Bu törende, ölen kişinin cesedi çadırın içinde yere yatırılır; yakınları çadırın dışında koyun, at, sığır cinsinden kurbanlar kesip yere bırakır; sonra hep birden atlara binip ağlayarak, kurt gibi uluyarak çadırın çevresinde yedi kez dönerler, sagular söylerler, bir yandan da yüzlerini bıçakla çizerek kanatırlardı. Zamanı gelip de ölü gömülünce yeniden kurbanlar kesilir, mezarın çevresinde de atlarla yedi kez dönülürdü. Türklerdeki “Şamanlık” inancına göre, ölen bir kişinin ruhu göğe çıkamazdı. Cesetten ayrılan ruhların bir “temizlenme” devri geçirmeleri gerekirdi. Bunun için, ilkbaharda ya da yazın ölenler yapraklar sararınca; güzün ya da kışın ölenler yapraklar yeşerince gömülürdü. Ölenlerin değerli eşyası ve yakılan atının külü de birlikte gömülür; mezarının çevresine de hayatta iken öldürdüğü düşman sayısınca taş ya da heykel dikilirdi. Bunlara da “balbal” adı verilirdi. Ayıca, yuğ törenine özel olarak ağlayıcılar gelir ya da getirilirdi. Bunlara “sığıtçı” denirdi.


UYARI: Gerek “sığır” ve “şölen” , gerekse “yuğ” törenlerinde çalgıyla söylenen bu şiirler, söylendikleri çağda yazıya geçirilmemiştir. İslamiyet’ten sonra, 11. yüzyılda, Kaşgarlı Mahmut’un ‘’Divan-ı Lügat’it Türk’’ adlı eserinde Saka Türkleri hükümdarı Alp Er Tunga’nın ölümü üzerine söylenmiş bir sagu örneğine rastlanmaktadır. (Alp Er Tunga Sagusu)