Sosyal sınıflar adı altındaki bu kitap Türkiye'nin şu andaki durumunu gözler önüne sermektedir.

29 Ekim 1923 tarihinde kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti Devletinin döneminin, kapitalist ekonomi sistemini benimseme arzuları, özellikle 1945'lı yıllarda ikinci dünya savaşının hüküm sürdüğü sıralarda hız kazanmıştır. Bu hızlanmayı dönemin partisi olan Demokrat Partinin liberal görüşleri ve bu yöndeki tutumlarından açık bir şekilde görmekteyiz. Öyle ki "Küçük Amerika" yaratma çabaları ve bu çabalar doğrultusunda yapılan görüşmeler, sonrasında döneme damgasını vuran MARSHALL yardımları (1947) liberalleşme yolunda uygulanan politikaları oluşturmaktadır.

Uzun yıllar boyunca savaştan çıkmış bir milletin ekonomik yönden yetersiz olması kaçınılmaz bir durum şüphesiz; fakat bu durum Cumhuriyet döneminin ilk partisi olan CHP tarafından adeta yadsınmış ve milli bir burjuva sınıfı yaratılması hedeflenmiştir.

Bu hedeflemenin doğrultusunda ilk olarak 1923'te İzmir İktisat Kongresi toplanmıştır;ancak bu kongrenin sonunda amaçlananın doğrultusunda bir yapılanma görülememiştir. Böylece bu iktisadi sistemin yerine günün koşulları gereğince karma ekonominin daha uygun olacağı kabullenilmiştir.

İkinci dünya savaşı ile daha fazla yerleşmiş olan kapitalist sistem tam anlamıyla benimsenemediği için günün gereklilikleriyle birlikte emperyalizmin ülkemizde ister istemez hissedilmesine neden olmuştur. Bu sistem içinde sermaye sahipleri olsun, tüketiciler olsun batırmışlardır. Kapitalist sistemin devam edebilmesi ve ülkeler üzerindeki baskılarını azaltmaması, o ülkenin gelişmişlik oranıyla ilintili olduğundan.eğitimin gelişmesi de engellenmiştir.

Sosyal sınıfların evrimi Türkiye'de kapitalist sistemin , günümüzde Batı egemenliği altındaki bu gelişimi ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel unsurlara da bağlı hale gelmiştir.Yaşanan bu değişimde yeni bir devletin oluşumda birtakım çarpıkların hissedilmesine yol açacaktır.

KIR DÜNYASININ EVRİMİ

Şehir ve kırsal kesimdeki uçurumlar ve kopukluklar sosyal yapının değişiminde olduğu kadar; sınıflararası farklılıklarda da önemli unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durum az gelişmiş ülkelerin ortak sorunu olmakla beraber her ülkede farklı seviyelerde ortaya çıkmaktadır. Ülkemizde ise bu kopukluklar en üst seviyededir. Bu nedenle sömürgesi olduğu Batı ülkelerinin kültürünü gelişme sayarak değişmeye ve batılılaşmaya çalışan şehir hayatı 19. yüzyıldan itibaren emperyalist sömürünün halkası haline gelmiştir.Modernleşmeye sadece batılaşmak olarak algılanılması bunda temel nedeni oluşturmaktadır.

İki farklı sosyal yapı arasındaki çatışma, düşünce ayrılıklarından kaynaklanıyorsa, köyler tamamıyla batılılaşmanın karşısında bir tavır ve tutum izledikleri biline gelmiştir. Yine de meydana gelen değişimlerden pek de etkilenmediği varsayılan köylü kesimi, şehirle devamlı şekilde bağlantı halindedir. Öyle ki dış ilişkiler bazen köklü değişikliklere neden olmuştur. Hatta yaşanan bu değişimler köylerin yok olmasına ve hatta yeni köylerin kurulmasına bile neden olmuştur. 19. yüzyıldan itibaren Osmanlı Devleti'nin kapitalist ekonomi sistemine doğru açılmasıyla birlikte köylerde daha fazla derecede parçalanma görülmüştür. 1838'de Ticaret Antlaşması imzalanmıştır. Kır ekonomisinin üzerinde etkisini göstermeye başladığı yıllar ise 1840'lı yıllardır; ancak 1950'den sonra göze çarpan bir parçalanma vardır. Bu parçalanmayı kapitalist sisteminin eseri olarak görebiliriz.

