbımden yere düşen bir yaşama sevinci gibi yere düşüyor.Ve ben o su damlasının üsütne (sevincin) üsütne basık yoluma devam ediyorum .
    Karanlık sokaklar bana kucak açmış.Yağmur karanlık sokakları yıkıyor.
    Sokakların karanlığı yağmurla birlikte yere akıyor.Ve sonra bi ışık ayışığı çıkıyor.Aradan iki gözüm parlıyor.Kaşımdan akan su gözüme ilişiyor.siliyorum elimle hayatın mutluluğu kalbimden sildiği gibi…
    Mechuladam(2007)

  7. 2007-12-21 #7
    hayat!
    koca bir ünlemle başlayıp kocabir noktayla bitiyor.
    en vazgeçilmez mutlulukları biranda acılarla süslüyor,
    gülmemiz gereken yerde biiz hep ağlatıyor,
    anladım bu hayat biiz artık kabullenmiyor,
    gözyaşlarımızı bize herzaman hediye olaark önümüze koyuyor aslında gözyaşımız biizm yaşanamışlıklarımızla akıyor,
    bakıyorumda artık insanlarda gözyaşıyyla bir gökyüüz yağmur misali gibi uğraşıyor,
    sevdalı yağmurların söylenen şarkıların bakılan gözlerin ve tutulan ellerin,
    hep boş artık,
    hayat bir beni daha ünlemele başlatıp noktayla bitiyor,
    bittim,
    hayatımın başlangıcı sen sanmıştımda sen değilmişssin sevgilim,
    sen benim başalangıcımdan çok sonumu düşündüren kişisin,
    bakıyorumda yalnızlığı görünce hemen yine bana gelmişssin,
    aslında sen hep böylemişssin,
    ben saadece görmemişim,
    sen hayatın vazgeçilmez dönümündeki düşünmeden vazgeçeceğim tek insansın artık,
    kendi kirli berbat olan hayatında,
    kendini vermiş olduğu acılarla yalanlarla sana mutluluklar ben bittim artık,

  8. 2007-12-23 #8
    sen_
    hayatın en dönülmez köşesindeki kalbimin iik ve tak sahibi,
    ömrümü sana adayan birde ben vardım ölmeden önce,
    küçük gülücüklerle.
    sahte sözlerle.
    birde sahte bir senle tanştım gün doğmadan önce,
    ömrümü adadığım sen ki,
    kalbimin en çıkılmaz dönencesindeyken,
    ne olduda çıktın bilmiyorum,
    canımı yaktın kalbimi çaldın,
    benden bir ben çaldın,
    hayat ağır geldi ,
    yeminler yine bitti,
    bekliyorum diyen o gözler,
    yalanın kör kuyusunda koskocaman bir hayatla yutuldu,
    seni dün kazandım bugünde kaybediyorum,
    aslına sen kaybolmuşssun yalanlarınla hayatta,
    sensizlik zor olsada hayat çekilmesde,
    yalana tahamülüm yok artık git,
    kalbim sende kalsada git,
    ömrümü sana adayan kadınım ben bunu bil öyle git,
    belki yalanlarınla yüzleşir,
    belki yalanın kuyusuna düştüğün gibi çıkışında olur,
    olurda gelirsin kalbimin kapısı açıktır,
    yalansız bir hayata,
    yalansız ,
    ve yalansız bir sana,
    ömrümün takvimlerde ağlatsanda,
    yıllarımı bertaraf etsende,
    sevdim işte,
    ama şimdi gittin sende kendin gibi yalanların içine düşmüş solmuş bir güle,
    solmuş diyorum sakın kızma,
    bir mum düşün yandıkça eriyen,
    bir ben düşün sensiz günlerde biten,
    ama istemem yalanlarla bir sen daha ,
    ondan bit gayri ,
    git,
    boynum bükükde olsa,
    kalbim yanmışda olsa,
    takvimlerde ömrüm bitmişte olsa,
    sevdim,
    ama seni yalanlarını değil,
    sanada benden tavsiye,
    hayatta yalanlardan daha önemli bir ben vardım ,
    senki yalanlarınla onlar gibi yandın,
    ben seni seçtim sen ise yalanları,
    yolun açık olsun,
    istemem benden kalanları.................

  9. 2007-12-27 #9
    Bir zamanlar Ayaz adli bir köle varmış. Taktir bu ya, köle bir gün Sultan Mahmud'un kölesi olmuş.
    Sultan, köleyi taşıdığı asil karakteri sebebiyle çok sevmiş.
    Derken Sultan'ın öylesine itimadını kazanmış ki, bütün sultanlığın haznedârı tayin edilmiş ve en kıymetli ve zarif mücevherler, taslar ona emanet edilir olmuş.

    Bu gelişmeyi gören saraylılar ise durumdan pek rahatsız olmuşlar.

    Hasetleri ve kibirleri yüzünden, sözüm ona basit bir köleye böyle bir mevki verilmesini ve kendi rütbelerine çıkarılmasını bir türlü hazmedememişler.
    Bu duygular içinde, özelikle Sultan yakınlardaysa ondan gün geçtikçe daha çok şikayet etmeye başlamışlar ve asil ruhlu kölenin itibarini zedelemek için ellerinden geleni yapmışlar.

    Bir gün Sultanin huzurunda bir saraylının bir diğer saraylıya şöyle dediği duyulmuş:

    "Köle Ayaz'ın sık sık hazineye gittiğini biliyor musun?
    Aslında her gün gidiyor;
    hatta izinli günlerinde bile gidip orada saatlerce kalıyor.
    Onun mücevherlerimizi çaldığından adim gibi eminim"

    Sultan kulaklarına inanamamış.

    "İşin aslını kendi gözlerimle görmeliyim" demiş.

    Böylece o da hazine dairesine gidip Ayaz'ı gözlemek istemiş. Duvara küçük bir delik yaptırıp, içinde olanları seyretmeye hazırlanmış.
    Ayaz hazine dairesine bir daha ki sefer geldiğinde Sultan dışarıda beklemeye koyulmuş. Kölenin sessizce içeri girdiğini, kapıyı kapattığını ve sandığa gittiğini görmüş.


    Köle Ayaz, sandığın önünde diz çökmüş, kapağı usulca kaldırmış ve içinden bir şey çıkarmış. Orada sakladığı küçük bir bohçaymış bu. Bohçayı öpmüş alnına koymuş ve sonrada açmış.
    İçinden çıkan köleyken giydiği yırtık pırtık bir elbise! İste köle Ayaz, saraylı giysilerini çıkarmış bu elbiseyi giymiş ve sonra aynanın karsısına geçmiş.

    Kendi kendine:

    "Daha önceleri bu elbiseyi giydiğin zamanlar kim olduğunu hatırlıyor musun? diye sormuş.
    "Bir Hiçtin sen.

    Hepsi,... hepsi satılacak bir köleydin ve Allah, Sultanin eliyle sana rahmetinden belki de hiç hak etmediğin nimetler lütfetti.
    İste Ayaz, simdi buradasın, ama asla nereden geldiğini unutma!
    Çünkü mal mülk insanin hafızasını uçurur, unutuluşlara sürükler.
    Simdi sen de, nimetçe senden aşağı olanlara kibirle bakma ve daima hatırla Ayaz,... hatırla!

    Sandığı kapatmış, kilitlemiş ve sessizce kapıya doğru yürümüş.
    Hazine dairesinden çıkarken birden Sultanla yüz yüze gelmiş.
    Sultan gözlerini Ayaz'ın yüzüne dikmiş dururken, yanaklarından aşağı yaslar süzülüyormuş ve boğazı öyle düğümlenmiş ki, konuşmakta güçlük çekmiş.

    "Bugüne kadar mücevherlerimin hazinedârıydın, ama simdi... Kalbimin hazinedârısın.
    Bana benim de önünde bir hiç olduğum kendi Sultanimin huzurunda nasıl davranmam gerektiğini ders verdin"

  10. 2007-12-31 #10
    Biliyorum bir yerlerde ağlıyorsun….ben de ağlıyorum…
    kadere inat hala sana!...derinlerimden can alan canıma ağlıyorum…nasıl unutabilirim ki seni!...unutamam…
    unutamam yas tutmuş yüreğimi!...



    Sevdam İzmir…Kırık hayaller şehri…
    uzaklara prangasın…
    masum çocuk hüzünleri sarar yoksan beni…
    yakacağım…yoksun sen…
    geçtiğin her yeri…



    Uyandık rüyamızın en güzel yerinde…
    şimdi gözlerim yağmur sonrası…
    birkaç buğulu hatıran bana kalan…
    avuçlarımda iki yüzük…
    acı yazıma yemin olan…
    acı yazgıma sebep sevdan…



    Dün gece bizim deniz fenerinin altında oturdum.
    Gökyüzü, deniz birde ben, seni aradık.
    Sen olmadan ne yıldızlar, ne dalgaları sesi, nede ben. Hiçbir şeyin anlamı yok.
    Yanıma gel, yıldızlar parlasın., dalgalar dans etsin.
    Yanıma gel ki nefes alayım.
    Gel beni bu korkunç suçluluk duygusundan kurtar.
    Bu korkunç yalnızlıktan. Yıldızlar, deniz ve ben, her aksam seni bekliyoruz.
    Sensiz yasayamam.


    Yalanmış,
    Günah yaşarken mevsimlerden, Dindirme sonbahar gözyaşlarımı.
    Biz bedel vermişken gurura sevdayı,
    Ben günah yaşıyorum mevsiminde,
    Dindirme ki gözyaşını, yine sevdanla yedi renk açsın altından geçtiğimiz hayali gökkuşakları.
    Sen hiç gitmeyenim olacaktın ya, Yalanmış.
    Yalnızım şimdi seni beklediğim kimsesiz odalarda
    Olmadı sevdiğim.
    Biz bedel verdik aşkı
    Saklı gözyaşlarıyla ıslanmış bir paslı sevdaya...



    Derdimi kimseye söyleyemedim.
    Özlemin daha da büyüdü.
    Sen dertten bir daha oldun içimde
    Sen göklerdesin, Bense hasretinle o dağın en tepesinde.
    Belki bir ışık düşer.
    Belki yine elimi tutarsın diye.


  11. 2008-01-11 #11
    Sözlerin artık ikna etmediği bu yaşımda,ağlamakta artık zor geliyor.Zoruma gidiyor.

    Benden sana söylemesi zor,yazması kolay bir kelime: HOŞÇAKAL

    Aldatıldığımı bildiğim bu geceden sana sonbir yazı.Son bir hatıra

    Seni her çağırdığımda,artık yüreğime yumruk atamayacaksın.Ben de bir başkasının yasak bahçesine uğramayacağım.Artık ne gelmeni isteyeceğim ne de kalmanı...

    Bu akşam masamdaki tek bir mumu kendim için yaktım.Senin olduğun iskemle boş,ev boş...İhanetin resmi boşlukta çizili

    Şimdi sen bir başka masada başka gözlerlesin.Yüreğindeki pembe yalanlar büyüdükçe büyüyor.Karaya çalan pembeler...

    Kim kimi kandırıyor bu alemde? Kumdan kalelerimiz her dalgada yıkılıyor.

    Kimseyi yolundan döndürecek gücüm yok artık.Dayanıksızım,dayanaksızım...

    Olduğun yerde kal...

    HOŞÇAKAL...


  12. 2008-01-22 #12
    Tam göğsünüzün ortasında bir yeriniz acıyacak...

    Sokağa fırlayacaksınız... Sokaklar da dar gelecek... Tıpkı vücudunuzun yüreğinize dar geldiği gibi...

    Göz yaşlarınızdan etrafı göremez hale geleceksiniz. Ondan ölmesini isteyecek kadar nefret edecek, az sonra kollarında ölmek isteyecek kadar çok seveceksiniz... Hep ondan bahsetmek isteyeceksiniz...

    Yalnız kalmak istiyecekseniz... Hem de kalabalıkların arasında kaybolmak... İkiside
    yetmeyecek...Geçmişi düşüneceksiniz...Neredeyse dakika dakika...Ama kötüleri
    atlayarak...

    Bütün şarkılar sizin için yazılmış gibi gelecek...Boğazınız düğümlenecek, dinleyemeyeceksiniz....

    Ölmeyi isteyip, ölemeyeceksiniz...Belki çivi çiviyi söker diye can havliyle önünüze
    çıkana sarılmak isteyeceksiniz...
    Nafile...

    Rüyalar göreceksiniz, gerçek olmasını istediğiniz... Her sıçrayarak uyandığınızda
    onun adını söylediğinizi fark edeceksiniz...

    Telefonun çalmasını bekleyeceksiniz... Aramayacağını bile bile...
    Her çaldığında yüreğiniz ağzınıza gelecek... Ağlamaklı konuşacaksınız arayanlarla...

    Yüreğiniz burkulacak... Canınız yanacak... Bir daha sevmemeye yemin edeceksiniz. Hayata dair hiçbir şey yapmak gelmeyecek içinizde Onun sesini birkez
    daha duymak için yanıp tutuşacaksınız...
    Defalarca aradığı günlerin kıymetini bilmediğiniz içinkendinizden nefret edeceksiniz.

    Ama bir umut... Onunla bir gün bir yerde karşılaşma umudu...
    Bu Umut sizi gitmekten alıkoyacak...
    Gel gitler yaşayacaksınız...
    Buna yaşamak denirse...

    Razı mısınız bütün bunlara?
    Hazır mısınız sonunda ölüp ölüp dirilmeye?


  13. 2008-02-06 #13
    Hiç oyuncak bebeğin oldu mu senin? Yoksa bebeklerle oynamak rüştünü ispat mıydı? Ya da ihtiyarlığa meydan okumak mı? Küçük beyninde… Çok değil, göz göze idik bir zamanlar, sırt sırta olduk zamanla, sırtımı dönmezdim senden başka kimseye, güvenmezdim. Bir gün nerden bilirdim ki! Vuracaksın sırtımdan, testere uçlu hançerinle. Zaman, mekan durağan değil, çok geçmeden sardım yaralarımı, menekşeler teptim tıka basa. Solmadım, soldurmadım güllerimi, hissettirmedim bildiğimi ama unutmadım aldatılmışlığımı ve unutmayacağım mahşerde bile…

    Zifir gecelerde ıslak günah tohumların saçılırken ortalığa, akasya çiçekleri döllendi, ağaçlar zinaya perde gerdi, dalları, yapraklarıyla…
    Şimdi; gecenin siyahı vurmuş, uğur böceğimin beneklerine, en az ateş kadar masum bakışlarımız ve şeytanın kız kardeşi olan ruhlarımız. Kasaptan et çalmak gibi bir şey mi aldatmak? Dokunmak yasak bedenlere, Öylece gel, sinsiliğinle, hainliğinle, nasıl üstüme kasvetin çöker, haz verir karanlık bakışların bilemezsin. Korkuların haz verir ve aldatılma telaşın.

    Özlemlerim doğum sancısı çekmekte aşkların masum olanına, Geceyi bana yaz, beni geceye beyaz harflerle. Dudaklarımdaki morluklar kâbusun olsun. Sevmek mubah, sevişmek yasak mı senin ülkende? Sevişmeliyim volümü yüksek çığlıklarla senin gibi bende…

    Yıldızlarının sivri uçları batıyor, cımbızlar çekiyor tüylerimi. Bitsin bu işkence kudurmuş vakitlerin tutsaklığında. Tenine sor arzularını, her çark edişinde mantığının. Büyük adımlarınla gel hareli bakışlarınla, Ben ki tutsağınken senin, sınır tanımam verdikçe veririm kor tanelerimden. İhanetin korlarında yürürken yalın ayak, çıplaklığı giyinip üzerime, sessiz öfkemle koynuna girip, üzerindeki çiçekli çarşafları çekerek, siyah benlerini saymalıyım, sonra tüylerini tek tek koparmalıyım, tırnaklarımı geçirmeliyim, en narin/ince derilerine kırmızı haritalar çizmeliyim. Sevişmenin en doruğunda bırakmalıyım seni, sahte öpücükler kondururken burnuna, çenene, şeytani gölgemle tükürmeliyim yüzüne…

    Kıraç toprak gibi çatlamış dudaklarımı terinle ıslatmalıyım. Kulun olmalıyım, kölen, geyşan olmalıyım, sevişme çanları çalınca, eyvallah çekmeliyim gururuma. Sen kullandığını düşünürken beni, esir etmeliyim seni ateş çemberimde. Kastıkça bedenimi, nefessiz gitmek/kalmak ramağında, şehveti medcezir tadında yaşamalısın. Sırtına değil yüzüne vurmalıyım ihanetini!!!


