Edebiyat ; duygu düşünce ve hayallerin söz ve yazı halinde etkili bir şekilde anlatılması sanatıdır.

a.Sözlü Türk Edebiyatı

Türk dilinin , edebiyat olarak ilk örenekleri sözlüdür.Bunlar halk dilindeki destan ve efsanelerdir.Destan ve efsaneler bir milletin fikir ve düşünce tarihidir.Zafer ve acılarının hatıra defteridir.Destan ve efsanelerde Türklerin düşünce ve inançları , milli kahramanlıkları anlatılmaktadır.Orta Asya Türklerinin en önemli destanları ; Saka Türklerinin "Alper Tunga" ve "Şu" , Hun Türklerinin "Oğuz Kağan" , Göktürklerin "Bozkurt" ve "Ergenekon" , Uygurların "Türeyiş" ve "Göç" , Kırgızların ise "Manas" destanlarıdır.


Dede Korkut Hikayeleri de yazılı hale gelmeden önce , sözlü edebiyatın ürünleri durumundaydı.Oğuz Kağan Destanı ile Mete'nin hayatı arasında büyük benzerlikler bulunmuştur.Fakat Mete , Oğuz Han'dır diye kesin bir hükme varılamamıştır.Türk destanlarında genellikle gökten inen ışık , kurt , bazı mucizevi güçler motif olarak işlenmiştir.
Sav , koşuk ve sagular da Türk edebiyatının sözlü ürünleri arasındadır.Türkler, ölüm törenlerinde (yuğ) matem şiirleri söylemişlerdir.Bu şiirlerden halka hizmet eden , halkın değer verdiği üstün komutan ve hükümdarlar için söylenenlere "sagu" denilmiştir.Saka Türklerinin hükümdarları olan Alper Tunga'nın ölümünden sonra söylenen sagu , buna en güzel ve en meşhur örnektir.Koşuklar , şölenlerde kapuz eşliğinde söylenip çalınan , aşk ve tabiat temalarını işleyen manzum eserlerdir.Savlar ise atasözleridir.Bunlardan başka Bizans kaynakları , Hunların kendilerine mahsus halk türküleri söylediklerini yazmaktadır.


b.Yazılı Türk Edebiyatı

Türk edebiyatının bilinen ilk yazılı örnekleri VIII. yüzyılda taş üzerine kazınarak yazılan Orhun (Göktürk) ve Yenisey Kitabeleri'dir.Orhun nehrinin eski yatağı üzerinde bulunan Orhun Anıtları ; Kül Tegin (732) , Bilge Kağan (735) ve Tonyukuk (720-725) adlarına dikilmiştir.Anıtlardaki kitabeler , zamanına göre akıcı ve edebi bir dille yazılmıştır.Göktürk alfabesiyle yazılan kitabelerde Türklerin devlet anlayışı , devlet görevlilerinin sorumlulukları ve vatan sevgisi konularına değinilmektedir.Ayrıca , Türk beyleri ve kavimlerinin eleştirileri yapılmaktadır.Türklerin , Çinlilerin yıkıcı propagandalarına nasıl kurban gittikleri sergilenmekte , bağımsızlığı geri almanın ne kadar zor gerçekleşeceği anlatılmaktadır.Devlet kurma ve bağımsızlık fikirlerinin de işlendiği kitabelerde , geleceğe yönelik değerli öğütler verilmektedir.

Orhun Kitabeleri , Türk kültür tarihi açısından büyük önem taşımaktadır.Çünkü bunlar , Türkçenin , Türk edebiyatının , Türk tarihinin ilk yazılı belgeleridir.Orhun Kitabeleri'nin yazarı Yuluğ Tigin (Yolluğ)'dir.Kitabeler , ilk olarak İsveçli bir subay tarafından tarafından bulunmuştur.Daha sonra 1893 yılında Danimarkalı dahi bilgin Wilhem Thomsen kitabeleri çözmüştür.Kitabelerdeki yazılardan ilk olarak ; Tengri , Türk ve Kül Tegin kelimeleri okunmuştur.Thomsen kitabelerin tam tercümesini 1922 yılında yayınlamıştır.Kitabelerin bulunuşu , dünyada yankı uyandırmış ve Türk kültürüne karşı ilgi artmıştır.

