Neo- Ekspresyonizm Hakkında Bilgi (Yeni Dışavurumculuk) - Delinetciler Portal
+ Hemen Yorum Yap

Neo- Ekspresyonizm Hakkında Bilgi (Yeni Dışavurumculuk)

  1. Yeni- Dışavurumculuk, 1970'lerin sonunda ortaya çıkan ve kısmen "Minimalizm, Kavramsal Sanat ve Uluslararası Üslup"tan yaygın hoşnutsuzluğun sonucu olan "Postmodernizm" in birçok kolundan biriydi. "Ölü" sanat denen resmi benimsemekte olan yeni-dışavurumcular, bu hareketin saf soyutlamayı tercih etmelerinin yanı sıra, soğuk ve akli bir yaklaşıma sahip olmalarını hiçe sayıyorlar ve gözden düşürülmüş olan her şeyi (figürasyon, objektiflik, duyguların belli edilmesi, otobiyografi, hafıza psikoloji, sembolizm, cinsellik, edebiyat ve anlatı) göstere göstere öne çıkarıyorlardı.


    1980'lerin başlarında bu terim, Almanya'da Georg Baselitz (1938 - ), Jörg Immendorf (1945 - 2007), Anselm Kiefer (1945 - ), A. R. Penck (1939 - ), Sigmar Polke (1941 - ) ve Gerhard Richter (1932 - ) benzeri sanatçıların yeni resimlerini tanımlamak için kullanılıyor, ayrıca Marküd Lüpertz (1941 - ) gibi "çirkin gerçekçiler" denen sanatçılara, Rainer Fetting (1949 - ) gibi Neue Widden (Yeni Vahşiler) grubu sanatçılarına uygun görünüyordu.


    Uluslararası bir kapsamda 1981'de Londra'da düzenlenen "Resimde Yeni Bir Ruh", 1982'de Berlin'de açılan "Zeitgeist" (Çağın Ruhu ) sergilerinden sonra bu terim başka grupları da kapsamaya başladı. Fransa'da Figuration Libre (Özgür Figürasyon) İtalya'da Transavanguardia ve ABD'deki Jennifer Bartlett (1941), Eric Fischl (1948 - ) Elizabeth Murray ( 1944 - ) ve Susan Rothenberg (1945) Yeni İmaj Ressamları'ndan çeşitli sanatçılar, "Kötü Ressamlar" denen Robert Longo (1953) David Salle (1952) Julian Schnabel (1951) ve Malcom Morley (1951 - ).


    Herhangi bir grupla beraber anılmayan başka sanatçılaraysa çok geçmeden yeni-dışavurumcular denmeye başladı:

    • Dane Per Kirkeby (1938)
    • İspanya'dan Miquel Barcelo (1957)
    • İtalyan Bruno Ceccobelli (1952)
    • Fransız Annette Messager (1943)
    • Kanadalı Claude Simard (1965)
    • İngiltere'den Frank Auerbach (1931)
    • Howard Hoodgkin (1932 - )
    • Leon Kossof (1926)
    • Paula Rego (1935)



    Yeni-Dışavurumculuk terimi, 20.yüzyılın başlarında "Ekspresyonizm" de olduğu gibi özgün bir üsluptan ziyade ortak bir eğilimi yansıtacak şekilde genişlemişti.

    Genel hatlarıyla neo-ekspresyonist çalışmalar, teknik ve tematik özellikleriyle ayırt edilirken, malzemelerin kullanılışı dokunsal etkiye sahip veya hammaddelerden seçiliyor, duyguların belirgin bir şekilde ifade edilmesi isteniyordu. Seçilen konularda sıklıkla geçmişle, ya da kolektif tarihle ya da kişisel bellekle derin bir ilişki kurmaya yarayan, alegori ve sembolizm aracılığıyla işlenen sorunlardı. Dolayısıyla neo-ekspresyonist çalışmalarda, geleneksel malzemeler ve temalara başvurup resim, heykel ve mimarinin tarihine eğilme söz konusuydu.