  14. 2008-02-29 #14
    (gercek bir hikayeden alıntıdır...)

    Sakın Ellerimi Bırakma

    Ilık rüzgarla gelen bir müzik sesiyle dalıverdim uzaklara; "Aşık olmak günahsa ben bir günahkarım, pişman değilim tanrım…" diyordu yumuşak bir ses… bir sızı saplandı ilk önce kalbime… sensizlik yüreğimi yakıyordu, sana hasrettim… sarı kurumuş yapraklar arasında yürürken rüzgarın yüzüme vurmasıyla kokunu duydum sanki… yalnızdım… mutsuzdum, sen yoktun… ebediyen gitmiştin…
    Şimdi yanımda olsaydın kollarınla beni sarar, yüzüme dağılan saçlarımı parmaklarınla düzeltirdin.. iki taraftan kulaklarımın arkasına sıkıştırır, "Böyle daha güzel aşkım"derdin… yüzüme düşen saçlarına tuzlu gözyaşlarım karışıyor şimdi. "Sakın ha ağlama, seni birgün bile ağlarken görmek istemiyorum" derdin bana… şimdi bir yerlerden bakıyorsa gözlerin üzülüyorsundur… ama gözyaşlarıma söz geçiremiyorum sevgilim...

    Hani biz sonsuza kadar mutlu olacaktık? Hani birbirimizi terketmiyecektik? Neden beni tek başıma bırakıp gittin aşkım.? Kaza haberin geldiğinde inanamadım… evimizden nasıl çıktığımı bile hatırlamıyorum… hastanede seni öyle kanların içinde baygın bir şekilde görünce dünya başıma yıkıldı… elini tuttum ve sen gözlerini açtın "Sakın ha! Sakın elimi bırakma" dediğin zaman bile "Gözlerindeki ormanda yağmur yağmasın" dedin… yanaklarımdan süzülen sicim gibi yaşlar yüzüne döküldüğünün farkında bile değildim.. ameliyathanenin kapısına kadar elini hiç bırakmadım ve mecburen elini ayırdılar benden… saatlerce o odada kaldın… çıktığın zaman komadaydın… doktorlar ümitsizce gözlerime bakıyordu… seni odana ***ürdüler.. neydi, neden o makinaları vücuduna bağlamışlardı.? Sen yaşayacaktın.. beni bırakmayacaktın yemin etmiştin..yavaşça elimi elinin üzerine koydum.. hiç kıpırdamıyordun… günlerce başucunda bekledim… farkında bile değildin… hep uyuyordun… yanında seni beklerken; geçirdiğimiz günler!
    bir film şeridi gibi gözlerimden geçti… beni kızdırmaların, sinirletmelerin ve ondan sonra gönlümü almak için bütün evi ben yokken çiçek bahçesine çevirmen… doğumgünlerimizde birbirimize aldığımız müzik kutuları… hani son doğumgününde sana mavi bir kazak almıştım da hemen giyip mankenlik yapmıştın ya ve ben seninle dalga geçmiştim sen de pastayı alıp yüzüme yapıştırmıştın ve sonra da bütün evi pastayla alt üst etmiştik… ne kadar deliymişiz, ne kadar aşıkmışız… mavi kazağını son gördüğümde kanlar içindeydi.. kaza günü onu giyiyormuşsun meğer… çok sinirlettin beni, nasıl çıkacak şimdi kazaktaki kan lekeleri? Olmadı şimdi, iyileşir iyileşmez kazağını sen yıkayacaksın.. onu sana ben aldım atmak olmaz ki…

    Hala uyanmadın… bir hafta geçti hiç bir kıpırtı yok…doktorların biri gidiyor biri geliyor.. söyledikleri hiçbirşeyi artık anlamıyorum.. bu arada o yağmurlu gün geldi aklıma.. bisikletlerle yarış yaptığımız o gün.. hani ani bir yağmur başlamıştı da eve zor yetişmiştik.. balkonda durup yağmuru izlerken bir gün bebeğimiz olursa ismini Yağmur koyalım demiştik… bizim yağmurumuz yaz yağmuru olsun demiştik…

    Ve bir gün daha geçti işte, yanında sen o yatakta hareketsiz yatarken bir gün daha geçti… elim elinde.. ve başım yatağın yanında, kendimden geçmişim.. ve aniden elin elimde kıpırdadı.. aniden kırmızı, şiş gözlerimi sana çevirdim… ve gözlerini açtın… o halinle bile gülümsüyordun bana… dudaklarına küçücük bir öpücük kondururken sessizce gözlerimden yine bilinçsizce tuzlu gözyaşlarım dudaklarına düştü… kızar gibi yine baktın bana… "Tamam" dedim "Ağlamıyacağım…"
    Gözlerime baktın buğulu… hiç beklemediğim bir anda dudakların kıpırdamaya başladı "Affet beni" dedin, "Birbirimizi terketmiyecektik, hala daha da seni terketmedim ama…." dedin ve gerisini duymak bile istemiyordum, parmaklarımla dudaklarını kapattım, "Konuşma, yorulma, sonra konuşuruz" dedim ama başınla "Şimdi" dercesine işaret ettin… "Şehre inmiştim, yıldönümümüz için beğendiğin tek taşlı pırlanta yüzüğü alacaktım, aldım da… yanında 25 tane gül vardı, arabanın torpido gözünde yüzüğün, koltukta da güllerin vardı" dedin… ve devam ettin "Hayatımda geçirdiğim en güzel yılları seninle paylaştım, gözlerim, kalbim hep yanında olacak, arabadan emanetlerini almayı unutma" dedin bana… gözlerimdeki yaşları artık durduramıyordum… "Bir dahaki sonbahara yürüdüğümüz yolda yanlız yürüyeceksin ve çok güçlü olacaksın, beni affet aşkım seni bensiz bırakıyorum, seni canımdan çok seviyorum, son bir öpücük ver bana" dedin ve bir elim elinde bir elimle alnını okşarken istediğini yaptım dudakların !
    sıcaktı ve aniden makineden ince bir ses geldi, elin elimden kopuverdi…. Gözlerin yavaşca kapandı…. Doktorlar koşup geldiler… öylece orda kalıverdim hareketsiz kaldım, donmuştum, sen yoktun artık… doktorlar seni ***ürdüler… artık sen yoktun, yanlızdım..

    Ve şimdi sensiz geçen ilk sonbahardayım… yürüdüğümüz yolda kurumuş yaprakların arasında tek başınayım. Arabadan bana getirdikleri emanetlerimin biri evde diğeri parmağımda… yüzüğünü yaşadığımı sürece parmağımdan, güllerini yatağımın yanından hiç ayırmayacağım… mavi kazağını yıkadım, temizledim… yastığının üzerinde duruyor..

    Hazan mevisimi, hüzün mevsimi… aşk mevisimi.. ayrılık mevsimi…
    Kulağımda bana söylediğin şarkıyla yürüyorum tek başıma söz verdiğimiz gibi sarı yapraklı yolda....

  15. 2008-03-16 #15
    :123:
    Özlemi Arıyorum



    Benim adım Emin şu an vatani görevimi yapıyorum. Hikayem 3 yıl önce Cumhuriyetin 75. yıl kutlamalarında başladı. Bursa' da kutlamalar çerçevesinde ibrahim Tatlıses ve Grup Laçin konseri vardı. Bende konserdeydim. Arkamda çok güzel benim gibi uzun boylu bir kız vardı.
    Onunla tanıştık adı Özlem'di. O akşam epeyce gezdikten sonra onu evine bıraktım ve telefon numaramı verdim. Beni aradı ve buluşmak istedi. Buluşup bir kulübe gittik. Dans ettik, konuştuk. Akşama doğru evine bırakırken elini tuttum. Oda etkilenmişti bana telefon numarasını verdi. Ve zaman geçtikçe aramızdaki aşk dahada alevlendi.
    Niyetim ciddiydi. Konuyu aileme açtım. Ancak ailem Özlem'i istemedi. Büyük kavgalar sonucu evden ayrıldım. Sokaklarda bir marangozhane de yatmaya başladım. Bu durum üç ay sürdü. Babam beni eve almadı. Özlem de bu durumu babasına anlattı. Özlem'in babası beni yattığım marangozhaneden aldı evine ***ürdü. Her şeyi ona anlattım. Üzülme oğlum her şeyin bir çaresi vardır dedi. O gün Özlem 'ler de kaldım.
    Ertesi gün özlemin babasıyla benim babama gittik. Ama babam bizi kovdu. Özlem'in babası Ramazan Bey bunun üzerine ''Bundan sonra sen de benim evladımsın. Artık bizde kalırsın. Kızımla da evlendiririm evlendireceğim dedi.

    Artık onlarda kalıyordum. 1 ay sonra nişan yaptık. Ancak Özlem'in dayısının oğlu Emrullah, bu ilişkiyi çekemiyordu. Çünkü Özlem de gözğ vardı. Bana sürekli tehditler savuruyordu. Emrullah ve iki arkadaşı bir gün yolumu kesti. Beni acımasızca dövüyorlardı. Bir fırsatını bulup kaçtım ama ardımdan silahla ateş etti. Bir kurşun sırtıma saplandı. Ben yere düşünce yanıma geldi ve kurşunu bittiği için ateş edemeyince bıçağını çekip sırtıma sapladı.

    Ama öldürmeyen Allah öldürmüyor. Ben hastanede iken Emrulah Özlem'i kaçırdı ve 15 gün boyunca nişanlıma tecavüz etti. Sonra Özlem'i eve yolladı. Özlem babasına her şeyi anlatınca babası utancından her şeyi toplamış ve başka bir yere taşınmış.

    Bu arada benim başka bir arkadaşım, gidip Emrullah'ı bulmuş ve bıçaklayarak öldürdükten sonra polise teslim olmuş. Ben 3 ay sonra hastaneden çıktım. Öğrendim ki Özlem artık bana layık olmadığını düşündüğü için 29 yaşında evlenmiş boşanmış 2 çocuk sahibi bir adamla evlenmiş. Her yerde aradım ama bulamadım. Bu arada bana babam kadar yakın olan bir insan beni Fatma adında bir kızla nişanladı. Fatma'ya özlemi sevdiğimi söyledim ama Fatma ben senin her şeyine razıyım dedi.

    3 yıldır bir saniye bile Özlem'i aklımdan çıkaramadım. Özlem'i kabul etmeye hazırım. Bir bulsam ah bir bulsam...


    ALINTIDIR

    Güncelleme : 2008-03-17
  16. 2008-03-17 #16
    Sevgilimle, ki şimdi eski sevgilim oluyor. Şiddetli çatışmalar, anlaşmazlıklar yaşıyorduk. Benimkisi her erkeğin kıskançlık triplerinden daha abartılıydı sanırım.

    Bazı zamanlar kendimin ruh hastası olduğuma inanmıştım. Öyleyim, evet öyleyim. Ve bu benim en doğal hakkım olsa gerek. Çünkü onun tüm hakları bende saklıydı. Tabi bir zamanlar. Şimdi kendinde mi saklı, başkalarında mı bilmiyorum artık. Merak da etmiyorum (desem yalan mı acaba).

    Herneyse, iki yıla yakın süren ilişkimizde uzun soluklu mutluluklar yaşamadık desem yeridir. Mutlulukların anlık olması ve anlık iletilerin bile artık kesilmeye başlaması onun kırılganlığı ve benim incitme potansiyelim düşünüldüğünde, ilişkimiz baya bir uzun sürmüştü diye düşünmüyor değilim.

    Derken ben ayrılma kararı aldım. Dedim hem ona acı çektiriyorum, hem kendim dengemi yitiriyorum. Napalım nasip. Demek ki olmayacakmış deyip, ayrılmak üzere yanına gittim.

    Giderken kendimle mütiş bir iç mücadele vermekteydim. Kim kazanacaktı bilmiyorum ama kayıplar olacaktı bildiğim tek şey buydu. Kazanan tarafım ganimetleri toplayacak, kaybeden tarafım ise savaş meydanından yaralıları ve cesetleri toplayacaktı.

    Cenge çıktık artık bir kere, dedim ya çetin bir savaştı. Kendi kendime sordum durum, düzelebilir mi, ben değişebilir miyim evet zamanla değişebilirim ya o ona kendimi güzel bir şekilde ifade edip, bir orta yol bulabilecek miydik, evet bulabilirdik neden olmasın.

    Ona söyledim, aslında buraya ayrılmak için geldim ama yıllar sonra pişman olcağım şeyleri yaşamak istemiyorum. Yaşamamızı istemiyorum. O filmlerdeki senaryolardan birinin kahramanı olabilecek kadar güçlü değilim dedim.

    O filmler dediğim, klasik işte, yıllar sonra eski aşkı başka erkekle, çocuklar falan pişmanlık ve sonu olmayan dönüşü asla olmayan, yakışıksız süprizlerin yaşandığı filmler.

    Konuştuk. "Hayatta istediğim, en çok istediğim şey sensin" dedi. Tabi çok keyiflendim. İçimden bateri çalıyorum. Hatta anlatamam. Sanki elektro gitarın telleri kopmak üzere. Çılgın bir mutluluk…

    Son cümlesi "Ama yine de olmaz, senle olmaz"dı. Benim basit savunma mekanizmam devrede. Karşılık vermezsem olmaz ki.

    "Ben o romanlardaki kahramanlar kadar güçlü değilim, daha güçlüyüm" dedim.

    Yalanda olsa hoşuma gitmişti. Gerçekten çok hoşuma gitti. Sonuç mutlu muyum? Pek sayılmaz. Ya o? Sanırım mutlu. Ses soluk çıkmadığına göre mutlu olsa gerek.

    Yapacak bir şey yok. Yakışıksız süprizler yaşanacak. Böyle olması gerektiği için böyle olacak….

    Hayatla mücadelemiz devam etmekte. Herkesin mutlu olması dileğiyle.

  17. 2008-03-17 #17
    Mutsuz günlerimin habercisi, yalnızlığımın tek suçlusu, severken ayrıldığım erkek nerdesin şimdi? Kiminle ne yapıyorsun?

    Unuttun beni? Hiç arayıp sormuyorsun. Giderken bir "Elveda" bile demedin. Ne yaptı sana bu deli kız?

    Sevmekse suçum, tamam vazgeçtim. Bir daha sevmem seni. Yok ya sevgi de pazarlığa koyuldu demek artık. İnsan bir "Gidiyorum" der. Bak arkanda gözü yaşlı bir insan bıraktın.

    - "Mutlu musun?" demeyeceğim.

    Çünkü biliyorum, sen mutluluğun ne olduğunu bilmiyorsun.

    Şimdi nerdesin ve ne yapıyorsun? Hala seni soruyorum kendime. Evet evet, ben aşığım. Eğer aşk denen şey buysa, evet evet, itiraf ediyorum ben aşığım.

    Aşk denen şey çoğu insana göre güzel olsa da yalan söylüyorlar. Onlar yalancı kendilerini kandırıyorlar.

    Hep derim ya "Akıllı insan yoktur" diye. Herkesin bazı konularda salaklıkları vardır. Salaklıklarımızın başında da hep o üç harften oluşan gelir. Lanet olasıca aşk. İşte o gelir…

    Keşke güzel bir şey olsaydı da ben de buraya gülerek, mutlu bir şekilde, hatta bir çocuk gibi coşkuyla, sevinçle yazsaydım.