Ergenekon Destanı

Göktürk Menşe Efsaneleri ve Ergenekon Destanı'na Göre Türklerin Tarih Sahnesine Çıkışı Göktürklerin "Kurttan Türeyiş"lerine dair Çin kaynaklarında da geçen üç efsane vardır. Aslında bu efsanelerin hemen hemen aynısı M.Ö. 119'da Hunlar tarafından büyük bir yenilgiye uğratılan Wu- sunlar için söylenir. Efsaneye göre Hunlar bir taarruz neticesinde Wu-sun kralını öldürmüş, onun oğlu Kun-mo küçük olduğu için Hun hükümdarı ona kıyamamış ve çöle atılmasını emretmiş. Küçük

Kun-mo dişi bir kurt tarafından emzirilmiş ve bu olayı uzaktan seyreden Hun hükümdarı, çocuğun kutsal biri olduğuna inanarak, büyüdüğünde onu Wu-sunların kralı yapmış, içinden Göktürkleri de çıkaran, Çinlilerin Kao-çı (Yüksek Tekerlekli Arabalılar) ve T'ieh-li (Tölös) dedikleri, Orhun nehrinden Volga kıyılarına kadar geniş bir alana yayılan bu güçlü Türk kavimler topluluğu için de "kurttan türeyiş" efsanesi aynı motifi işler. Çin'deki Toba sülalesi devri kaynaklarında efsane özetle şöyle anlatılır: "Kao-çı kağanının çok akıllı iki kızı varmış. Öyle iyi kalpli ve akıllılarmış ki, babaları onların ancak tanrı ile evlenebileceklerini düşünerek, kızlarını bir tepeye götürmüş. Ancak tepeye ne tanrı gelmiş ne de onlarla evlenmiş. Kızlar burada beklerken ihtiyar bir erkek kurt tepede dolaşmaya başlamış. Küçük kız, kardeşine bu kurdun tanrının kendisi olduğunu söyleyerek tepeden inmiş ve kurtla evlenmiş. Bu suretle Kao-çı halkı bu kız ve kurttan türemiş." Bu efsanelerin tekamül etmiş şekli, tarihî realiteye de uygun olarak, Göktürk menşe efsanelerinde ve Ergenekon Destanı'nda görülür. M.S.570'te ortaya çıkan Çin'deki Sui Sülâlesi devrinde Göktürklerle yakın münasebet kuran Çinliler, Türklerden öğrendikleri efsaneyi tarih yıllıklarında not etmişlerdir. Efsane şöyledir:

"... (Göktürklerin) ilk ataları Hsi-Hai, yani Batı Denizi'nin kıyılarında oturuyorlardı. Lin adlı bir memleket tarafından, onların kadınları, erkekleri, büyüklü-küçüklü hepsi birden yok edilmişlerdi. Yalnızca bir çocuğa acımışlar ve onu öldürmekten vazgeçmişlerdi. Bununla beraber onun da kol ve bacaklarını kendisini Büyük Bataklığın içindeki otlar arasına atmışlardı. Bu sırada dişi bir kurt peyda olmuş ve ona her gün et ve yiyecek getirmişti. Çocuk da bunları yemek suretiyle kendine gelmiş ve ölmemişti. (az zaman sonra) çocukla kurt, karı koca hayatı yaşamaya başlamışlar ve kurt da çocuktan gebe kalmıştı. (Türklerin eski düşmanı Lin devleti, çocuğun hâlâ yaşadığını duyunca) hemen kendi adamlarını göndererek, hem çocuğu hem de kurdu öldürmelerini emretmişti. Askerler kurdu öldürmek için geldikleri zaman, kurt onların gelişinden daha önce haberdar olmuş ve kaçmıştı.

Çünkü kurdun kutsal ruhlarla ilgisi vardı. Buradan kaçan kurt, Batı Denizi'nin doğusundaki bir dağa gitmişti. Bu dağ, Kao-ch'ang (Turfan)'ın kuzey-batısında bulunuyordu. Bu dağın altında da çok derin bir mağara vardı. (Kurt) hemen bu mağaranın içine girmişti. Bu mağaranın ortasında büyük bir ova vardı. Bu ova, baştan başa ot ve çayırlıklarla kaplı idi. Ovanın çevresi de 200 milden fazla idi. Kurt, burada on tane erkek çocuk doğurdu. (Göktürk Devleti'ni kuran) A-şi-na ailesi, bu çocuklardan birinin soyundan geliyordu." Efsanede Türklerin yaşadığı ve göç ettiği yer olarak gösterilen Batı denizi, kimi tarihçilere göre Turfan'ın kuzey batısında yer alan Balkaş gölü veya Aral, hatta Hazar iken kimi tarihçilere göre de Isık göldür. Isık göl ve civarı, Kırgızların millî destan kahramanı olan Manas'ın da yaşadığı bir bölgedir. Ancak burada önemli olan menşe efsanesinin, Göktürklerin "Ergenekon Destanı"nın ilk şekli olmasıdır. Bütün Türk boylarında derin izler bırakan bu destan, içinde tarihî olayları barındırması bakımından da dikkate değerdir. Destan özetle şöyledir:

