Hiç çocukları gözlemeyi denediniz mi? Biz zaman zaman yoruluruz, düşüncelerin yükünü kaldıramayız, bir parça tembellik yapmayı doğal buluruz, hani zaman bizim atadan dededen kalma mirasımız ya, ne biter ne tükenir. Peki siz, Tembellik yapan bir çocuk gördünüz mü? Kendi kendimize bir sürü rüşvet önerdiğimiz, sonunda elde edeceğimiz mükafatı bildiğimiz halde, neredeyse spatülayla kazırız oturduğumuz yere yapışan bedenimizi. Halbuki, en ufak bir cesaretlendirme bile yeter, çocukları yeni bir işin peşinden koşturmaya.


Oyunlarla, uydurdukları hikayelerle, keyifli zamanların sahipleridir onlar. Biz attığımız adımın ardından kendiliğinden gelecek olan ayağımızı bile sürüyerek getirirken diğerinin yanına, bir gün annemiz iteler arkamızdan, ertesi gün babamız. Sonra hep iyiliğimizi isteyen hayat arkadaşımız....

Bakarlar ve görürler biz de hayır kalmamış, çekiverirler desteklerini, bu defa külçeye dönmüş vücudumuzu, yoksa pelteye mi demek gerekir, kendimiz itelemeye çalışırız, ama yürümez. Onlar, yani çocuklar Durmaksızın hareket ederler. Elli dursa ayağı durmuyor diye haset eden yetişkinler de, elde edemedikleri bu enerjiden, hiç haya etmeden şikayet ederler. Bizim çatılı kaşlarımız, aralarında da öffkenin izleri derin yarıklar vardır, onlar ise dişlerini göstermekten hiç sakınmazlar, düzenli fırçalamasalar da. Bizim gözlerimizin feri kaçmıştır, mahmur ve buğulu bakarız ne dolaplar döndüğünü bir türlü anlayamadığımız çevremize. Sıkıntı ve bunaltı yakamızı bırakmaz, onca gayret ederiz sakınmaya oysa.


Gözlerimiz çakılı gibidir gökyüzüne, kanatlanmak için çaba sarfetmeyiz ama, olsun gözümüz yükseklerdedir. Memnuniyeti, tevekkülü, teslimiyeti ararız yüksek basamaklarda, bulamayız. Bulduğumuz da bizi kesmez zaten. Dünya güzeli Çocuklarsa, gözleri çakmak çakmak, bıkkınlık göstermeden, can sıkıntılarından uzak, hallerinden memnun yaşarlar. Biz kendimize bir sürü yafta takar takıştırırız, eksiklerimizi sıralar, haddi aşar, üstün varlık nisbemizi unutur, Yaradana nankörlük eder, pısırık, cesaretsiz, silik yaşar gideriz, çocuklarda Fatih Sultan Mehmed cesareti, Yıldırım Bayezid cür'eti, Abdülhamid siyaseti almış başını gider. Biz çığrıtkalığını yaparken onlar düşlerinde fezayı fethe yollanır. Bizim kesin bir kusurumuz var, bu yaşa geldik hala görmeyi öğrenemedik. Onlara habire bir şeyler öğretmeye çalışırken, bize neler öğretebileceklerini görmüyor, duymuyor, anlamıyor, bir türlü ders almıyoruz. Azizler, her birimizin evinde, apartmanında, sokağında, şehrinde birer allame-i cihan yaşıyor, farkında mıyız? Duyurulur, sokakları dolduran, cıvıl cıvıl seslerin sahiplerini görecek göz aranıyor!