LaLe'nin Gönül Bahçesine Esintiler - Sayfa 2 - Delinetciler Portal
Konu Kapatılmıştır

LaLe'nin Gönül Bahçesine Esintiler - Sayfa 2

  1. 2007-11-12 #51
    GÖZLER

    Hep düşünür dururum. Hangi sevda hangi gözle daha farklı bakıyor sevgiye, hayata. Hiç konuşamadım ki, bulamadım ki hazır olan bekleyen, anlatmaya
    can atan sevda. Her öykü bir gizlilik taşır ya iki insan arasında , her gözde de farklı gizemler. Kimi gözler vardır donuk donuk bakar insana, hiç anlamazsın
    ne düşündüğünü bilemezsin, hatta korkarsın o anda. Belki dünya güzeli kalp taşır ama bilemezsin. Bazısı kıpır kıpırdır, parlar ışıltılar saçar. Mutlu
    dersin, izlemeye başlarsın bir de bakarsın korkunç bir hikaye. Derinlikler diz boyu, ama gözler direnmiştir hayata. Hüzün taşır kimileri de . Gülse
    bile hep hüzün vardır gözlerinde. En çok o gözlerde kaybolmak ister insan sevdamın hüznü nasıl olacak diye meraktan. Paylaşmaz ki, anlatmaz ki
    edasını. Kendi sessizliğinde yaşar durur hüznünü. Çoçukların gözleri vardır, ilgi dolu, merak dolu cin gibi bakışlar. Pırıl pırıldır onlar, yargılamazlar, suçlamazlar, bakış atmayı bilmezler. Çocuktur onlar. Çocuk
    sevdalar yaşamak kimbilir. Sevdanın gözlerini yaşamak. Sevdan da; sevdanın gözleriyle bakmak anlam bulmak yaşamak. bilemedim, göremedim,
    bulamadım.

    Sevdanın gözleri ne renk?




    Güncelleme : 2007-11-17
  2. 2007-11-14 #52
    BasİtleŞen GÜzellİkler

    Sevgi sözcükleri neden etkiler karşı cinsi, insan ne arar karşısındaki
    kişide..? Neden ayna karşısına geçip te kendimize iltifat ettiğimizde hiçbir
    şey hissetmeyiz de bir başkası edince mutlu oluruz..? Karşımızdaki kişiye
    sevgimizi gösterirken farkında olmadan canileşiyor muyuz yoksa ? Verdiğimiz
    bir çiçekle ona sevgimizi gösterirken, acımasızlığımız da çıkıyor ortaya. O
    çiçek te tabiata aşık olduğu için açmamış mıydı ? Ama o bizi kırmıyordu çünkü
    gerçek sevgiydi onun sevgisi, tabiata bizi armağan etmedi hiçbir zaman. Kendi
    güzelliğinde, masumiyetinde gösterdi o sevgiyi. Bizim de kaybedişlerimiz bu
    yüzden diye düşünüyorum..

    Bir insan kara sevdaya da düşse, mantığını kaybetmemeli. Seviyorsan onu,
    yüreğinde açmalı o çiçek, onu koparıp vermelisin , verebiliyorsan... Ama
    nedense bunu da anlayamayız bir türlü, ya ayrılınca ya da yalnızken doğrular
    çıkar karşımıza. Demek ki işlediğimiz bu suç tek taraflı değil. Koparıp
    verdiğimiz çiçeğin ömrü 3 ay ise 3 güne düşüyor ve soluyor. Çiçeği alan
    mutlu, solsun diyor, bir kitap sayfasının arasına koyar, her baktığımda onu
    hatırlarım ... Ya tabiat ? O sevdiği çiçeği hatırlamak isteyince nereye
    bakacak..? Nasıl olsa seneye başka çiçek açar onu severim mi diyecek...? O
    zaman biz de vaz geçelim sevdiğimiz yok olduğunda, biz de seneye başka
    birine aşık olalım... Evet yapamayız, deliler gibi sevdiğimizi unutup seneye
    başkası gelir diyemeyiz. O halde birşeyler hep yarım, onları düzeltelim.

    Beyaz bir gül masumiyeti simgeler diye verdiğimiz kişiye göstermeyelim o
    caniliğimizi. O zaten masumiyetini göstermek için açmamıştı doğaya...
    Masumiyetimizi görmek istiyorsa karşımızdaki kişi, yüreğimizdeki beyaz güle
    bakmalı, elimizdekine değil.. Hiç kimse birbirine aşık değil mi yoksa..?
    Yüreğimizdeki çiçeği göremeyeceği için mi veriyoruz elimizdeki çiçeği...?
    Biz kendimizi basitleştiriyoruz böyle yapmakla. O adres sormadan biz tarif
    ediyoruz. Böyle kolay çözümlenmemeli sevdalar. Bir parçası eksik define
    haritası gibi olmalı. Nerede olduğunu bilmemelisin ama varlığını da
    hissetmelisin. Sonunda bulduysan sevgi hazinesini, alıp gitmek yerine,
    kendinden bir parça bırakmalısın. Daha da değer kazanmalı ...

    Bence hiç kimseye güzelsin denmemeli, çünkü bir cümleye ve çiçeğe sığacak
    kadar basit değil insanların güzelliği... Bu yüzden inanıyorum belki de, ''en
    büyük sevgi gizli olandır'' sözüne..

    BİR ÇİÇEĞİN TABİATA SESLENEMEDİĞİ GİBİ...




    Güncelleme : 2007-11-17
  3. 2007-11-17 #53

    Ne denir böyle bir durumda bilmem ki..

    Sanki bütün kelimelerim kifayetini yitirdi.. Sustu isyanlarım, haykırışlarım, umutsuzca kucağıma düştü göklere uzanıp seni dilenen ellerim.. Son bir umudum vardı, ama artık onu da kaybettim..

    Senin için, senin adına her gün binlerce kez yanarken ben, ne fayda senin haberin bile yok bundan! Evet, benim de hatalarım, yanlışlarım vardı kabul! Ama ya sen? Bir ben suçluydum da sen masum muydun? Ben günahkardım da sen Allah`ın tertemiz kulu muydun? İkimiz de yanlışlar yaptık sevgilim.. İkimiz de birbirimizde hep yanlış kartları oynadık..

    Ah bir bilsen, bir anlayabilsen nasıl içimin yandığını.. Her geçen gün yüreğimin nasıl parçalandığını.. Tahammül gücümün sınırlarının git gide nasıl zorlandığını.. Bir bilsen..

    Okumuyorsun artık, biliyorum okumayacaksın da.. Okuma zaten! Artık ne anlamı kaldı ki? Ben sende bitmişken, ortada `biz` diye bir şey kalmamışken; ya da belki aslında hiç olmamışken okusan ne çıkar ki?

    Sen benim gözlerimin alt yazısını hiç okuyamadın ki.. Sen benim gözlerime hiç `gerçekten` bakmadın ki! Baksaydın görürdün.. Bütün korkularımı, acılarımı, kırgınlıklarımı, kızgınlıklarımı, pişmanlıklarımı, umutsuzluklarımı.. Her şeyi.. Bir kez olsun gözlerime `gerçekten` baksaydın kelimelere gerek duymaksızın okurdun içimdekileri.. Ben hiçbir şey yazmasam da sen bilirdin, görürdün.. Ah bir baksaydın..!

    Şimdilerde artık yazdıklarımın da senin için hiçbir anlam ifade etmediğini bilsem de, yine de yazıyorum işte.. Çünkü yapabildiğim tek şey bu! Elimden gelen tek şey bu.. Yüreğimden yükselen çığlıkları biraz da olsa bastırabilmemin tek yolu bu! Kapına gelip te ağlaya ağlaya `seni seviyorum` diye bağırıp yalvarmamı engelleyebilecek tek çare bu! Taa ki ben bu şehirden çekip gidinceye kadar..

    Zaten ne değişir ki artık? Gelsem günlerce kapında yatsam, ayaklarının altında çiğnediğin toprak olsam, `hiç` olsam hayatının bir köşesinde öylece duran bakar mısın yüzüme? Bakmazsın.. Baksan bile görmezsin ki! Sen benim gözlerime hiç `gerçekten` bakmadın ki.. Sana sarıldığımda bütün vücudumun nasıl titrediğini, gözlerine baktığımda içimden nasıl tarif edilemez bir sevgi seli yükseldiğini bilemezsin sen.. Ben sana ne çok anlatmış olursam olayım bilemez,anlayamazsın!

    Gerçeklerden hiçbir zaman kaçılmıyormuş, kaçamadım! Ben ne kadar yumduysam da gözlerimi görmemek için gerçekleri; eninde sonunda gelip buldular beni.. Elim kolum bağlı artık.. Özledim demek anlamsız geliyor.. Ne yüzüne bakacak, ne de hiç değilse arayıp sesini duyacak cesaretim yok.. Beni acıtacak, yaralarımı biraz daha dağlayacak sözlerine bir kez daha katlanabilecek gücüm yok..

    Ama keşke hiç değilse adam gibi veda edebilseydim sana.. Bir veda ne kadar adam gibi olabiliyorsa! Belki o zaman bu kadar buruk olmazdı içim, ve tam buldum artık derken seni, bu kadar yarım kalmazdı yine söylemek istediklerim..

    Ah birtanem.. Ah benim bir tek gülüşünü cennete değişmeyeceğim sevgilim.. Kokusu burnumda tüten, özlemi içimin en derinini kemiren bebeğim.. Öyle bir kazımışım ki seni içime; ne olursa olsun, ne değişirse değişsin sen hep orada, aynı güzellikte duracak.


    Güncelleme : 2007-11-17
  4. 2007-11-17 #54


    Hayatımda hergün bir parça alıp götürmüş benden
    Her gidenle beraber bir parça eksilmiş sevgi dolu benliğimden
    Üzülen hep ben olmuşum,yıkılan hep ben
    Hep korkmuşum bir şeyler yaşadıktan paylaştıktan sonra sona eren ilişkilerinden,tekrarlanmasından
    Yaşananları anlamsız bitmişlerdeki karamsarlığı hep süslere aktarmışım
    Acı dolu duygu yoğunlukları içerisinde üzülmüşüm, burkulmuşum, ara ara kızmışım
    Ama aşkla özlemle aramışım uzun süre kazık atarak terk edip gidenleri
    Ruhumu bedenimden sökerek ölümün ne demek olduğunu sonunda öğretenlere
    Sadece acıyorum, gidenlerin ardından duyumsadığım; gecenin sessizliğini yırtarcasına haykırdığım acı dolu özlem çığlıklarına sadece acıyorum
    Hak edilmeden verdiğim, bir daha dile getirdiğim saf sevgilere, abartı değerlere Donuk kalplerin ödlek duygularından dolayı;
    Artık ağlamak yok, üzülmek, acı çekmek gidenlerin ardından
    Özleyeceğim belki, dalıp dalıp gideceğim belki acı bir tebessüm belirecek gözlerimde
    Ama geceleri yoğunlaşıp ağlayarak acı içinde kıvranarak ödemeyeceğim aşkın sevginin bedelini
    Çünkü anladımki HERKES KENDİNİ YAŞIYOR. HERKES KENDİNİ BİR BAŞKASIYLA PAYLAŞIYOR. YAŞANMIŞLIKLARSA...
    SADECE ANILARDA KALIYOR!...


  5. 2007-11-19 #55
    YoRuLDuM YâR ..

    Bitiyor zaman. Tüm saatler kum saatinin içinde birbiri üstüne yığılıyor. Sahte mutluluklar giyiniyor sözcükler. Sen-ben savaşında imtiyazsız yarınlara bugünden açıyorum gözlerimi. Savaşacak kadar bile yakın olmayışımızı bilirim. Bilirim, acı verişindir bu kadar sözcük dizdiren. Ömrümü ömrünün ardında sürüyen…


    Aynaları kırıldı mutluluğumun. Söz dinlemeyen yanımı artık çok iyi tanıyorum. Ayağım takılıyor bir acıya ve yokluğunun üstüne düşüyorum.
    Hala üşüyorum…
    İğne deliğinden geçiriyorum sevdayı. Sen oluyor nakışımın adı. Bir an sen oluyorum anlayışsız, vurdumduymaz… Sonra bana dönüyorum. Bak hala ağlıyorum… Harf harf işlerken kelimelerimi, şimdiden yerleştiriyorum acılarımı parmaklarımın ucuna. Son düşen cemreyi de ayırıyorum payıma.

    Kapatıyorum gözlerimi. Hadi git yâr, geldiğin gibi. Acıttığın yerden tüm acılarımı da topla git hadi.
    Anlamadım yâr
    Sen mi yâr olmadın yoksa ben mi yarenlikten uzaktım? Hangi kıyıya vurmuştu aramızdaki eksik o taş? Hangi şarkıda yarım kalmıştı notamız? Hangi satır içine sığdırabilmişti de seni; sen bulunmazım olmuştun?
    Ah yâr sana bağlamazsam sözcüklerimi, hep anlamsızlık oluyor yüreğimin dili. Sana bağlandığında da gözyaşına paralel oluyor. Yok, mu önümde senden gayri gidecek bir yol?
    İçim yine aynı mısra´ları tekrarlıyor

    Yamaçlarımda senli güzel düşerim var
    Ama düşlerime damlayan zehir de sensin yâr

    Bulamadım yâr. Seni bu kadar ararken kendime bir mutluluğu da bulamadım. Zamandan bir bir çalıp saatleri sızlayan yanlarıma kattım. Ben acıyı aşka yama yaptım. Hafife almadım duyuları. Kuytu köşelerde ölümüne besledim sevdayı. Acıydı bildiğim aşkın ön adı.

    Hiçbir şehre sığmadı yüreğim. İstanbul sen de yüreğimi ayaklarına doladın. Ve sen düştün ben kanadım. Ezildim, yarama yine koskoca bir kenti bastım.

    Büyük bir uykudan ibaret sandım satırlarda yaşamayı. Kelimeleri vurdum kumsallara. Canımı ağrıttım ardında. Ve bir taş daha attım içimin karanlık dehlizine. Hüzün meskenine kilitli aşk hangi makamı kabul ediyordu ki sözlerine? Hangi yaram düşlerimi sana vurduğumda acı damlatmıyordu?

    Gerçeğimde olmayan yâr gönlümden git!
    Hadi git!
    Ben sarsılan bir şehrin enkazı olmaya razıyım. Ben, yine kâbuslar saklarım yatak başlarımda. Ve sana şiirler biriktirmekten vazgeçerim. Sessizliğimin sesini dinlerim bir sonbahar sabahında.

    Hadi git yâr!
    Daha fazla sen yüklenemiyor kalbim.
    Daha derin düşleri kaldıramıyor bedenim. Kalmadı lügatimde içimi yakmayan bir söz. Bendeki resmini sakladığım sandık; bir çift göz…

    Yâr! ekseni değişti artık dünyamın. Ne geceleri uykuya teslim ediyorum düşüncelerimi. Ne de sabahları gündoğumlarıyla yeni bir yelken açabiliyorum kurtuluşuma. Her benle başlayıp senle devam etmek zorunda olan gün, dikenli bir dal oluyor bana.

    Hadi gönlüm
    Defalarca düş uçurumlardan, kan-revan ol. Ve boşalt içini. Damarlarından ansızın geçen ve "yar"ı anlamlı kılan ezinci katlet. Bitir bu sonsuz şiiri. Son bulsun ağıt tadındaki sevgi söylemleri. Yâr yüreğimdeki 'is'ini başka bir yere sevk et hadi.

    Ah yâr gün gün mısralar döktün içime. Yüreğimi sana dair söylenmiş mısralarımla yıkadın. Ben hep sana uzaktım. Yollarda kaybolsam sen önüme çıkan tuzaktın. Ben, her gece gözyaşlarımla yıkadığım masallarımı saçlarına yolladım. Saçlarından kulaklarına musalla taşı gibi bir soğuklukla inip, beni sana anlatır sandım.
    Yanıldım…

    Hicran yağmurlarından sıyrılıp ötelerde kendimi aradım, bulamadım…

    Hayatımın gençlik satırlarında adı geçen yâr.
    Sırtımı her döndüğümde bir can yitirdim bu bahar…

    İdama giderken hislerim, güneşim yüzünü görmeyi bekledim hep. Kalemi kırık bir aşkı mühürledim yüreğime. "unuttum" diye haykırırken bile unutmadığımı ispatlıyordum kendime.

    Yoruldum yâr
    Bütün kapılarımı kapatmaya hazırlanıyorum gönlümün. Kimliğimi hediye edip bu şehre, her bir adımımda anıları sürükleyip ardımdan ve rotamı da ekleyip nabzıma gidiyorum… Mutlu günlerin gelmesini bekleyen çehremdeki çizgileri siliyorum. Ceplerimi dolduruyorum yedekteki acılarla. Her sabah yüzümü yıkadığım tavana asıyorum hayallerimi. Ansızın içime düştüğün günden beri ayakları burkuldu ömrümün. Ve ben her gün bir daha ölmek için uyanır oldum uykumdan. Paslandı gözlerim. Sen kendin için kal yâr ben senin için giderim. Bu defa sürgünlere giden yüreğime bedenimi de eklerim. Bağdat olurum yıkılırım kurşunlara. Filistin olurum kalırım duvarlar arasında. Ama yine de İstanbul'u saklarım alınyazımda.

    Nerde olursam olayım unutma yâr; yarın yeni bir gün ve her yeni günde olduğu gibi senli ölüme hazırlanıyor gönlüm.