"Türk illerinde Göktürk oku ötmeyen, Göktürk kolu yetmeyen bir yer yoktu. Bütün kavimler birleşerek Göktürklerden öç almaya yürüdüler. Türkler çadırlarını, sürülerinin bir yere topladılar. Çevresine hendek kazdılar, beklediler. Düşman geldi. Vuruş başladı. On gün vuruştular, Göktürkler üstün geldi." Düşman, Türkleri er meydanında yenemeyeceklerini anladığından hileye başvurur ve Göktürkleri gafil avlayıp, çadırlarını basar. Büyük bir katliam gerçekleşir. İl Han'ın küçük oğlu Kayan

(Kıyan) ve yeğeni Tukuz (Negüz) kadınlarıyla birlikte düşmanın elinden kaçar ve onların bulamayacağı bir yere "Ergenekon" a (Sarp Dağ Beli) gelirler. Burası geçit vermez, sarp dağlarla çevrili orta yeri düz, verimli bir ovadır. Burada bir müddet sonra nüfusları gittikçe çoğaldığında, birbirine akraba, ayrı ayrı "oba"lar oluşturdular. Nihayet dört yüz yıl sonra kendileri ve sürüleri Ergenekon'a sığamaz oldu. Kurultay toplayıp, Ergenekon'dan çıkma kararına vardılar. Çıkış için tek bir geçit vardı fakat burası da demirdendi. Bir demirci ustasının fikriyle demir dağ büyük bir ateş yakılıp, devasa körüklerle harlandırılarak eritildi. Nihayet, Börteçene (Bozkurt) adlı bir başbuğun liderliğinde, Türkler Ergenekon'dan çıkıp bütün dünyaya yayıldılar.

Özetlenen bu destan, İlhanlı tarihçisi Reşideddin tarafından nakledilirken, araya Moğollar da serpiştirilerek, büyük ölçüde tahrif edilmiştir. Ancak destanda geçen motifler ve çağrıştırdıkları olaylar, destanın Göktürklere ait menşe efsanelerinin tekamül etmiş hâli olduğunu açıkça göstermektedir. Nitekim Börteçene, Göktürklerin soylarını dayandırdıkları Asena gibi mübarek ve yol gösteren bir kurttur. Hun birliği dağıldıktan sonra, destanın girişinde belirtildiği gibi, Türkler Altay dağları civarına çekilmişler ve bir müddet Juan-Juanlar'ın hâkimiyeti altında yaşamışlardır. Demircilikte ileri giden Göktürkler, Juan-Juan hükümdarının "Sizler demircilikle uğraşan kölelerimsiniz" diye aşağılanmalarını hazmedemeyerek, onlara savaş açmışlar ve yaklaşık dört yüz yıl süren suskunluktan sonra, 545 yılında büyük bir zafer kazanarak istiklâllerinin temelini atmışlardır. Reşideddin'in de Camiü't-Tevarih'te yazdığı üzere, Ergenekon'dan çıkış, bir bayram olarak kutlanmış, önce Türk kağanı, ardından beyler, bir parça demiri ateşe salıp kızdırdıktan sonra, örs üstünde çekiçleyerek, Ergenekon'u Türk an'anesinde canlı tutmuşlardır.

Göktürk hükümdarlık ailesi Aşına soyundan gelmekteydi. Yukarıda ifade ettiğim efsanelere göre Aşına soyu dişi bir kurttan türemişti ve bu inanış sebebiyle de Göktürk Devleti alâmeti, altından kurt başlı sancak olmuştur. Ergenekon efsanesi, Hun devletinin yıkılmasından sonra, Türklerin yaşadığı zorlukları anlatmaktadır. Dolayısıyla, tarihen yaşanmış olaylar, Göktürklerin, Hun devletinin bir devamı olarak ortaya çıktıklarının bir delilidir. Nitekim devlet yapılanmasının Hunlarla aynı olması da bu fikri kuvvetlendirir.

Sonuç olarak ilk Türk devletlerinden , maddi ve manevi , pek çok kültür mirası kalmıştır.Türklerin yerleşik hayat tarzını benimsemeleri sebebiyle saray , tapınak , kale , sur vb. gibi mimari eserler ağırlık taşımıyordu.Bozkırların çetin tabiat şartları da , kalan eserleri büyük ölçüde yok etmiştir.Bununla beraber , Asya'nın ve Avrupa'nın çeşitli bölgelerinde hazine , kitabe , mezar eşyası gibi kalıntılar günümüze kadar gelebilmiştir.

Bunlar arasında , Türkistan'da Alma-Ata yakınlarındaki Esik kurganınında bulunan altın ve gümüş eşyalar , seramikler ve altın bir zırh önem taşımaktadır.