    Biliyorum şu an çoğu insan kahkalar atıyor bana :( Hahahaha.. Çok çok güzel diyenleriniz var içinizde. Sizi mizantroplar, yalan söylemeyin lütfen…

  18. 2008-03-17 #18
    En baştan söylemek isterim, adi bir aşk hikayesini okumuş olacaksınız. Başlangıç bahar dönemleri, hani çoğumuzun kalbinin güp güp ettiği kavak yelleri dönemi. Zaten ne geliyorsa başıma bu dönemde gelir, o da ayrı bir konu tabi.

    Sevgili seçmek konusunda pek başarılı olmayan biriyimdir. Peşin peşin bunu söylemek isterim sizlere :) İşte bu zamanlarda eş dost düşünmüş benim adıma; bu hep haytalara aşık oluyor, bu kızın evlenme çağı da geldi geçiyor. Ne yapalım ne yapalım, şöyle iyi huylu (ki anlatacağım adam şerefsizlik konusunda ödül verilse 1. olurdu sonradan anladık ama neyse) işi gücü olan, gelecek vadeden, yani sizin anlayacağınız adam akıllı biriyle bunun arasını yapalım da evlenip, gitsin diye düşünmüşler.

    Eee biz de dost sözü çok dinlenir, kırmayalım dedik, tanıştık bu şahsiyetsizle. İlk baştan var içimde ters giden şeyler ama öteliyorum, boş ver diyorum.

    Neyse, gel zaman, git zaman yazın da iyice gelmesiyle, komplimanlar filan derken aşık olduk mu bu adama. "Upsss bu da nerden çıktı" dedim kendi kendime. Hesapta aşk yoktu bee…

    Velhasıl beraberlik sürecinde şahsiyet kendini dünyanın en doğru insanı olarak tanıttı. İçki içmez, gece hayatını sevmez filan falan… Kilişe şeyler sizin anlayacağınız. Yani öyle inandırdı.

    Adam kendini doğru insan olarak tanıttı mı, evet tanıttı. Hatta bir ara şunu bile dememe sebep oldu kendi kendime;

    "Bir daha onun gibi birisi çıkmaz karşıma"

    Burada benim böyle dediğime bakmayın, beyimiz ne kadar kariyerli ise çok şükür biz de "Kariyer de yapıyoruz, çocuk da yaparız" mantıyla ilerleyen modern Türk kadınlarındanız. Bu sadece bir dip not, geçelim…

    Neyse, aramızda kalsın ama ben de pek bir severim eğlenmeyi gezmeyi. Gel zaman, git zaman benim bu faul yaşamım beyimizi tedirgin etti. Ve etki tepki olayları baş gösterdi. Vay efendim evlenmek istermiş, hayatında düzen istermiş. Ama benim hayatımda evliliğin "E"si bile yokmuş.

    Şak şuka laflar sizin anlayacağınız. Velhasıl bu şahsiyetsiz insan öyle inandırdı ki kendine, dedim ya aşık ta oldum. Hayatımdan fire, ödün artık siz ner derseniz onları vermeye başladım.

    Zamanla hata bende dedirttirdi. Yaşam tarzım da, kalabalık çevrem de hata dedirttirdi. Yani sizin anlayacağınız, benden evlenilecek kız olmazmışa geldi olay.

    Bir gün, ismi lazım değil bir mekanda içtiği ardı ardına 4 tekiladan sonra ayrılmak istediğini söyledi. "Aman Allah'ım ben bittim" dedim o anda kendi kendime. "Sırf yaşam tarzım yüzümden doğru insanı kaybettim" dedim.

    Gelelim olayların pat püf dediği noktaya. Adam ayrıldı bizden ama ben de vazgeçme durumu yok. Artık neler yapmadım ki, anlatamam size. Videolar mı hazırlamadım, aniden önüne çıkmalar, daha neler neler…

    Adam aşık ama şerefsiz dedim ya, gel zaman, git zaman ayrıldık ama her hafta görüşmeler devam ediyor. Adı yok tabi ilişkinin. Tabi burada ben o yaşam tarzımdan da inanılmaz tavizler veriyorum. Yani sizin anlayacağınız, kendim olmaktan çıkmış, onun istediği kimliğe bürünmüş dolaşıyorum. Off ne kadar sıkıcıydı anlatamam.

    Çok kısa bir süre önce şahsiyetsizle görüştük. Ve adam bombayı patladı.

    "Nişanlanıyorum"

    Şimdi hafif mizahi anlatışıma aldanmayın. İnanın dünya güm diye başıma yıkıldı. Yok dedim kandırıyor beni filan falan. Neden sorusunu sorduğumda ise, açıklama şudur arkadaşlar;

    "Seni seviyorum, senden çok hoşlanıyorum, seni çok özlüyorum. Ama biz evlenemeyiz. Biz yapamayız"

    Neden dediğimde 2.kez cevap yok. Şimdi size cevabını açıklıyım. Beyimizin 2 hafta sonra nişanlandığını duyduk. Hem de oldukça zengin bir aileye mensup, bir bacağı yurt dışında, bir ayağı Türkiye'de bir Türk kızımızla.

    Yani sebep para para para.

    Çıkartacağımız özlü öz ya da ana düşünce, fikir şudur ki; İnsanlar aylarca yalan söyleyebilir. Hem de oldukça profesyonel olarak. Hatta senle beraberken, senle hayata dair planlar kurarken, bir başkasıyla da aynı düşünceler içerisinde olabilir. Ve son olarak para her kapıyı açar :)

  19. 2008-03-17 #19
    Ne güzeldir aşk dedikleri ve ne kadarda acımasızdır. Çok şey barındırır içinde aşk. Tutku, bazen nefret, kin ama hiçbir zaman önüne geçemezsin aşkın ve önüne geçemezsin ayrılığın.

    Severken ayrılmak ne de kötüdür ve onun bir gün geri dönmesini beklemek hiç bitmeyen bir umutla. Ama dönmez, dönmeyecektir. Bunu söyleyemezsin kendine, itiraf edemezsin.

    Bugün tam 1 yıl oldu onsuz, ondan uzakta, özlemle, bitmek bilmeyen bir aşkla bekledim onu ama yok, yok işte.

    Nişanlandığını öğrendim, umursamadım. Çünkü o başkasını sevemezdi. Bir gün mutlaka dönecekti bana. Belki de hayata tutunmak için kendimi avutuşumdu bu bilmiyorum.

    Ne yapıyorum, nerde yaşıyorum, nasıl davranıyorum sadece onu seviyor ve bekliyorum…

    Bu bekleyiş bana çok şeyi öğretti. Aşkın her zaman çift taraflı olamayacağını mesela ve gerçek aşkın aslında sevdiğin insanla birlikte olmaktan çok onsuz olsan da onun mutluluğunu düşünmekmiş.

    Sen mutlu ol bi'tanem. Sen en güzel günlere, en mutlu günlere layıksın.

  20. 2008-03-17 #20
    Lise yıllarında başlamıştı ona olan tutkum. İlk zamanlar ailemden korkum yüzünden onunla tek tük görüşüyorduk fakat bir süre sonra bendeki isteğin yavaş yavaş bağımlılığa dönüştüğünü hissettim. Ondan bir an bile ayrılmak istemiyordum.

    Üniversite birinci sınıfta artık onun ayrılmaz bir parçam olduğunu anlamıştım. Birlikte yaşamaya başladık…

    İlk zamanlar her şey yolundaydı fakat aradan geçen yıllar ilişkimizi sanırsam biraz montonlaştırdı. Nihayet bir sabah uyandığımda, o yanımda değildi. Şaşkındım. Ona çok ihtiyacım vardı ama o yanımda değildi.

    Gözümde daha belirgindi artık anılar. O hep istediği zaman yanımda idi fakat benim isteklerim önemsizdi.

    O gece konuşmaya ve ilişkimizi bitirmeye karar verdim. O'na "Artık beraber olamayız" dedim.

    O "Bir şansımız daha olmalı, bitmemeli" dedi.

    "Geri dönüşümüz yok, bitti" dedim.

    ''Bu gece kalabilir miyim seninle?" dedi.

    "Yarın hayatımdan çıkacaksın" dedim.

    Nihayet ayrıldık. Daha geçenlerde gördüm onu. Başkasıyla birlikteydi. Üzülmedim, güldüm geçtim. 3 ay oldu sigarayı bırakalı :)

  21. 2008-03-18 #21
    Yıllardır İnternet ile uğraşmama rağmen ilk kez evimde chat (sohbet) yapmak için kanala girdim. Nickim (rumuz) Bebek19. Tabii bir anda erkeklerden yüzlerce mesajla karşılaştım.

    İnternetten çıkmaya karar veriyorum ama birden biri benim ona cevap vermemi sağlıyordu. Konuşma ilerledikçe biz hala klavyeyle boğuşuyor ve birbirimizi tanımak için elimizden geleni yapıyorduk. Aynı şehirdeydik.

    Daha yeni tanıştığım bu kişi bana ev adresini okulunu ve hatta cep telefonunun numarasını bile vermekte bir an tereddüt etmemişti. Ben de ona web sitemdeki fotoğraflarıma bakması için adresimi verdim. Bunu izleyen günlerde mail ve chat dostluğumuz sürdü. İkimiz de birbirimize farklı şeyler hissediyor ama bunun yanlış anlaşılmasından korktuğumuz için hep arkadaşlık temennilerini yeniliyorduk. Sonunda ben de onun fotoğrafını gördüm.

    Artık ilerleyen güven ve dostluğumuz ardından ben yine bir chat gecesinde, "Daha fazla beklemenin bir anlamı yok artık tanışalım"dememin üzerine buluşma günümüz kararlaştırıldı.

    Buluşma yeri sinemanın önüydü. Oraya gittiğimde sinemaya girmek için bekleyen bir sürü insanla karşılaşınca bir an şok oldum ve üstelik aksi gibi hepsi bana bakıyordu. Kendimi topladım ve telefonunu çaldırmayı akıl ettim. O kadar kişinin arasında sonunda beklenen kişinin melodisi çalmaya başlamıştı. O yöne baktığımda kitapçı vitrininin önünde duranın o olduğunu fark ettim. Arkasını döndü ve hayatımın bundan sonraki kısmında büyük yer kaplayacak o tatlı gülümsemesiyle yanıma doğru yaklaştı.

    "Merhaba" dedi. Bense "Sen o olmayabilirsin. Bu yüzden bir soru soracağım. En sevdiğim çizgi film kahramanı hangisi? dedim. Birkaç yanlış cevaptan sonra sonunda doğru olanı buldu. Sinemaya girdik. Oysa birbirimizin yüzünü sadece 5 dakika görebilmiştik.

    Gittiğimiz ilk film ortama pek uygun değildi. Hatta berbat bir seçimdi. Filmin adı "Şeytan" dı. Onun bir suçu yoktu ki, ben seçmiştim...

    Filmden sonra gerilen sinirlerimizi ancak buz gibi bir dondurma geçirebilirdi. Dondurma yerken bol bol konuştuk.

    İkinci buluşmamız için 10 gün daha beklemeliydik çünkü İstanbul' a gitmişti. O İstanbul' dayken birbirimizi düşünecek çok zamanımız oldu. Döndükten sonra çok şey değişmişti. Bu kısa süreli ayrılıkta ikimizde birbirimizden hoşlandığımızı anlamıştık.

    Onu takip eden zamanlarda sevgimiz katlanarak devam etti. Aşkın ne zaman, nerde ve hangi şarlarda size gülümseyeceği hiç belli olmaz. Biz o zor anı sanal alemde yakaladık. Şimdi 6 aydır her gün tanrıya bizi birbirimize armağan ettiği için dua ediyoruz. Ya o gece chate girmeseydik...

    ALINTIDIR

  22. 2008-03-18 #22
    Genç hırsız, gecenin sessizliğinde usulca odaya süzülür; feneriyle etrafı şöyle bir kolaçan eder ama çalmaya değer bir şey bulamadığı için yan odaya geçer...

    O da ne?ßir uyuyan güsel, tıpkı masallardaki gibi; saçları yüzünü örtmüş ama burnu açıkta birde yorganın dışında kalan ayağı..Hırsız ölesine dalar ki; elindeki fener düşer, tabi uyuyan güzel de uyanır, fırlar yatağından..

    -Sen de kimsin?
    -Görmüyor musun?
    -€wet görüyorum, ewi soymaya mı geldin?Salona git, gümüşler orda..$u çekmecede de bir kaç parça bişey war, onları da al.Sonra da beni rahat bırak uykum war.

    ßir süre sessizlikten sonra kız doğrulur yatağından.ßakar ki; hırsız da hiç hareket yok, öfkelenir..

    -Sen daha burda mısın?Sana çalacağın şeylerin yerinide söyledim.Daha ne bekliyorsun?

    Hırsız yine hareketsiz; ne konuşuyor ne de kıpırdıyor.Kız öfkeden çılgına döner.

    -€ğer böyle aptal aptal yüzüme bakmaya dewam edersen polis çağıracağım...
    -Pekala!Çağır, hadi durma...

    Kız gülümser:

    -Senin derdin ne?Yoksa ewi soymaktan waz mı geçtin?
    -€wet ewi soymaktan wazgeçtim.
    -Eee!Niye burdasın o zaman?
    -Seni ***üreceğim.
    -Nasıl?Anlamadım...
    -Seni ***üreceğim dedim...
    _Sen delisin, ewet ewet gerçek delisin...
    -Hayır değilim...Seni çalmaya karar werdim...
    -İyide bunu nasıl yapacaksın?ßeni çuwala koyup sırtına mı yükleyeceksin?
    -Sence uygunsa...Aslında hepimiz birer hırsız değil miyiz?Zaman zaman yaşamdan bir şeyler çalarız.Arı çiçekten, Ay Güneşten çalmaz mı?Ya hayata ne demeli; o da sinsice ***ürür...ßende senden çalacağım...

    Kız suskundur...

    Hırsız '' Artık gidiyorum Prenses.. '' der we geldiği pencereden çıkar gider...Genç kız ardından bakakalır...Günlerce kendini iyi hissetmez...

    Uzunca muayeneden sonra, doktor:
    '' Gariptir ama kalbinizi bulamıyorum.. '' der...

    O artık çalıntı kalbini arıyor...

    Alıntı:
    ezel_ferdi Nickli Üyeden Alıntı
    artık çalıntı kalbini arıyor...
    ben en çok bu hikayeden bu sözü çok sevdim:)

    Güncelleme : 2008-03-18
  23. 2008-03-18 #23
    SEVGİLİSİNİN DUYGUSUZ OLDUĞUNDAN YAKINANLARA BİR HİKAYE


    Sabah uyandığında midesinde bir yanma hissetti.


    Yanmanın nedeni aksam yedikleri değil,uyanır uyanmaz bugün


    yapacaklarının aklına gelmesiydi.


    Bugün 2 yıldır ***ürmeye çalıştığı bir birlikteliği bitirecekti.


    Aslında bunu yapmakta geç bile kalmıştı.


    Bitmeli dedi içinden,her gün bu tatsız uyanış bitmeli.'


    Genç adam bunları düşünürken suratı şekilden sekile giriyordu.


    Süratle giyinerek dışarı çıktı.


    Bugüne kadar hiç bekletmemişti onu, simdi de bekletmemeliydi.


    İstanbul, soğuk ve yağmurlu bir Nisan ayı yasıyordu.


    Genç adam gökyüzüne bakarak iç geçirdi; 'Bulutlar bizim

    yasayacaklarımızı biliyor. onlar bile ağlıyor halimize...'




    BULUSMA VAKTI...


    Artık Kadıköy iskelesindeydi. Birkaç dakikalık beklemeden sonra

    karsıdan kız arkadaşının geldiğini gördü.




    Simdi midesindeki ağrı daha da artmıştı. Beşiktaş'a geçtiler. Yolculuk

    sırasında hiç konuşmadılar.




    Genç kız,sevgilisinin bu durgunluğuna anlam verememişti.


    Nereden bilecekti bugün ayrılık çanlarının çalacağını...


    Beşiktaş'a geldiklerinde bir cafe de
    oturdular.




    Genç kız anlamıştı sevgilisinin kendisine bir şey söylemek istediğini.