    Sureti kirlenmiş, şeceresi katil bir aynanın içindeyim. Hayaletimi arıyorum. Mükellef bir kedere hariçten gazel değil yüreğim. Yolum uçurumdan geçerken mevsimsiz gülüşlerde, keskin harfler kesiyor adımın yolunu: Yüzümü aşka saklayıp ağlıyorum. Manasızlığım kapıların ardında esefle hıçkırıyor. Bütün intizarları intihar ederken kuşlar, ben kendi yokluğuma kefensiz duruşlar uyduruyorum. Seni sensizlikten ekliyorum düşlerime. Ah'ın sürüncemesinde kalıyor kalbim; bizarım.

    Ey Aşk! Sonrasızlığımın ıslak saçlarına tutunup dururken dizeler ve kapkara bir karabasan tenimin kuruluğunda yıkanırken, kaosuna uzanamayan bakışlarımdan başlıyorum kendimi aşkın gamzelerine gömmeye. Geceye muhtacım, yastığımın kenarında tutuşan muamma uykusuzluk için. Bu yüzden uykusuzluğumla perişan uykulara dalıp rüyalarımı paramparça ediyorum. Hayatta kalan yanlarımı zülfikarla kesiyorum sevdiğim görüyor musun? Kanla karışık ağlama şölenlerindeyim iki ucu boşlukta gezinen alfabenin dolaylarında. Kötürüm bir düşüm, sesimi kovulmuşluğumla karalıyorum. Hadi düş gel ardıma saat başı yokluk çekerken zaman. Sen yağmurlarda ölmenin bedeli misin sevdiğim?

    Sancılı şiir tutanaklarında omuz başlarından asılıyor benim kentlerim. İz taşıyan her acıya maske oluyor yüzüm, ki; iğfal edilen çocukluğumda eskiyor hiç yanı titremeyen ikindiler. Diz üstü çöküyorum içime, bağışlanmaz nehirlerde ıslanıyor adanmışlığımın kasvetli iniltisi. Faille meçhulün arasını ben bozuyorum. Şimdi neye dokunsam cinayete münhasır isim olacak ellerin. Bu yalnızlık çok fazla geliyor sensizliğime. Al senin olsun cinnete sığmayan korkulu bekleyişler. Baba, ihanetteyim. Ağlamasana.

    Ruhumu kundaklayan kanlı kabusları ağaç diplerine gömerek hüznüme sarılıyorum. Vakit: Gecesizlik. Mekan: İstanbul, lamekan. Bu yüzden mekansızım ve hep mekansız kalıyor İstanbul bende. Ben beni ararken ayna yordamıyla, kendimde olmadığımı görüyorum. Ama en acısı bulduklarımın aradıklarım olmayışı Usta. Aynalar pas tutuyor parmak uçlarımda. İstanbulluğumu gömüyorum içimin teneşir bahçelerine. Hayaletimin hayaleti miyim yoksa Usta? Biliyor musun, kendi tanrısına eğilen kadının gözkapaklarında çırpınan ayetsizliğinde durulmuyor devrimcinin denizi. Ve kimsenin kimsesizliği kendini terk etmiyor Usta.

    Tene dokunan bir tümcedesin. Müntehir cümlelerine gizli özneyim. En kestirme yoluyum leyl-i Leyla gözlerinin. Bu yüzden hep sebep kalıyorsun aşka. Şimdi hangi aşk aralığında susuyorsun ben'li kaderinin? Yüzünü saçlarının arasındaki cam kırıklarıyla tarumar edip şiir mi bekletiyorsun mısra sonlarında avazının inkarı için? Ey Aşk! Yırtılmış yanlarına şarkılarımdan nakaratlar giydiriyorum. Arafta kalmışlığında kanıyor gizli yaram. Bu yara mahrem yara. Bu yara kurtlu yara. Bu yara iyileşmesin dünyada.

    Gidersem gelir misin benimle ayrılık için demiştim, geldin, ismin kaldı bende. Kalbime sunulan sevmek kadar sevsem de seni, saymıyorum bu imlasız vedayı. Gideceksen ölüm gibi git.

    Ama gel ne olur, yüzüm sana açık ruhuma kadar.





  6. 2007-11-19 #56
    ~~BaHaRLı UmuDuM~~


    "Güzel olan hiçbir şey eskimez." dedi dostum. İncecik bir sızı duydum, sustum...
    Gözlerimi kapayıp kana kana içtim kelimelerini. Eskimiyordu hiç, biliyordum...
    Senin gözlerimde hiç eskimediğin, eskimeyeceğin gibi...



    Ben seni bulmak için tüm dünyayı dolaşabilirdim ama sen buldun beni.
    Bende kaybettiğim beni... Uzansam sana, dokunmak bir şey değil yanmaktan korkuyorum.
    Korktukça kaçıyorum senden, kaçabildiğim kadar uzağa...
    Ne kadar uzağa kaçsam o kadar yanıbaşımda oluyorsun sonra...
    Ben de kalemimi elime alıp yazıyorum. Tükenmez kalemim tükeniyor,
    konuşan dilim lal oluyor, anlatamıyorum seni kağıtlara...



    Yaşam aşk rengine büründükçe dağlar hasrete yükleniyor.

    Dağlar taşır mı bu yükü bilmem ama ben eziliyorum hasretten. Aşkın tedavisi yok mu?

    Acılar çekiyoruz ve tel tel kopuyor hayat ellerimizden. Uzanıyorum, tutamıyorum kopan ipleri.

    Dur ve bak şimdi geçmişe. Neredeyiz?

    Başta mı, sonda mıyız, yoksa bu sokağın adı aşk çıkmazı mı?



    Her bahar bir başlangıç ve her güzel şey umuda yeni bir adım.

    Hadi çıkalım saklandığımız kuytudan. Sobelendik çoktan.

    Çıkalım ve geçen bahar gibi umudumuzu uçuralım kendi gökyüzümüzde bu baharda.

    İzin verelim martı seslerine, çekelim içimize çiçek kokularını papatya bahçemizde...

    Hadi çıkalım saklandığımız kuytudan ve kaçalım bu dünyadan..



    Yorulduk...Yıprandık...Ama her bahar umut demek hala...

    Umudum var ama yine de gözlerim yanıyor...

    Göz pınarlarım kuruyuncaya kadar ağlıyorum...

    Sonra yüreğimde ebem kuşağı çıkıyor. Her renkte seni görüyorum.

    Mavi hayallerimizi, sarı bizi ısıtan güneşi çağırıyor aklıma.



    Tut ki bu bahar da diğer baharlar gibi bitsin. Ne çıkar...

    Kaç bahar kaldıysa ömrümde benim o kadar umudum var!


  7. 2007-11-20 #57
    Hüzün Laleleri



    Hüzün yağmurlarıyla
    İçimde alevden laleler
    Boy verdi, serpildi.
    Kalbimin hediyesi peri.
    Ölüyorum aşkından.
    Bilme başkasından.
    CAN havliyle;
    Tutmuşum ruhunun yakasından.
    Cisminin yayından fırlayan.
    Akıl okun vurdu sırtımdan.
    Göçüşüm eceli kaza değil.
    Şükürler olsun ki,

    Kalbim mamur
    Gönlüm abadan.

    Sen kaçarken çöllerine inen;
    Aşinası olmadığın
    Sevgi rahmetinden.
    Göz yaşı sağnağından.
    Yüreğin harap,tenin bitap.
    Bırak hemşire can.
    Pansumanlık değil.
    Bu kez neşterlik yaram.
    Yere göğe kendime sığamam.
    Sırrımın en ücra yerindesin.
    Uzanamazsın ellerinle.
    Ölüm ve sen;
    Gelin mahiyetinizle..
    İçimdeki hüzün laleleriye
    Bekleyeceğim reyyalde
    Tüm boynu büküklüğümle
    Öylece..
    .



  8. 2007-11-20 #58
    Dört Lalenin Yalnızlığı
    Burada
    Betonlaşan kentin arasında
    Küçük bir bahçede gördüm
    Birarada dört lale..
    Kısa ömürlerini
    Yaşıyorlardı birlikte
    Özgürce yaşadığını sanmak mıdır
    Özgürlük bir şehirde
    Vahşi bir rant
    İndirene kadar
    İncecik boyunlarına
    Bir makinenin
    Mekanik uzvunu
    Ve yabancılaşması mıdır bu
    Bir lalenin
    Lale oluşuna bile


  9. 2007-11-20 #59
    Laleler ve Güller


    Laleler sana dair,
    Güller bana…
    Sarı laleler ayrılığın tadı,
    Kırmızı güller bitmeyen sevdam…

    Laleleri sevemedim bir türlü,
    Hele sarı olanlarını,
    Hatırlarım seni benden uzaklaştırdıklarını…

    Ama güller, öylemidir ki,
    Kırmızı güller aşkımın hatırası.
    Bir gül görsem kırmızı,
    Hatırlarım senin bakışlarını…

    Laleler sana dair,
    Güller bana…
    Sana yolluyorum dünyadaki tüm laleleri,
    Bana kalsın bahçelerdeki güller…

    Sarı laleler sana,
    Kırmızı güller bana…
    Ayrılıklar senin,
    Sevdalar benim olsun…
    Artık sen yoksun, selam sevdama…


  10. 2007-11-20 #60
    Sen Gelirsen Açar Bütün Laleler


    Toprak uyanıyor kış uykusundan
    Sen gelirsen açar bütün laleler
    Sokağım şenlenir eskisi gibi
    Güller salına salına açar saksıda
    Asmada üzümümsün
    İki gözümsün
    İçim içime sığmıyor yine
    Bilirim yakında sen geleceksin
    Güneşin her sabah gülüşü başka
    Bülbülün dağlarda ötüşü başka
    Yeşil bir başka yeşil
    Çıplak manolyalar bir başka beyaz
    Bazıları lila ve mor
    Bazıları pembe ile leylak arası
    Hep senin rengine büründü toprak
    Deniz bile artık eski neşesinde
    Akliman koyunda kıvranır küçük kayığım
    Seni kucaklayıp süzülmek istiyor engine
    Kaya diplerinde kıvrılan balık
    Turkuvaz suların mahzun yakamozları
    Karınca, binbir çeşit böcek senin gelmeni bekler
    Sen gelirsen açar bütün laleler...


  11. 2007-11-22 #61
    Sen Bana Gece Bıraktın..


    SEVMİŞTİM SENİ...
    DÜNYALIK BİR SEVDA OLDUĞUNU ANLAYAMAMIŞTIM İLK BAŞLARDA.AMA SONRA BENDEN GÖTÜRDÜKLERİNİ KOYUNCA MANEVİ KEFEME "EYVAH" DEDİM
    SEN BANA SADECE GECE BIRAKMIŞSIN.VAROLAN GÜNDÜZÜMÜDE ALMIŞ SADECE ZİFİRİ KARANLIK BIRAKMIŞSIN.NE SOKAK LAMBASI,NE EVLERDEN SIZAN CILIZ IŞIKLAR.HİÇ BİRŞEY YOK...
    BUKADRA MI DÜNYALIKTIN,
    BUKADAR MI RABTEN UZAKTIN...
    BUKADAR MI AHİRETTEN BİR HABERDİN....?

    ********

    BİR SEVDA BÖYLE BİTMEMELİ.BÖYLESİNE ACI BIRAKMAMALI ARDINDA...
    EYVAH DEMEMEK İÇİN ÖLÇÜLÜ SEVMELİ,DOĞRU İNSANI SEVMELİ...
    GALİBA PÜF NOKTA BU...
    GAYELER AYNI OLMALI.ALLAH RIZASIII...
    OZAMAN İKİ DEĞİLDE BİR TANE ATAN VE CENNETTEDE BERABER OLMAYI DÜŞLEYEN YÜREK VARDIR...
    GÜNÜMÜZDE BU MANEVİ SEVDALARDAN,GERÇEK SEVDALARDAN GİT GİDE UZAKLAŞMAKTAYIZ.SEVDAYI BİR ET PARÇASI VE SADECE KULAĞA FISILDANAN GEÇİCİ AMA ANLIK HOŞ SÖZLER ZANNEDEN GENÇ SAYISI ARTMAKTA VE YÜREK DAĞLAMAKTA...
    BİLİNÇLİ MÜSLÜMAN OLMALI NEYİ NEDEN SEVDİĞİMİZİ İDRAK ETMELİYİZ GALİBA.RABBİM NASİP ETSİN İNŞALLAH CÜMLE MÜSLÜMANLARA...
    SADECE BİR PAYLAŞIMDI...
    DOĞRU SEVENLERDEN OLMAK DUASIYLA..


  12. 2007-12-01 #62

    İKİ KUM TANESİNİN AŞKI...


    Günün birinde bir çölde iki kum tanesi karşılaşmış ve birbirlerini çok
    sevmişler uzun bir süre çok yakın olmuşlar. Birbirlerini yanlarında,
    canlarında olarak sevmeyi öğrenmişler. Derken bir rüzgar çıkmış kum tanelerinden biri yerinde kalırken diğeri biraz uzağa savrulmuş. Çok uzak değillermiş ama yinede göremiyorlarmış birbirlerini. Sevgileri hiç azalmamış yine sevmeye devam etmişler. Birbirlerine ulaştırabildikleri sesleriyle, haberleriyle yaşıyorlarmış ve artık görmeden seslerinde sevmeyi öğrenmişler.




    Bir gün biri diğerine "sevdamız sonsuza erişmesi için aynı anda bir
    dilek dileyelim" demiş. Ikisi de aynı anda bir dilekte bulunmuşlar ve
    tam o sırada bir fırtına çıkmış. Bu kavuşmamız, sevdamızın sonsuza dek sürmesi olabilir diye ikisi de kendilerini fırtınaya bırakmışlar.
    Gözlerini kapayıp fırtına dindiğinde sevdalarının yanı başında olmuş
    olmayı arzulamışlar. Fırtına o kadar kuvvetliymiş ki o güne kadar
    yıllarca yerlerinden kıpırdamayan kumlar bile başka yerlere
    savruluyorlarmış.
    Fırtına günlerce sürmüş kum taneleri de oradan oraya savrulup durmuşlar.
    Ikisini de bir sabırsızlık sarmış. Fırtına durmuyor aksine artıyormuş.
    Fırtına dinmek bilmedikçe onlarda sabırla sevmeği öğrenmişler.
    Günler geçmiş sonunda fırtına durmuş gözlerini açtıklarında ikisi de başka alemlerde bulmuşlar kendilerini. Bu fırtınanın onları birleştireceğine o kadar inanmışlar ki birbirlerini yanlarında bulamayınca yüreklerinde derin bir acı hissetmişler ve acıyla sevmeği öğrenmişler. Kendilerine birazcık geldiklerinde ikisi de bu fırtınayla başka başka yerlere savrulduklarını anlamışlar. Biran ölmek istemişler ama sonra birbirlerini hiç görmeden,mesafelere, engellere rağmen sevmeği öğrenmişler. "Eskisi gibi bağırsakta sesimiz ulaşmaz ki birbirimize" demişler. Ikisi de yeni yerlerinde kimseyle konuşmamışlar ve yıllarca hep susmuşlar. Hep yeni bir fırtına ümidiyle birbirlerine ihanet etmeden beklemişler. Böylece umutla sevmeği öğrenmişler. Yıllar geçmiş ama sevgileri hiç geçmemiş.

    Birbirlerinden hep umutlu olarak yaşamışlar. Bir gün ikisi de
    birbirlerinden habersiz aynı anda gözlerini kapamışlar ve kavuşmak için yeniden fırtına çıkmasını dilemişler. Beklemişler beklemişler ama fırtına bir türlü çıkmamış. Kendilerini tüm benlikleriyle fırtınaya
    bırakmak için oldukları yerde dönmüş durmuşlar ama hepsi nafile küçük bir rüzgar bile çıkmamış. Sonunda durmuşlar ve gözlerini açmışlar.
    Sevdiklerinin, sevdalarının, yıllarca beklediklerinin tam karşısında
    durduklarını görmüşler ve hemen ikisi de yıllar önce diledikleri dileği
    anımsamışlar.

    Dilek şöyleymiş "Allah'ım bizi birbirimize her şeyiyle sevmeği
    öğrendiğimizde kavuştur. Öğle kavuştur ki sevdamız sonsuza erişsin."

    Sonunda anlamışlar ki birbirlerinden çok uzaklarda geçirdiklerini
    sandıkları yılları aslında birbir yanı başlarında geçirmişler.
    Dileklerinin kabul olması için yılların geçmesi gerektiğini öğrenmişler
    çünkü onlar sevmeği her şeyiyle öğrenmeği dilemişler.

    Dilekleri kabul olmuş umutla, sabırla, acıyla, yakında, uzakta...her
    şeyiyle sevmeği öğrenip birbirlerine kavuşmuşlar. Sevmeği bildikten sonra mesafeler, acılar, yıllar, aylar...asla sevdayı
    söndürmez ama sevmeği bilmedikten sonra yanı başında ki sevdiğini bile
    yıllarca göremeyebilir insan...


  13. 2007-12-13 #63
    Ah içimin okyanusu sevgili dost..........


    Her mektup cevabını bekleyen bir sevgiliyle başlar.
    Sevgili Dost,
    Sevgili Arkadaş,
    Sevgili Anne, baba, kardeş diye...
    Bu mektup ise cevap beklemeyen, sadece " sevgili " diye başlayan sahipsiz satırlardan oluşmakta.


    Ah! İçimin okyanusu..
    Mavilerim kalmadı.
    Yüreğim yelkensiz.
    Bir fırtına çıkacak olsa,
    İlk alabora olacak gemi benim.