    Sonuçta Ekspresyonizm, Post-Ekspresyonizm, Sürrealizm, Soyut Ekspresyonizm, İnformel Sanat ve Pop Sanat'ın etkisi çok belirgindi. Bu eğilimin önemli figürleri arasında, siyasal tutumunu sergileyen örnekleri ve dışavurumcu malzemeleri kullanışıyla özellikle esin verici bir rol oynayan Alman kavramsal sanatçı Joseph Beuys (1921 - 86) ile 1960'ların sonlarında figüratif komik çalışmalara dönerek sanat dünyasını şoka uğratan soyut ekspresyonist Amerikalı Philip Guston (1912 - 80) bulunuyordu.

    Almanya'da Alman ekspresyonistlerinin etkisinin güçlü olması anlaşılabilir bir durumdu. Penck'in kuvvetli derecede dışavurumcu figürler ve hiyeroglif baskı ve resimleri Die Brücke'yi hatırlatırken, Richter'in 1980'lerin sonlarındaki soyutlamaları da, Die Brücke'nin koyu dışavurumcu renklerini, Der Blaue Reiter'in daha lirik tonlarıyla harmanlamakta, böylece yepyeni ve sessiz bir soyutlamaya varmaktaydı. Soyutlama ile renklerin tarih boyunca taşıdıkları sembolizmin bir yansıması olan bu çizgi, Alman modernizminin öncülerinden ütopyacı eğilimlerini de anmış oluyordu. (20. yy. tarihinin ezici travmalarına rağmen ya da ondan dolayı sanatın zorunluluğuna dair bir hatırlatmaydı bu). 1980'lerin Alman sanatçılarından hiç farklı olmayan bir durumla, "sanat en yüksek umut etme şeklidir". Aslında, 1980'li yılların Alman neo-ekspresyonist çalışmalarının önemli bir kısmı, Almanya'nın 2. Dünya Savaşı sonrasındaki (çoğu zaman bölünmüş bir ülke olarak yaşanan) sorunlu dönemiyle açık bir yüzleşme çağrısıdır. Kiefer'in zengin dokulara (genellikle saman, katran, kum ve kurşunu karıştırarak) sahip olduğu Alman ve Nordik mitolojisine atıfları birleştiren, idealize edilmiş siyasal resimleri de doğrudan Nazizm, savaş, Alman kimliği ve ulus olma meselelerine eğilmekteydi. Kiefer, resimlerinde, toplumun kefareti ya da rehabilitasyonunun peşindedir:

    "Ne kadar geriye gider ve aşağıya inebilirseniz, o kadar ileri sıçrayabilirsiniz."
    Amerika'da neo-ekspresyonist sanatçılar, Amerikan hayat tarzıyla mücadele etme yolunu seçmişlerdir. Örneğin Schnabel, keçe, ağaç dalları, at derisi ve -en ünlüsü- kırık çanak çömlek gibi malzemeleri birleştiren muazzam etkili resimler yapmak için tarihten "iktibas" edilmiş görüntülerle (filmler, fotoğraflar, dinsel ikonografi) çalışıyordu.

    Eric Fischl'in resimleri de, beyaz, varlıklı Amerika banliyölerinin, Amerikan banliyö hayaline içkin tembellik ve konforculuğunu dramatize eden dikizci, rahatsız edici, yumuşak porno psikodramalarını anlatıyordu.

    Konformizm, İngiliz sanatçı Jenny Saville'nin (1970) de işlediği konular arasındadır. Saville'in model olarak kendini kullandığı Rubenesk nüleri, güzellik ve beğeni standartlarını Fischl'in çalışmalarından bile daha kuvvetli sorguluyordu. Beslenme düzensizlikleri, zararlı diyetler ve kozmotik ameliyatlarının artmakta olduğu bir dönemde Saville'in, Lary Rivers'ın eserlerini hatırlatan resimleri, insan bedeninin geleneksel olamayan ve kararlı yüceltmeleri işlevini görüyordu.