    'Bana bir şey mi söylemek istiyorsun' diye sordu. Genç ad*** gözlerini

    kaçırarak 'Evet' dedi.




    Genç kız heyecanlanmıştı, biraz da sinirlenerek 'Söylesene, ne diye

    bekliyorsun' dedi.




    Genç adam içini çektikten sonra 'Sence biz nereye kadar gideceğiz?'

    diye sordu.




    Genç kız, 'Bunu sorma gereğini niye duydun?' diye yanıt verdi.


    Genç adam söze başladı...


    ''Birkaç ay önce aksam 23:00 civarında sana telefon açıp senin için

    yazdığım şiiri okumak istemiştim.




    Sen bana 'Sırası mi simdi canim yaa, isin gücün yok mu?' demiştin.

    Biliyor musun o an nakavt olan bir boksör gibi




    hissettim kendimi.


    Özür dileyip telefonu kapatmıştım.


    Daha sonra da bu şiiri benden hiç istememiştin.


    Geçenlerde hasta olup yataklara düştüğümde arkadaşlarımla birlikte sen

    de gelmiş, Meralin 'Sen şanslısın, sevgilin sana bakar' sözüne 'İşim

    yok da sana mi bakacağım, annen baksın' demiştin.




    Hatırladın mı?''


    DUYGUSALLIGI SEVMEM...


    Genç kız, 'Biliyorsun ben duygusallığı sevmiyorum.


    Hem hasta bakici gibi göründüğümü de kimse söyleyemez' diye


    yanıtladı. Genç adam güldü, 'Evet canim haklisin.


    Zaten olmak istesen de bu kalbi taşıdığın sürece hasta bakici, hemşire

    falan olamazsın.




    ' Genç adam devam etti...


    'Bana şimdiye kadar kaç kere sabahın erken saatlerinde güzel

    sözcüklerden oluşan bir mesaj çektin? Hiç...




    Hatta günün hiçbir saatinde çekmedin.


    Duygusallığı sevmeyebilirsin.


    Ama sen seni seven insanları da mutlu etmeyi sevmiyorsun.


    Halbuki ben senin tam tersine kendimden çok insanları mutlu etmeyi

    seviyorum.




    Seni tanıdığımdan beri her sabah, her aks*** her gece yani seni andığım

    her saat tatlı bir mesajım vardı senin için




    biliyor musun? Seninle ben AKLA KARA gibiyiz.


    ' Genç kız anlamıştı, 'Yani ne istiyorsun benden sair olmamı mı?


    ' Genç adam tekrar gülümsedi içinden.


    Dün gece verdiği ayrılık kararının ne kadar doğru olduğunu düşündü.

    'Hayır' dedi, 'Sair olmanı istemiyorum.




    Olamazsın da...


    BIZ AYRILMALIYIZ.


    Ayrılırsak ikimiz için de en hayırlısı olacak.' Genç kız şaşırmıştı,

    'Neden ama? Ben seni seviyorum. Senin de beni sevdiğini sanıyordum.'

    Genç adam iç çekerek 'Hayır canim, sen beni sevdiğini sanıyorsun.




    Eğer beni sevseydin simdi başka şeyler konuşuyor olurduk' dedi.


    Genç kızın gözleri yaşarmıştı. Genç adam cebinden çıkarttığı mendili

    uzattı, genç kız gözyaşlarını silerek




    'Sen bilirsin, umarım beni bir başkası için bırakmıyorsundur...' dedi.





    Genç adam 'Nasıl böyle bir şey düşünürsün, senden başka kimse olmadı ve

    uzun zaman da olacağını sanmıyorum' yanıtını verdi.




    Genç adam ve genç kız iki sevgili olarak oturdukları masada Artık iki

    yabancıydılar.




    Birkaç dakika sessizce oturduktan sonra Genç kız, 'Kalkalım istersen'

    dedi.




    Genç adam 'Ben biraz daha burada kalmak istiyorum, istersen sen

    kalkabilirsin' diye yanıtladı.




    Genç kız 'Tamam o zaman sana mutluluklar dilerim' diyerek elini uzattı.

    Genç kızın sesi ve eli titriyordu. Genç ad***




    'İstersen arkadaş kalabiliriz' dedi ve birbirlerine son kez sarıldılar.





    'BEN DOGRU YAPTIM..."


    Genç adam doğru yaptığına inanıyordu.


    Eve döndüğünde yürümekten bitap bir haldeydi.


    Odasına girdi.


    Gece bitmek bilmiyordu.


    Sabah erken kalkıp ise gidecekti, uyumalıydı.


    Birkaç saat sonra uykuya dalmayı başardı.


    Sabah 7'de saatin ziliyle uyandı.


    Evden çıkacağı zaman cep telefonuna baktı, mesaj ve 10 cevapsız arama

    vardı.




    Yorgun olduğu için Duymamıştı telefonun sesini. Aramalar ve mesaj

    sevgilisindendi. Heyecanla mesajı




    açtı, şunlar yazıyordu:


    SADECE ONLARI SEVMEYI SEVDIM,


    HEPSINI ONLARSIZ YASADIM DA,


    BIR SENI SENSIZ YASAYAMIYORUM,


    BU ASKI TEK KALPTE TASIYAMIYORUM,


    SANA YEMIN GÜZEL GÖZLÜM,


    BIR TEK SENI SEVDIM,


    VE SENI SEVEREK ÖLECEGIM,


    ELVEDA BIRTANEM...


    Genç adam şaşırmıştı.


    Onu tanıdığı günden beri ilk defa şiir alıyordu ve üstelik sabahın

    besinde yazmıştı.




    Heyecanla onu aradı, telefonu Yabancı bir ses açtı.


    Genç adam ''Nalan' la görüşebilir miyim?''Dedi.


    Ama karşısındaki ağlıyordu, hıçkıra hıçkıra hem de...


    'Ben onun annesiyim yavrum, kızım bu sabah intihar etti.


    Gece sabaha kadar birilerini arayıp durdu.


    Sabah odasının ışığını sönmemiş görünce girdim. Yavrum kendini

    asmıştı....'




    YIGILIP KALDI...


    Genç adam beyninden vurulmuşa döndü.


    Bir gün önceki mide ağrısının İki katini çekiyordu simdi.


    Olduğu yerde yığılıp kaldı...


    Birkaç ay sonra iki doktor konuşuyordu hastanede.


    Doktorlardan biri diğerine karsıdaki hastanın durumunu soruyordu.

    Doktor yanıt verdi...'Haaa o mu? Üç ay önce




    getirdiler. Kendisi yüzünden bir kız intihar etmiş.


    O günden sonra cep telefonunu elinden hiç bırakmamış.


    Devamlı bir şeyler yazıp birine yolluyor.


    Geçenlerde merak ettim.


    O uyurken gönderdiği numarayı aradım.


    Numara 3 ay önce iptal edilmiş.


    Gelen mesajlarda bir şiir var.


    Bu adam duygusal mi bilmem ama benim anladığım Kadarıyla


    şiiri yazan çok duygusal biriymiş...


    "ÇEVRENIZDEKİ İNSANLARIN NE HİSSETTİĞİ YA DA NE DÜŞÜNDÜĞÜN DEN O KADAR

    EMİN OLMAYIN, BAZEN BİR KALBİN, İÇİNDE NELER SAKLADIĞINI ÖĞRENDİĞİNİZDE

    HERSEY İÇİN ÇOK GEÇ OLABİLİR..."

  24. 2008-03-18 #24
    Liseye yeni başladım. ilk onu gördüm karşımda. öyle güzel bir insandıki, adı denizdi. deniz kadar engin, deniz kadar güzel ve maviydi. o güzel gözlerine aşık oldum ona bakarken. sınıfta tek arkadaşım oydu. onu gizli gizli sevdiğimi Allah'dan ve yüreğimden başka kimse bilmiyordu. hep benim yanımdaydı. hep beraberdik hep bizbizeydik hayatta. onu çok sevdiğimi onsuz olamadığımı bilmiyordu. söyleyemedim. çünkü bana "sen benim en iyi dostumsun..." diyordu hep. o beni hep bir arkadaş olarak bildi.
    bende bu sevdayı hep yüreğimde yaşadım.

    okul bitti, mezun olduk, o başka yere gitti, ben başka yere. ama onu unutamadım, yerine başkasını koyamadım. elimde bir resmi var yıllarca hep ona baktım, ona aşkım dedim, onunla güldüm onunla ağladım... sevemedim kimseyi....

    yıllar sonra öldüğünü öğrendim, dünyam yıkılmıştı artık. hayatta ek sevdiğim insan artık yoktu. artık aramıza kara toprak girdi. sevdiğimi kaybettim. ne kadar talihsiz bir insanım. keşke zamanın da onu sevdiğimi söyleseydim. keşke..

    günler sonra annesi geldi yanıma. bana bi defter verdi. şeklindende belliydi. bu denizin günlüğüydü. bana bırakmış ölmeden.

    açıp okuyamadım önce. belkide sevgilisi veya bi başkasının adı vardı içinde. ama dayanamadım açtım okudum. ama yazanları okuyunca birdaha kahroldum yüreğim yangın oldu.

    " sevgili günlük,

    bugün yine beraberdik onunla. okuldaki tek arkadaşımla. o çok iyi bir insan günlük. onu çok seviyorum ama o beni arkadaşı olarak görüyo. aşkımı söylersem belkide dostluğumuz biter günlük. ona söyleyemem. o benim en iyi dostum, arkadaşım, gizli aşkım sevdiğim. aşığım ama söyleyemiyorum ne kadar acı değilmi günlük.

    gün gelicek okul biticek günlük işte o zaman yıkılırım. keşke hep yanımda olsa. ama o beni arkadaşı olarak görüyo günlük. aşkım beni arkadaşı olarak görüyo...."

    beni sevdiğini sen öldükten sonramı öğrenicektim gülüm. ama sen merak etme. birkaç güne kalmaz bende gelirim yanına....
    ALINTIDIR

  25. 2008-03-22 #25
    Ben seni kocaman bir yürekle sevdim. Gözlerim değil, yüreğimdi seni gören. Sen damarlarımdaki kana karışıp , geldin oturdun yüreğime. Bir başka yerde olamazdın zaten. Sen, benim en değerli yerimde, yüreğimde olmalıydın, orada kalmalıydın. Çok aşka ev sahipliği yapan bu yürek, ilk kez bu kadar kolay kabullendi seni. Herhangi bir konuk değildin artık. Bu yüzden ne ağırlama faslı vardı, ne de ugurlama. O yüregin gerçek sahibiydin. Şimdi sonbahar, kışa giriyoruz ya... Ben dört mevsim baharı yaşadım seninle. Çiçek çiçek açtın yüreğimde. Gökkuşağı zayıf kaldı, senin renklerin karşısında. Taze bir yaprak gibi yeşildin. Açelyaydın pembeliğinle. Üzerine çiğ taneleri düşmüş sarı güldün. Kırmızıydın bir ateş gibi. Ve maviydin... En çok bu renkle anmayı sevdim seni. Denize tutkundum, denizi sensiz, seni de denizsiz düşünemedim. Seni severken dünyayı da sevdim ben, insanları da... Kendime bile dar gelirken, içinde herkese yer olan bir hayatın sahibiydim artık. En kızgın, en tahammülsüz olduğum anlarda bile, seni düşünmek yetti bana. İçimdeki sevinç yüzüme yansıdı, güldüm. Beni öylesine güldüren senin sevgindi ve ben kaygısız, içten gülüsün ne demek olduğunu, nasıl güzel bir şey olduğunu anladım seninle... Her şeye rağmen sevdim seni. Güçlüydüm ve asamayacağım hiçbir zorluk yoktu. Koca bir kente, koca bir ülkeye kafa tutabilirdim. Sen elimden tuttuğunda, patlamaya hazır bir volkan gibi hissederdim kendimi. Menzil sendin ve ben o menzile ulaşmak için önüme çıkan her şeyi yok edebilirdim. Sana ulaşmamı engelleyecek her şeyi eritirdim, kül ederdim. Sana ulaştığımdaysa sakin bir göle dönüşürdüm. Ve o göle bir tek sen girebilirdin. Sevdim ve hayrandım da... Her halin çekti beni. Durusunu, uyumanı, gülmeni, kızmanı, şaşkınlığını, saflığını, kurnazlığını, çocukluğunu, olgunluğunu sevdim. Sesini de sevdim suskunluğunu da. Küçük oyunlarını, kaprislerini, sitemlerini, korkularını sevdim. Seni ve o doyumsuz sevdanı, uçarı sevdanı anlatacak kelime bulamadım çoğu zaman. Sığmadın cümlelere ve hiçbir cümle seni yeterince tarif edecek kadar derin olmadı. Seni severken yorulmadım. Çünkü sen yaşam kaynağıydın. Her gün yenilendim. Seninle çoğaldım, büyüdüm. Eksik kalan neyim varsa tamamladın. Ölmeyecektim çünkü sen ölmezliğin ta kendisiydin.
    Sevdim işte ötesi yok... AMA SENDE YOKSUN..... [COLOR="DarkRed"][COLOR="Indigo"]

  26. 2008-03-28 #26
    Ders Alınacak Bir Öykü

    Ewan 22 yasina o sene basmisti, kendinden emin çok zeki ve çok çekici bir genç adam olmanin asaletini tasiyordu. 10 gün sonra Kore'deki bir savasa katilmak üzere Ingiltere'den ayrilacakti, hiç birseyden korkmuyordu ama duygusalligi nedeniyle, ülkesinden ayrilma fikri zor geliyordu ona.
    "Holly'den olumlu cevap geldi ve mektuplar ardi arkasina yazilmaya baslandi.
    Her yeni mektupta birbirlerinden biraz daha etkileniyor, yüreklerini birbirlerine biraz daha açiyorlardi. 2 sene bu sekilde geçip gitti. Ewan ve Holly birbirlerine belki binlerce mektup yazmis, her mektuptan ayri tatlar almislardi.
    Ewan'in ülkeye geri dönme zamani gelmisti, son mektubunda Holly'i görmek istedigini yazdi. "Ancak seni taniyabilmem için bana bir resmini gönder lütfen" diye ekledi. Holly bulusmayi kabul etti fakat resmi göndermedi. "Resmin ne önemi var ki? Bizi ilgilendiren kalplerimiz degil mi? Yakama kirmizi bir çiçek takacagim." dedi.
    Günler birbirini kovaladi ve Ewan ülkeye döndü. Trenden indigi ilk anda gözleri Holly'i aradi. Bir müddet bakindi, sonra kalabaligin arasindan simdiye dek gördügü en güzel kadin belirdi. Uzunboylu, çok güzel vücutlu, uzun sari saçli, masmavi iri gözleri ve mavi elbisesiyle muhtesem bir kadindi. Kadina dogru bir adim atti, ama yakasinda hiç birsey yoktu. Kadin gözlerine bakti ve "Merhaba denizci, benimle gelmek ister misin?" diye sordu.
    Tam o sirada güzel kadinin omuzunun üzerinden, yakasinda kirmizi çiçek olan kadini gördü. Kisa boylu, sisman sayilacak kiloda, gri kisa saçli, tozlu uzun pardisesü ve kalin bilekleriyle öylece duruyordu. Ewan saskindi, az önce hayatinda gördügü en güzel kadindan bir teklif almisti ancak karsisinda da yüregine asik oldugu kadin duruyordu. Kendini toparladi ve yanindan geçen dünyalar güzeli kadina aldirmadan ilerledi. Elinde Holly'le birbirlerini tanimalarini saglayan kitap vardi. Elini uzatti, "Merhaba Holly" dedi gözlerinin içi gülerek. "Pardon" dedi kadin."Ben Holly degilim. Az önce buradan geçen sari saçli mavi elbiseli bayan yakama bu çiçegi takti ve bunun hayatinin sinavi oldugunu söyledi. Sizi garin çikisindaki cafe'de bekliyormuş.


  27. 2008-03-30 #27
    Can Dündar yine ustadligini konusturmus...