DEMOGRAFİK EVRİMİ

Demografik evrimin ailemizde üç şekilde olduğunu söyleyebiliriz. Bu üç olgu, aileye göç dalgası ve ülke dışına olan göç, doğal nüfus artışı, köylerden şehirlere göç şeklinde sıralanabilir. Ülke dışından göç, özellikle 1774 Kırım Savaşı'ndan 1950'li yıllardaki Bulgaristan'da yaşayan Türklerin Türkiye'ye gelinceye kadar olan süreyi kapsadığını söyleyebilmektedir.

Osmanlı Devleti zamanında göçlerle gelenler devlet tarafından eski topraklara, meralara yerleştirilmiştir. Dışarıdan gelenlere yerel halkın elinde bulunan toprak kadar toprak verilmektedir. Bu şekilde uygulanan politika farklı ırklar arasında eşitlik ilkesine göre bağlı kalındığının bir göstergesidir.

KIRDAN ŞEHİRE GÖÇ

Genel olarak baktığımızda kırdan en büyük kente doğru bir akış olduğunu görmekteyiz. Belirtilen bu sebeplerin dışında kalan askeri bölgelerde bir yığılma ve aşiretlerin, diğer bir etken olarak yer değiştirmesidir. 1965'de Trakya'da askeri birliklerin bu bölgeye yerleşmesinden doğan faktör ile Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde de aynı geçerli bir sebep teşkil etmektedir. Köyden kente göçlerin dağılımına baktığımızda Türkiye'nin en büyük illerini barındıran Marmara Bölgesi başta gelmektedir. Bu bölgede dış ağırlıklı nüfusun %34,5'ü bulunmaktadır. İstanbul'da ise nüfusun %27,5'i göç etmiş insanlardan oluşmaktadır.Daha sonra Ankara ve ona komşu olan Eskişehir'dir. Sonrasında ise İzmir ve sınır komşuları, ardından Adana ili ve komşuları olan Hatay ve Mersin gelmektedir. Bu dağılımlara baktığımızda genel itibariyle ülkenin en büyük illeri oldukları görülüyor. Göç olgusunun altında yatan esas faktör sanayileşmenin ve iş olanaklarının fazlalığından kaynaklanır.. Bunun yanında hizmet sektörünün yoğun bir şekilde bu illerde bulunması , kırdan kente olan göçlerin yoğunluğunda diğer önemli faktörü teşkil etmektedir.Görüleceği üzere büyük kentlerin kozmopolitliğinde göçlerin sürekliliği etkili olmuştur.

Kırdan kente göç olgusunu incelediğimizde temelde demografik evrimin, ekonomik evrim sonucu ortaya çıktığı bilinmektedir. Türkiye'deki var olan göçlerin niteliği şehrin cazibesinden ziyade kırın iticiliğinden kaynaklanmaktadır.

Türkiye'de hareketsiz nüfusa sahip yerleşim alanlarının olduğu pek söylenemez, fakat bunun en aza indirgendiği Ege ve Güney Bölgelerimizdeki örneklerinde rastlamaktayız. Bunun nedenini ise bu bölgelerin tarıma elverişli arazilere sahip olmasında ve küçük ya da büyük mülkiyetlere sahip kişilerin teknolojik aletlerin kullanımının yoğunluğundan anlayabilmekteyiz. Oysa Doğu bölgelerimizi incelediğimizde görmekteyiz ki gerek coğrafi koşulların yetersizliği, gerek elverişsiz topraklar ve de gerekse arazinin büyük toprak sahipleri tarafından gasp edilmiş olması, göç etmeyi adeta mecburiyet haline getirmektedir.