Macaristan'da ortaya çıkarılan Avar eserleri arasında dökme aletler ve üzerinde hayvan mücadele tasvirleri bulunan at koşum takımları dikkat çekicidir.Arnavutluk'taki Prostovats altın hazinesi de Avar döneminden kalmadır.
Göktürkler çağına ait çok sayıda balbal bulunmuştur.Bunlar sanat endişesiyle yapılmamıştır.Bu döneme ait Orhun Yazıtları büyük önem taşımaktadır.

Yerleşik hayata geçen Maniheist Uygurlara ait Bezeklik ve Hoço kalıntılarındaki resimler , kitaplardaki minyatürler bu dönem hakkında fikir vermektedir.Doğu Türkistan Uygurlarından kayalara oyularak yapılmış çok sayıda tapınak , ayrıca saray kalıntıları bulunmaktadır.

Tuna Bulgarları döneminden , Şumnu yakınlarında ki Madara'da bulunan 40 metrekarelik bir kaya kabartmasından Kurum Han görülmektedir.İtil Bulgarlarının başkenti Bulgar şehrinin kalıntıları da günümüze kadar gelmiştir.
Orta Macaristan'daki Nagy Szent Miklos (Nagi Sent Mikloş) ve Güney Rusya'daki Perescepine hazineleri Peçenek sanatına ışık tutmaktadır.Nagy Szent Miklos'taki altın kaplar üzerinde Türkçe kitabeler bulunmaktadır.
Türk kültür ve sanatın manevi alandaki etkileri ise çok geniş alanlarda duyulmuş ve günümüze kadar süregelmiştir.

Tobol ve İşim ırmakları arasındaki Sabar (Sibir)'ların etkisi yüzyıllarca devam etmiştir.Sibirya adı bunlardan biridir.Bu dolaylarda yaşayan halkın kahramanlık hikayelerinde ve masallarında Sabarlar bugün dahi geniş yer tutmaktadır.

V. yüzyılın ilk yarısındaki Hun-Burgond savaşları , Almanların ünlü Nibelungen destanına konu olmuştur.XII. yüzyıldaki Kuman-Rus çarpışmaları ise Rus milli destanı olan İgor Destanı'nın meydana gelmesini sağlamıştır.

Avar'lardan dil alanında da bazı hatıralar kalmıştır.Hırvat dilindeki askeri-idari ünvanlar bunlar arasındadır.Yunanistan'daki Navarin , Arnavutluk'taki Antivari şehir isimleri de Avarlardan kalmadır.

Bazı yer isimlerinde Hazarların da etkileri vardır.Hazar Denizi'nin , Ukrayna'nın başkenti Kiyef şehrinin , Moskova'daki Kremlin sarayının adları bu etkilere örnektir.Tuna-Tisa arasında pek çok adı Kumanların hatıralarıdır.

Spor , teşkilat , askerlik vb. gibi alanlarda Türk tesiri yaygın olmuştur.Atçılık , güreş , okçuluk , gülle atma , cirit gibi sporlar ve avcılık Türklerde yaygındı.Çeşitli top oyunları Hunlar çağında mevcuttu.Bu oyunlar , Göktürk döneminde Çin'e girmiştir.Kayak sporu Altaylar'da çok eskiden beri yapılmaktaydı.Kayakçılığın dünyaya buradan yayıldığı ileri sürülmektedir. Askerlikte hafif süvari birliklerinin kullanılmasına Türk örneği öncülük etmiştir.Romalılar yay'ı , 10'lu sistemi , ceket , gömlek , pantolon giymeyi Türklerden öğrenmişlerdir.Türk ordularının , ünlü "Turan taktiği" de önce Roma , sonra Bizans tarafından taklit edilmiştir.Türk savaş kıyafeti Çin'de ve Bizans'ta uygulanmıştır.

Buna karşılık , Çinliler de kendi kültürlerini Türklere kabul ettirmek için uzun süre uğraştılar.Kuvvetli oldukları zaman , Türkleri Çince konuşmaya , Çinliler gibi giyinmeye zorladılar.Bunu gerçekleştiremeyince , Türk kültürünü din yolu ile değiştirmeye çalıştılar.Maniheizm , Budacılık , Taoculuk gibi düşünce ve inanışların Türkler arasında yaygınlaşmasına çalıştılar.Bunda başarılı oldukları zaman , geniş Türk kitlelerini kendi bünyelerinde erittiler veya bunların kurdukları devletlerin zamanla Çinlileşmesini sağladılar.

Çin ipeği Türklere çekici geliyordu.Halbuki bu tür kumaşlar , bozkırlardaki çetin yaşam şartlarına ve askerliğe uygun değildi.Çinliler lüks merakını ve rahat yaşama alışkanlığını teşvik ederek , Türklerin yaşayış şeklini değiştirmeye çalıştılar.Bunda başarılı oldukları ölçüde , askeri niteliğin kaybedilmesini sağladılar.