    Evlilik , inanmadigim halde içerisinde 17seneyi bitirdigim bir kurum benim için.. 17 senede (abartmiyorum) 40 çift arkadasimin son verdigi kurum ayni zamanda da...

    Evliligimin bu kadar uzun sürmesinin gizi belkide kuruma inanmamaktan geçiyor.

    Evliligi toplumun dayattigi sekilde yasamamaktan...

    Nedir bu dayatmalar?

    Erkegin muhakkak kadindan yasça büyük olmasi , egitim seviyesinin erkegin lehine yada en azindan esit olmasi bunlarin sadece ikisi...

    Olmaz,yürümez diyor toplum...

    Erkek yasça büyük olmali ki, kadina "hot" dediginde oturmali kadin...

    Yada yumusatiyorlar;

    Efendimkadin erkekten önce çöktügü için (hani dogum felan) küçük olmaliymis yasi...

    Egitimde de böyle..

    Kadinin çok okumusu bilmis olurmus,evde kalmakmis layiki....

    ESiM BENDEN 2 YAS BÜYÜK; ne "hot" dememe gerek kaldi 17 senede, ne de

    benden önce çöktü...

    Yillar içinde ben yaslandikça o gençlesti,

    -"Ooo Can bey kapmisiniz çitiri"esprilerine muhattap dahi oldum.

    ESiM 3 ÜNiVERSiTE BiTiRDi; ben bi taneyi 9 senede bitirdim..

    Ne o bana bilmislik tasladi, ne ben ona ezik baktim...

    Kulaga gelen müzik tekse de, onu olusturan notalarfarklidir der

    Halil Cibran...

    Bunu unutmadikbiz.

    Ben konusurken o dinledi,ben dinlerken o konustu 17 sene. O öfkeliyken

    ben, ben öfkeliyken o "haklisin bitanem..."dedik,

    Öfke bitip firtina duruldugunda "ama bi de böyle düsün" de dedik fikrimizi savunurken.

    Farkli insanlar olarak görmedik birbirimizi, ayni amaç için savasan neferlerdik bu hayatta...

    Asla bilmedik ne kadar para kazandigimizi, ortak cüzdanimizdan gerektigi kadar aldik..

    Ne kadar çalarsa çalsin masanin üstünde telefon,kim bu saatte arayan karsi cins diye sorgulamadik da ama...

    Sevginin en büyük dostuydu bizim için "güven"... Ve güvenin ardina saklanmis bir "saygi"vardi daima...

    Ne kavgalar, ne badireler atlattik 17 senede...

    Eee ülkeler neler gördü, biz çekirdek aile mi sütliman yasayacaktik...

    Bir gün öyle bir girdik ki birbirimize, ben ilk kez odamin

    disinda yattim bi gece, misafir odasinda...



    Gece yarisi kapi açildi esim;

    Ne yapiyosun burda?" diye sordu kapinin esiginden,"uyuyorum"dedim buz gibi bi sesle...

    Gitti, gelmesi 1 dakikasini almisti elinde yastikla... "kay yana" dedi daracik yatakta. "ne yapiyosun?"dedigimde"benim yerim senin yanin, sen gelmezsen ben gelirim" dedi...

    Anladim ki o gece, en uzun kavgamiz yat saatine kadar sürecek...

    Ve bence dogrusu da bu...Özen gösterdik o günden sonra, evin her yerinde

    kavga ettik, yatak odamiz haric..

    Kirsak da zaman zaman kalplerimizi, asla kin tutmadik birbirimize...

    Toplum kurallariyla oynasaydik bu oyunu belki de 41 inci

    çift olacaktik o listede...

    Ama oyunun kurallarini biz koyduk... Nede olsa bizim oyunumuzdu,oynanan...

    Evlilik; hesapsiz içine dalinmasi gereken bi oyun bence...

    Topluma kulaklarini tikayarak hemde... Ne benim, ne de

    bizim sözlerimizle...

    Sadece gönlünüzden geçtigince...Dedigi gibi AtaolBehramoglu'nun;



    "...Yasadiklarimdan ögrendigim bir sey var:

    Yasadin mi büyük yasayacaksin,irmaklara, göge, bütün

    Evrene karisircasina.Çünkü ömür dedigimiz sey,

    hayata sunulmus bir armagandir.Ve hayat, sunulmus bir armagandir insana...



    CAN DÜNDAR

    Hayat kisa gelen bir battaniye gibidir.

    Yukari cekersin ayak parmaklarin isyan

    eder.Asagi cekersin omuzlarin titrer
    Ama yine de,neşeli insanlar dizlerini karınlarına çeker,
    rahat bir uyku uyumayı başarır


  28. 2008-04-02 #28
    Bir zamanlar, bütün duyguların üzerinde yaşadığı bir ada varmış:
    Mutluluk, Üzüntü, Bilgi ve tüm diğerleri, Aşk dahil.

    Bir gün, adanın batmakta olduğu, duygulara haber verilmiş. Bunun üzerine hepsi adayı terk etmek için sandallarını hazırlamışlar.Aşk, adada en sona kalan duygu olmuş çünkü mümkün olan en son ana kadar beklemek istemiş.Ada neredeyse battığı zaman, Aşk yardım istemeye karar vermiş. Zenginlik, çok büyük bir teknenin içinde, geçmekteymiş.Aşk, "Zenginlik, beni de yanına alır mısın?" diye sormuş.Zenginlik, "Hayır, alamam.Teknemde çok fazla altın ve gümüş var, senin için yer yok." demiş.Aşk, çok güzel bir yelkenlinin içindeki Kibir'den yardım istemiş. "Kibir, lütfen bana yardım et!", Kibir "Sana yardım edemem, Aşk. Sırılsıklamsın ve yelkenlimi mahvedebilirsin." diye cevap vermiş. Üzüntü yakınlardaymış ve Aşk yardım istemiş: "Üzüntü, seninle geleyim." Üzüntü "Of, Aşk, o kadar üzgünüm ki, yalnız kalmaya ihtiyacım var." Mutluluk da Aşk'ın yanından geçmiş; ama o kadar mutluymuş ki Aşk'ın çağrısını duymamış. Aşk, birden bir ses duymuş. "Gel Aşk! Seni yanıma alacağım..."Bu Aşk'tan daha yaşlıca birisiymiş. Aşk o kadar şanslı ve mutlu hissetmiş ki, onu yanına alanın kim olduğunu öğrenmeyi akıl edememiş. Yeni bir kara parçasına vardıklarında, Aşk'a yardım eden yoluna devam etmiş. Ona ne kadar borçlu olduğunu fark eden Aşk, Bilgi'ye sormuş: "Bana yardım eden kimdi?" Bilgi "O, Zaman'dı" diye cevap vermiş. "Zaman mı? Neden bana yardım etti ki?" diye sormuş Aşk. Bilgi gülümsemiş:

    "Çünkü sadece Zaman Aşk'ın ne kadar büyük olduğunu anlayabilir"




  29. 2008-04-11 #29
    Ayla Aksoy ' un kaleminden...

    Ahh ahh!... diye iç geçiriyor yaşlı kadın, başını sallıyor... Yılların izlerini taşıyan yüzündeki çizgiler bana bir şeyler anlatmak istiyor besbelli. Tekrar derin bir iç çektikten sonra sözüne devam ediyor. ìEskiden kadınlık vardı. Şimdiki gençler sıkıntıya gelemiyor kızımîdiye sitemkâr bir sözle başlıyor. ìBizler korunmak nedir bilmezdik. Bu yüzden çok çocuk yaptık. Fakat çocuklarımız için yaşardık. Tam beş çocuk doğurdum evladım . O zamanlar çamaşır makinesi diye bir şey yoktu. Çamaşırı elimizde yıkardık. Hazır bebek bezi nerdeee? Pamuklu kumaşların kenarlarını diker, birde onları sakız gibi yıkayıp çocuğumuzun altına bağlardık. Bezlerin bembeyaz olması çok önemliydi. Yıkadıktan sonra asarken gurur duymak lazımdı konu komşuya karşı. Bu bezleri akıttıktan ve ilk yıkamadan sonra yarım saat kazanlarda kaynatırdık. Sonra da iyice yıkayıp durulardık ki çocuğa alerji yapmasın diye. Sabah çocukların ve beyimizin kahvaltısını hazırlamadan okuluna işine göndermezdik. Çocuğumuzu öpüp koklayıp okuluna gönderirdik. Okulu yakın değilse elinden tutar anneler ***ürürdü. Kar kış taşırdık çocuklarımızı okuluna. O zamanlar okul servisi diye bir kolaylık yok. En azından benim yaşadığım bölgede yoktu. Beyimizin kolalı gömlekleri her zaman hazır bulunurdu. Eski tip ütülerde jilet gibi pantolonlar ütülerdik.îBu arada yılları kucaklamış elleri dikkatimi çekiyor. Romatizmadan eğrilmiş parmaklarının üzeri kırışmış derisiyle o kadar zavallı görünüyor ki. Besbelli o eller, ailesini mutlu etmek için çok çalışmış. ìEşim benim açtığım börekleri çok severdi" derken, yüzüne tatlı bir gülümseme oturuyor. ìHer Pazar saat 6 da kalkar ona ellerimle börek açardım. Bizler öyle hazır börekler yedirmedik kocalarımıza" diyor... Yaprak sarma dolması yaptığımda eşimin; ìHanım bunu da senin gibi kimse yapamıyor" demesi beni çok mutlu ederdi. Şimdiki gençler kocalarına yedirdikleri dolmaları ya hazır alıyorlar ya da annelerine yaptırıyorlar. Kızıma diyorum "Evladım öğrensene" diye... "Boş ver anne, sen yapıyorsun ya" diyor. Damadımla kızıma bakıyorum da "Nerde benim eşimle aramızdaki saygı, sevgi" diyor. Kocamız sinirlendi mi, bizler alttan alır onu sakinleştirirdik. Kayınpederimiz geldi mi, kapının kenarında beklerdik bir şeyler ister diye. O, ìKızım gel otur " demeden destursuz oturmazdık bile. Kaynananın lafının üstüne laf söylenmezdi. Bayramlarda büyüklerinin ziyaretine gelemeyenler için endişelenirdik. 'Öldümü, kaldı mı?' diye... Cep telefonumu var o zaman? Şimdikiler bakıyorum da zırt diye cepten arayıp "Biz gelemiyoruz, tatile çıktık" diyorlar. Eşim mükemmel değildi, ama çocuklarım vardı kızım. Bir yastıkta kırk yıl. O zamanlar yastıklarımız bile ayrı değildi" uzun bir yastıkta ikimiz yatardık. Şimdikiler, hiç sıkıntıya gelemiyorlar. Çocuklarını düşünmeden hemen boşanmaya kalkıyorlar. Yazık çok yazık" diyor. Bu, özverili hayatını eşine ve çocuklarına adamış tonton yaşlı kadının, hayatında daha çok hikâyeler yaşanmış. Ben sizlerle O'nun bir eski toprak olarak bizleri yani şimdiki kadınları nasıl gördüğünü O'nun ağzından çıkan kelimelerle aktarmak istedim. Aslında biraz düşündükten sonra bu eski toprağa hak vermedim de değil. Evimizin her köşesi teknolojik aletlerle dolu. Ekonomik durumunu biraz düzelten ilk kadın önce bunlara sahip olmak istiyor. Sahip oluyoruz da ne oluyor? Hala yorulduğumuzdan şikâyet ediyoruz. Eşimizden yardım istiyoruz. Çocuklarımızı dağıttıkları için haşlıyoruz. Kısaca o dönemlerde yaşayan kadınların çeyreğini bile yapamıyoruz ama hala şikâyetçiyiz. Her zaman Allah 'ıma bana bağışladığı her nimet için şükretmesini bilen bir insan olarak bile, kendi adıma sahip olduklarımı yeniden gözden geçirmeye karar verdim. Özelliklede yastığımı...


    20.01.2008


  30. 2008-05-06 #30
    gittiği küçük bir kasabada şaşkın şaşkın gezinirken yol kenarında duran bir arabanın yanına sokulmuş ve arka koltukta tek başına oturan çocuğa :
    - Buraların yabancısıyım...
    Parkın hemen yanı başındaki fırını arıyorum, çok yakın olduğunu söylediler...?
    Çocuk, arabanın penceresini iyice açtıktan sonra :
    - Ben de buraya ilk defa geliyorum demiş. Ama sağ tarafa gitmeniz gerekiyor herhalde.
    Adam, çocuğun da yabancı olmasına rağmen bunu nasıl anladığını sormuş.
    Çocuk:
    - Ihlamur çiçeklerinin kokusunu duymuyor musunuz? diye gülümsemiş.
    Kuş cıvıltıları da oradan geliyor zaten.
    - İyi ama, demiş adam, bunların parktan değil de tek bir ağaçtan gelmediği nerden
    biliyorsun?
    - Tek bir ağaçtan bu kadar yoğun koku gelmez, diye atılmış çocuk.
    Üstelik, manolyalar da katılıyor onlara. Hem biraz derin nefes alırsanız,
    fırından yeni çıkmış ekmeklerin kokusunu duyacaksınız.
    Adam, gözlerini hafifçe kısarak denileni yaptıktan sonra, teşekkür etmek için döndüğünde fark etmiş çocuğun kör olduğunu.
    Çocuk ise, konuşurken bir anda sözlerini yarıda kesmesinden anlamış, adamın kendisini fark ettiğini...
    Işığa hasret gözlerini ondan saklamaya çalışırken:
    - Üç yıl önce bir kaza geçirmiştim, demiş, görmeyi o kadar çok özledim ki.
    Sizinkiler sağlam öyle değil mi?
    Adam, çocuğun tarif ettiği yerde bulunan fırına yönelirken:
    - Artık emin değilim, demiş. Emin olduğum tek şey, senin benden iyi gördüğündür.
    - Gösterdim... gördü anlamına gelmez
    - Söyledim... duydu anlamına gelmez
    - Duydu... doğru anladı anlamına gelmez
    - Anladı... hak verdi anlamına gelmez
    - Hak verdi... inandı anlamına gelmez
    - İnandı... uyguladı anlamına gelmez
    - Uyguladı... sürdürecek anlamına gelmez...

    RESET

    Güncelleme : 2008-05-06
  31. 2008-05-16 #31
    Tuz ve Su


    Hintli bir yaşlı usta çırağının her şeyden sürekli şikayet etmesinden
    Bıkmıştı.Birgün çıragını tuz almaya gönderdi .
    Yaşamınındaki her şeyden mutsuz olan çırak döndügünde ,yaşlı usta ona bir avuc tuz bir bardak suya atıp içmesini söyledi.
    Çırak yaşlı adamın söyledigini yaptı ama içer içmez ağzındakileri tükürmeye başladı.

    '' Tadı nasıl ?'' diye soran yaşlı adama öfkeyle ''acı'' diye yanıt verdi.

    Usta kıkırdayarak çıragını kolundan tuttu ve dışarı çıkardı. Sessizce az
    İlerideki gölün kıyısına ***ürdü ve çıragına bu kez de bir avuc tuzu göle atıp gölden su içmesini söyledi .Söyleneni yapan cırak ağzının kenarından akan suyu koluyla silerken aynı soruyu sordu :

    ''Tadı nasıl?''
    ''Ferahlatıcı '' diye yanıt verdi gec çırak
    ''Tuzun tadını aldınmı ?'' diye soran yaşlı adam ''hayır ''diye yanıtladı çırak
    Bunu üzerine yaşlı adam suyun yanına diz cökmüş olan cıragının yanına oturdu ve söyle dedi:
    ''yaşamdaki acılar tuz gibidir,ne azdır ne coktur Acının miktarı hep
    Aynıdır . Ancak bu acının acılıgı ,neyin içine konulduguna baglıdır.
    Acın oldugunda yapman gereken tek şey acı veren şeyle ilgili duygularını genişletmektir. Onun için sen de artık bardak olmayı bırak
    Göl olmaya calış...


    Alıntı


  32. 2008-05-21 #32
    Can Yerine Koyduğum

    1266 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


    can yerine koyduğum
    Kendim için bazı şeylerden "vazgeçtim" ya da "vazgeçmek zorunda kaldım" desem daha iyi olacak..