Bölgede para ekonomisine geçilmemiş olmasından, eski sosyal yapıların kendilerini korumaları daha da kolaylaşır. Haberleşmenin de az olması ile ülkenin iki tarafında zıt kutupların oluşmasına sebep oldu.Orta bölgelerde ise göçlerin en fazla derecede görülmesi durumu var iken, Güney Doğudaki ise çok az bir kesim değişimden etkilenmiştir.

SOSYO-EKONOMİK YAPILARIN EVRİMİ

Kapitalist üretim ülkeye getirilen çeşitli araçların girişi işlerliğinin etkinliğinin sonucunda oluşur.Bu ekonomik sistem toplumda değişmelere ve sosyo -siyasal bakımdan çözülmelere sebebiyet vermektedir.

Bu değişim iki şekilde oluşur. Kapitalist sistem öncesi yapıların çözülmesi, değişime uğraması bu zaman içinde kapitalist güçlerin kendi egemenliklerini arttırması ve pekiştirmesidir .Oluşa gelen değişim, kırsal kesimlerde ve bu kesimlerde görülen adeta feodal bir yapı özelliği gösteren aşiretlerde bir yıkıma neden olmuştur.
Kapitalist Öncesi Yapıların Evrimi: Doğu Anadolu'daki aşiretlerde görülmüştür.Daha sonra bu aşiretlerin uzantısı olarak kapitalist işletmelerde göze çarpmaktadır.
DOĞU'NUN EVRİMİ: Doğu'daki sorunlar etnik bir sorun olan Kürt Sorunu'na bağlıdır. Osmanlı Devleti'nde aşiretlerin iç yapılarına dokunulmamıştır. Sadece onların reislerine Sancak Beyliği verilerek aşiretlere mensup insanlarla olan ilişkilerine dokunulmamıştır. 18. yüzyılda Orta ve Batı Anadolu'da bir çözülme olmasına rağmen Doğu'da 19. yüzyıla kadar herhangi bir değişim olmamıştır.
Bugün bile Doğu-Batı arasındaki farkın temelini kopukluk oluşturmaktadır. 19. yüzyılda Doğu'daki değişimin temeli aslında Batı'nın isteklerine uymak için Osmanlının yaptığı ve geçirdiği değişimin bir sonucudur. Batı'daki feodal yapıları yıktıktan sonra Doğu'ya yönelinmiştir. Kavalalı Ahmet Paşa'nın Suriye'den geçerek Doğu'dan ilerlemesi, bu bölgelerdeki feodal güçlerin stratejik önemini vurgular. Bundan yararlanan ise Mehmet Ali Paşa Olmuştur.

Osmanlı Devleti'nin Kürt Beylerine karşı tutumunun değişmesi, Kürt Beylerini yıkan değişim için ortam hazırlar. Bu kez de yerine şeyhler yer alır. Aşiret alt yapısını korumasına rağmen üretim ilişkilerini değiştirmeye başlar. Önceden angarya olarak verilen vergileri daha sonradan ortakçılık olarak değiştirdiler. Bu da toprağın daha fazla sömürülmesine neden oldu. Bölgedeki tütün cinsinin yetiştirilmesi, para ekonomisinin ülkeye girmesine neden olur. Bu da kabile yapılarının çözülmesine neden olur.

İlk başlarda bol ve ucuz emekten yararlanmak için yapıları korunur. Batı'da kapitalist ekonomiyle birlikte Doğu'daki yapılanmanın anlamsız ve imkansız olduğu anlaşılmıştır.1960'lı yıllarda ise çözülme dönemine girilmiştir. Doğu'da kapitalizme karşı varlığını sürdürmekte direnen göçebe Kürtler, büyük aşiret yapılarıyla büyük tarım mülkleri alanında kendini açığa vurur.

1945'ten sonraya baktığımızda ise bu tabloda bir değişim oluşur. Oluşan boşluk, yaş grupları tarafından doldurulur. Nüfusta hızla ilerleme göze çarpar. Kişi başına düşen milli gelir ise 1938'dekini bulup üstüne çıkar.

