Mevlânâ, dünya ve hayat görüşünü herhangi bir şiirinde, münasebet olmadıkça, pek ifade eder, diyemeyiz. Sütün içindeki yağ gibi, görüş ve düşünüşleri metnin içinde, uygun yerde bize gülümserler. Duygu ve düşünceleri şiirde de, nesirde de, gerektikçe, okuyucuyu etkiler. Onun, meselâ, tabiatta her şeyin bir karşılığı olduğuna inandığı, hakikati daima aramanın bir yükümlülük niteliği taşıdığı ve benlik sıfatlarından arınarak insanın kendi parlak şahsiyetini temâşâ edebileceği hususundaki görüşü şu mıs-ralarının çevirisinde bile hissolunur:


"Sen, hiç tabiatta karşılığı olmayan bir isim bilir misin? Hiç gül kopardın mı gül dalından? Söyleyip onun adını arasana hakikati. Ayı suda değil, gökte arasana. Dilersen yükselmeyi, yalnız isim ve harflerden bir hamlede âzâd et kendi nefsinden bütün benlik sıfatlarını. Arın ki kendi parlak zâtını görebilesin."

Evet, "Kalbinde Peygamber' in ilmini gör; kitapsız, rehbersiz, öğretmensiz" diye de ekleyebiliyordu..

Mevlânâ'nın dünya görüşünde tasavvufun devamlı ve derin izlerini ve etkisini çok sık müşahede etmek doğaldır. Bilindiği üzere, en güzel bir belirleme ile, "Tasavvuf, ilâhî hakikatlerin idrâkidir" deriz. Mevlânâ, bu gerçeği iyice genişçe idrâk etmek yolunda, mümkün olan cehdi harcamıştır. O, seyir ve sülûkün âdabını daha gençliğinde kusursuz şekilde öğrenmiştir. Tevbe, verâ, zühd, fakı', sabr ve nihayet tevekkül ve rıza ile birlikte onun hallerine de gönül vermiştir. Böylece; Murâkebe, kurbiyyet, muhabbet, korku, ümid, şevk, ünsiyyet, itminan, müşahede ve yakîn..."de onun bilinç altı sınırlarına girmiştir.


O, Allah (c.c.)'ı idrâk eden varlığın insan kalbi olduğuna gönUl vermişti. Kalbin de, iman ve bilgi ile aydınlanacağını seziyor, düşünüyordu. Sanılabilir ki, şu anlamdaki Kudsî Hadîsteki açıklama ona yol gösteren bir ışık niteliği taşımıştır: "Hak Teâlâ buyurmuştur ki: Ben yerlere ve göklere sığmadım da, mümin kulumun kalbine sığarım"

Evet, O, hakikatte sadece var olanın, ebedî ve ezelî olanın ALLAH (c.c) olduğuna inanan, bunu bilen ve eşsiz şiirlerinde lirik ve patetik üslûbu ile bu gerçeği şakıyan büyük sofi, düşünür şâirdir. Bir şiirinde şöylece âdeta bir başka zaman ve zeminde konuşur gibidir:

"İkiliği bir yana bıraktım. Gördüm ki, her iki dünya da birdir. Biri arar, biri bilir. Biri görür, biri çağırır. Aşkın kadehi ile sarhoşum. Her iki dünya da idrâkimden çıkıp gitti."


Ve nihayet ilâhî aşkı temsil eden şarap sembolünü kapsayan şu anlamdaki mısralar bizi onun âlemini seyre yöneltir:

"Allah'ım, Senin aşkının destisinden nefsim yıkanıyor. Balçıktan olan bedenim harabeye dönmüş. Yalnız kalbim, önce üzümün sahibi ile sohbete dalınca, şarap sinemi yaktı."

Gerçekten aşk, keşif ehlinin cezbesi, şehidin cesareti, velinin imanı, ahlâk olgunluğu ve manevî birliğin yegâne bağıdır. Rahatça denebilir ki: Mevlânâ, Hakkı aramak, Hakkı bulmak ve Hakk içinde yok olmak yolunun aydınlarından ve ön saftaki yolcularındandır. İnsan, mutlak varlığın bir feyzi, bir tecellisi veya bir hâlidir. Ve tasavvuf seferlerinin sonuncusu da, İNSAN-I KÂMİL'dir.