    1980'lerde neo-ekspresyonizmin ortaya çıkışı, uzun zamandan beri ekspresyonist üslupla çalışmakta olan eski kuşaktan sanatçıları rehabilite etme fırsatını da sağlamaktaydı. Nitekim, sonradan bakıldığında neo-ekspresyonist olarak benimsenmiş çalışmalarıyla bilinen sanatçılar vardı:

    • Amerikalı Louise Bourgeois (1911 - )
    • Leon Golub (1922 - )
    • Cy Twombly (1929 - )
    • İngiliz Lucian Freud (1922 - )
    • Fransız Jean Rustin (1928 - )
    • Avusturyalı Arnulf Rainer (1929 - )

    Neo-Ekspresyonizm terimi mimarlar ve heykeltıraşlar için de kullanılmıştır. Jorn Utzon'un (1918 - ) Sydney Opera House'u (1956-74) gibi binalar, çok disiplinli organizasyon tarafından 1970'lerde ABD'de inşa edilen heykel mağazaları ve Frank Ghery'nin (1929 - ) İspanya, Bilbao'daki Guggenheim Müzesi (1997) de ekspresyonist olarak değerlendirilmiştir.

    Amerikalı Charles Simonds (1945 - ), İngiliz Antony Gormley (1950 - ) Anish Kapoor (1954 - ) ve Rachel Whiteread (1963 - ), Çek Magdelena Jetelova (1946 - ), Alman Isa Genzken (1948 - ) ve Polonyalı Magdalena Abakanowicz (1930 - ), çalışmalarında ekspresyonist özelliklere yer veren heykeltıraşlardır. Bunlar, soyut olandan, figüratif olana, sade olandan duyumsal olana, ve ufak olandan anıtsal olana çok değişik çalışmalar olmakta birlikte, hepsinde de her zaman için duygusal bir yoğunluk gözlenmiştir.

    Kapoor, canlı renklerle saf toz boya, kireç taşı ve yansıtmalı yüzeyler dahil olmak üzere çeşitli dışavurumcu malzemelerle çalışan heykeltıraşların çarpıcı bir örneğidir. Bunlar, izleyiciyi insanın durumunun fiziksel ve tinsel bileşenleri üzerine düşünmeye sevk eden malzemelerdir. Kapoor'un "olma halinin göstergeleri" olarak da tanımlanan çalışmaları, kendisinin 1990'da açıkladığı üzere, genellikle boşlukları da içermiştir.

    Genzken'in çalışmalarında, geçmişin ütopyacı ekspresyonist sanat ve mimari projelerinden esintiler gözlenir. Sanatçının 1980'lerin sonlarındaki beton yıkıntılardan oyuncak evi ölçeğinde yaptığı heykelleri, Roma devrinden 1920'lerin modernist Alman binalarına ve 2. Dünya Savaşı sonrası uluslararası üslubun minimalist küplerine kadar bütün bir heroik yapı tipleri ve malzemeleri tarihini akla getirmektedir. Genzken'in bombardımana uğramış görünen heykelleri öfke, keder ve dalgınlıkla yüklüdür; yalnızca milyonlarca insanı öldürmekle kalmamış, aynı zamanda bu insanların hayallerini de yıkmış bir savaşı hatırlatır izleyiciye.

    Whiteread'in, Londra, East End'deki bir belediye binasının iç düzenlemesinin betondan bir kalıbını oluşturan Hause (1993), geçmişin sosyal konut projelerinin idealleri ve başarısızlıklarına dair dışavurumcu bir anmaydı. Genzken'in harabeleri ve Whiteread'in anıtsal yapıları, sanat ve mimaride ütopyacı hayallerin yıkıldığını kabul etmektedir. SITE'nin kabartmalı yapıları bu noktada akla gelebilen tek karşılık gibidir:

    İlk başta hedefleri yeniden keşfetmek için yanlış kullanılan üslupların yanlış katmanlarını kaldırıp atmak.

    Bu çalışmalar, bir hayale saygı duyuşu ve inancı koruma çağrısıdır; bu anlamıyla, geçmişin başarısızlıklarının şimdiki zamanı sinisizme mahkûm etmesinin, ya da sanat ve mimarinin daha iyi bir geleceğin yaratılmasında aktif rol oynayabileceği inancının yok sayılmasının şart olmadığı fikrinin de kanıtıdır.



    Güncelleme : 2017-05-25
  Okunma: 1706 - Yorum: 0 - Amp
Kullanıcı Oylaması: /5 -