Dışarıdan yapılan doğrudan ya da dolaylı olarak desteklenen köy nüfusunda hızlı bir artış olur. Bu ilerleme olmaksızın nüfusun artışı, büyüme ve hastalıklara karşı yapılan çalışmalarla nüfus artışı, büyüme ve hastalıklara karşı yapılan çalışmalarla nüfus artışı olmuştur. Ölüm oranı düşmüştür. Yaşam standardının artış göstermesi ayrıca önemlidir. 1970'li yıllarda ise işçi göçleriyle nüfusta bir durulma görülmüştür. Bu göçler 1960-1970 tarihleri arasında nüfusun düşmesinde oldukça etkili olmuştur.

Köylerdeki nüfus oranını karşılaştıracak olursak üç ayrı dönem olarak bakmamız gerekiyor. 1945 öncesi, köyden kente göç fazla olmasa da, esas doğan çocukların ölmesi, ülkenin genel nüfus artışının geride kalmasında neden teşkil etmiştir. 1940'la 1945 arasında bu daha da artmıştır. 1950'li yıllara kadar dayanmaktadır. 1950'lerden sonra ise köy nüfus artışının düşmesi ile şehirlere doğru göçleri ortaya çıkarmıştır. Topraklara arazi sahiplerinin el koymasını da görmekteyiz.Ayrıca makineleşmenin (üretimin) küçük köylülerin orman ve meraları açarak tarım alanı haline getirmeleri durumları da mevcuttur; fakat ne yazıktır ki artış görülememiştir Köy ekonomisini canlandıracak herhangi bir ıslah yapılmaması ilk önce köy halkının şehre yığılmasına daha sonra dış ülkelere doğru bir göç dalgasının yaşanmasına neden olmuştur.

Göçün yurt dışından ülkeye yapılması demografik yönden olumlu bir gelişmedir. Azınlıkların yurt dışına göçleri ise olumsuz bir durum oluşturur. I. Dünya Savaşı sırasında Rum-Ortodoks ahalinin Anadolu'dan kaçışı ya da Yunanistan'daki Türk ahalisiyle mübadelesi kırsal yapılar üzerinde oldukça etki yapmıştır. Doğu'daki Ermenilerin yurttan çıkarılmalarıyla topraklarını da ağalar işgal etmiştir. Savaş bitiminde geri gelip topraklarını istemelerini, bunun korkusuyla köy ağalarını zorunlu mücadeleye katılmaya itmiştir. Köy ağalarının bu şekilde bir karaktere bürünmelerine yol açmıştır. Bu durum feodal bir yapının oluşturmasında etken bir rol oynadı. Köylü halk ile toprak ağası arasında temel eşitsizlik gözle görülür şekilde ,uçurumlara ve ilişkilerin kopuklarına meydan verdi.

Azınlıkların yurttan çıkışlarıyla ticaret yerli esnafların eline geçti. Böylece yerli esnafların üzerindeki denetiminde, malların elden çıkarılması denetleniyordu.

Genel olarak baktığımızda göçlerle ilgili olan demografik evrim niteliklidir. Bu da demografik ilerlemenin temelinde en önemli olarak nüfus artışı olduğudur.

Türkiye'nin I. Dünya Savaşı sonrasına baktığımızda, on yıllık bir savaştan çıkan bu milletin nüfus yapısı alt üst olmuştur. Belirli yaşlar arasında boşluk oluşturmuştur. Aynı olay I. Dünya Savaşı sırasında da göze çarpmaktadır. Buna bir de ekonomik buhran(1929) da eklenince ölüm oranının artmasına neden olmuştur.

GÖÇEBE AŞİRETLERİN EVRİMİ

Güneydoğu Anadolu'nun en uç kesiminde göçebe olarak yaşayan, yok olmuş bir kültürün devamını yaşatmaya çalışan bir kesim vardır. 1945'li yıllardaki büyük sıçrama Doğu bölgelerde diğer bölgelerle nazaran daha fazlasıydı. Bu da meraların, otlakların tarım arazisine çevrilmesine paralel olarak da arazi kiralarının artmasına, devlet ve yerleşik halk tarafından sömürülmesine neden olmuştur.