Ancak hatırda daima tutulması gereken bir husus vardır ki çok önemlidir: Tasavvuf ve tarikatten önce, bir Müslüman için, şeriatın rehberliği, Islâmî ilimlerin nurlu havasının teneffüsü esastır. Bu unutulmadıktan ve göz önünde bulundurulduktan sonra, evrenin ana gücünün, hattâ yaratılış sebebinin, bencillik ilacının ve acılar merheminin kaynağının aşk pınarından fışkırdığı, elbette, kabul edilir. Böylece hayatın, Allah (c.c.)'a dönüş seyahatindin ibaret olduğu, ölümün geldiğimiz yere dönüşü sembolleştirdiği daha güzelce hissedilebilir. Ve ideal insanın korku ve vehimden yakasını kurtarabilen insan-ı kâmilde şahıs olarak tezahür ettiği sezilir. Nitekim Mevlânâ şu an-lamda yazar:

"Toprak, aşktan feleklere yükselir. Canı sen aldıktan sonra, ölmek şeker gibi tatlı şey olur. Seninle olduktan sonra ölüm, tatlı candan daha tatlıdır"

Mevlânâ'dan dört asır sonra yaşayan Amikî de o anlama yakın olmak özelliği taşıyan şöyle bir gazel ile ölümün korkunçluğunu yumuşatmıştır:
Canlar çekilip Hazret-i Mevlâ'ya giderler
Sular gibi kim cânîb-i deryaya giderler

Defn olur ise zir-i zemîne ne gam ebdan
Ervah hele âlem-i bâlâya giderler

Hengâmeyi seyr eyleyesin Rûz-i Ceza'da
Bu halk-ı cihan özge temaşaya giderler

Zannetme abes yere telef oldu ölenler
Geldikleri yerden yine oraya giderler

Ervah Amikî çekilip Kaf-ı Bekaya
Murgân-ı fenâ âlem-i ukbaya giderler.

Burada Mevlânâ Celâleddin Rûmî'den birkaç şiir parçası daha çevirerek sözlerimizi sona erdireceğiz:
"Saadet sarayda -oturduğumuz andır. İki ayrı suret ve iki ayrı şekil, fakat tek bir nefesle sen ve ben; ağaçların renkleri, kuşların cıvıltısı ebediyet ihsan eder, bahçeye girdiğimiz vakit sen ve ben; gökyüzündeki yıldızlar bize dikkatle bakacaklar, biz ise onlara ayın kendisini göstereceğiz, sen ve ben; -Senden artık hiçbir ferd vecde dalmayacak, sevinçli ve abdalca konuşmalardan uzak senle ben. Gökyüzünün bütün parlak tüylü kuşları hasetlerinden kalplerini yiyecekler, bu tarzda görüşeceğimiz yerde, senle ben; -Bu en büyük hârikadır senle ben aynı köşede otururken bu anda hem Irak'ta, hem Horasan'dayız sen ve ben.."

Ve nihayet enerjinin, hareketin, güçlülüğün, cengçiliğin sembolü şu anlamdaki, hayranlık uyandıran gazel:
"Benim istediğim sevgili şöyle bir kımıldadı mı, bir doğrulup silkindi mi, kıyametler koparmalı dört bir yanından kıyametler. Benim istediğim sevgili, cehennem gibi olsun amma, bir anda kurutup yok edip denizleri, yine bir anda bir dalgadan bir deniz çıkararak meydana, unutturmak cehennemi. Benim istediğim sevgili; elinde gökleri bir mendil gibi dürmeli, güneşi bir kandil gibi aşmalıdır. Timsah yüreği gibi bir yürekle arslanlar gibi savaşmalıdır. Ortada kendinden başka kimse komadan girmeli cenge, kendi kendisiyle bile...

İsim:  b-437434-Mevlana_Hazretleri.gif
Görüntüleme: 12043
Büyüklük:  50,7 KB (Kilobyte)

Son olarak Mevlânâ'dan şu anlamdaki şiir parçasını da tekrarlayarak "hitâmuhû misk-sonu misk (gibi olsun)" diyecek ve bu aziz şiir ve tasavvuf sultanını selâmlayacağım:

"Ne senden daha parlak bir ay gördüm; ne senden daha erken uyanan bir seher.

Ne senden daha tatlı bir şeker gördüm; ne senden daha yeşil, daha taze bir ağaç..."