    Sevgili...
    Sen bilmedin beni,senin bilmeyişin benim acılanmam oldu ve acılanmam yorgunluğumla kanadı.
    Sen bilmedin; ben çekindim, sen bilemedin; ben çekildim, istedim çektim ve gittim.

    Sevgili..
    Sana en çocuksu tavrımla sesleniyorum. Olgunluğum başımın belası oldu. Ben senden önce değil, sen benden önce gelmeliydin.
    Belki o zaman daha az kanardım ve suskun kelimelerde bu denli boğulmazdım.

    Sevgili..
    Ben her gece uykularımı kovalayıp uykusuzluğa yakalanırken, sen hangi şehrin ışıklarına dalıyorsun ve gecenin hangi saatinde uykuya yenik düşüyorsun?
    Ah! Sabahları kavuran güneş... hep aynı tepeden atar kızıllığın ve hep aynı pencere, hep aynı ağacı ezberleyerek ve düşlerimde ona yer vererek sana ulaşır bakışlarım.

    Sevgili...
    Ben her nefeste varlığının farkındayım.
    Bölüyorum seni, zamanı küçültmek için yapraksız bir takvime...
    Yıllar sen oluyor, aylar sen, haftalar sen, günler sen.
    Çarpıyorum seni zamana, unutmak için her şeyini...
    Saniyeler sen oluyor, dakikalar sen, saatler sen...

    Sevgili..
    Bu kaçıncı gemi limana ulaşamadan kaybolan?
    Yoruldum; uçsuz bucaksız okyanuslara benzeyen düşüncelerimden.
    Usandım, hep susuzluğa mahkum bir sahrayı andıran benliğimden.
    İsmin ruhuma bir diken gibi batar. Varlığın bir acı, varlığının gölgesinde yokluğun bin sancı!..
    Sevgili desem, duyacak kadar yakınsın.
    Ruhumun konuğu ol desem, erişilemeyecek kadar uzaksın.

    Sevgili..
    Sen durgun suya olan korkaklığım; bir, iki ve üçüncü kulaçtan sonra umutsuzluğum ve batışım.


  14. 2007-12-13 #64
    Sen neredesin güzellik?

    Çevremde parıl parıl parlayan güzellikler, cazibedar simalar, albenisi yüksek eşyalar, gönlümü çekip almak isteyen hoş edalar var.
    Bunlara karşı içimde bir istek, bir sahip olma duygusu hissediyorum.
    Fakat yıllar var ki, her ne vakit bunları elde etmek için peşlerine düşsem, kalbimdeki susuzluğu, onlardan birer yudum içerek gidermeye çalışsam adeta serabı pınar zannedip koşan bir susuz gibi elime kuru topraktan başkası geçmiyor.

    Ateş böcekleri gibi, bir yerde parıldıyor güzellik ve sonra kayboluyor.
    Ben ise güzelliğe hasretim artmış bir şekilde başka bir güzeli beklemeye koyuluyorum.
    Lakin hep aynı hüsran, ve tabii artan bir vuslat ihtiyacı devam edip gidiyor.
    Ne zaman diyorum kavuşma, doyma, kanma zamanı. Ne zaman bu hüsranların sonu.
    Ne kelebeğin kanatlarındaki cilveler, ne bülbüllerdeki hoş sadalar, ne güllerdeki bayıltan rayihalar, ne çevremi saran hoş manzaralar, ne simamdaki güzellik, ne zekamdaki parlaklık ve ne de kollarımdaki güç kalıyor, hepsi tek tek terkediyor beni.
    Bir sinema perdesi gibi hayat. Devamlı geliyor, gözüküyor ve gidiyor güzellikler.
    Elimde kalan ise, kupkuru beyaz bir perde ve doyurulmamış arzular, kabaran hasretler.

    Biliyorum ki dünyadaki hiçbir şey güzelliğin gerçek sahibi değil.
    Eğer olsaydı hep onunla kalmalı, hep aynı cazibesini ve güzelliğini korumalıydı. Ama öyle olmuyor.
    Bugün yemyeşil, ter ü taze yapraklar yarın kuruyup çerçöp oluyor. O güzellikten hiç bir eser kalmıyor.
    Gönülleri hoplatan nice dilberler vakit geçtikçe yüzüne bakılmaz hale geliyor. Neticede o da toprak olup gidiyor.

    Peki bu güzellikler nereden geliyor ve nereye gidiyor?
    Kim gözüme bunları gösterip gösterip sonra çekip alıyor?
    Sahibi kim?
    Hangi yoldan gidilir ona?
    Bu aynalar tatmin etmiyor beni artık. Aslını, bitmeyenini, ellerimden akıp akıp gitmeyenini istiyor gönlüm.

    Sen neredesin güzellik? Hangi diyarlar senin memleketin?
    Senden uzak olmak yakıyor gönlümü. Her gün karşıma dikiliyor, kalbimi çalıyor sonra kayboluyorsun.
    Ne zaman elimden tutacak ve artık gel diyeceksin?
    Ne zaman bu hasret ateşini dindirecek, çatlayıp kupkuru hale gelmiş yüreğimde vuslat gülleri bitireceksin?
    Ne zaman yalancı güzellerden bıkmış usanmış, bir kere daha aldanmaya tahammülü kalmamış mustarip gönlümü huzura erdireceksin?

    Sana müştakım güzellik. Gel artık! gönül yamaçlarımda tahtını kur!..



  15. 2007-12-14 #65
    Ağlayan Gülüşlerim....


    Gözlerim kalbimin sızısı ile ağladığı için kalbimden şikayetçi .


    Kalbim ise , sen gördün ben yandım , keyfi süren sen , cefayı çeken ben diyerek gözlerime , ondan davacı oluyor .

    İçimdeki bu savaş yıllardır yakıp yakıp biçare kıldı beni . .. ve ben böyle bir harbin tam ortasında kalmış , sağır ve dilsiz bir görgü tanığıyım .

    Gözlerimi suçlayamam . Çünki o , o denli bir güzellik karşısında eli kolu bağlı bir mahkümdur . Aklımın köleliğini terkeden gözlerim , çok nazlı bir yarin esiridir , tek o na meftundur .

    Kalbimi de suçlayamam . Çünki yarin gözlerindeki alevler den bir kıvılcım sıçramıştır ona . O ise o bir kıvılcımın üzerine Ah' lar çekmek suretiyle yelleye , yelleye cehenneme çevirdi kendini .

    Gözlerim kalbimin efkarıyla ağladı ve döktüğü gözyaşları içerimdeki cehennem misali , o yangının üzerine damladı . Söndürür belki diye beklerken daha da coşturdu alevlerimi .

    Ağladıkça yandım , ağladıkça yandım ..

    Öyle bir hal aldımki nihayetinde , ateşimin rengi kırmızıdan siyaha döndü . Böyle cayır cayır yanarken , anladım ağlamanın bir sonu olmadığını , ve bana bir çözüm de sunmadığını .

    ... ve gülmek istedim yıllar sonra . Çok zorlandım gülmek için . Olmadı , vazgeçecek oldum ama , son nefesim hal-i hazır da duruyordu . Bütün bir gayret ve çaba içerisinde son nefesimde ufak bir tebesüüm kondurdum genç ama bir o kadar da yaşlı çehreme .

    Fakat gördüğüm şey ne hazindi ..

    Öyleki gülüşlerim hüngür hüngür , tebessümlerim mahsun ve mazlum ağlıyorlardı , kurumuş yaprakların arasında .

    Ağlatılmıştı gülüşlerim ...

    ... ve son olarak , gülerek ağlamak doğdu .

    Şimdi bunu yapıyorum .

    Rolümde başarılıyım da .

    Ağlayın hadi

    Ağlayan gülüşlerim ..

    A Ğ L A Y I N . . .


  16. 2007-12-17 #66
    YoRuLDuM YâR ..

    Bitiyor zaman. Tüm saatler kum saatinin içinde birbiri üstüne yığılıyor. Sahte mutluluklar giyiniyor sözcükler. Sen-ben savaşında imtiyazsız yarınlara bugünden açıyorum gözlerimi. Savaşacak kadar bile yakın olmayışımızı bilirim. Bilirim, acı verişindir bu kadar sözcük dizdiren. Ömrümü ömrünün ardında sürüyen…

    Aynaları kırıldı mutluluğumun. Söz dinlemeyen yanımı artık çok iyi tanıyorum. Ayağım takılıyor bir acıya ve yokluğunun üstüne düşüyorum.
    Hala üşüyorum…
    İğne deliğinden geçiriyorum sevdayı. Sen oluyor nakışımın adı. Bir an sen oluyorum anlayışsız, vurdumduymaz… Sonra bana dönüyorum. Bak hala ağlıyorum… Harf harf işlerken kelimelerimi, şimdiden yerleştiriyorum acılarımı parmaklarımın ucuna. Son düşen cemreyi de ayırıyorum payıma.

    Kapatıyorum gözlerimi. Hadi git yâr, geldiğin gibi. Acıttığın yerden tüm acılarımı da topla git hadi.
    Anlamadım yâr
    Sen mi yâr olmadın yoksa ben mi yarenlikten uzaktım? Hangi kıyıya vurmuştu aramızdaki eksik o taş? Hangi şarkıda yarım kalmıştı notamız? Hangi satır içine sığdırabilmişti de seni; sen bulunmazım olmuştun?
    Ah yâr sana bağlamazsam sözcüklerimi, hep anlamsızlık oluyor yüreğimin dili. Sana bağlandığında da gözyaşına paralel oluyor. Yok, mu önümde senden gayri gidecek bir yol?
    İçim yine aynı mısra´ları tekrarlıyor

    Yamaçlarımda senli güzel düşerim var
    Ama düşlerime damlayan zehir de sensin yâr

    Bulamadım yâr. Seni bu kadar ararken kendime bir mutluluğu da bulamadım. Zamandan bir bir çalıp saatleri sızlayan yanlarıma kattım. Ben acıyı aşka yama yaptım. Hafife almadım duyuları. Kuytu köşelerde ölümüne besledim sevdayı. Acıydı bildiğim aşkın ön adı.

    Hiçbir şehre sığmadı yüreğim. İstanbul sen de yüreğimi ayaklarına doladın. Ve sen düştün ben kanadım. Ezildim, yarama yine koskoca bir kenti bastım.

    Büyük bir uykudan ibaret sandım satırlarda yaşamayı. Kelimeleri vurdum kumsallara. Canımı ağrıttım ardında. Ve bir taş daha attım içimin karanlık dehlizine. Hüzün meskenine kilitli aşk hangi makamı kabul ediyordu ki sözlerine? Hangi yaram düşlerimi sana vurduğumda acı damlatmıyordu?

    Gerçeğimde olmayan yâr gönlümden git!
    Hadi git!
    Ben sarsılan bir şehrin enkazı olmaya razıyım. Ben, yine kâbuslar saklarım yatak başlarımda. Ve sana şiirler biriktirmekten vazgeçerim. Sessizliğimin sesini dinlerim bir sonbahar sabahında.

    Hadi git yâr!
    Daha fazla sen yüklenemiyor kalbim.
    Daha derin düşleri kaldıramıyor bedenim. Kalmadı lügatimde içimi yakmayan bir söz. Bendeki resmini sakladığım sandık; bir çift göz…

    Yâr! ekseni değişti artık dünyamın. Ne geceleri uykuya teslim ediyorum düşüncelerimi. Ne de sabahları gündoğumlarıyla yeni bir yelken açabiliyorum kurtuluşuma. Her benle başlayıp senle devam etmek zorunda olan gün, dikenli bir dal oluyor bana.

    Hadi gönlüm
    Defalarca düş uçurumlardan, kan-revan ol. Ve boşalt içini. Damarlarından ansızın geçen ve "yar"ı anlamlı kılan ezinci katlet. Bitir bu sonsuz şiiri. Son bulsun ağıt tadındaki sevgi söylemleri. Yâr yüreğimdeki 'is'ini başka bir yere sevk et hadi.

    Ah yâr gün gün mısralar döktün içime. Yüreğimi sana dair söylenmiş mısralarımla yıkadın. Ben hep sana uzaktım. Yollarda kaybolsam sen önüme çıkan tuzaktın. Ben, her gece gözyaşlarımla yıkadığım masallarımı saçlarına yolladım. Saçlarından kulaklarına musalla taşı gibi bir soğuklukla inip, beni sana anlatır sandım.
    Yanıldım…

    Hicran yağmurlarından sıyrılıp ötelerde kendimi aradım, bulamadım…

    Hayatımın gençlik satırlarında adı geçen yâr.
    Sırtımı her döndüğümde bir can yitirdim bu bahar…

    İdama giderken hislerim, güneşim yüzünü görmeyi bekledim hep. Kalemi kırık bir aşkı mühürledim yüreğime. "unuttum" diye haykırırken bile unutmadığımı ispatlıyordum kendime.

    Yoruldum yâr
    Bütün kapılarımı kapatmaya hazırlanıyorum gönlümün. Kimliğimi hediye edip bu şehre, her bir adımımda anıları sürükleyip ardımdan ve rotamı da ekleyip nabzıma gidiyorum… Mutlu günlerin gelmesini bekleyen çehremdeki çizgileri siliyorum. Ceplerimi dolduruyorum yedekteki acılarla. Her sabah yüzümü yıkadığım tavana asıyorum hayallerimi. Ansızın içime düştüğün günden beri ayakları burkuldu ömrümün. Ve ben her gün bir daha ölmek için uyanır oldum uykumdan. Paslandı gözlerim. Sen kendin için kal yâr ben senin için giderim. Bu defa sürgünlere giden yüreğime bedenimi de eklerim. Bağdat olurum yıkılırım kurşunlara. Filistin olurum kalırım duvarlar arasında. Ama yine de İstanbul'u saklarım alınyazımda.

    Nerde olursam olayım unutma yâr; yarın yeni bir gün ve her yeni günde olduğu gibi senli ölüme hazırlanıyor gönlüm.

    Sureti kirlenmiş, şeceresi katil bir aynanın içindeyim. Hayaletimi arıyorum. Mükellef bir kedere hariçten gazel değil yüreğim. Yolum uçurumdan geçerken mevsimsiz gülüşlerde, keskin harfler kesiyor adımın yolunu: Yüzümü aşka saklayıp ağlıyorum. Manasızlığım kapıların ardında esefle hıçkırıyor. Bütün intizarları intihar ederken kuşlar, ben kendi yokluğuma kefensiz duruşlar uyduruyorum. Seni sensizlikten ekliyorum düşlerime. Ah'ın sürüncemesinde kalıyor kalbim; bizarım.

    Ey Aşk! Sonrasızlığımın ıslak saçlarına tutunup dururken dizeler ve kapkara bir karabasan tenimin kuruluğunda yıkanırken, kaosuna uzanamayan bakışlarımdan başlıyorum kendimi aşkın gamzelerine gömmeye. Geceye muhtacım, yastığımın kenarında tutuşan muamma uykusuzluk için. Bu yüzden uykusuzluğumla perişan uykulara dalıp rüyalarımı paramparça ediyorum. Hayatta kalan yanlarımı zülfikarla kesiyorum sevdiğim görüyor musun? Kanla karışık ağlama şölenlerindeyim iki ucu boşlukta gezinen alfabenin dolaylarında. Kötürüm bir düşüm, sesimi kovulmuşluğumla karalıyorum. Hadi düş gel ardıma saat başı yokluk çekerken zaman. Sen yağmurlarda ölmenin bedeli misin sevdiğim?

    Sancılı şiir tutanaklarında omuz başlarından asılıyor benim kentlerim. İz taşıyan her acıya maske oluyor yüzüm, ki; iğfal edilen çocukluğumda eskiyor hiç yanı titremeyen ikindiler. Diz üstü çöküyorum içime, bağışlanmaz nehirlerde ıslanıyor adanmışlığımın kasvetli iniltisi. Faille meçhulün arasını ben bozuyorum. Şimdi neye dokunsam cinayete münhasır isim olacak ellerin. Bu yalnızlık çok fazla geliyor sensizliğime. Al senin olsun cinnete sığmayan korkulu bekleyişler. Baba, ihanetteyim. Ağlamasana.

    Ruhumu kundaklayan kanlı kabusları ağaç diplerine gömerek hüznüme sarılıyorum. Vakit: Gecesizlik. Mekan: İstanbul, lamekan. Bu yüzden mekansızım ve hep mekansız kalıyor İstanbul bende. Ben beni ararken ayna yordamıyla, kendimde olmadığımı görüyorum. Ama en acısı bulduklarımın aradıklarım olmayışı Usta. Aynalar pas tutuyor parmak uçlarımda. İstanbulluğumu gömüyorum içimin teneşir bahçelerine. Hayaletimin hayaleti miyim yoksa Usta? Biliyor musun, kendi tanrısına eğilen kadının gözkapaklarında çırpınan ayetsizliğinde durulmuyor devrimcinin denizi. Ve kimsenin kimsesizliği kendini terk etmiyor Usta.

    Tene dokunan bir tümcedesin. Müntehir cümlelerine gizli özneyim. En kestirme yoluyum leyl-i Leyla gözlerinin. Bu yüzden hep sebep kalıyorsun aşka. Şimdi hangi aşk aralığında susuyorsun ben'li kaderinin? Yüzünü saçlarının arasındaki cam kırıklarıyla tarumar edip şiir mi bekletiyorsun mısra sonlarında avazının inkarı için? Ey Aşk! Yırtılmış yanlarına şarkılarımdan nakaratlar giydiriyorum. Arafta kalmışlığında kanıyor gizli yaram. Bu yara mahrem yara. Bu yara kurtlu yara. Bu yara iyileşmesin dünyada.