Bu sıkıntılar yüzünden kabileler giderek erimiş ve zamanla yok olmuşlardır. Onların yerine (Rumo) denilen yerleşim alanları oluşmuştur. Aşiret Reisleri ise göçebe olarak hayatlarını devam ettiren topluluklara otlak kiralamıştır. Bu paraları toplayarak toprak sahibine iletilmiştir. Bu göçebe yaşam er ya da geç bitecektir.

DOĞU'DAKİ BÜYÜK TARIM MÜLKLERİN EVRİMİ

Doğu'daki evrim toprağa dayalı olduğu için bunun temelinde feodal-kabileci geçmişte aramak gerekir. Bu yapılarda ülkenin sosyo-ekonomik yapısının değişimine sebep olmuşlardır. Eski yapıların, bölgedeki sosyo-ekonomik hayatın hızlı evrimine rağmen, her şeyi elinde bulundurma iddiası vardır.

Kapitalist sistem, makineleşmiş tarım içinde köylüleri tarım proletaryası olarak kullanmıştır. İşsizlik yüzünden eskiden bağlı oldukları toprak ağalarından kurtulurlar. Bu kez de kaçınılmaz olarak kendilerin sınıf çatışmaları içinde bulurlar. Bunun sonunda emperyalist sömürünün Doğu Anadolu'daki en son kademede olması durumu ortaya çıkmıştır.

KAPİTALİST ALANDA EVRİM

Kapitalist sistemin oluşturduğu, ortaya çıkmış olan egemen sınıfta üretici arasındaki ilişkiyi engellemez. Tersine yeni bir sosyo-ekonomik yapıların oluşmasını kolaylaştırır. Kapitalist yapılar kendi içinde zamanla değişik şekillere bürünerek kendine yeterli mal ekonomisi yerini alır.

Bu sistem içinde üreticilerle tüccar arasında keskin çıkar karşıtlığı himayeci ilişkiler ardına gizlenmiştir. Ürününü satabileceği en yakın yerde kasabadaki dükkan sahibi onun dış dünyayla ilişkisi olmakla kılınmayıp devletin hemen hemen hiçbir şekilde sağlamadığı sosyal yardım mekanizmasının da tüccar sağlamaktadır.

KÜÇÜK MÜLKİYETE DAYALI KÖYLER

Yerleşim alanında yaşayanların hepsinin küçük mülkiyetleri olan egemen bir kesimin olmadığı köylerdir. Önceden kırsal kesimin yerleşme yeri coğrafi koşullara dayanılarak oluşan daha sonraları bu faktörler değişmiş; şehre uzaklık, dış pazara açılan şartlarda belirlenmeye bağlanmıştır. Bu köydeki üretimin ürün fazlalığı ise toprağın niteliğine - niceliğine bağlıdır.

Makineleşmiş dönemin ortakçılarıyla - makineleşmemiş dönemin ücretli emekçileri büyük işgücüne ihtiyaç olan yerlerde yada şehirlerde çalışan gezgin emekçileri oluşturur. Bunlarda şehir proleteryasını -lumpen proloteryasını oluşturur. Evrimin bu denli hızlanması köyde de siyasallaşmayı ortaya çıkartır. Bunun da önüne geçemeyerek 1961 Anayasasında köylülerin siyasetle uğraşmaması gerektiğini ifade etmişlerdir. Fakat köydeki halk göçlerle birlikte kasabalarda şehirlerde siyasetle uğraşmaya devam etmiştir. Emekçi sınıf burjuvaziyle olan kişisel ilişkileri arasında boğulup kalmışlardır.

BÜYÜK TOPRAK MÜLKİYETİNE DAYALI KÖYLER

Doğu ve Batı arasında büyük mülkiyetlerde farklılık vardır. Batı Anadolu'daki büyük mülkiyetler kapitalist üretim amaçlı mal üretmektedir. Çalışan kesime iş göçüne bakarsak benzer özellik kaydetmesi, emekçi kesim olması aynı kefeye koymamıza yetmez. Bu iki toplumun değişimleri de farklı şekilde gelişir. Batı daha önce kapitalist güçlerin ülkeye girmesi 1774'de antlaşmayla başlarken Doğu'da 19. yüzyıla kadar herhangi bir değişim yoktur. Koşullar ve bu koşulların sonuçları da farklı olmuştur.