    Ben kendi isteğimle değil "CAN" yerine koyduğum biri benden "vazgeçtiği için vazgeçtim..."

    ilk önce ellerinden "vazgeçtim.." Hani bir zamanlar tutmaya kıyamadığım usul usul korka korka tuttuğum ellerden "vazgeçtim.." Kendim istediğim için değil...canım öle istedi.. Bende canımı dinlerim.. Bir zamanlar can yerine koyduğumu dinledim...

    Sonra bakmaya doyamadığım gözlerden "vazgeçtim..." Hani hep bakmaya doyamadığınız gözler varya.. İşte ben o gözlerden "vazgeçtim.." "Bıktığım" ya da "İstemediğim" için değil sadece can yerine koyduğum canım Vazgeçti diye Vazgeçtim... Usulca korkarak...

    Kısa bir ara sonra dudaklarından Vazgeçtim.. Karşınızda onun sizinle konuşmasını sağlayan o dudaklardan Vazgeçtim... İsteyemeyerek de olsa "vazgeçtim..." Yine ben istediğim için değil CAN yerine koyduğum canım istediği için "vazgeçtim.."

    Bir zaman sonra canımla ilgili düşler kurmaktan vazgeçtim.. Çünkü canım çoktan Vazgeçmişti ve "Benden de istiyordu" bende sırf canım istediği için VAZGEÇTİM.... Kokarak, ürkerek VAZGEÇTİM....

    1267 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Ama o bilmiyordu ki ondan her uzaklaşmam aslında kendimden Vazgeçmemdi.... Hayallerimden Vazgeçmem.... Vazgeçtiklerimin hepsi CANımdı.. Bana ait olan şeylerdi...

    Ve Şimdi...
    Ellerinden, gözlerinden, dudaklarından, hayallerinden.. Ben canıımdan Vazgeçtim..

    Sırf can Yerine Koyduğum canım İstediği İçin..!!!




    --alıntı--

  33. 2008-05-22 #33
    Deniz Kabuklarının Yolculuğu


    165 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    Deniz Kabuklarının Yolculuğu ..



    Uzun uzun yıllar evveldi....
    Uzak sahillerin, nemi yaprağı üzerinde, yemyeşil ormanlarında
    güzeller güzeli bir kız yaşarmış.......
    Adı yokmuş..
    Bir isme de, ihtiyacı yokmuş zaten.
    Duyamaz ve konuşamazmış, O......
    Tüm gün topladığı deniz kabuklarıyla uğraşırmış sadece.....
    Her sabah uyandığında,
    "acaba bugün, hangi deniz kabukları bulma şansına sahibim" diye merak duyarmış.....
    Kime sorsanız, tüm deniz kabuklarının birbirine benzediği o uzun sahillerde, o aylardır yıllardır hep mutlu ve
    her günü ayrı bir umut ve güzellik içinde, heyecanla yaşamaktaymış.....
    Çünkü O
    zamanın,
    sevenler için sonsuz olduğuna inanırmış......
    Çünkü O,
    zamanın,
    sevinenler için kısa
    üzülenler için çok uzun,
    korkanlar için çok hızlı ,
    bekleyenler içinse çok yavaş olduğunu, bilirmiş......
    O, sonsuzu seçen, seven , ama çok seven bir yüreğe sahipmiş......
    Topladığı ve dokunduğu her deniz kabuğu ile, yüreğine bir parça daha sevgi biriktirmekteymiş......
    O, deniz kabuklarında, kulaklarıyla duyamadığı, bilinmez nice sesleri dinlemekteymiş aslında......
    Yüreğinin kumsalları ve suları, ona hiç gitmediği, hiç görmediği kıyıların, nice hikayelerini anlatır durularmış......
    Dünya, onun yüreğinde atarmış...
    Dünya, onun yüreğinde ses verirmiş evrene......
    O, dünyayı yüreğinden işitir, bilir ve yaşarmış......


    Bazen işittiklerimiz, yeter sanırız...bildiklerimiz gerçek sanırız.......
    Ve bunlar mutlu etmez bizi.....
    Çünkü mutluluk;
    duyamadıklarımızda, gidemediklerimizde,
    fark edemediklerimizdedir....
    Oysa, görebildiklerimizden, daha fazlasıdır gerçekler........
    Günlük döngüler içinde, Sevdiklerimizle ve kendimizle paylaşabileceğimiz şeylerden uzak kalarak yaşıyoruz hayatlarımızı maalesef.....
    Hayat bu olmamalı.. Işler hiç bir zaman durulmayacaktır ki, hep yoğun, hep çok olacaktır......
    Ama sular bile durulur.
    Durulur ve durulanır o zaman su; sedeflenir, sakinliğin, dinginliğin tatlı huzuru , derinliği aks olur kumsallarda.....
    Bu hayattır işte.. Hayat oradadır...
    Dinlerken, beklerken, izlerken, durulanırken..
    Hayat orada yaşanır gerçel anlamda..
    Oysa bizler mekanik ve elektronik bir dünyaya hapis vaziyette şuursuz yaşıyoruz, "hayat, bu" diye.....
    Yaşamımızı, hayata ve kendimize endeksleyebilmeliyiz...
    Ggerçekle, doğru arasındaki farkı görebilmeliyiz......
    Hepimiz ....
    Gerçekten mutlu olmak,
    sadece yüreğin işidir...
    Yüreklerimize fırsat vermeliyiz.....
    Her yeni güne başlarken,
    hangi deniz kabuğuna dokunarak,
    bilinmedik hangi yaşama katılacağımız şansına gülümseyerek,
    umutla uyanmalıyız......
    Var olmanın güzelliği bu olsa gerek...
    Acaba, bugüne kadar,
    yüreğinizde kaç deniz kabuğu biriktirmişsinizdir ?


    Sen...,
    bugün hangi deniz kabuğunu dinledin,
    ve bugün kaç deniz kabuğu topladın?
    Insanın yüreği, belki de, deniz kabuklarından örülü olmalı.
    Her yürek, bir kumsal olmalı belki de......
    Kumsal gibi sonsuz olmalı.....
    Kum tanelerinin kristallerinde, nice deniz çiçekleri, sedefleri açtırmalı her gün için..
    Ve, her mevsimde ebruli olmalı o kumsal,
    her koşulda kumsalda olmalı varlığımız.
    Mesela, yazı, kumsal mevsimi biliriz sadece. Fakat, kışın da, oradayızdır.. Insanlar nedense, kumsalları, sadece yazın fark ederler......
    Ne talihsizlik.!
    Tıpkı, yüreklerimizi de, aynı talihsizliklerle fark edemediğimiz gibi
    Belki de, maviyi görmek değildir önemli olan..
    Belki, bakışlarımız gökyüzüne yöneldiğinde,
    Önce, uçurtmayı görebilmeli gözlerimiz..
    Önce uçurtmayı görebilirsek, mavileri de yakalarız zaten......
    Uçurtma, mavidedir nihayetinde....
    Eğer her gün, yeni bir var olma çiçeği açıyorsa gözlerimizde ve
    Yüreğimizin ebruli kumsallarından, yepyeni deniz kabukları, sedefler toplayabiliyorsak,
    Yokluk yok demektir, değil mi?

    VE, her sabah ya da akşam üstleri,
    Sulanmalı mutlak o var oluş çiçeklerimiz.......
    Güne ya da akşama başlarken
    Yürek su ister......Çiy ister... Şebnem ister......
    Insanın en yalnız olduğu zaman dilimlerdir, sabahın eri ve akşamüstleri.......
    Insanın en çok kendi olduğu, kendinde ve kendiyle olduğu vakitlerdir onlar.
    Doğrularımızdan, gerçeğe yönelik yolculuğun başladığı vakitlerdir.
    Sonsuza uzanan, uzanması gereken yürekler yollarını çiçeklendirme ve deniz kabuklarını sevgilendirme vakitleridir.
    Doğrularınıza sahip çıkın. Kendinizi yakalayın.
    Sonsuzluğu, kendinizden esirgemeyin.
    Bakın, dinleyin, dokunun, deniz kabuklarının size söyleyecekleri var..
    Yüreğinizin, ebruli kumsalından ayrılmayın...

    625 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?625 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?

    Güncelleme : 2008-05-22
  34. 2008-05-22 #34
    Ben Hiç Yağmurda Dans Etmedim

    581 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


    Kırgın, yorgun ve sessiz bir sonbahardı.Bildiğim ve özlediğim bir şehirden geçiyordum.Bir demli bir çay ve dost sohbetiydi, kısacık zaman dilimlerine sığdırmaya çalıştığım. Akşamı giyinmiş tam gitmek üzereyken gördüm seni. Hiç konuşmadan hatta umarsızca baktın bana. Minik parodilerle süslenmiş ve yaramazlık yapmadan duramayan haylaz bir çocuğun, hınzırca gülümseyişi gibi oldu tanışmamız, tanıştırılmamız...Nereden bilebilirdim, bu giderayak dudaklara yapıştırılan gülümseyişlerin, yerini sevdaya bırakacağını...Kaçamak bakışlara gebe kaldı gözlerimiz ve aslında gözlerinde gözlerimi gördüğümü kimse anlamadı, kimse farketmedi hüzünlerimizin seviştiğini....

    Acılardan ve vedalardan geçen, artık olmaz diye direten bir yürek vardı ortada, kahkahalarla örtmeye çalıştığımız. Direndik..Direndik bir zaman tutulmamak için aşka. Oysa, gideceğini söyleyip de, göndermediğim bir sabah ayazında şekillenmişti yorgun yüreğimde. Anlıyordum, canlanmaya başladığını bir sevdanın içimde. Artık çok geçti ve büyüyordu sevda, hüzünle ve hasretle beslenerek...

    Yolların sana gelirken kısaldığı ve senden giderken uzadığı akşamlarda dokunduk birbirimize. Maskelerimizi kapı girişlerinde bırakarak, seyircisiz ve alkışsız sahnelerde seviştik. Seviştik ve çoğaldık farketmeden. Her buluşma bir coşku, her ayrılık bir acı bıraktı yüreklerimizde. Uyurken seyrettiğim yüzün, hasreti törpüledi kilometreler ötesinden...

    Kalabalık korkularımız, acılar ve peşimizden itinayla gelerek bizi takip eden endişelerimiz vardı.Sen umursadın, ben görmemezlikten geldim. Acılar paylaşılır dedim, sen paylaşılamayacağını savundun.Sarıldım sana bu savunmaların içinden. Gülmeni, sevginden önce istedim.Gülmenin gözlerine yakıştığını gördüğüm an..Oysa gülüşlerimiz bile hüzünlüydü gözlerimizde.Gözlerimizdeki bu hüzün çağırmıştı belki de sevdayı yüreklere,hiç beklemediğimiz bir an, ummadığımız bir gecede...

    Yüreğimdeki sevda bilse seni kırdığımı, incittiğimi, beni bir daha sevmemesinden, ayaklanıp gitmesinden korkuyorum.Kendi söylediğim yalanlara, kendim inanmaya başlıyorum.Gecelerde,sevdam uykuya dalınca, sessizce ağlayıp, affedilmem için dualar ediyorum.Gecelerde, en çok seni özlüyorum...

    Sessizce gelişin, sessizce gidişin oldu. Dudaklarım cezasını konuşmayarak çekecek, gitmene sebep onlar oldu. Erkekliğimi çıkarttım, yıkadım ve askıya astım. Kimse görmesin, beğenmesin diye. Geldiğin gün giyinip, karşına öyle çıkacağım.

    Biliyor musun, ben hiç yağmurda dans etmedim. Belki de yağmur olan sendin, seninle dans etmek istedim...


  35. 2008-05-22 #35


    Sana kırgınım sana dargınım sana kırgınım...

    Ah be cahil ne yaptın...

    ...ağlattın...




    Ah sen umutlarım, günahlarım...
    Ahsen korkularım vazgeçilmez tezatlarım...
    Beni üzsen de beni yorsan da, beni kırsan da!..






    öylesine, bakmayın siz işte...

  36. 2008-05-22 #36
    Kilit Üzerine Kilit





    Kalbi ağrır zaman zaman insanın, içine bir sıkıntı yerleşmiştir ki gitmez,gözler hep bir dalgın,hareketler hep bir anlamsızdır..Laf olsun diye yemekler yenir,laf olmasın diye buluşurlur insanlarla...Boş,bomboştur ama insanın içi..O gidenle beraber alıp ***ürdüklerine yanasınız gelir.O,yüklediğiniz tüm anlamlarla ,önce hayatınızı,sonra kalbinizi dolduran o,yine o her şeyi sırtlanıp gitmiş,o garip boşlukla baş başa bırakmıştır şimdi sizi..Bomboş odalarla baş başa...

    Zaman zaman ,gücünüz kalmadığında o anlamsız kalabalıklara karışmaya,kaçıverirsiniz ,artık bomboş olan o odaya..Yere çökmüş etrafa bakınırken buluverirsiniz kendinizi ki,o ,o andır,dolan gözleriniz görmez yapar her şeyi..Görmeyen gözlerin büyüsü bir başka güzeldir ki,boş odayı bıraktığınız gibi gösteriverir size..Sabır sandalyesi orda durmaktadır,keyif koltuğu hemen karşısında...Sohbet köşesi camın önündedir işte,kuşlarınız gelmiş sizi dinlemeye..Dinlenme minderleriniz yine ordadır ,yerde..Dünden kalmış şarap açacağınız sehpanın hemen üstünde..Abartırsınız hatta bile,kaynayan çayın sesini duyuverirsiniz içerde..
    Hissettiğiniz güvendir,yaşadığınız deli sevgi,bulduğunuz mutluluk,gözünüz tutku,sözünüz söz,umduğunuz sonsuzluktur bu odada....
    Aşkım dediğiniz,hayatım,sevgilim,huzurum,tutkum,bebeğ im, kuşum,emeğim,nurum,
    vanilyam,gözüm,yatağım,amacım,hayalim,sebebim ..... ....dediğiniz her şey.....Bu odayı dolduran her şey....Duvarlarda artık sadece kokusu kalmış,ama asla aslını bulamayacağınıza emin olduğunuz onlar....Gitmiştir işte onunla,gözler artık sefil derya....

    Yıkıldığınız yerde yitirdiğiniz tüm inançlarınızla,haykırırsınız içinizde ki çocuğa,saldırırcasına...
    ''Yabancılarla konuşma diye uyardım seni defalarca,güvenme onlara...Bakma gözlerine,aldanma...Hayatın içine karıştırmadım seni diye,tatlı masallarla uyuttum diye,gerçekle sahteyi ayırabilirim sanma...Yakıyorsun beni de seni her koruma çalışmamda..Şimdi canının yanmışlığında,dolanma ayaklarıma!!!Aklın başına gelene kadar,kapan bu odalara......
    Koşarak çıkarsınız kapıdan..Bir daha girmemeye yeminler ederek,bu acıyı bir daha hissetmemeye içinizden sözler vererek...O oda,tüm anlamlarınızla dolup sonra boşalan o oda,içine çekmeden sizi rüyalarınızda,sonunuz olmadan hatta,kilit üzerine kilit astırır size kapısına o anda..

    GİTTİN VE BİTTİM..



  37. 2008-05-28 #37
    Günlerce, gecelerce hep onu düşünmüştüm. O ise beni sadece bir iş arkadaşı olarak görüyordu. Hatta bir seferinde, kız arkadaşıyla kavga etmiş ve bana cep telefonunu uzatarak, onu aramamı ve ikna etmemi rica etti. Göz yaşlarımı içime akıtarak, kıza telefon açıp barışması için ikna etmeye çalıştım. Sanki tanrı dualarımı duymuştu. Kız hiçbir şekilde barışmaya yanaşmıyordu. Ben üstüme düseni fazlasıyla yapmıştım. Aradan birkaç hafta geçmişti. Haldun olanları unutup, eski neşesine kavuşmuştu. Bir akşam saat 22:00 sularında cep telefonuma bir mesaj geldi. Mesajın sahibi Haldun'du. Mesaj şöyleydi.