    Gidersem gelir misin benimle ayrılık için demiştim, geldin, ismin kaldı bende. Kalbime sunulan sevmek kadar sevsem de seni, saymıyorum bu imlasız vedayı. Gideceksen ölüm gibi git.

    Ama gel ne olur, yüzüm sana açık ruhuma kadar.




  17. 2007-12-17 #67
    Kendime en samimi olduğum an ağladığım andır



    Biraz rüzgarın hızını kesmek,
    Yıldızların gözüne mil çekmek,
    Daha gerçekçi dilekler lazım bana.
    Artık basit şeyler beklemiyorum hayattan,
    Kimselerin bilmediği yerler keşfetmeliyim,
    Sırlarımı gömmeliyim derinliklere.
    Kanayan susmalarımı ateşe vermeliyim,
    Yangınlarımdan şelaleler yapip,
    Günahlarımı söndürmeliyim.

    Uzansam tutacak kadar yakın; tutup bırakacak kadar uzak olmamalıyım kendime.
    Yüreğimdeki tüm martıları uçurmalıyım,
    Yakamozlar parlamalı gözlerimde,
    Hayat dediğimiz elbiseyi kirletmemeliyim mısralarımda.
    Her acım gölgemde tükenmeli,
    Kırgınlıklarımı rafa kaldırmalıyım,
    Ve sevmeliyim kendimi deli gibi.
    Gözyaşlarım asilliğini yitirmemeli,
    Meydan okumalıyım zamana,
    Şımarık gülüşlere sahip olmalıyım,
    Ayak uydurmalıyım yorgunluklara,
    Bırakmamalıyım kendimi isyan yokuşlarına,
    Bir dakika bu ben değilim!
    Yazdığım yazılara tokat gibi çarptı aynadaki yüzüm,
    Yanlış Adam seçmişim geriye sar,
    Şimdi kendimi yarım kalmış bir cümleye vuruyorum,
    Hikayelerimde pek inandırıcı değil zaten,
    Koyamadığım kurallar altında ezildim,
    Henüz adını telaffuz edemediğim ülkeler kadar uzağım kendime.
    Göçmen kuşlar karamsarlığındayım,
    Ardımda dökülmüş birkaç yaprak,
    Her kalp atışımın ritimi isyan seslerini çağrıştırıyor,
    Ve her an kendime yeni acılar ısmarlıyorum,
    Kendime en samimi olduğum an ağladığım zamandır.
    Boşversene,
    Hayat dediğimiz şey 3 oda bir salon,
    Bunlar sadece bir delinin düşleri idi.

  18. 2007-12-17 #68
    Kimseye Küskün Değilim ...Kendimden Başka.. ='(


    Kimseye değil küskünlüğüm Sadece şiir yazmak istedi canım
    Kimseye kırgın değilim kendimden başka
    Hem nasıl kızar ki insan
    Yemyeşil bir bahar gününe

    Bir kar tanesine yada
    Nasıl susturur kuş cıvıltısını Nasıl kurutur İçindeki çocuksu sevinci...

    Hepsi bu kadardır Gerisi laf kalabalığı
    Gerisi anlamsız bir hayat hikayesi
    Herkes aynı gözlerle bakar.
    Farklı olsa da söylenenler Hep aynı sözler işitilir

    Güneşin sarısına sıkışıp kalır
    Yedi ayrı rengi evrenin
    Yalancı bir mavinin gövdesine sıkışıp kalır
    Cümle mahlukatı sonsuz denizlerin
    Nefes almak Yemek, içmek kadar Sıradanlaştırılmıştır artık her şey

    Hiçbir şarkı Hiçbir şiir
    Ağlatamaz nasır tutmuş yüreklerimizi
    Ağlayan bir çocuk gördüğümüzde
    Başka yöne çevirmeye başlarız yorgun başımızı
    İlk satırını heyecanla okuduğumuz kitap yarım kalır
    Umursamazlık cüzzam illeti gibi Yavaş yavaş dökerken ruhumuzun etlerini

    Aşk ve inanç Titreye titreye can verir kapımızda
    Ölüm bile yitirir hüznünü artık
    Ve hayat bize kendimizden başka kızacak Hiç kimseyi bırakmaz sonunda

    Herkes kendi düş krallığının Acımasız diktatörüdür artık
    Ve günden güne yükselir Saklandıkları kalelerin duvarları.
    Ve ilk dalgada yıkılınca Kumdan yapılmış kaleleri

    Kendi gerçeğiyle yüzleşir insan
    Yani hayat bize küsecek kimse bırakmaz Kendimizden başka


  19. 2007-12-17 #69

    Bir Tomurcuk Gül Aşkına


    Seni kanayan bütün yaralara sarıyorum ey şiir
    seni kanayan bütün acılara
    kaynağına küsmüş pınarlara
    çatlayan tomurcuklara, baharlara
    çığlıklara, demir parmaklıklara
    seni yarınlara umutla bakıp
    sesini yitirmiş çocuklara adıyorum ey şiir
    ürkütülmüş güvercin kanadına yazıyorum seni
    unutma bizi
    unutma yüreğini kanatanı bir tomurcuk gül aşkına

    seni yaşanmamış sevdalara adıyorum ey şiir
    tadılmamış nice sevdalara
    bir rüzgarın nefesine
    bir ırmağın sesine
    gözü yaşlı analara
    yüreği tekmelenmiş babalara
    savaşlara, dostluklara, arkadaşlıklara
    açılmamış bir goncanın kokusuna
    aşkını gizleyen bir kız çocuğunun soluğuna karıyorum seni ey şiir
    bir çınarın yaprağına yazıyorum seni
    unutma bizı
    unutma yüreğini kanatanı bir tomurcuk gül aşkına

    seni gül kıyımlarına
    yürekte üşüyen incecik kıpırtılara adıyorum ey şiir
    dillere destan şarkılara., yüreklere mühür aşklara
    ve ölümsüzlüklere, sonsuzluklara yazıyorum seni...
    kirpiklerimizde incinmiş bir damla şiirle
    bir sevda durağında bekliyoruz seni unutma
    gül damıtırken ayışığı gül bakışlardan...!

    ve sevgiler kanatlanırken güvercin uçuşlarında
    sıcaklığına duyarlı bir defne dalında bekliyoruz seni...

    acıları sevmek en çok sana yakışır ey şiir
    yüreğinde üşüyen incecik kıpırtılara
    seni kanayan bütün yaralara sarıyorum
    üşüyen bütün yaralara
    apaydınlık yarınlara
    unutma bizı
    unutma yüreğini kanatanı bir tomurcuk gül aşkına



  20. 2007-12-17 #70

    Diken Bahcsi


    Diken bahçesiydi benim yüreğim.
    Her aşk hoyratça saldırır,
    Kanayarak, yaralar alarak gerisin geri giderdi.
    Ardımdan onca gözyaşı,onca kırık kalp bıraktım.
    Bana ise diken bahçemde sağa sola takılmış aşk parçaları kaldı.
    Bazen bir şarkı,bazen bir söz ,bazen de buruk anılar.

    Hep bir parçalarını ben de bıraktılar.
    Diken bahçesi ben ve yüreğim.
    Hep aşklar orda bir yerde içimde ,
    Yüreğimin derinliklerinde soldu kaldı.

    Sonra sen geldin.
    Bir tek sen akıl ettin diken bahçesindeki tüm dikenleri kırmayı.
    Kırdın da ve tüm savunmamı yerle bir ettin.
    Beni ve yüreğimi tersle düz ettin.
    Şimdi hiç bir iz kalmadı geriye
    Diken bahçeme takılmış her sevda
    Sen oldun.
    Aşk oldun.
    Sevdanın adı da senin adındı.
    Ben ise diken bahçemden topladığım her parçayla sana bir bütün aşk yarattım.
    Bir büyük aşk.
    Bir yaşam.
    Aşkımı bir tek sana kanattım.
    Çünkü sen yıllardır benim içimde birikendin.
    Çünkü sen ...
    Sen oldun.
    Aşk oldun.

    Sonra alıp gittin kendini.
    Gittin ve soldu diken bahçesinde filizlenen bu sevda.
    Şimdi içimde ne o diken bahçesi kaldı nede o eski aşklar.

    Sadece bir boşluk kaldı bende ve yüreğimde bir tek diken.
    İstemememde istemesem de,
    Sol yanımı kanatır hala o sevda.
    Elim yanlışlıkla oraya her gittiğinde.
    Batar yüreğime .


  21. 2007-12-18 #71
    eLBiSeLeR BeDeNi öRTeR, KaLBi DeĞiL..!


    Ah, kalbimiz...
    Ne kadar ortada, ne kadar savunmasız, ne kadar çıplak.
    Ve ne kadar açık.
    Kelimeler giydiremiyor onu... Sahici olanlar müstesna.
    Dudakların giydiremediği bir endam kalp.Terzisinin işi ne de zor,
    modaya göre dikse kıyafetini, yakışmıyor kalbe... Çiğ düşüyor...
    Dikkat etmese güne, çağa, o başka dert...
    Tazeliğini kaybedince her şeyini kaybediyor kalp...
    Birden iç karartıcı duygular görünüyor her eyleminde,hareketinde...
    Renkler önemli kalbi kuşandırırken... Sesler...
    Kumaşın kalitesi,dokuması, parlaklığı...
    Zor iş kalbe giysi dikmek...
    Kalbi en güzel aşk giydirip kuşatıyor.Hani şu bulunmaz Hint kumaşıyla...
    Evleri dayayıp döşemek kolay...
    Koltukları, duvarları, pencereleri kaplamak...
    Bedenleri örtmek, bedenlere kıyafet bulmak kolay...
    Konfeksiyon giyinmeyi sevmiyor kalp. Kalbi giyindirmek zor.
    Ah, kalbimiz...
    Ne kadar ortada, ne kadar savunmasız,ne kadar çıplak.
    Ve ne kadar açık.
    Kumaşlar önemli. Kalın, kaba kumaşlardan inciniyor kalbimiz.
    Hiç giyinmek istemiyor onları, ilk fırsatta çıkarıp atıyor üstünden.
    Özensiz, sert kılıklar dar geliyor ona.
    Tazeliğini kaybedince her şeyini kaybediyor kalp...
    Yaşamak değilse tazelik, tomurcuk ne? Neden ölürken bile yaşlanmıyor, kırışmıyor kalp? İtirafı zor ama, ölürken bile sanki hiç giyilmemiş bir elbise kadar temiz ve ütülü değil mi aslında? Hiç giyilmemiş gibi.
    Hiç çıkarılıp bir iskemlenin üzerine atılmamış, hiç soyunulmamış,
    hiç naftalin kokan bir dolapta yıllar yılı unutulmamış gibi,
    hiç lekelenmemiş gibi, düğmesi kopmamış,
    telası astarından ayrılmamış gibi...Nasıl da nefes nefese... Aşık gibi...
    Nefes almayı bile unutan bir aşık gibi...
    Oysa yaşamıştı hepsini. Ah kalbimiz, ne kadar ortada,
    ne kadar savunmasız, ne kadar çıplak. Ve ne kadar açık.
    Her şeyin sesi duyulur, yalnız kalbin sesi duyulmaz...
    Hayır... Duyduğunuz o değil, o yüreğinizin sesi değil,
    o kalbinizin ayak sesi!
    Kalbi en güzel aşk giydirip kuşatıyor.
    Sonra uzaktaki sevgili. Sonra, göz yaşı. Sonra,kadınlar ve çocuklar.
    Sonra kitaplar. Sonra yoksullar. Sonra eski arkadaşlar.Sonra şarkılar.
    Sonra babanın emekliliği. Sonra...Sonra annen.
    Bir de uzakta bir köy mezarlığı. Durmadan yaklaşan,
    üstüne üstüne gelen.Kelimeler giydiremiyor onu.
    Hele kelimeler. Akıldan çok kalbin işi kelimelerle...
    Akıl kırılmaz çünkü, incinmez...
    Söz, dille yani dilin diğer anlamı gönülle bağlı kalbe,
    sözün asıl muhatabı kalp... Kıyamıyor kelimelere kalp,
    giyinilecek bunca şey varken! Çünkü,
    üstünde taşımıyor kalp kelimeleri, damarlarında taşıyor!
    Ah kalbimiz, ne kadar ortada, ne kadar savunmasız,
    ne kadar çıplak. Ve ne kadar affedici. Çünkü yere göğe sığamayan, gelip gönle yerleşiyor... Affetmek, kalbin kanında var!



  22. 2007-12-18 #72
    Uçurum Çiçekleri


    Elerimde uçurum çiçekleri bir adım önümde ölüm.
    Akılmada boş sayfalar düz bir çizgi hayata dair.
    Nerede kaldı akşam rüzgarı çarpsın suratıma.
    Ne hatırla beni ne de üzül hayatında olmayan adama.

    Ellerinde uçurum çiçekleri bir adım önümde ölüm.
    Arkadan baktım tüm hayata akan nehir misali beli belirsiz.
    Ben kendimi unuttum yalnızlığımda kaderim ile yan yana.
    Çölde yürümekmiş hayat başladığın gibi bitermiş.

    Ellerimde uçurum çiçekleri bir adım önümde ölüm.
    Aklım özgür ne yaptığımı hatırlarım ne sıradanları.
    Yüzyıllardır baki bu topraklar bir rüzgardır sadece ömrüm.
    Tek tek yürüdüm bu yollarda iz bırakmak mı yaşamak mı özüm.

    Ellerimde uçurum çiçekleri bir adım önümde ölüm.



  23. 2007-12-22 #73
    Sakla Eskiyen Yaralarını kalbim..



    Sakla yaralarını kalbim
    Şimdi eskiyen bir hayalden geldim
    Yine bir teselli istiyorum

    Nedir dünyada insan olmanın tesellisi?
    Çocukken oyunlar, büyürken hayaller
    Kendimin bile fark edemediği göz yaşlarım.

    Sonra bir el,omzumda sıcacık,

    Gözlerimi kapadım,içimde cennet kokusu bir daha hiç açmasam

    Yine ağlasam
    Bu kez en farkında olan halimle
    Bir sabah üşüyerek uyanmak,ama o sabah uyanan BEN olmak...
    Bence'ler anlamsızlaşınca beklemekten başka çare kalmıyor
    Son bir baharın sarı yaprağı düşmeden yerde kaldı
    Geç kaldım,altıncı basamaktan mazgala düşeni tutmak için
    Sonbaharın ezgisi kaldı çıplak bir dudakta

    Açarım pencereleri
    Cevaplar biriktiririm içi boş ceplerime
    Dönüşüm olur, ne yazılacak bilinmez bir vakitte

    Yüreğimin yanık yaralarında kalan izlerde,uçsuz hayallerdeyim
    Sakla eskiyen yaralarını kalbim
    Sıfırlamaktayım hayatın tüm sayaçlarını

    Ben altı duvarlı odalarında nefes savaşı veren herhangi bir boynu bükük Ellerime iletkenlik komutunu veremedim henüz
    Zihnim kilitlendi
    Ah şu bedenim atış alanlığından çıksın gayri

    Halbuki benim hiç gülen resmim olmamıştı
    Hayata hep erken atıldım
    O bana geç kaldı

    Çocukluk masallarımı dinliyorum,gece uyumak için penceresiz odamda
    Eskiyen yaralarını kalbim sakla

    Bilirim, dirilmek içindir ölümüm..

    Hadi saklanalım o zaman yara almadan ey kalbim...
    Deldim benlik dağını...Yolda kaldı ferhat...Şirinin ben oldum
    Yandı her yanım...İbrahimin oldum...Gül oldum...
    Çöle verdim leylayı;aklı mecnuna sattım
    Mecnun oldum yakınlığına geldim
    Tüm uzaklıkları uzaklara savurdum keremini gördüm
    Vazgeçtim aslıdan,gölgeden çıktım,aslına geldim...vaslına geldim...
    Yandım KUL oldum...Yandım KÜL oldum...Yandım GÜL oldum...

    İçimdeki sıkıntıyı hiçbir şey dağıtmıyor bugün
    Sakla eskiyen yaralarını kalbim..

    Şimdi yeni bir hayalden geldim...
    Acı bir yağmurla birlikte yağarken kaldırımda
    Kalırım ben yine buralarda..

  24. 2007-12-24 #74
    BiR ''eLiF '' MiKTaRı ''GüL''üMSe Ne oLuR...


    Hiçbir filiz kendi gölgesinden öte bir yerde ölümü tatmamıştır.."