19. yüzyıl sonlarına doğru başlayan makineleşme 1920-1930 yılları arasında duraksama (1929 Dünya Ekonomi Buhranı) görülmüştür. Bu durum farklı şekillerde açığa vurur. Tarım mülkiyetinin yeniden oluşmasına ve göçlerin başlamasına neden olur.

Doğudaki eski sosyal yapı tüketim ihtiyaçlarına yönelik değişimini izlemez. Bu insanların kendi ürettikleri kendilerine yetmekteydi. Osmanlı'da bunun iç yapısına dokunmamıştır. Bir çok kişi yerine tek kişiyle uğraşmanın daha basit olması, bunun yanı sıra ucuz emek ve mal alınması Doğu'daki gelişimin olmasına zaman kaybettirmiş, Batı'daki kapitalist sistemin pekişmesi sayesinde Osmanlı böyle gitmeyeceğini anlayarak toprak ağaları üzerindeki tutumlarını değiştirmiştir. Bu toprak ağalarının yerine şeyhlerin geçmesi onların yüzünden istemeyerek de olsa para ekonomisinin bölgeye girmesi, toplumun zanaatlar üzerine çalışmaları evrim sürecini arttırmıştır. Günümüzde bile hala bazı bölgelerde etkilerini sürdürmektedirler. Batıda daha erken bir geçiş olduğundan günümüzde güçlü toprak sahipleri yoktur. Hatta devlet küçülen arazileri büyütmek, tekelleştirmek için çalışma yürütmektedir. Çünkü toprakların miras olarak dağıtımından gittikçe araziler küçülmekte ve verim düşmektedir.

Emperyalist Sömürünün Kademeleri

Ülkemizdeki sömürü iki büyük sınıfın ticari ve mali büyük burjuvazisiyle köylerdeki büyük toprak sahibi tarım burjuvazisi arasında kurulmuştur. Bu düzen cumhuriyetin kurulduğu dönemde ortaya çıkmıştır. Şehir burjuvazisi oluşturma çalışmaları ilk yıllarda başlamıştır. Devlet,burjuva sınıfı oluşturmak için destek vermiştir. Daha sonra II. Dünya Savaşı sırasında bu denge bozulur gibi olsa da 1950 yıllarda kabul edilen dereceli seçme sistemi ile yeniden sağlanılması için çaba sarf edilmiştir.

Prekapitalist alanın ülke genelinde yetersizliği ve güçsüzlüğünü de beraberinde getiren bu siyasal yetersizlik Doğunun Batı tarafından sömürülmesine neden olmuştur. 1950 yılından sonra hızla artan kapitalist ilişkilerle Doğu-Batı arasında uçurumlar oluşturmuştur.

Doğu Anadolu'daki egemen sınıfın izlediği yol, onu emperyalizmin en büyük yararı sağlaması uğruna Batı'nın büyük burjuvazisiyle sıkı bir işbirliğine götürür. Doğu Anadolu'nun egemen sınıfı tarafından sömürülmesini engelleyecek biçimde kurmaktadır.

Doğu Anadolu'daki kapitalist ilişkilerin hızla evrimleşmesi buranın egemen sınıfının, önder olma niteliklerinden soyutlayarak ülkenin egemen sınıfı içinde eritir. Doğu Anadolu'daki halkın tepkisi sömürücülerin tamamına karşı yönelir.

KIRLARDA SOSYAL SINIFLAR

Sonuç olarak bakıldığında kapitalist ilişkilerin, para ekonomisinin köylere girmesiyle bunların sosyal ekonomik yapılarında dejenere oluşturmaktadır. Hayat şartlarını da alt üst eder. Bunun yanında ise çelişkiler su yüzüne çıkar. Siyasal olarak olsun dini gericilik sömürü ortadan kalkar. Halkta bilinçlenme oluşur. Bu da mevcut olan yapıların değişmelerine yönelik en önemli güç olarak karşımıza çıkar.