    -Yarın bana son kez yardım etmeni istiyorum. Hayatımın aşkını buldum. Ne olur benimle evlenmesi için onu ikna et. Bu mesaj beni beynimden vurmuştu. Gün ışıyana kadar yanağımdan süzülen yaşlar yastığımda acı ve unutulması mümkün olmayan bir iz bırakmıştı. İşe giderken ayaklarım beni geri geri ***ürüyor, yol bitmesin diye sürekli dua ediyordum. Hayatımda ilk ve son kez aşık olmuştum ve bu aşkı ben kendi ellerimle yok edecektim. Mesaime yarım saat geç gittim. İçeri girer girmez Haldun , bu günün hayatındaki en mutlu gün olduğunu ispatlar gibi neşeli ve bir çocuk gibi heyecanlı yanıma geldi. Ben ise yenilgiyi çoktan kabullenmiştim. Ama sevdiğimin mutluluğu beni teselli ediyordu. Haldun, iyi günler dedikten sonra hemen konuya girdi.

    -Yeşim, senin hakkını nasıl ödeyeceğim bilmiyorum. Ama inan çok yüce bir olaya vesile oluyorsun. Elindeki telefon numarasını bana uzattı. Bu numarayı arayıp, karşı tarafa;

    -Haldun seni hayatını paylaşacak kadar çok seviyor. Lütfen onu kırma ve evlilik teklifini kabul et. İnan seni şimdiye kadar kimseyi sevmediği kadar çok seviyor. Dememi istedi. Masama;

    -Bu emeğinin karşılığı değil ama, diyerek küçük bir hediye paketi bıraktı. Elimdeki telefon numarasını çevirmeye başladığımda parmaklarımdaki titremeyi görecek diye çok endişelendim. Telefon çalmaya başlamıştı. Birden masamdaki kutudan love story müziğini duydum. Telefon halen kulağımdaydı. Bir yandan da kutuyu açmaya çalışıyordum. Kutuyu açtığımda bir cep telefonu gördüm. Telefonu aldım ve açtım. Haldun bir hamle ile masamdaki iş telefonunu kulağımdan aldı. Ben ise gayri ihtiyari cep telefonunu kulağıma ***ürmüştüm. Haldun şimdiye kadar duymayı her şeyden çok istediğim, bir kerecik duyduğumda ölmeyi bile kabul edeceğim o cümleleri söylemeye başladı. Ben ise göz yaşlarımı tutamadım ve boynuna sarıldım


  38. 2008-06-03 #38
    Ben veda etmeyi pek beceremem. Duygularımı da pek açığa vuramam zaten, hele bu veda çok daha zor geliyor. Aslında hiç böyle bir son görüşmeye gerek yoktu. Ama insanın kanı durmuyor işte., ne varsa bu son anlarda.?
    Senden hatırlamanı bile istemiyorum., sadece temizliği ve saflığı yaşatalım bu aşkı kalbimizin bir kuytu köşesinde!...

    Ne güzel başlamıştı.
    Geceler boyu uykusuz kaldık birbirimizi düşünmekten, en güzel heyecanları, en güzel bakışları yaşadık. Hemen aşkı yaşadık, zamanı durdurup utançları ve sitemleri yaşadık. Kavgaların en güzellerini de biz yaptık. Çünkü barışmakta ayrı bir zevk veriyordu bize.

    Sevdik, sevildik, doruğuna vardık kutsal duyguların.sözler verdık tutamayacağımızı bile bile. Günlerce aylarca yalnız ikimiz varmış gibi yaşadık. , . Kendi ateşimizde yandık, en önemlisi bir birimizi anladık.

    Romantik şarkıları serin aksam üstüleri yaşadık seninle. En güzel sevgını verdin bana. Rüyamda bile hep ikimiz vardık. Gerçek sevgıyı tattım bunu sende biliyorsun. her ne kadar ınanmasanda



    Öyleyse hep aynı duygularla kalmalı değil mi? Biz birlikte olmasak da... çok güzel dsotlukla baslayan yaşanan bu sevgi aynı temiz duygularla bitirmeliyiz. Şimdi de ayrılığın en güzelini en acısını yine ben yaşıyorum...

    Ne dersin bu da Allah'ın bir lütfü değil mi bize? Sen benim güçlü kocaman bidenem değil misin? Güçlüsündür sen... seni hep böyle hatırlamak istiyorum,. Hava da kararmak üzere, zaman bize hep acımasızdı zaten. Yine öyle çabuk olmamızı istiyor herhalde.

    Sana bir şey söylemek istiyorum.beyaz kazagın sana çok yakışıyor :( hoşça kal... BİDENEM...


  39. 2008-06-11 #39
    [B]2302 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?
    Aşk ve alışkanlık arasında çok ince ve ölümcül bir çizgi vardır. Biz bu çizgiyi nasıl anlayabiliriz; âşık mıyız yoksa alışkanlıklarımız gereği büründüğümüz âşık rolünü devam mı ettiririz kendimiz bile rol yaptığımızı fark etmeden çoğu zaman? Zaten aşk yeryüzündeki en karmaşık en tanımsız duygulardan biriyken birde üzerine onu nasıl anlayacağımız karmaşası yüklenir. Aşk denen o hissiyat bir büyüden farksızdır bence. İnsanoğlu da büyü yapabiliyor sonuç itibariyle. Ama bu büyü öyle kazanda kurbağa bacakları ile fare kaynatmakla olmuyor. Gözlerimiz vücudumuzdaki en sihirli yerdir. Eğer etkileniyorsak karşımızdakinden, büyü kendiliğinden akıp gider gözlerimizden. Hedefini de kâğıtlara isimler yazıp onları yakarak belirtmenize gerek yoktur üstelik... Gideceği yeri çok iyi bilir. Düşünmek vardır... Birini düşünürken dudağınızın kenarına kıvrılıp gelen bir tebessüm varsa eğer, eğer dalıyorsa gözleriniz buğulanarak uzaklara, hayalleriniz başlıyorsa eğer onun puslu görüntüsüyle, çoktan aşık olmuşsunuzdur hanımlar beyler, geçmiş ola... Artık esirden farksızsınız demektir. Bu esaret heyecanlıdır, tutkuludur, ateşlidir. Bir kalp krizinin eşiğindeymiş gibi hissetseniz bile asla bitsin istemezsiniz o esaret. [/FONT][/COLOR]
    Ve başlarsınız aşk ile yaşamaya. Aşkın doğal bir kuyruğu vardır, kayarken Halley kuyruklu yıldızına benzer. Peşiniz sıra uzayıp gelen, milyonlarca minik yıldızdan yapılmış bir patika gibi... Zaten işte orada başlarsınız aşk ile yaşamaya; her şey sihirlidir, her şey muazzam etkileyici. Biraz ilerleyince ise yanıp sönen o minik yıldızlar ışıklarını yitirmeye başlar, yolunuz kararmaya başlamıştır. İşte alışkanlık diye tabir ettiğim eylem tamda burada başlar. O geldiğiniz yol o kadar muhteşemdi ki, bittiğine inandıramıyorsunuz kendinizi, ışıklar hala yanmalı... Oysa gerçek gösteriyor ki, ışıklar söndü! Bu noktadan sonra kendinizi evrenin boşluğunda yürürken bulursunuz. Her adımınız aynı, ama her adımınız sonsuzluk! Geri dönmek imkânsız, beklemek ümitsiz... Bırakırsınız kendinizi. Alışkanlık budur işte; kendinizi teslim etmek. Yapmayın. Bittiyse bitmiştir, gittiyse gitmiş. Evrenin kuralıdır bu; geçen şeyleri geri alamazsınız. İzin verin uzaklaşsın. Çünkü buna izin vermezseniz eğer kendiniz olmaktan olanca hızla uzaklaşırsınız. Korkmayın aşkı tekrar bulamamaktan. Sabırla bekleyin bir süre daha, bırakın dinlensin yüreğiniz. Nihayetinde Halley kuyruklu yıldızına benzetmedik mi aşkı, geri dönüp gelecektir tekrar. Bize gereken tek şey; gözlerimizi açık tutup ufuktan gelecek olan aydınlığı beklemek. Anlık yanıp sönen ışıkları es geçmeyin...



  40. 2008-06-15 #40
    Gitme, Ben Sana Kalbimi Verdim

    Alıp Beni Yüreğine ***ür





    Yokluğun Buz Gibi soğuk

    Uzaklardan bir ses olmanı isterdim, bir selam, bir nefes... "Üşüme" diye seslenmeni isterdim... Bir el olmanı isterdim, bir kol... "Özledim" deyip sarılmanı... En karanlık yerinde düşlerimin çıkıp gelmeni isterdim. Kınalı bir bahar gibi, umut ışığı olmanı isterdim hayatıma... Gelseydin ve yaslasaydım başımı omuzuna, ağlasaydım doya doya ... Geçerdi üşümesi yüreğimin, geçerdi üşümesi içimin, kirpiklerimde yağmurlar dumanlanmazdı biliyorum...

    Seninle suları yeşil bir ırmağın kıyısında buluşmak, saçlarının kokusundan öpmek, içime çekmek ve serin soluğundan içmek, sana sarılmak, kucaklamak, uçmak isterdim…

    Ama nafile, aramızdaki bütün yollar kapalı... Bütün dallar kesik... Yokluğun buz gibi soğuk... Karakıştaymışım gibi üşüyorum... Yüreğim donmuş sanki, gözlerim de...
    Ateşler içinde bedenim... Öyle bir üşüme ki, hiç bir şey ısıtmıyor artık. Bütün uzuvlarım uyuşmuş. Ezip geçiyor ruhumu acılar...

    Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi. Kirpikleri kırılan bir zamanın teninde, ağrılı şiirler topluyorum gecelere...
    Bilirim, sevmek ve özlemek bir ateşe dokunmaktır; yakmaktır yüreğini yangınlarda. Ama ben üşüyorum. Yokluğun buz gibi soğuk. Yakacak bir şeyimde yok…
    Ağlıyorum, buza dönüşüyor gözyaşlarım… Ağlıyorum, akıp gidiyor gözyaşlarım çağlayanlara… Bakakalıyorum ardından çaresiz…

    Ah! bir el olsan dokunsan alnıma, okşasan saçlarımı bir anne şefkatiyle.. Geçerdi ağrısı başımın, geçerdi biliyorum... Bir gül olsaydın bahçemde, koklasaydım nefes nefes, çekseydim içime derin derin... Bir göz olup baksaydın gözlerime, çekip alsaydın içindeki hüznü... Ah! bir bilsen nasıl sevinirdi yüreğim, nasıl sevinirdi dudağımdaki gelincik, kapımdaki akasya...

    Susuyorum artık derin derin... Ve sessizce soluyorum bir hazan yaprağı gibi... Oysa ne kadar çok hasretim konuşmaya, anlatmaya anlaşılmaya... Oysa ne çok istiyorum, tüm bedenimden söküp almanı yalnızlığımı, söküp almanı hicranımı bir tılsımla...

    Yüreğim kanrevan, yüreğim yorgun, dikenler acımasız, ayaklarım kırık koşamıyorum artık doruklara, menzil uzak...

    Gel, yüreğim ol cangülüm, her ölümümde yeniden hayat ver bana. Elim ol, ayağım ol, canım ol... Gecem - gündüzüm ol... Ağlayan gözlerim ol her damlada yeniden doğur beni, yeniden doğur umudumu. Her öldüğümde yeniden yarat ki, seni ne kadar özlediğimi anlatayım yeryüzündeki canlı - cansız varlıklara, seni ne kadar çok sevdiğimi anlatayım ...

    Önce sen gel sevgilim solmadan resimler, şiirler sislenmeden... İslenmeden geceler ... Sonra ölüm gelsin...

    Yoksun işte, kalbimin kuyusu en hazin sesle inliyor şimdi.



  41. 2008-06-15 #41
    50 - Bir Gün Okur musun Bu Yazıyı?


  42. 2008-07-04 #42
    Ben senin hayatından gittim oğlum, hadi yerime koy birini koyabilirsen
    Ben senin hayatından gittim oğlum, hadi dur o sarı odalarda durabilirsen
    Ben sen sen diye bittim oğlum, hadi bakalım unut unutabilirsen
    Ben seni yudum yudum içtim oğlum, hadi ol eskisi gibi olabilirsen…


    Uzak benden aşk uzak artık…" diyor ya Sezen benden değil sadece senden de uzak aşk bundan sonra. "Çık git hayatımdan!.." diyen sendin nihayetinde. Sahip çıkamadığın sevdan bugün gelip sol yanında oturuyor. Sanma ki aşkın müptela olmuş hallerinden kurtaracaksın gönül gömleğinin yakalarını. Ben gittim ama ben'e/bana dairler seninle… Hadi şimdi ayaza çalmış her yanına bir başka gönül yaması bul bulabilirsen. Bul ve kapat cereyan yapan kalp kapakçıklarını. Hadi durma ey sevgili doldur bütün boşluklarını. Sar kanayan bütün yaralarını. Şimdi senin vaktin. Mevsim hüzün, gün akşamlı, umut duvarda asılı kalmış gıcırdayan bir saat…

    Bil ki göstermeyecek bundan sonra ben'li zamanları…


    Bak şimdi her yanından ben'sizlik akıyor. Sarıya boyandı maviye çalan bütün düşlerin. Benimleyken baş edemediğin hayat ben'sizken daha da oturacak yüreğine… Bir bakışıma can bağışlayacaksın…Adım düşmeyecek dudaklarından. "Gördüğüm en güzel rüyam" diye bahsedeceksin benden bahsederken. Biliyorsun değil mi ey sevgili bensizlik sana her gün biraz daha batacak, kabuk bağlayan yaralarını bir bir yeniden kanatacak, aldığın her nefeste susuzluğun biraz daha artacak.


    Al şimdi avuçlarına sunuyorum benden istediğin ben'siz hayatı. Al senin olsun bütün bensizlikler şimdi. Benim için bakma baktığın yerlere bundan sonra. Her baktığında beni de görme… Alıp getirmesin rüzgar tenimin kokusunu burnunun doruğuna. Tıka burnun gibi kulaklarını da. Duyduğun ses benim sesim değil bil bundan sonra. Çalan her telefonda bir parça umudunun kaldığını da unutma…

    Al sevgili bütün bensizlikleri baştan ayağa sunuyorum şimdi sana…


    Sen istedin benden bensizliği, ben bunca direnirken sana. Alamadın bendeki seni, o nedenle bıraktın sendeki bütün benleri.Daha mı kolay olacak söylesene böylesi. Hadi şimdi kırk kez söyle ve inandır bu yalana kendini. Sanma ki çekilir çiledir sevgiliden uzak aşkın hali. Hani ölümüne sevecek kadar deliydin sen. Kendindeki benleri öldürecek kadar diri olduğunu biliyorum ama ölümüne sevecek kadar deliliğinden artık şüphedeyim.

    Göstersene kendini diri misin, yoksa ölü müsün ey sevgili!...

    Ey yüreğindeki cemrelere inat bütün düşlerine hazan düşen yarim!.. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacak senin hayatında benden sonra. "Sen sen" diye atacak yüreğin sen de biliyorsun nasıl olsa. Rest çektiğin bil ki ben değil kendinsin bunu sakin unutma. Al benli sevdaları çıkart at kalbinden savur rüzgara. Dağılsın senli benli düşler havada. Bahtına yazılan kara yazı gibi gelir otururum alnının tam ortasına. Hem çoktan oturdum da…


    İki kişilik yalnızlıklar diliyorum sana ey yâr!..
    Sen istedin ben de gönderiyorum bendeki seni.
    Al topla, böl, çarp çıkart benden kendini.
    Sonra sağlamasını yap sendeki bensizliği…
    Al al senin olsun bütün bensizlikler şimdi.
    Bak ben yokum şimdi yanında.
    Hayatında…
    Gecende…
    Gündüzünde…
    Bak iyi bak yokum ben sol yanında…
    Bil ki ben yoksam sen de yoksun orada…
    Burada…
    Dünde…
    Bugünde...
    Yarında…
    Hatta kara kara kalemle yazılan BAHTINDA...ALINYAZINDA...