    Ey gözlerime bahşedilmiş mucize,

    Ey yüreğime hediye edilmiş Cennet kokusu,

    Ey nefesime serpiştirilmiş bir yudum taze hayat,


    Kan ter içinde susuz dudaklarıyla ve semâya dönen dualarıyla " bir avuç deryâ'yı " dileyen bir Haziran Cumartesi vaktinden düşüyorum sen kokan bu satırları..Vaveylâ eden bir öğle saatinde bulunduğun yerin deli rüzgarlarında düşlüyorum seni..Deli esen rüzgara inat başını eğmeyen gözlerine baka baka seni sevdiğimi haykırıyorum dua dua.... Kulağımda yankılan Cennet şarkılarıyla yeniden huzuru doldururken seni çekiyorum içime.. Toprak kokan benliğimle deniz kokan türkülerin söylendiği yüreğine akıyorum.. Sen mavi bir deryâ, ben sana kavuşmayı arzulayan - ruhi haliyle- Leylâ.. Sana gelen yollarıma sunulmuş tüm engelleri teker teker aşarak sana koşuyorum. Yüreğimde toprak kokusu, yüreğimde sana bir an evvel kavuşma çoşkusu..Hadi sevgiliKapılarını, perdelerini sonuna kadar arala.. Mevcudiyetinin ve geleceğinin tek idamesi / gayesi koca yürekli " umut " sayfalarına bir " Elif " miktarı "gül"ümse olmaya geliyorum.. Heybemde yetiştirirken her nefesine bir " Elif " miktarı huzuru kattığım birkaç sevda gülü ve nefesimde Cennet tahayyülü ile sana koşmaktayım..Yıllarca sana sakladığım yüreğimi benden emin olana " sana " katmaya geliyorum.. Yollarım sana, menzilim sana..Kan ter içinde kalan Haziran ayının aksine ben " senin gözlerinde " yaşlanmayı diliyorum.Senin mevcudiyetine idrakim tamamdır artık.. Gayri benliğim senin varlığında sonlansın sevgilim…Çünkü biz bir mucizenin gerçeğe en yakın halinde sevdik birbirimizi.. Biz ki; dallarında bir " Elif " miktarı huzur, köklerindeki taze umutları taşıyan gül-i râna'nın sevdaya sunulan bir avuç mutluluğuyuz..


    Tedavülü çoktan kalkmış bir ömrün peyderpey yeniden yaşatılması değil bizim sevdamız. Bitkisel hayatta yaşayan bir bedene yeniden ömür biçmek degil yaşadıklarımız.. Ayrı gökyüzüne aynı gözle bakan bir sevdanın en yalın haliyiz.. Tümceleri sevda ile nakış edilmiş cümlenin içinde yüreği Cennet kokan bir özneyle ile bir yüklemiz.. Biz ki toprağın suya hasret kaldığı zaman diliminde gökten düşen - bir " Elif " miktarı "gül"ümse'yiz.. Şimdi sevme zamanı.. Şimdi kavuşma zamanı..Gökten inen nurun toprakla kavuşmasında temaşa edilen mucizenin kelimelere dökülen haliyiz biz.. Sen ve ben bir'iz..Sen ve ben hep biziz.. Biz ki ;bir " Elif " miktarı huzuruz yetim ceylanlara hediye edilen.. Biz ki; taze gülüz nadasa bırakılmış topraklarda yeniden yeşeren.. Ve biz ki, birbirimizin kaderine yazılmış bir ömürlük sevdayız yıllarca kıyıda köşede delice beklenilen…


    Nefesindeki hayatla soluklandığım saklı sevdam,


    Sevda mucizesinin yeniden tezahür ettiği gözlerine yaşat beni.. Sonra da yeşil Cennetindeki gonca güllerinle sar beni…Hadi sevgili durma öyle.. Mavi bilyelerin cam soğukluğunda üşüyen yüreğimi sıcak şefkatinle kundakla. Üzerinde ütüsüz gömleği bir de yamalı pantolonu ile sana koşan bu adamı ilkokul cağındaki örgülü saçlarıyla siyah- beyaz fotoğraflara bile renk katan yaşı küçük ama yüreği büyük o kahve gözlü kızın yüreğine al..Gözlerinde her gün tekrarlanan bayram sabahlarının güzelliğine kat beni.. Baktığın her gökyüzünde benim gülen yüzümü görebilecek kadar benimse beni..Bir an tıkanan hayatın içinde anlamını idrak edemediğimiz ama onsuz mevcudiyetimizi idame ettiremediğimiz nefesinle sev beni.. İçine çek beni.. Taaa ciğerlerine doldur beni. Uzaklığımı unut, nefesime sokul.. Şah damarlarımdan bir an bile ayrılma sevgili.. Yoğunluktan bitap düşen yüreğimi nefesinle tazelendir.. Hadi el gibi sevgili durma yanımda . Ne olursa olsun yaşat beni yaşadığın sevdanın en yalın zamanında.. Kapı zile basan kişinin aşikâr olmasına inat sen hep benden başka her şeyi unutacak kadar sev beni..


    Hadi sevgili.. Bu Cumartesi bana memleketinden güneşler topla heybene..Biraz da deli esen rüzgardan doldur eteklerine..Bana gelirken toz toprak koksun yüreğin… Ellerin ise huzur… Şimdi seni bekliyorum aynı gökyüzünün altında. Sana kanatlanmak üzereyim.. Hicretim sana.. Yollarım sana… Menzilim sanadır..


    Unutmadan sevgili.. Gözlerimi kapattım.. Hani her zaman sana dediğim gibi" bir gün gözlerine bir şey olur da bir göz gerekirse karanlıklarına.. İşte bak yine gözlerimi sana verdim.. Kapattım ışıklarımı.. Annemin tülbentiyle perdeledim güneşi.. Sağım- solum karanlık mı sanıyorsun şimdi.. Tut ellerimi şimdi.. Gözlerin ışığım, adımların adımlarım olsun…Hadi gözlerimi kapattım ve kulağımda Cennet şarkılarıyla çoşarken kulağına fısıldıyorum sevgili…


    " Senden başka her şeyi unutacak kadar seviyorum seni ..."

    ………...


    Hep bir " Elif " miktarı "gül"ümse ne olur…


    Çünkü; gülmek sana yakışıyor.....


    Gülümse ne olur…


    Gülümsediğin,


    Bende yaşadığın,


    Beni " sende " yaşattığın için

    " Eyvallah sevgili eyvallah…."



  25. 2007-12-28 #75
    NüSHaSı YoK ''HiÇLiĞiMiN''*/aSLıM SaDeCe SaNa aiT



    " Kendimden vazgeçtim / sana " ben " kadar yakın olabilmek için "

    Avuç içleri gül kokan bir kız çocuğuna gelin ettiğim mavi düşlerimle son kez eğiliyorum satırlara. Bir türlü anlatamadığım, bir türlü ispatlayamadığım sevdanın ketum dilini yine yükledim dudaklarıma. Hiçbir sıfatla özdeştiremediğim yüreğini anlattım harf harf. Gelincik tarlalarına hediye eylediğim gözyaşlarımla yazdım seni dua dua. Bu kez satırlarımda ölüm olmayacaktı, hüzün de..Bir yanıma Elifi, bir yanıma seni alıp pervazı olmayan düşlerime kanatlandırdım tüm kuşları. Tecritli ellerimi bıraktım umuda / dökülen her kelimeye seni ilmekledim. Gözlerimin görebildiği sığ ufka senin yüreğinin genişliğini bıraktım. Adını bıraktım yalnızlığın kuraklığına. Seni anlattığım her bulut eteğini çekti nemli gözlerimden. Yüreğini özetlediğim her karanlık vazgeçti bendeki saltanatından. Biliyorum bendeki hiçbir kelime senin bende ifade ettiğin büyüklüğü anlatacak kadar nüfus edinemeyecek dudaklarıma. Çünkü sen bende hayat kadar büyüksün / umut kadar mutluluk yüklüsün…

    Kendimden vazgeçeli yıllar oldu. Sana anlattığım hüzün buzdağlarını eriteli de çok seneler oldu.. Seni hiçbir zaman " ötekiler " kısmına koymadım. Seni bende hiçbir zaman " sen " kadar yabancı görmedim. Sana hiçbir zaman " sen " demedim. Çünkü sen bendin, ben de sen..Seni bu kadar " ben " yapmışken sitem etme bana " ölümü " bu kadar çok anıyorsun diye. Farkında değil misin be can, ölüme karşı tek sığınağım sensin. Tek duamsın dilsizliğin hükümran olduğu alfabede. Tek anlamımsın bensizliğin beş para etmediği yalnızlık mabedinde. Bilmez misin be can, bende " benin" kalmadığını.. Yıllar önce kendimi tüm kütüklerden zayi düşürüp bensiz yaşadığımı bilmez misin ey yar. Sonra sen geldin bensizliğin tecritli sofralarına. Bensizliğin kuraklığına umut öznelerini serdin. Elif bereketini bıraktın öznesizliğin kuraklığına. Hiçliğimin duraklarına bir anlam katan , hüviyetsizliğimi yüreğinle vücut bulan sensin. Bu kadar bütünlenmişken sana, ölümü nasıl öpebilirim ki dudaklarımla. Ve şimdi ben kendimden vazgeçtim sadece sana " ben kadar yakın olabilmek için. Ve şimdi sen oldum bende sadece kendime " sen " kadar yabancı durabilmek için..Anla olur bende " ben " diye biri yok. Ben sadece " sen' im ". Senden önceki tüm sicillerimi sildim ben sadece sana aitim..

    Yürek sancımın tek refakatçisi, sözcüklerimin yegane bekçisi..

    Aldırma satırlarıma bulaşmış hüzün rutubetine. Önemseme kendimle olan savaşın galibine. Sakın ve sakın seni severken başka birisine meyl ettiğimi düşünme. Tek bir cümlem var mı öznesi sen kokan, yüklemi el kokan ? Sen varken gizlice hangi yasak düş'ü peydahladım düşlerime ? Senden başka hangi yüzde kuruladım gözlerimin rutubetini ? Hüzün çalan mürekkebimi senden başka hangi dudağa özne bilmişim ? Yok yok..Senden başka bir yâr bilmedim ben. Biliyorum bu sevdadan her zaman vazgeçmek isteyen taraf ben zannedildim. Gitmek için bahaneler üreten hep benim dilimdi. Ama gitmedim..Ama vazgeçmedim. Çünki ben seni dudaklarıma " unutmak " için mühürlemedim. Ben seni bir gün gittiğinde cevap hakkımı kullandığım cümlelerde harcamak için Elif'ime ellerini vermeni istemedim. Ben sende " kendimi " sen kadar yakın bulduğum sevdim seni. Bereket diye aşıma, azığıma kattım seni, yalnızlığımı avutasın diye değil…Ben seni dua bildim semaya uzanan yakarışlarımda, ölümü dudaklarında hediye eyleyesin diye değil…Yürek sancımın tek refakatçisi, durma öyle ölüm gibi suskun suskun. Omuzlarındaki tüm umut türkülerini yığ kapıma. Gözbebeklerine istiflediğin hüzün yüklerini bırak avuçlarıma. Hadi uzat ellerini, yüreğimde nüfus edinen ölüme karşı saf tutalım gülüşlerimizle. Hadi daya yüreğini yüreğime, hayat yolunda bir an tökezleyen yarınlarımızı " umut"landıralım nefesimizle.

    Hadi üzerimdeki tüm sıfatları çıkardım..
    Sadece seni giyindim.
    Suretimi de bıraktım geçmişime / aslım sadece sana ait…
    Gayri senin yürek rahmine düşmekte nüfusum..
    Soyundum benliğimden..
    Unutuldum bendeki bensizliğimden..
    Düşürüyorum kendimden..
    Tut beni yüreğimden,
    Tut ne olur kendime ait kirpiklerimden..

    Yolumuz uzun lakin susuzluğum aşikar..
    Suskunluğuma aldanma birazdan unutulmuşluğum azar..
    En iyisi ölüm beni yakalamadan,
    Varlığına kat beni..
    Çünki hiçliğim ancak sende anlam kazanır..



  26. 2007-12-29 #76
    Hazan ve Hüzün


    Bahar başlamadan hazan görmek! ışte bizim hayat serencamemiz. Henüz birkaç çiçek açmışken soğuk rüzgarların uğultularıyla dumura uğrayan bir bahar. Halbuki o çiçeklerden toplayıp kışta gelenlerin kabri başına gitmek hayalimizdi. Kışın sıkıntılarına katlananlara itizar ediyoruz. Bir sallantıda paramparça olan ümitlerimizi yine onların muştularıyla bina etmeye çalışıyoruz. Öyle ya, tekerlek çoktan tümseği aşmıştı!



    Hazan, eşyanın rengini solduran, birliğini, düzenini, ahengini bozan, kökle bağlantısını koparan hazan. Dağınıklığın, perişaniyetin, ölümün remzi hazan. Hüzün saçan, teessür, tahassür dağıtan hazan. Hazan o kadar hüzünle bütünleşmiş ki, hüzünsüz hazan, hazansız hüzün neredeyse yok gibidir. Sararan yapraklar, acımasız ve sert yeller, bamteline dokunulmuş gibi gözyaşı döken, yalnızlığa yelken açan ağaçlar, ıssızlaşan ormanlar, sığlaşan ve donan sular, neşvesini yitiren, göç eden kuşlar, inlerine çekilen hayvanlar, sıcak bir yuva arayan böcekler, soğuklara yenik düşen kelebekler.. hepsi içimize hüzünden bir çizik atar ve bizlerde garip bir yalnızlık hissini uyarırlar.

    Ama bunlar içinde hazandan en çok müteessir olan ağaçlardır. Evet hazanda ağacın döktüğü yapraklar onun gözyaşlarıdır. şefkatli bir ananın yuvasında tutamadığı çocuğunun arkasından ağlaması gibi ağlarlar, sessiz ve derin. Her esintide ağlar ve hüznünü dallarının boğuk melodileriyle ağıtlaştırır. Ağladıkça sesi azalır, sesi azaldıkça da etrafına gariplik dağıtır. Döktüğü gözyaşlarını ürpertiyle seyreder, yavrusunu rüzgarların tokatlarıyla savrulurken görmek onun en büyük acısıdır. Üzerindekiler de gitmeye müheyya, belki de ona en zor gelen de budur, onları kollarıyla sımsıkı tutmaya, beslemeye, hayat üflemeye çalışır ama heyhat, kökle olan bağı zayıflamış, yeteri kadar beslenemeyenlerinde kendisini kışın soğuk kılıçlarına terkedeceğini bilir. Ve bu onu bir kez daha kahreder. Bazıları bu kahre dayanamaz ve içten içe kendini eritir. Kucak açtığı canlılar birer birer onu terkeder de meydan, içini oyan kurtlara kalır. Teselli için bağrından çıktığı toprağa siner, ona daha bir sıkı tutunmaya çalışır. Zaten kendisini ayakta tutan tek dinamik de odur; kökleri sağlam ve derin olmak. Kökler ne kadar kuvvetli ve derin ise ağaç o kadar semeredar olur. Zira bu yükleri, sağlam ayaklar, sabit kademler taşır. Kış gelince de salar kendini tevekkül bağına ve ızdırapla bahar cemrelerinin kokusunu duymaya çalışır.

    Evet, bu hazan bizim için hüzün oldu. Kurulan köprülere, uzanan ellere, açılan kapılara ateşler yağdı ve ümitlerimizin ufku bulandı. Üzüldük yapraklar gibi savrulanlara, kuruyanlara. Acıdık acımasızca öldürülenlere. Teessüf ettik kimliğinden utananlara. şaşırdık menfaatini insanların kavgasına bağlayanlara. Sarsıldı hayallerimizde kurduğumuz gelecek. Sardı benliğimizi koyu hüzünler, kuytu kederler. Ağaçlar gibi yalnız, garip ve aciziz. Haykıramıyoruz yapraklarımızı koparan fırtınalara, sesimiz cılız, dilimiz yabancı. Yapacaklarımızı yapamama, yapılanların da her an elden gitme endişesi ruhlarımızı sardı. Gerçi Allah'a itimadımız tam ama performansımızın yetersizliği de ortada. şimdilerde her zamankinden daha çok Allah'la irtibata, kalbimizin rotasının O'na doğru olmasına ihtiyacımız var. ıhtiyacımız var; çünkü bizler gayet az, zayıf, fakir ve kuvvetsiz bir haldeyiz, düşman ise şimdilerde daha planlı, programlı ve stratejik. Hatta denilebilir ki, düşmanın çok profesyonel, sistemli, ayrıntıları ihmal etmeyen yapısı güçsüzlüğümüzün boyutlarını derinleştiriyor. Fakat ne gam! Bizim öyle bir dayanak noktamız, öyle bir intisabımız, öyle bir kuvvetimiz, öyle bir hazinemiz, öyle bir ışığımız, öyle bir vesilemiz ve öyle bir ittisalimiz ve bağımız var ki, onunla değil şimdikiler, tarih içindeki bütün mütecavizler toplansa, hatta cinlerden, ifritlerden yardım da alsalar bizi endişelendirmez ve korkutmaz. Ellerine aldıkları her taş bomba olsa, üfürükleri ateş olsa bile hiç aldırış etmeyiz. Çünkü biz biricik güç ve kuvvet kaynağına kendimizi bağlamışız. Evet iman ve onun derinliği bize öyle bir cesaret veriyor ki, bu cesareti ifade etmede aslanların cesareti laf-ı güzaftır. O'nun güç ve kuvvetinin sınırı, nihayeti yoktur. Elverir ki onun rahmetini üzerimize celbedecek halimiz olsun.

    Gerçi her hazan kış demek değildir, her bahar da yazın güzel olacağını bize söylemez. Nice soğuk hazanlar vardır ki, kış onun yanından meltem gibi geçer, nice iç ısıtan baharlar da vardır ki, yaz baharın bütün yapraklarını kavurur ve kurutur. Bazen de kışın sert geçmesi, baharın güzelliğinin habercisi olur. Allah'tan ümit ediyoruz, bahar geç bile gelse, uzun ömürlü ve semeredar olsun.