Toprağın ilk kez ele geçirilmesi 19. yüz yılda başlar. Esas olarak Hıristiyan azınlıkların topraklarının işgaliyle tamamlanır. Bu işgal önce fiilen sonra medeni bununla yasal olarak gerçekleşir. 1950'de başlayan tarım politikasıyla başlayıp 10 yıl içinde tamamlanmıştır. Bu gelişmeler büyük tarım burjuvasını işini tarım araçları konusunda yatırım yapmaya yöneltmiştir. Böylece şehir burjuvazisini ortadan kaldırmak artık değerin tümünü kendi elinde tutmak ister.

1970 Öncesi Şehir Çevresinin Evrimi

Şehirlerin evrimi bulundukları yerlerin konumlarına göre değişir. Maden şehri, Başkent, Liman Şehri, örnek; İstanbul'un evrimi ise sanayileşmesi iki kıtayı bağlayan konumda olması tarihi bir üstünlük olması gibi faktörlerle şehirlerin değişimi evrimi gerçekleştirir. Bu şehirler emperyalist sömürünün Türkiye'deki uçları ve çıkış noktalarıdır. Türkiye'deki şehir ağı kademeleşmenin büyük merkezlerinden sonra bölgesel şehir merkezleri daha sonra ise mahalli pazarlar gelir. Bu halka içerisine küçük merkezleriyle Pazar - kasaba niteliğindeki ilçe merkezleri de girer.

Ekonomik Yapıların Evrimi

Şehirlerdeki kademeleşme işlenmiş hammaddelerin dağıtımı bir yanda ise tarım kesiminden gelen hammaddelerin bir araya toparlanmasını sağlayan bir ağ olarak belirlenir. Emperyalizmin ürettiği malların karşısına o, Batı kültürünün taşıyıcısı olarak belirlenen her nesneyi tehlikeli sayan ve peşinen mahkum eden bir başka ideolojiye dikilir.

İşte bu gözle görüldüğü içindir ki matbaada basılan kitaplar yok farz edilir.. Kır kesiminde üretilen zenginliklerin büyük şehir burjuvasıyla şehirlerde kullanılması Türkiye'de Şehir imgesini belirler.

DEMOGRAFİK YAPILARIN EVRİMİ

1950'den sonra uygulanan tarım politikası ile köylerden gelen güçlü göç eğilimiyle şehirlerin emme gücü çelişkilerini yaratmıştı. Şehirde görülen sanayileşme köylerdeki makineleşmeden sonra geliyordu. Böylece şehirlerin yetersizliği gözler önüne seriliyordu. Köylerden şehirlere göçen insanların lümpen proletaryasını sıkıştırmakta ve onlardan ayrı bir şekilde yaşamaktadır. Buna istihdam alanında "Gizli İşsizlik" veya "Belirsiz İşler Kategorisi" diye önümüze çıkmıştır diyebilmekteyiz.

BÜYÜK BURJUVAZİ

İkinci Dünya Savaşından sonra dış sermayenin ülkeye girmesiyle emperyalist ülkelere açılma bu şekilde olmuştur ve bu tarihten itibaren ülkeyi daha iyi sömürmek için sermaye ve teçhizat ülkeye getirilmiştir. Kurulu yeni alanlarda yerli burjuvazi ise araç olarak görülmüştür. Bu ona daha fazla para kazanma yolunu açmış olur. Buna örnek Marshall yardımlarını verebiliriz. Sözde verilen yardımlarla tarım yoluyla kalkınma amaçlansa da gerçek Amerikalaşmadan başka bir şey değildi. Tarım arazisi gelişip ilerleyecek, böylece yerli burjuvazi güçlenecekti.