    Yoksun sen ben yoksam hayatında…


  43. 2008-07-04 #43
    Bu Gece Bir Düş Kurmasam da Olur
    nasıl olsa üşüyeceğim yine!

    Neden senin de dudaklarının kenarında hayattan ve aşktan memnun bir gülümseyiş yok onun gibi… Neden her gece kapını açıyorsun sana gözyaşları getiren bu yabancı kadına?

    nasıl olsa üşüyeceğim yine!

    Neyin var?
    Sormayacağım.
    Kusura bakma yüreğim, beni hep aynı üzüntüyle karşılıyorsun.
    Seninle dostça bir akşam kahvesi içmeye oturdum şuraya.
    Büktün yine cezvenin belini, ateşe yakın durmak iyi gelmiyor sana.
    Bir mutfağa uzandın, iki adımlık yolda nerelere gittin,
    dalıp kahvenin köpüğüne.
    Sormayacağım.
    Hangi zamanı hatırladın?
    Katlanamıyorum artık senin bu dilsiz sevişmelerine.
    Zaten yalansız yaşayamazsın artık sen, kandır dur kendini,
    karışmayacağım.
    Beni oyun dışı bırakırsan sevinirim.

    Senin kurduğun düşlere bir laf etmeyeceğim.
    Ben bu gece bir düş kurmasam da olur.
    Nasıl olsa üşüyeceğim yine, bütün gece seni sarıp sarmalamak olacak işim.
    Biliyorsun, kıyamıyorum sana.
    Yaşadıklarına bu kadar kıymet verdiğini bilmesem,
    alıp yakacağım içindeki tüm resimleri, eski zamana ait,
    canını yakan bütün sevinçleri, sözcükleri.
    Neden senin de dudaklarının kenarında hayattan ve aşktan memnun
    bir gülümseyiş yok onun gibi…
    Neden her gece kapını açıyorsun sana gözyaşları getiren bu yabancı kadına?
    Biliyormusun?
    Belki de bir gün seni tutmayacağım, hep aynı hızlı adımlarla
    koşarken, seni kurtardığım o uçuruma, ne var o uçurumun kenarında?
    Akıldan düşmüş bir aşkın, parçalanmış suretinde seyredilecek ne var?
    Beni duyuyormusun?
    Sana söylüyorum yüreğim…

    Seyredemiyorum artık acılarını.
    Kırık kanatlarını, yaralarını, izlerini görmezden gelmeye başlıyorum.
    Yine de öyle masum uyuyorsun ki…
    Seni böyle üryan görmeye dayanamıyorum.
    Haydi giyin düşlerini, ben yine de üstünü örteceğim bu gece de.
    Sen bana bakma…
    Bu gece bir düş kurmasam da olur.
    Nasıl olsa üşüyeceğim yine!
    Sana bile söylemeyecegim,
    aslında ne kadar ihtiyacım var düşlediğim gerçeğe…


  44. 2008-07-07 #44
    GiTmE SeVdAm GiTmE.

    Yüzün güneşe bakardı, günebakanlar kıskanırdı..
    Zaten sen bakmasan güneş parlamazdı..
    Ben senin yüzüne hayranlıkla bakarken, gözlerin bir sevdayı anlatırdı..
    Ben o sevdanın tutkunuydum ve bir sevda ancak böyle tutkulu yaşanırdı..
    Hüznün karanlığna teslim olmus gecelere senin varlığınla direnirdim..
    Varlığın beni çoğaltırdı..
    Nekadar çoğalırsam aşkım o kadar büyürdü..
    Ve aŞK sadece SeNiN aDıNLa VaRDı..
    Elimdeki birkaç umut kırıntısını hergün; ama hergün yeniden besteleyip,
    Bitmeyen bir aşk senfonisine dönüştürürdüm.
    Her notası seni anlatırdı.
    Sen duymazdın; ama dinleyen herkes seni anlattığını anlardı.
    Günler solar, mevsimler değişir,zaman delice akardı.
    Yanlızlık bir KıLıÇ olup yüReĞiMe saplanırdı.
    Sensizliğe günce yazıp kimsenin bulamayacağı yere saklardım.
    Sensiz olduğum bilinsin istemezdim..
    Çünki bu yüReK sadece seninle atardı..
    Ağlardım, kimse görmezdi..
    Gözyaslarım içimde akardı..
    Seni özlemek bir fırtınayı andırırdı...
    Fırtınalar içimdeki sevda ağaçlarını kökünden kopartırcasına sallardı...
    Her seferinde bir yolunu bulup ağaçlarımı kurtarırdım..
    Bu yüzden benim sevdam yıkılmazdı..
    Aşkın yarını yoktu; ama bizim beklediğimiz hep yarındı..
    Bugun hiç yaşanmadı..
    Bune sana uyardı nede bana uyardı; ama,
    çaresizlik elimizi kolumuzu bağlardı...
    Hayata isyan ederdim..
    İsyan tek arkadaşımdı..
    Bu sevdayı yaşamak ayakta tutmak kolay deildi..
    Yorardı..
    Yinede şikayet etmezdim..
    Çünki senin için herşey göze alınırdı..


  45. 2008-07-07 #45
    Seni Seviyorum Anlıyormusun?
    seni seviyorum diyorum kendi kendime
    seni seviyorum
    seni seviyorum çık gel kendini al gel bana
    her nerdeysen ve ne haldeysen çık gel
    sensizliğin acısını başkalarından saklamaktan yoruldum
    istemediğim halde gülümsemenin bende yarattığı ihanetten
    istemediğim anlarda denizi seyretmekten
    istemediğim içkileri içmekten
    bana ait olmayan sarhoşlukları yaşamaktan
    ve sensiz bir sabaha uyanmaktan yoruldum
    çık gel
    çık gel ki ellerim ısınsın
    çık gel ki başkalarına verdiğim cevaplar güçlensin
    çık gel
    çık gel ki azrail utansın
    çık gel
    sensizliğin şehrinde ateşe veriyorum saçlarımın beyazını
    sabrımın rengi siyah sanırdım oysa
    sanki yüreğim avucumda
    sanki her sabah pişmanlığını anlatan
    bir mektup atılacak kapımın altından
    sanki senin için verdiğim kavgalardan insanlar utanacak
    sanki yanılmamışlığımın gecesi sabah olacak
    sanki seni sevmemin sonucu
    sensizlik olmayacak
    çık gel
    çık gel akşamlarımın akşam sefası rengince
    çık gel aşka inanmayanların yüzünü kızartırcasına
    çık gel
    bir daha gtmeyecekmişcesine.
    çık gel..A.Ş.K.I.M..

    Seni özlüyorum.
    Gecenin en zifiri anında bile odamı aydınlatan bu aşkı özlüyorum en çok da her
    gün duyabilmek için çırpındığım sesini.
    Seni özlüyorum işte...
    Her kavgamızın sonunda çekdiğim sancıları, seni kaybetmek korkusu yüreğimi
    bir bıçak gibi kestiği anları bile.
    Seni özlüyorum kabul ettim artık bunu...
    Gözbebeklerimin içine yerleşmişsin ve dünyada iyiye ve güzele dair ne varsa
    içinde sen varsın.
    Meleklerin kanatlarında geliyorsun sen bana her gün, martıların gözlerinde.
    Bir papatya demetinin üstündeki uğur böceği oluyorsun, ayın şavkında,
    umudun mavisindeki en çok bu renge tutkunum bilirsin sen varsın.
    Yüreğime işlemişim seni bir dantel gibi ince ince düğümlerle...
    Çözülemezsin çözmem seni.
    Oradasın orada kalmalısın.
    Çünkü bir tek sen yüreğime yakışırsın.
    Her gün içimi ısıtan asıl sensin sıcacık ışıklarında tüm ruhumu saran, her yeni
    güne gözümü acar açmaz içine doluştuğunbir günaydınsın.
    Seni özlemek dayanılmaz hale geldğinde bile hiç isyan etmiyorum.
    Çünkü içimdesin ve seni göz yaşlarımla akıtmaya kıyamıyorum.
    Özlemin sancılarıyla bedenim her gün ölse de aslında her güne yeniden
    doğuyorum.
    Seni özlüyorum çünkü seni seviyorum hemde çok..
    Doğrularını yanlışlarını sorgulamadan, bir çocuk yüreği gibi
    masumca yaşıyorum seni.
    Bu hayata verdiğim her nefesde gittiğim her yerde sende benimle birlikte
    varsın.
    O yüzden yalnızlık hiç bilmiyorum.
    Asla değiştirmeden, en katıksız halinle seviyorum seni.
    Özgürleşiyor aşkımız, sevdikçe büyüyor özledikçe yüceliyor.
    İşte en çok bunu, özlüyorum seni sevmeyi özlüyorum.
    Sevdikçe daha çok özlüyorum, özledikçe daha çok seviyorum.
    Ve yokluğunla kahroluyorum
    Ve yokluğunla ben ölüyorum anlıyormusun


  46. 2008-07-07 #46
    Çünki senin için herşey göze alınırdı..

    yüreğine sağlık mişa...:)


  47. 2008-07-09 #47
    Sonsuz özlem duyuyorum şimdi sana.. Dile getirmek bile zor benim için.. ßebeklerin zırlaması gibi ağlıyorum şimdi ardından. Gözyaşlarım sana değil! Sana verdiğim zamana…


    Sus…Konuşma artık yeter! Tahammülüm kalmadı sesine. Fazla gevezelik ettin sanırım.. Kulaklarım yoruldu, dilin yorulmadı. Yüreğim yoruldu, çehren yorulmadı hayret.. Ne istersen al senin olsun. Ama artık sus.. Yüreğim ne diyor bak sana.. Zırvalayıp durmuşsun ardından.. Kimbilir neler söyledin! -Kapa çeneni!!


    Kapa gözlerini…Görme hiçbir şeyi.. ßen görmüyorum senden gayri..
    Az şeyler söyledin fazla kalp kırdın. Az kişilere baktın fazla kör ettin. Ne yaptıysan iki katını karşına verdin. Hiçbir şey çekmedin, hep çektirdin! Acı nedir bilmedin, hep zarar verdin. ßuydu senin hayatın.. Felsefe yapmıştın kendine..


    Kes sesini lanet olasıca hayat..
    Sus diyorum susmuyorsun! Gevezelik diz boyu..
    Ne yapsam tersini yapmak elinde…
    ßaşarıyorsun.. Madalya mı bekliyorsun?


    ßiraz acı, biraz hüzün, biraz karamsarlık, biraz solgunluk.. İşte benim hayat karışımım. İçmek serbest.. Tadına bakmak bedava.. Ama dikkat! Acı vermemek şartıyla…



    Format atma zamanı…
    Geçmişime format atıyorum. Anılarımı çöp bekliyor.
    Sen'i kalbimden atıyorum. Sözlerini hafizamdan siliyorum. Özlemiyorum… Sevmiyorum..İstemiyorum.. ßitiyorum her şeyi.. Yepyeni bir sayfa açıyorum kendime.. ßembeyaz..Tertemiz.. Gölgene dahi yer yok!
    Ha buarada sormayı unuttum. -Kimsiniz??


  48. 2008-07-09 #48
    Uzağımdasın..Ellerim yetmiyor sana dokunmaya..En uzun yollar bile bitiyor,sana varmıyor sonunda,görüp yıkılıyorum..Hayallerimize ne oldu?
    Neden yarım kaldı her şey? Neden her şarkı tüylerimi diken diken ediyor,seni anımsatıyor? Gelmiyorsun çünkü..Saçma sapan bir mevzunun peşine takılmışım,ona ağlıyormuşum güya..Bilmiyor musun,her damla gözyaşım sanadır!! Sanadır tüm isyanlarım,hüzünlerim.. Çiçek kokulu güzel duyuşlarım sanadır..

    El olmuş bakıyorsun uzaktan, ''sen'' kokmuş düşlerime..Kalbime vurgunların var..Dayanıyorum uzaklığına..Gönülden sevmiştim..Gönlümü vermiştim..Kendimi attığım her bir köşe,kapatmış kapılarını..MEvsimler dönüp durmuyor artık..Üşüdüğümde sıcak oldu diyorum,öylesine kaybettim kendimi..Ya da öylesine kandırmaya alıştım kendimi diyelim..Kış mevsimi geldi oturdu yüreğime..Dev dalgalar kumlara yazdığım adını her defasında siliyor...Her defasında tekrar yazıyorum,mavilerin inatçılığı bu ya o da siliyor tekrardan...Ama söyle sevgilim,kumlar biter mi?!


    Yine hüzün var gecelerde..Balkonumda müzik sesleri,muhteşem tınılar..Ve bazen sokaklarda bizim gibi dolaşan insanlar..Duymayacaını bilsem de,sana haykırmak istiyorum..Seni hep sevdim,hep!! Şimdi başka yerlere gitmeliyim..Başka yazılara..Şimdi beynim,başka yazılar için biçilmiş kaftan..Sana uymuyor artık tümcelerim..Sana uyduramıyorum kendimi..Kalbim saklandı yerine..

    Söyle ortaya yüreğini koymadıktan sonra..Neye yarar yazmak?

    Sana son kez sesleniyorum karanlık hüzünlerimle..Seni sevdim ben..MAvilerin inatçılığıyla,yağmurun saflığıyla,anne sıcaklığıyla sevdim seni..Seni hep sevdim,her şeye rağmen!
    __________________

  49. 2008-07-09 #49

    Katle kendimden başladım!


    Ne varsa geçmişten kalan,
    Paramparça olmalı!


    Anılarım mesela...


    Gülüşlerim mesela...



    Adınla yankılanan şiirlerim...


    Teninde kuruyan gözyaşlarım...



    Sonra yansıması yüzünün yüzümdeki...




    ...
    Ve sırf yüzüme çarpan yüzüm yüzünden,
    Derin bir darbe bıraktım hülyamda!


    Hüzünlerimin ayak sesleriyle,


    Çiğnendim!



    Zanlı benim!



    Faili oldum tüm senli hallerimin...


    Şimdi anlam vermeksizin akıttığım pınarlarım var...
    Kan damlıyor parmak uçlarıma, fersizliğimden... An ve an ardımda çığlıklar yükseliyor.


    Pişmanlık mı?


    Sanmam...


    Olmasını dilediğimin düşü bitti, olacaklar yaşanıyor...


    Kabul ettim her halimi ben!


    Halsizliğimi mesela...


    Sensizliğimi...


    Sonra hissizliğimi...


    Dedim ya,


    Katilim ben!



    Adam öldürmek kolay mı ?


    ''bir şehrin yürek lisanında tozlanmış bir masal anlat


    bana,gözlerinde başlat melodisini,rengi




    senin,kaybolmuşluğu bana dair olan''




    Demiştin..Masalları hiç bilemedim koca adam..Ya




    masal olsun dilindeki, sonsuza;ya da sen masalım oL




    sonuma kadar...


    ÖLSEM BİLE SEVGİLİMSİN


  50. 2008-07-10 #50
    Omzunda iki müfettiş var...




    Ömrünü faydasız, boş şeylerle geçiren,

    tarlaya tohum ekme mevsimini kaçırmış olur.

    Vaktinde tohum ekmeyen ise, hasat zamanı gelince elbette pişman olur.
    Omzunda iki müfettiş var, hep teftiş halindedir.

    Şu halde, az konuş, ağızdan çıkan sözün hayır veya şer yazıldığını unutma.
    Bir söz söylerken, hem kendinin, hem karşıdakinin ahiretini düşünerek konuş.
    Güler yüzlü olmayanın, sevgi ve itimat kazanması zordur.
    Bir müslüman, bir müslümanın yanına,

    herhangi bir iş için, rahat gidemiyorsa, çekinerek gidiyorsa,

    o kendisinden çekinilen müslümanın son nefesinden korkulur.





















    Kaynak:Dinimizislam


  Okunma: 196775 - Yorum: 206 - Amp
Kullanıcı Oylaması: /5 -