  27. 2007-12-29 #77
    Ah Huzur




    Ah huzur! Ah huzur! Bir türlü elde edemiyoruz seni. Sana ulaşmak uğruna çalmadığımız kapı, gitmediğimiz dergâh kalmadı. Bazen hayallerimizde, bazen geçmişe ait hatıralamızda, bazen sıcak bir yuvada, bazen emellerimizde, bazen parada, bazen rahatta, bazen şöhrette, bazen orada, bazen burada.. Nasıl gaybubet ettin de bizi yetim bırakıp gittin? Kaf dağının ardında mısın? Yoksa zümrüdüankanın tüylerinde mi? Seni geri getirmek için ne kadar uğraşılsa değer, ama bir türlü bize gamze çakmıyor, kendini ele vermiyorsun. İhtilaçdan ihtilaca yoğrulmuş ve de yorulmuş ruhlarımıza senden başka hiçbir şey ilaç olmuyor.

    Yoksa en büyük hatamız seni dışarılarda aramak mıydı? Yoksa sen kalbimizin en kuytu köşesinde, ruhumuzun sana yöneleceği eşref saatlerin hülyalarıyla çile mi dolduruyordun? Yoksa sen hep bizim peşimizden koştururken, bizler güya seni bulma sevdasıyla senden kaçıyor ve sana karşı yabancılaşıyor muyduk? Ya sen bizi yakala ya da biz yavaşlayalım da, hiç değilse bu yazıda bana kendinden bir nağme ver; ver de bari sûrisiyle teselli olup avunalım.

    Duyuyor gibiyim, bir şeyler fısıldıyorsun, seslerin daha da netleşiyor ve bana misaller veriyorsun: "Ruhunu zaman makinesi gibi kullan, Nuh'un gemisine bir bilet al ve gir içeri. Beni dev hırçın dalgalar arasında selametle yüzen geminin dümeninde bulacaksın. Öyle manevralar yapıyordum ki, ne kimsenin burnu kanadı, ne gemi su aldı, hatta vahşi hayvanlar bile bağrışmadı. Selametle onları Cudi'ye vardırdım. Emn u eman içinde yere ayak bastılar.

    Yönünü şimdi Babil'e çevir. Ateşe atılacağı zaman İbrahim, mancınığın kolları arasındaydım ben. Onun "Allah halimi biliyor ya, O bana yeter" dediğini hayalinde canlandır, benim kokumu duyacaksın orada. O, Hacer'i ve İsmail'i kurak çöllere bırakıp geriye bile bakmadan dönerken yine benden bir ses işiteceksin, hem İbrahim'de hem de Hacer'de. Sakın İsmail'i unutma, babasının bıçağı altına girerken öylesine bütünleşmişti ki benimle, hiçbir acı duymuyordu. Kabe'yi bina ederken taşların arasına koydukları harç bendim, dua dua yalvarırlarken, buğu buğu dillerinden yükselen de yine ben.

    Zamanın içinde yolculuğu seviyorsan, Kenan iline git, Yusuf'u bul, onunla kuyuya gir, beni orada bulacaksın. Sakın yanlış anlama, ben kuyunun dibinde değil, Yusuf'un derinliklerindeydim. Yusuf'la ancak orada başbaşa kalabildik. Onunla öyle arkadaş olduk ki, ben bazen kılık değiştirsem de onu hiç yalnız bırakmadım; kuyudan çıkarken kovanın içinde, köle pazarındayken yanıbaşında, kendisine yapılan hayasız teklif esnasında gördüğü "burhan"da idim. O benden, ben de ondan hiç bıkmadık; hapse girdi, arkasından ben de zindana daldım, uzun yıllar o çilesini doldurdu, ben de Yusuf'la doldum taştım. İftiralar, çileler, ızdıraplar onu benden uzaklaştırmadı. Ve bu vefaya ben öyle bir mukabelede bulundum ki, O Mısır'da aziz olduğunda da, ebeveyni ve kardeşleriyle tekrar biraraya geldiğinde de başı dönmedi, bakışı bulanmadı. Benimle nefes aldı, verdi ve hayatını benimle hitama erdirdi.

    Sabrın varsa oradan açıl, Nil'in akıntılarının arasında nazlı nazlı sallanan Musa'nın beşiğine bak, beşiği suya bırakan annesinin gönlüne. Firavun'un sarayında sadece Musa'nın kaldığı odada kendime yer bulabilmiştim, Asiye onu kucaklayıp öptükçe ben de sevinçten bayılacak hale geliyordum. Gün geldi Medyen yollarında, gün geldi Mısır'a dönüşte, sihirbazların karşısında, Nil'in azgın sularıyla Haman'ın askerleri arasındayken O, hep birlikteydik. Nil yarılınca önlerinde rehberlik etmiştim. Tih'de 40 sene çile doldururken tesellisi hep bendim.

    Merakın hala devam ediyorsa, Nasıra'ya, Hanne'nin duasına kulak ver. Tek çocuğunu mescide adarken içi benimle dolup taşmıştı. Meryem dünyaya gelirken ilk nefesinde benimle tanıştı, mescidde kem gözler aramıza girmesin diye Zekeriya'nın himayesiyle ondan ayrılmadım. Belki inanmazsın ama, Ruhu'l Kudus Meryem'e oğlunu üflerken vakanın tek şahidi bendim, ben de olmasaydım Meryem nasıl sabredecekti ki? Hamileyken aylarca onu terketmedim, terkedemezdim; ama o kadar zorluk çekti ki tâ "ye, iç, gözün aydın olsun" u işitinceye kadar. Çocuğunu kavmine ***ürürken -aman Allah'ım, o ne çetin imtihandı, sizler yaşamadığınız için asla onun büyüklüğünü kavrayamazsınız!- neredeyse kalbinden çıkayazacaktım. Derken İsa dile geldi, o konuşunca ben Meryem'in kalbine daha da bir kuruldum; İsa konuştukça hayasızlar pustu, mümin ruhlar beni bir kere daha duydu.

    Elbette anladın ki, Nebiler Nebisi'ni ben hiç terketmedim. O'nun bana ihtiyacından değil, ben O'na muhtaç olduğumdan. Zira ben çerağımı O daha dünyaya şeref-kudum buyurmadan O'nun nurundan tutuşturuyordum. Ben O'nsuz olamazdım, olmadım. Varlığımı da O'nunla duydum. Beni duyanlar da O'nunla duydular. O'nu gören, dinleyen, yanına varan herkes ama herkes beni de görmüş, duymuş ve hissetmişti. En zorlu anlarda bile bu böyleydi: Hicret'e çıkarken.. Hira'da dostuna "Tasalanma, Allah bizimle beraberdir" derken.. Bedir'de, Uhud'da, Hendek'de, Hudeybiye'de ve daha nice mübarek mekanlarda hep O'nun sayesinde ben de duyuldum, hissedildim. Diyebilirim ki, varlığımı ben de hakikaten O'nunla hissettim. Beni en zirvelere ulaştırdı O, arkasından gelen n***u mevkiblere de beni miras bıraktı.

    Evet, sen de beni duymak istiyorsan, O'na ittiba etmeli, Sünnetlerini ihya edip, edebiyle edeplenmelisin; en ufak bir adet-i nebeviye dahi olsa O'nu hatıra getiriyor. " O ihtardan, o hâtıra, bir huzur -u İlâhi hâtırasına inkılâp ediyor." İşte ben oradayım. Seni bekliyorum .

  28. 2007-12-29 #78
    Gec Kalan Bir Askin Vedasi.



    Yine gece yarısı oldu...
    Ve yine yalnızım!
    Ay ne kadar aydınlatsa da şehri
    Her şey kap kara...
    Yıldızlara bakıp bakıp hayalini canlandırıyorum gözlerimde.
    O yıldızlar gibi, o büyük ay gibi kalbimin karanlığını aydınlattın...
    Bana hayatımın en kötü günlerini unutturdun
    Ve Hayatımın en güzel günlerinli
    yaşattın!!
    Ama maalesef....
    Biz birbirimize elveda diyeli çok oldu....
    Sen yanımda iken, zaman durur gibiydi...
    Hiç bir şeyin farkına varmazdım.....
    Tam da acıyı, kederi unuttum derken
    bir anda yok oldun...
    Bazen düşünüyorum da
    Acaba seni kuş misali ellerimin içinde çok mu sıktım?
    Bilemiyorum...
    Tek bir şeyi biliyorum, o da
    Sen gittikten sonra ben
    Ölmüştüm...
    Çünkü ben seni unutmak için değil, senin uğrunda ölmek için sevdim
    Ama sen bunu hiç anlamadın
    İnsanlar nedense bir şeyi kaybettikten sonra değerini anlıyor
    Ama sen çok geç kaldın be aşkım...
    Ben bu dünyadan göçeli kaç sene gecti bilir misin?
    Bilemezsin zaten... Çünkü ben bu fani dünyadan göçdüğüm gün sen yoktun yanımda..

    Elveda!



  29. 2007-12-29 #79
    Ask Dedigin Beklemektr.



    Aşk dediğin beklemektir Ey Sevgili!
    Kays gibi Mecnun olana kadar, Hz. Yakup gibi aydınlığa hasret kalana kadar beklemek bekleye bekleye gözden olmak, sözden olmaktır.
    Ve beklemek dünyanın en asil eylemidir, eğer beklenene değecekse. Bilesin!


    Aşk; yanmaktır Ey Sevgili!
    Yanıp kül olmaktır, Kerem gibi Aslına ermektir. Ateşin ortasına hesapsız girmektir İbrahim misali. Ki onun gönlünün yangınıdır ateşi gülistana çeviren.
    Ki yanmak insanı kurtarır hamlıktan çiğlikten. Hem ne diyordu şair; "Yanmışın halinden ne bilsin ham/ Sükut gerektir bize gayrı vesselam..
    Gözlerinden ayrı geçen her an yanmaktayım. Bilesin!


    Aşk; bedel ödemektir Ey Sevgili!
    Bülbül, gonca gülü görebilmek için her seher uyanık olmak ve güle ulaşmak için yüreğini gülün dikenine asmak, kanını akıtmak zorundadır. Ya ben yüreğimi nereye asayım Ey Sevgili.
    Çünkü Aşk bedel ister, külfetsiz nimet olmaz.
    Beklemek bedel ödemekse eğer hâlâ ödüyorum o bedeli. Bilesin!


    Aşk; vazgeçmektir Ey Sevgili!
    Mecnun gibi aklından, Kerem gibi bedeninden vazgeçmek. Yardan gayrısından, cümle cihandan vazgeçmek.
    Yemeden, içmeden, uykudan uyanıklıkdan ve vazgeçmekten bile vazgeçmektir gün gelince.
    Senin için senden vazgeçmişim. Bilesin!


    Aşk; bilmektir Ey Sevgili!
    Bir tek yârı bilmek, onu candan daha aziz bilmektir. Ondan gayrı bildiklerinin hiçbir şey olduğunu dünyanın onunla mana bulduğunu bilmektir.
    Onun selamı ile gelen bela olsa EyvALLAH (c.c.) diyebilmektir.
    Kızmana, gülmene, gelmene, gitmene hepsine EyvALLAH. Bilesin!


    Aşk; susmaktır Ey Sevgili!
    Onun güzelliğini, iyiliğini tarif etmeye gücün yetmediği an susmaktır. Kelâmın, kalemin, sözün tükendiği yerde, manayı sessizliğe yükleyip susmaktır.
    Artık sustum Ey Sevgili. Bilesin!
    Aşk dediğin susup beklemektir,
    Aşk dediğin....



  30. 2007-12-29 #80
    SEVDiM
    **** Ben senin en çok sesini sevdim****
    Buğulu çoğu zaman, taze bir ekmek gibi
    Önce aşka çağıran, sonra dinlendiren
    *** Bana her zaman dost, her zaman sevgili...


    Ben senin en çok ellerini sevdim
    Bir pınar serinliğinde, küçücük ve ak pak
    Nice güzellikler gördüm yeryüzünde
    En güzeli bir sabah ellerinle uyanmak...


    Ben senin en çok gözlerini sevdim
    Kah çocukça mavi, kah inadına yeşil
    Aydınlıklar, esenlikler, mutluluklar
    Hiç biri gözlerin kadar anlamlı değil...


    Ben senin en çok gülüşünü sevdim
    Sevindiren içinde umut çiçekleri açtıran
    Unutturur bana birden acılar, güçlükleri
    Dünyam aydınlandı sen güldüğün zaman...


    Ben senin en çok davranışlarını sevdim
    Güçsüze merhametini, zalime direnişini
    Haksızlıklar, zorbalıklar karşısında
    Vahşi ve mağrur bir kaplan kesilişini...


    Ben senin en çok sevgi dolu yüreğini sevdim
    Nice sevgilerin bir pula satıldığı bir dünyada
    Sensin, her şeyin üstünde tutan sevdiğini...
    Ben senin en çok bana yansımanı sevdim


    Bende yeniden varolmanı, benimle bütünleşmeni
    Mertliğini, yalansızlığını, dupduruluğunu sevdim
    Ben seni sevdim, ben seni sevdim,ben seni...

  31. 2007-12-29 #81
    Ağlamıyorum ; gözüme yıldız kaçtı.

    Dünümü yargıladım bugünümde,
    Şimdi, zavallı yarınlarımda sallanıyorum.
    Yarınlarım desen kaçışların öyküsünde,
    Sevmelerime kaza süsü vererek yaşıyorum…
    Küstahlığım diz boyu,
    İç seslerimden uzak bir ben,
    Ve, yokluğundan uzak bir sürü psikopatça düşünce...
    Hiçbir intihar kabul edemez geçmişimi,
    Geleceğim yeni intiharları doğurmaya gebe...
    Gerçekleri göremeyecek kadar yalandım ben,
    Şimdi küçüldüm, küçük yalanlarla yoğruluyorum…
    Gözlerimden Karadeniz geçti, hayat tümüyle alabora,
    Gemilerimin hepsi battı, deniz bile istemedi beni,
    Çırpınışlarım, karaya vuran bir balık gibi,
    Varlığım armağan olsun tüm gecelerine!
    Elimde kirli bir kadeh, şerefin mi bu senin?
    Hadi geç otur karşıma, dudaklarım bekliyor ağıt yakmak için.
    Kefenlenmiş sözler taşıyorum, yürek cebimde senin için,
    Vücudumu delik deşik eden gözyaşlarımın izini sürmek delilik mi dersin? Şimdi varlığın ne kadarsa yokluğunda en az onun kadar anlamlı!
    Söyle bana hangi rüyanın vesikasını taşıyor yüzüm?
    Ve, son kullanım tarihi geçmiş, kaç aşkı taşıyorum üzerimde?
    Yağmuru giyerek, hayatın akışı olmak istiyorum,
    Gülücüklerimden, küçük çocuklarımın doğmasından sıkıldım!
    Bulutlar soru işareti gibiler, beynimde savaşıp duruyor…
    Ağlamıyorum, yıldızlar gözüme kaydı sadece(!)
    Kaç adımda tamamladın ki beni, yokluğunda ölümler beğeneyim?
    Geçmişimizden alıntılar yaparak yüklemeye kalkışma kendini!
    Gözyaşlarım hep asılı kaldı, göz kapaklarımın mülteci kampında,
    Esareti kendimde yaşıyorum, şimdi varlığını tekrar giyerek çık karşıma.
    Puslu bir gecenin sabahında, haklı şiirlerime meze ol ki
    İkindi vakti, kefensiz satırlara gömebileyim seni


    Güncelleme : 2007-12-29
  32. 2007-12-30 #82
    ''KaLaBiLDiĞiN KaDaR KAL SABRIM''

    Sabretmenin son tesbih taşında yüreğim..Doksan dokuzuncu taşı elimde sabrın...

    Korkuyorum o bittiğinde bende bitmiş olucak tahammül..Yinede son taşıdır sabrın dayandırır beni bir vakit daha bilinmeye..SONRASI...bilmiyorum sonrasında içimdeki boşluğun yerini neyi eklerim elimdeki tesbihin yerine neyi koyarım BİLMİYORUM....

    SABREDİYORUM İŞTE..Hemde herşeye...Son taşı sıkıca tutuyorum parmaklarımın arasında.Kayıp gidecek herşeye hazırlıklı olsun istiyorum yüreğim.Olmuyor bir insan kendini ne kadar hazırlayabilir bir bilinmeyene...

    Düşünmek istemiyorum..şimdi yapabildiğimce sabırlı olmak istiyorum.Son taşını elimden düşürmemek için sabrın..

    Gayret ediyorum sınırsız bir infilak yaşıyor içim.Sanki birazdan patlayacak kederinden ve son taşta düşecek ellerimden..

    DÜŞMESİN GÜCÜM YETTİĞİ KADAR BENDE KAL BİLİNMEZLİĞİM...GÜCÜM YETTİĞİ KADAR ve BENDE KALABİLDİĞİN KADAR KAL SABRIM....


    Güncelleme : 2007-12-30
  33. 2007-12-30 #83

    YiTiK LâLe


    "Zilkade hilali göründü. İncecik ve ürpertili.

    Kış ortasında odasına düşen, kandırılarak açtırılmış, sarı bir lalenin cazibesine kanan yazıcı zamansız bir lale yazısı yazmaya kalkıştı. Olsun! Bir gül yazısı yazmak için vakit hiçbir zaman geç değilse, bir lale yazısı yazmak için de vakit hiçbir zaman erken değil demektir.

    Yaprak üzerindeki şebnem damlasına isabet eden yıldırımın armağanı. Efsane. Lale.

    Azımsanır gibi değil: "Gülün alımlı rakibi." (*)

    Ama iki lale var.