1960'a kadar böyle sürmüştür. !960'ta hükümet darbesi ülkeyi DP'den uzaklaştırmayı hedeflemiştir. Arkasına askeri kesimi de alan şehir burjuvazisi ekonomik buhranı, ithalat ve ihracatın durgunluğunu sonuçlandırmıştır. 1950 - 60 yılları arasında yapılan ithalat kısıtlamaları, büyük burjuvazinin zenginleşmesini sağlarken ortada büyük bir dengesizlik oluşturmuştur. Bu darlık ülkenin borçlarını ödemede de güçlüklere neden olmuştur. Yapılan sermaye birikimiyle toplanan paraları yerli burjuva meydana getirilmiştir. Burjuva sınıfının borçlanma mekanizmaları yüzünden dış sermayeye bağlılık ve tarım iş gücünün fazlasının göçü, iş gücü yarattıktan sonra emperyalizm büyük burjuvaziyi sanayi yatırımlarına yöneltmeye başlamıştır. İlkel bir şekilde yapılan sömürüyü daha üst seviyelere taşımak için sanayileşmede artık ilkel sömürüden uzaklaşıp sınırlı tüketimle, harcamayla yüksek karlar elde etmektir. Suni ürünler, mal darlığı ve tekel durumu yaratmaktır. En az yatırımla en fazla kar sağlamaya elverişli usullere yönelmekteydi.
Sonuç olarak diyebiliriz ki; şehir büyük burjuvaziyle büyük arazi sahiplerinin arasındaki karşıtlık siyasal rejimin evrimini belirleyen karşıtlıktır.

KÜÇÜK BURJUVAZİ

Bu tabakanın başlıca niteliği her zaman her yere alışmasıdır. Bir yandan işçi sınıfını çoğaltırken diğer yandan zirveye üst kesime tırmanmaya çalışan kesim oluşturur.

Bu kategorinin en alt kademeleri bir yandan üstü başı ve evsaflı işçiler aracılığıyla proletaryaya, öte yandan kamu görevlilerinin en alt basamağı proletaryaya karışır. Üst kademelerinde ise sahici burjuva çevrelerine ulaşmak için devlet memurluğu hiyerarşisi ile sanayi ve hizmet sektörlerindeki kadrolar hiyerarşi basamak olarak kullanılır.
Demek oluyor ki bütünü içinde küçük burjuvazi birbirinden farklı iki unsurlu ortaya çıkmaktadır.

ŞEHİR PROLETERYASI

Sayıca ifadesi en güç olan sınıftır. Türkiye'de proletaryanın evrimi sanayi sektörünün yapısına da bağlı durumdadır. Yani bu sektörün çeşitli alanlara dağılımı kadar işletme büyüklükleri de söz konusudur. İkinci Dünya Savaşı öncesinin sanayileşme yapılarına bağlı bu olgular, bu yapılarla birlikte evrimleşmeye uğrarlar. Böylece önce devletin "işveren" olarak etkinliği elden bırakması 1950 - 60'lı yıllarda özel teşebbüse dayalı, ikinci sanayileşme dalgası proletarya içinde imtiyazlı bir kesim oluşması hayalini silip yok ederken, sermayelerinin sanayi sektörüne yönelmesi sonucu doğan rekabet de işçinin durumunun da, kişisel düzeyde bir değişmeyi gitgide umulur olmaktan çıkar.

Emperyalizmin 1960'dan sonraki yıllar boyunca Türkiye'de verdiği aşamanın belli başlı özelliklerinden biri kendi yararına çalışmamasıdır. Evrim özellikle İstanbul'la ilgili olarak son derece açık seçiktir. Bu şehir Avrupa'ya giden işçi kafilerinin çoğunluğu meydana getirmek gibi imtiyazlı bir durumdan başka, Avrupa emek borsasına doğru yola çıkan köylü unsurların zorunlu olarak yerini alma özelliğini de kaydetmiştir. Böylece büyük şehirde daha önce yerleşmiş işçi kitleleriyle köylerden şehirlere doğru akan emekçi kitleler arasındaki karşıtlık aşılma yoluna girer ve bu süreçle risk işçi sınıfı hem nicelik, hem de nitelik olarak güçlenip pekişir.