    Başlangıçta lale Türk. "Yaz evvelinde Gence düzünde" açması bu yüzden. Başlangıçta kır çiçeği. Kendine mahsus tatlı bir fıtriliğin içinde taşralı. Geç İslami metinlerdeki Öztürkçe bir kelime kadar da sevimli ve yalnız. Öyle olmasaydı Divan şiirinin henüz başlangıcında Necati Bey, lalenin taşralılığını, edep erkan bilmezliğini ima ederek gülün nezih meclisine alınmadığını söyler miydi?

    Taşradan geldi çemen sahnına biçare durur

    Devr-i gül sohbetine laleyi iletmediler.

    Böyle der miydi?

    Ünlü Avusturya elçisi Busbecq'in Türk Mektupları'nda, şehir dışında ve yol kenarlarında gördüğünden hayranlıkla bahsettiği lale bu olmalı. Eski metinlerde adı Lale-i Numani tamlamasının ağır başlılığında dursa da o bildiğimiz yabani çiçek: Gelincik.

    Fakat ikinci bir lale daha var. Kırların, kendi üzerine kapalı mahcup gelinciğinden, bir uygarlığı ele geçirmiş ihtişamlı ve mülteci bir kimliğe uzanan bir serüven çünkü lale. Başlangıçta taşralı sonra aristokrat, başlangıçta sadelik sonra ihtişam. Saf, sonra girift. Öyle, sonra böyle. Üstelik Lale-i Numani'yi, türlü çeşit isimlerle anılan ve bedeli ağır cazibedeki lalelerden herhangi birine dönüştüren yol, bir Türkmen aşiretinden bir "imparatorluk" çıkaran seyirden çok da farklı değil.

    O seyirin alfabesinde lalenin, Allah lafz-ı celilinin yazıldığı harflerle yazılıyor olması itibarını artırdı. Hilal de öyle. Ve üçünün de ebced karşılığı altmış altı. Altmış altı, Elhamdülillah! Lalenin gördüğü itibarda bu tevafukun payı büyük oldu. Öyle ki Allah sözcüğünü oluşturan cevahir harflerinin noktasız oluşuna mebni lekeli laleler pek de makbul sayılmadı.

    Noktalı ya da noktasız, lale, iki kimliği arasında Türk ve Osmanlı'ydı. Ama seven ve sevilen hakikatinde daima vedud. Bu yüzden başlangıçta birken esma-ı hüsna mukabilince çoğaltıldı. İki binden fazla çeşidinin zuhuru bu yüzden.

    Tanpınar, lalenin stilizasyona son derece müsait olduğuna dikkat çeker. Tecrid esasına dayalı Müslüman-Osmanlı sanatında, gülün hayattaki tartışmasız üstünlüğüne rağmen, lalenin bu kadar yer bulmasının nedeni, bu çiçeğin biraz da "serapa üslup" olmasındandır. Mimesis esasına göre görmeye alışmış Hollandalı ressamlardan birinin tuvalindeki gerçeğine çok benzeyen sarı bir lale ile bir Osmanlı çinisindeki gerçeğine çok da benzemeyen mavi bir Osmanlı lalesi arasındaki fark iki dünya arasındaki fark kadar büyüktür. Gerçek hayatta mavi bir lale yoktur. Doğru; ama, gerçek ile irtibatı ortak bir çizgiden ibaret kalmış bir tecrid muhayyilesinde de mavi bir lalenin sarı bir laleden farkı yoktur. Ve yakalanması bir uygarlığın özümsenmesi anlamına gelen o ortak çizgi, çini üzerindeki bir lalenin lale olabilmesi için hem yeterli ve hem de gerekli şarttır.

    Bu yüzden lale, bir gül medeniyeti içinde yaşamasına rağmen Osmanlı'nın remzi, Hilal ve Allah açılımlarındaki lalenin çizgisinde Osmanlı'nın hüsn-i medeniyeti inkişaf etti. Lale Osmanlı'nın ihyasıydı. Özden uzaklaştıkça ifnası oldu. Ve lale "boyunduruğa" dönüştü.

    Lale devri bunun acıklı özeti. Şaşaalı görünse de.

    Avusturyalı bir elçi olan Busbecq'in elinde Avrupa'ya ***ürülerek, bir müddet sonra bir başka Avusturyalı elçi Horn elinde yabancı bir seyyah gibi kendi ülkesine geri dönen lale, giden lale değildi artık. Lale devrinin arkasından koştuğu lale; sultanı da, şairlerinin sultanı da "lale" redifli birer gazel yazmış olan, ser-mimaranı da şaheserinin müezzin mahfiline bir "ters lale" kondurmaktan kendini alamayan muhteşem bir on altıncı asrın (Süleyman, Baki, Sinan) tanıdığı o mavi lale değildi.

    Artık o sarı bir laleydi.

    Bir yerlerde bir lale yitmişti.

    Gülbahar'ın çeyiz sandığı içindeki örtüden bir buğday başağına, çıkışı olmayan öykülerin sancısındaki sarı bir gülden kandırılmış ve zamansız açtırılmış sarı bir laleye uzanan yolda. Sarının güzel olduğunu fark etmek bazen çok pahalıya mal olabilir.

    Olsun!

    Bilirsiniz, hemze elifin bir şeklidir. Elif de hilal gibidir.

    Hilal laleye, lale de Allah'a çıkar sonunda.

    Ben şimdilerde on altıncı asırlardan kalma çini bir pencere alınlığında, tam sağ alt köşeye imza düşürülmüş mavi bir Osmanlı lalesi neler düşünür, onu merak etmedeyim. Lale mühürlü, kendi tarihçesinin farkında mı her zaman merak edilebilir bir kağıdın sathında. Ben. Yani modern zamanların mavi laleleri kavramakta zorlanan bilinci örselenmiş, ben demekten hoşlanan çocuğu.

    Sağ avcumun içinde ters bir lale, kusursuzluğuyla kem nazarları çağıran Selimiye'nin mazisinde ters huylu bir kadın olmasam da.

    Bir sahaf dükkanının derinliğinde ilk sahifesi yitik bir Lale Risalesini okumaya bir türlü başlayamıyorken ben, yine ben; bir laledanlığa daldırılmış tek sap lalenin uyandırdığı aşinalığın sızısında.




  34. 2008-01-01 #84
    Öyle İçimdesin Ki

    Yanağımda dolaşan rüzgardan daha gerçek dokunuşların. Küçük, ürkek, kesik dokunuşlarınla, belki de her zamankinden daha yanımdasın. Yani öylesine, o kadar bensin ki. Ah nasıl anlatsam. Boşuna bu çabalarım, doğru kelimeleri aramalarım. Ne kitaplar yazıyor, ne de sözlüklerde karşılığı var.

    Yalnızca hissediyor insan, yaşıyor. Kelimeler eksik, kelimeler yaralı. Kelimeler cılız.


    Taşımıyor, anlatmıyor, tanımlamıyor bu duyguyu. Ben de. Çok başka bir şey. Sevginin ortasında, derin acılar hisseder mi insan? Aydınlık gülümsemelerin içine, hüznü yerleştirir mi durup dururken? Gözlerine buğu, diline sitem, yüreğine burukluk, çöreklenir kalır mı asırlarca?



    Gelmeyeceğini bildiği mektup için, posta kutusunu hep aynı heyecanla açar mı? Dedim ya, başka bir şey bu. Ne kadar yalnızsam, o kadar seninleyim şu günlerde. Belki de en başta, tutup seni en derinlere koydum diye oldu bunlar. Kimseler ulaşmasın diye, kimselerin bilmediği, bulamayacağı yollara ***ürdüm seni. En derinlerde tuttum. Bana sakladım. Derine, hep daha derine.



    Seni yapayalnız, bir tek bana bıraktım. Paylaşamadım yanlış yaptım. Sana ulaşan yolları kaybettim diye bütün bu şaşkınlıklar. Kendimi oradan oraya vurmam. Sağımda, solumda, ne zaman dikildiğini bilmediğim duvarlara çarpmam, hiç görmediğim çukurlarla boğuşmam. Denizlerin, gürültüyle gelip vurduğu dehlizlerin, acılı duvarları gibiyim.



    Duvarlarım yosunlu, duvarlarım kaygan, duvarlarımdan hiç tükenmeyen sular sızıyor. Tutunamıyorum. Renklerim, gün içinde değişiyor. Soluyorum, soğuyorum. Güneş ulaşmıyor içerilerime. Küfleniyorum, yaşlanıyorum. Yalnızlıklar peşimde. Dokunduğum her ıslak duvardan, pis kokulu bir yalnızlık bulaşıyor üstüme. Biliyorum, bütün bunlar, hep benim suçum.



    Seni sakladığım yere ulaşamaz oldum. Yollar, gitgide uzadı ve karıştı. Ümidimi ısıtacak, parlatacak, kımıldatacak bir şeylere ihtiyacım var. Ah onun ne olduğunu biliyorum. Sonu sana geliyor her cümlenin. Her şeyin başında içinde ve sonundasın. Bu değişmiyor. Öyle içimdesin ki. Birden aklıma geldi, tuttum sana bir mektup yazdım dün.



    Çok mutluydum. Gün içinde neler yaptığımı, nelere kızıp, nelerle mutlu olduğumu, tek tek anlattım. Mevsimlerin ve insanların nasıl karışık ve beklenmedik olduklarını yazdım.



    "Yine zamansız yağmurlar" dedim, "Daha önce, hiç bu kadar zayıf değildi güneş ışınları" dedim, "Gerçekten buradaki şarkıları hiç öğrenmeyecek, bilmeyecek, söylemeyecek misin?" dedim. Çok uzun bir mektup oldu. Başından sonuna kadar okudum.



    Neler yazmışım diye merakımdan.



    Sonra çekmecemden bir zarf çıkarıp, adını yazdım. Büyük harflerle, yalnızca adını. Adresini bilsem gönderir miydim, bilmiyorum. Mektup cebimde. Cebim yüreğime yakın. Yüreğim sende. Sen yüreğime yakın. Öyleyse mektup sende.


  35. 2008-01-01 #85
    Bİr Leyla DÜŞlemesİ...

    Bir Leyla düslemesidir ask. Yanmaktir bir gülün kirmizisinda, türküler yakmaktir sevgiliye. Gün batimlarinda tutulan sevdalari gün dogumlarinda aramanin adidir ask.....Seherlerde bülbülün yanik nagmelerinde gül hasreti çekmektir...; gülü rengine veren bülbül olmaktir ask.....
    Ve biz simdi büyüsü kaybolmus zamanlarda askin pesine düstük. Pazar pazar gezinen Zeliha olduk askimizi bir Yusuf bulmak için....
    Yusuf, esrarini gizleyen ebedi iffetti...
    Mecnuna özendik sevdamizi bir Leyla'ya yüklemek için. Leyla bir isikti, ab-i hayatti aski filizlendiren.
    Biz ölümsüz ve günahsiz asklara degil.., günü birlik sevdalara takilip kaldik...
    Mecnun'un askina özenip de yürüdügmüz yollar, çöl degil.......
    ....oysa ask, çölde haz verir insana......
    Kalp...çöl yanmisliginda kaniyorsa ask vardir....
    Ask...yanmislikla daha lezzet verri asiga.
    ...Susuzluktan çatlayan dudaklardan dökülen Leyla adi...Canan adi...
    can verir ölü ruhlara....
    Geceler boyu yildizlarla söylesip de onlara elveda diyemedik gün dogumlarinda....
    Biz.., ceylanlarin gözlerini öpemedik, bu gözler Leyla'nin gözlerine benziyor diye...
    ]...........Biz sevemedik yaratilani Yaratan'dan ötürü................
    ......Yunus mektebinde diz çöküp okuyamadik ask kitabini.............
    Oysa..varligin özünde sevda hamuru vardi...O hamuru besleyen askin pismanlik gözyasi vardi...
    ..En sevgiliye iltifatlar vardi sevgililer sevgilisinden......,
    " Ben sana asik olmusam Ey Serif.."
    hitabinin tatli sicakligi vardi.
    ".....Levlake..." hitabiyla baslayan bin bir renkte iltifatlar vardi.
    Yere göge sigmayan Sevgililer Sevgilisini gönül Kabesinde misafir etmenin telasindayiz.......
    ...Ebedi aski arzulayanlar.., sevdiginde fani olup ölümsüzlügü kucak açanlardir.....
    ....
    ....
    Yanikligiyla ve ceylanlariyla
    kendisini aska çagiran çöldedir
    Mecnun.
    Dolasir bir bastan bir basa.
    Yüreginden aska irmaklar akar
    çöl kumlarinda. Gönlünü avutur.
    Dolastigi günlerden bir gün....
    Fark edemez namaz kilan bir dervisin
    önünden geçtigini.
    Leyla'dan baskasini görmeye yasakli
    gözleriyle göremez, namaz kilan dervisi.
    Namaz biter. kirk yillik bekleyis yükünü bilen dervis kizar Mecnun'a.
    özür kusanmis kelimelerin ardindan, pasli vicdanlara bir hançer gibi, saplanan sözler dökülür......
    "Kusura bakma dervis baba....,
    ben Leyla'nin askindan seni göremedim.
    Ya sen, huzurunda bulundugun Mevla'nin
    askindan beni nasil gördün??"




    Ask yanilgisiyla
    avunan yürekler
    sitmaya tutulur.
    Yeni bir sevdanin,
    ezeli ve ebedi
    Leyla'nin esiginde
    aska uyanir canlar,
    Leyla'ya uyanir.
    Vuslat kokan düsler Leyla'ya uzanir...


  36. 2008-01-01 #86
    Mutluluk Daha Ne Olabilirdi ki?


    Mutlu olmak için o kadar çok, ama o kadar çok sebebimiz var ki..! Peki neden mutsuz olmayı tercih eder insanlar?

    Neden tercih ederiz?

    Mutlu olmak için, ille de yaşamımızda farklı bir şeylerin olması mı gerekli?

    Hâli hazırda yaşadığımız şu hayatın içinde bizi mutlu kılmaya yetecek onca şey varken...

    Sanki mutluluklarımızı, ilerde bir zamanlara ertelemişiz...

    O zamanın gelmesini bekliyoruz.

    Elimizin altındakilerin, elimizin altında dururlarken kıymetini bilmediğimizden mutlu olamıyoruz.

    Bir zaman gelip de onlar da fani olup, yanımızdan gölge gibi kayıp giderken, bu kez de onları yitirmenin ve zamanında onlarla mutlu olamamanın mutsuzluğu kaplıyor içimizi..

    Önce üzülüyoruz...

    Sonra üzüldüğümüze üzülüyoruz...

    Ne garip...

    .....

    Mutluluk sebeplerimiz bize özel şeylerdir...

    Kimimiz bir aileye sahip olduğu için şükredip, mutlu olur; bir diğerimiz sıhhatini şükre vesile ederek, mutlu kılar hayatını..

    Ve sayılamıyacak kadar çok neden...

    En mutsuz insanın bile, mutlu olmak için birden çok sebebi vardır.

    Sanırım önemli olan, bunun farkında olabilmek..

    Bu farkında oluş da başlı başına bir mutluluktur...

    Bir düşünsek,

    biz hiçlik karanlıklarındayken, bu âlemde yokken, yaratıldık...

    bize bir varoluş nimeti lutfedildi...

    Ve bize bir kimlik verildi:

    İnsan...


    Dağ olmadık yaratılırken, taş olmadık, sinek olmadık, koyun olmadık, bir bahçede ot olmadık... insan kimliğiyle yarattı bizi yaratan...

    Bir hayat verdi ki, bu kimlikle biziz hayattan en mükemmel istifade eden...

    ...

    Sonra bize bir kalp verdi ki, tüm kainatı, tüm âlemleri içine alabilen.. herşeyi sevebilen.. bu kalbi kendi sevgisini, muhabbetini tanıtmak için verdi.. ve kendini bize sevdirdi yaratan.. yeryüzünü bir sofra yapıp önümüze serdi. İçinde binbir türlü hazineler...

    Ya bunları anlayabilmemiz, onu tanıyabilmemiz için verdiği akıl nimeti..?

    ...

    Ve insanı, yani bizi kendisine muhatap aldı âlemlerin Rabbi... Âlemleri yaratan...

    Ve binbir türlü duygularla, hislerle doldurdu sinemizi... herşeyden, ayrı bir tad alabilmemiz için.. O'nu bütün isimleriyle tanıyabilmemiz için...



    Ve... İman nimetiyle bizi nurlandırdı...

    Evet.. bizler Allah'ı tanımasaydık eğer, imanımız olmasaydı, yakıcı ve boğucu nasıl bir ızdırabın, azabın, karanlığında kalırdık?

    İman nimetini öyle bir Rahmetle, öyle özel bir ikramla bizlere nasip etti ki,

    İslâmiyetle bizi şereflendirdi...

    Habibi olan, âlemlere rahmet olan, Rasul-ü Ekrem (a.s.m) 'a ümmet eyledi...

    Daha ne olsundu ki..?

    Sanırım mutlluluğu uzaklarda aradıkça, ömürlerimiz hiç tükenmese bile, asla onu bulamayacağız...

    Mutsuz olalım diye yaratılmadığımızı anladığımız an...

    ve

    60-70 senelik bir ömrün imtihanlarının, sıkıntılarının geçici olduğunu ve bize ebedi mükafatlar bırakacağını düşündüğümüzde..

    ve

    Geçici olmayan, ölümsüz bir âlemde bizlere ikrâm etmek isteyen, şu misafirhânenin sahibi olan Zatın, o ebedî âlemin mutluluğunu, nümune nev'inden bu âlemde bahşettiğini farketiğimizde....

    Mutluluk daha ne olabilir ki?




  37. 2008-01-01 #87

    Hüznümü Seviyorum

    "(Cennete girmeyi hak eden mü'minler) dediler ki: 'Bizden hüznü gideren Allah'a hamdolsun'." (35/34)


    Allah'ı razı etmeye koyulmuş mü'minin hüznü cennette bitecek.


    Bu gerçeği güçlendiren bir sözü de Allah Rasûlü vefatı sırasında başucunda ağlamakta olan Fatıma'sına söylüyordu:


    "Ağlama kızım, baban bir daha acı çekmeyecek."


    Evet, o güne kadar hep acı çekmişti. Çünkü o çok şey biliyordu. Onun bildiğini bilen her kim olsa öyle yapardı. O da öyle demiyor muydu:


    "Benim bildiğimi bilseydiniz, az güler çok ağlardınız."


    Onun bildikleri bir yana, ya onun yaşadıkları?


    Hem yetim, hem öksüz. Ardından bir de kaybedilen dayanaklar:


    Abdülmuttalib, Ebu Talib, Hz. Hatice ve peşpeşe gelen evlat acıları, ölümleri.


    Tabii, bütün bunları bastıran da nübüvvetin ağır yüküydü. Bu nedenle O, çok ağlamış az gülmüştü.


    Kan, ter, gözyaşı... Bu üç damla azizdir; bu üç damlanın karıştığı şey de azizdir. Neyin uğrunda olursa olsun, samimi olarak bir dava uğruna dökülen kanların karşılıksız kaldığı görülmemiş. Ter de öyle. Kim çalışarak ter dökmüş de karşılığını alamamış? Bu ister mü'min ister kâfir olsun, herkes için geçerli.


    "İnsan için" diyor Kur'an; "İnsan için yalnız çalıştığının karşılığı vardır."(53/39)


    Gözyaşı da öyle. Zulme uğramış birinden dökülüyorsa o damla, düştüğü yeri yakacaktır.

    Bu üç damla bedeldir; bu bedel ödendiği zaman elde edilen şey meşrulaşır.


    Kan, toprağın; ter, emeğin; gözyaşı, yüreğin bereketidir.


    "Ve gülüyorsunuz da ağlamıyorsunuz." (53/60)


    Sahi nasıl beceriyorsunuz bunu, diyor Kur'an;

    "İmanınızın, Kur'an'ınızın, coğrafyanızın esir edildiği, insanınızın manevi bir soykırıma uğradığı, tüm değerlerinizin yağmalandığı, sayısız civanın yüreğinden vurulduğu bir ortamda hâlâ nasıl gülebiliyorsunuz?" diye soruyor.


    Gerçekten nasıl becerebiliyorsunuz? Biliyorum, buna becermek demezler; gaflet derler, vurdumduymazlık derler, hamakat derler...


    Eğer bilseydik, Önderimiz Efendimiz'in bildiğini, çok ağlayıp az gülecektik. O, yakîn derecesinde biliyordu gazabı, kahrı, cehennemi.


    Bu gerçeklerin arifiydi O.


    Biz de bunları "irfan" derecesinde bilseydik onun gibi yapacak, çok ağlayacak az gülecektik.



    Evet, bilseydik göğsümüzde nükleer bir güç merkezi taşıdığımızı ve bunun her gün üzerine yağan günahlarla paslandığını, bu pası çözecek tek kimya olan göz yaşını bir umman gibi salacaktık gecelerin koynuna.


    Eğer bilseydik günah hedeflerini onikiden vuran istiğfar silahının mermileri göz yaşıdır;


    gönlümüze gözümüzden bir ırmak bağlayacaktık.


    Eğer bilseydik dualarımızı yüce makama tez ulaştırmanın en emin yolu onlara gözyaşından kanatlar takmaktır.


    Eğer bilseydik her gün en çok kullandığımız organların başında elimiz, zihnimiz ve kalbimiz gelir;


    bu üçü içerisinden de en çok kullandığımız ve kirlettiğimiz kalbimizdir.


    Onu pislik içerisinde koyduğumuz için, Allah korkusundan dökülen yaşlarla yıkamadığımız için hayıflanacaktık.


    Eğer imanın neler çektiğini onun yerinde olup anlayabilseydik, ağlayabilirdik.


    Hissizliğin, duygusuzluğun bir tek mazereti var: Kalb katılığı. O da meşru değil.


    "Şark'ı görmez, garbı bilmez, edepten yok payesi


    Bir utanmaz yüz, yaşarmaz göz bütün sermayesi."


    Anlayamayanlar, ağlayamazlar; hatta ağlanacak hallerine gülerler.


  38. 2008-01-01 #88
    mutluluk içimizde


    SU DÜNYADA NE VAR KENDİNE DERT EDİNECEK...
    GÜN GELECEK CAN BEDENDEN GİDECEK.
    ŞU YEŞİL OTLARIN ÜSTÜNDE İKİ GÜN SEFA SÜR;
    ZİRA YAKINDA ONLAR SENİN ÜSTÜNDE SEFA SÜRECEK...

    insanoglu mutlulugu hep hor kullaniyormus...
    Hep sikayetçi hep bikkinmis...
    Birgün melekler mutlulugu saklamaya karar vermisler...
    Saklayalim, zor bulsunlar...
    Zor bulduklari için belki kiymetini bilirler diyerek baslamislar
    tartismaya...
    Sorun büyükmüs...
    Mutlulugu saklamak kolay degilmis; çünkü...

    Kimisi:

    Everest'in tepesine saklayalim'' demis, kimisi:
    Atlas Okyanusu'nun dibine'' demis.
    Tac Mahal'in kubbesi, Mekke sokaklari,
    italyan sofrasi...
    Bir hastanenin yenidogan odasi, dondurma külahi, sarap sisesi..
    Sigara paketi, lale bahçesi...
    Pek çok yer düsünmüsler ama hiçbiri yeterince zor gelmemis...
    Derken meleklerden biri:
    ICLERINE SAKLAYALIM '' demis...
    Kimsenin aklina gelmez içine bakmak!!!''
    iste o gün bugündür
    mutluluk insanin kendi icinde sakliymis...
    Hicbir mutluluk kolay gelmiyor.Kolay kolay gülmüyor insanin yüzü...
    Emekte ve insanin icinde sakli mutluluk...
    Ne baskasininn ekmeginde, ne baskasinin evinde, ne de baska bir seyde...
    Bu yüzden gözünüz hep iceride olsun...
    Siz dışınızı bosverin, içinize bakin
    Hayatin bütün olumsuzluklara ragmen hep iyi yönlerini düşünün...
    ÇÜNKÜ HAYAT ÇOK KISA...
    BUGÜN YANINDA OLAN YARIN OLMAYABİLİR BUNU UNUTMAYIN VE HAYATA GÜLEN
    GÖZLERLE BAKIN...


  39. 2008-01-01 #89
    Ne çok ' seni seviyorum 'larınız var....

    Ne çok ' seni seviyorum 'larınız var. her yere yazıyorsunuz. herkese

    söylüyorsunuz. her zaman kullanıyorsunuz

    sevginizden çok ' seni seviyorumlarınız. ' sen ' diye hitap

    edebildiklerinizden bile çok. o kadar kısa ki sevgilerinizin ömrü, art arda

    ekleseniz dahi, kelebek ömründen kısa kalıyor.

    sevginizi saklamıyorsunuz güyya. ama sevgi ile olan mesafenizin uzaklığını'

    seni seviyorum 'larınız ele veriyor. ortaya ' çok ' ekliyorsunuz,'

    gerçekten ' ekliyorsunuz. başına ve sonuna mahzunluk ekliyorsunuz.


    ekliyorsunuz ki, milyonlarca' seni seviyorum 'dan farklı olsun sizin

    söylediğiniz. ama olmuyor.herkesi ' seni seviyorum ' demeye davet

    ediyorsunuz. suç ortağı arıyorsunuz.ancak herkesin maske takmasıyla

    hayati maskeli baloya çevirip, vicdaninizi rahatlatacaksınız.sadece sizin ve

    sahte sevgilinizin değerini düşürmüyorsunuz. 'sevme'nindeğerini de yerle

    yeksan ediyorsunuz.

    öyle bir cümle kuruyorsunuz ki, 'sen' gerçekten 'sen' değil,

    başkalarını kastediyorsunuz. 'sevmek' gerçek 'sevmek' değil, başka

    duyguları anlatıyorsunuz. birinci tekil şahıs eki de sizi anlatmıyor, belki

    başka yüreklere tercüman oluyorsunuz. kalp sekilleleri arasında olması neyi

    değiştirir ki?

    taş gibi soğuk. gülümseyerek söylemeniz ne farkeder ki?

    takım elbiseden daha resmî. buğulu gözlerle telaffuz etseniz ne yazar?

    içten olmadıgı besbelli. tamam, yüreğinizde bir yerlerde sevmeye karşı bir

    iştah, bir açlık var. ama, bu açlığın reçetesi bol bol 'seni seviyorum' demek

    mi? kalp resimleri mi?hüzünlü şarkılar mi? ayrılık agıtları mi?

    dağlara, taşlara yazdınız ama yine de sevmiyorsunuz,değil mi?

    Sevginiz tükeniveriyor... kalmıyor..."sevgim bitti, hâkim bey" diyorsunuz

    bükük bir boyun ve kısık bir sesle. tutunamıyor kalbiniz, böyle kaygan

    zeminlerde, böyle küçücük maskelere,böyle acemice...' seni

    seviyorum 'larınız bol, herkese yetip de artacak kadar bol. ama 'seni

    seviyorum'larınız bol, çok bol geliyor sevginize.





  40. 2008-01-01 #90
    SeN GiDeRKeN ŞaRKıLaR SuSMaLı...


    Sen giderken ben çığlık çığlık susmalıyım...
    Suskun çağırmalarına, andlar yazıyorum.Ağıdımı özgür bırak.Gideceksen öyle git...
    Sen giderken ağlamalıyım.Dökmeliyim berraklığını düşlerimin.Alın aklığım, karalar bağlamalı, sen giderken ben, kalmamalıyım.Öyle öylece susarak.Feryatlarımı bulmamlıyım, sen günlerimden, saklandıkları yerden çıkarıp ağzımın en çığlık yerine asmalıyım.
    Sen giderken ben acımalıyım.Dermansız kalıp, düşmemeliyim.
    Sen giderken bir tufana kapılmalıyım.Savrulmalıyım.Ağarmamalıyım.Kararmal ı yım.Sen giderken kan akmalıyım ırmak boylarında.
    Sen giderken öksüz kalmalıyım, yetim kalmalıyım, lal olmalıyım.
    Sen giderken, ben kalmamalıyım...
    Gideceksen öyle git, beni ***ürme.Benden ne kaldıysa senden geriye, bırak onunla senin kalıntıların, senin alıntıların, senin hatıralarınla yaşamaya nasıl yaşanacaksa öyle kalayım...
    Sen giderken ben, avaz avaz büyütmeliyim seni, en çığlık yanlarımla.
    Sen giderken bombalar düşmeli göğümden kentime.Bir ihtilale kalkmalı yürek.Sen giderken oturmamalı daim koşmalıyım.Senden kaçmalıyım.Seni beklemekten uzaklaşmalıyım. Seni öyle öylece giderken çok sevmeliyim.sen giderken, gündüzleri yakmalı, geceleri söndürmeliyim.Üşümeliyim.Yorgansız,yastıksız bir kerpiç yürek üstüne sermeliyim, sensizliğimi...
    Sen giderken şehrin gürültüleri arasında kaybolup, kimliksiz, kimsesiz kalmalıyım,Hükümsüz olmalıyım gazete manşetlerinde.Geçememeli adım herhangi bir otobüs garında, yolcu peronlarında.Sen giderken adım yanlızlığa yazılmalı, uyak düşmeli kimsesizler yurduna...
    Sen giderken ben, seni öylece izlemeliyim.Acıyarak, koca bir kalabalığı yok sayarak.gözlerimde ki ışığı Âma sanarak, inanarak körlüğüme öylece izlemeliyim.Sen giderken ben, ne kalmalı ne gitmeli, öylece bıraktığın gibi, böylece betimsiz düşler gibi düşmeliyim.
    Sen giderken ben, tüm çığlıklarımı, avaz avaz susarak, ağzımın en feryat yerine koyarak susmamalıyım...
    Sen giderken ben, karanfilleri ezmeliyim.Yırtmalıyım tüm müsveddeleri göğsümün kıllarıyla.Seni özlememeliyim.Yorgun lehçeli kelimeler boğazlamalı dilimi.Eskitmemeli seni, her an acımalıyım.Daha bir sarılmalı sol yanıma, daha bir inanmalıyım sana...
    Sen giderken masallar uyanmalı, gerçekler yalan olmalı.sen giderken ben tünellere girmeliyim.Çıkışını bilmediğim labirentlere kaybolmalıyım.
    Yitirmeliyim.Kendimi en sığ sularda boğdurmalıyım.gömülmeliyim her boş mezara, ölmemeliyim.
    Sen giderken ben tövbelerimi bozmalıyım.Sen giderken ben ateşin en kor halinde yanmalıyım.Cennet diye cehennem kapılarını aşındırmalıyım.
    Sen giderken, pusatsız, savunmasız, kalkansız kalmalıyım.Alışmamalıyım.:Bağımlılıklarımı çözmeliyim.
    Bırakmalıyım kendimi, gidişinin uçurum rengine...
    Sen giderken ben, öyle öylece kalmamalıyım.
    Sen giderken...



  41. 2008-01-01 #91
    KaYBeDiLMiŞ iKi BaHaR aRTıĞıYDık...

    Kaybedilmiş iki bahar artığıydık.İkimiz değildik, kaybedilen yolların yol kenarı hüznü.Bir yetimin, dağ betimlemesi değildik.Ne olduğumuzu bilmeden savruluyorduk, bir bağ bozgunundan diğerine.Susuyorduk ansız tümceler içinde, susuyorduk boğulmuş gülümsemeler takınarak.mahsus mahal ağırlığı çöküyordu, her saat başında…Ufalanarak çoğaldığımızı zannederek, bitiyorduk tüm doğuşlara…Oysa ellerimizdi gökkuşağını renklere bürüyen, çatılmış kaşlarımızdı gecenin ahengine isyan.Bakışlar kuşatması vurgunuydu yüreklerimiz.Yitikti hayaller ama masumdu.Kudurmuş suratlar hayınlığına inat yarınaydı tebessüm, sevda yarına, düş yarına…

    Tenha sevişmeler sızısı dudaklarımızda bağdaş kurardı…

    Zeytin karası bir çift göz takıldı ufkumuza…

    Yitikti hayaller ama masumdu…

    Yıkılan şehir gürültüleri arasında kayboluyordu, yıkıntı yıkıntı büyüyordu kelam.Zeval olmuyordu acı bize.Biz na_mümkünler aleminde mümkün olmayana erişmeye çalışırken, kaybedilmiş bir kazançla direniyorduk hayata…Bundandı yetimliğimiz, öksüzlüğümüz bakışlarda.bir çağ artığıydık nefesi tarih kokan…Ait değildik şimdiye, şimdiki zaman fiillerine…
    Ne zaman ıslansa deniz bizi ağlardık, ne zaman feryat figan haykırsa rüzgar biz vurulurduk.Zamana direnç iki gölge.Geceye inat iki ak alın.Eylüle isyan iki dik baş.
    Ne zaman üşüse bir çocuk biz titriyorduk.Yaşanacak bir ulu sevda kuşanmıştık.Yar yüzüne yüz sürmeden toprağa sürülü yüzler belirdi aynada.Izdıraplara garkolduk.

    Kayda değer hüzünlerimiz vardı.Hüznümüzün şiirini yazdık…

    İki can, iki ak alın, iki dik baş…

    Bir sevda, bir kutlu sevda…

    Yaşaman en çok bize yakışır can…
    Yaşamak sevdaya…


    "Yorgunuz, çünkü yorgunluğumuzun yaşamak gibi bir anlamı var… "




  42. 2008-01-01 #92
    Ne mutlu sevgiyi kendine rehber yapıp yürüyenlere!


    Sevgi, dünyaya gelen her varlıkta en esaslı bir unsur, en parlak bir nur, en büyük bir kuvvettir ve bu kuvvetin yeryüzünde yenemeyeceği hiçbir hasım yoktur. Sevgi evvelâ bütünleşebildiği her rûhu yükseltir ve ötelere hazırlar. Sonra da bu ruhlar sonsuzluk adına doyup duydukları şeyleri bütün gönüllere hâkim kılmanın kavgasını vermeye başlarlar. Bu yolda ölür ölür dirilir; ölürken 'sevgi' der ölür, dirilirken de sevgi soluklarıyla dirilirler.

    Sevmeyen ruhların olgunlaşıp insanî semâlara yükselmelerine imkân yoktur. Evet onlar yüzlerce sene yaşasalar dahi olgunluk adına bir çuvaldız boyu yol alamazlar. Sevgiden mahrum bu sîneler, bir türlü egonun karanlık labirentlerinden kurtulamadıkları için, kimseyi sevemez, sevgiyi sezemez ve varlığın sînesindeki muhabbetten habersiz olarak kahrolur giderler.

    Çocuk, ilk defa dünyaya gözlerini açtığı zaman sevgi ile karşılaşır, şefkatle gerilmiş ruhları görür ve muhabbetle atan kalplere sırtını vererek büyür. Daha sonraları ise, bu sevgiyi bazen bulur bazen de bulamaz; ama bütün bir hayat boyu hep o sevgiyi arar ve onun arkasından koşar.

    Güneşin çehresinde sevginin izleri vardır. Sular buhar buhar o sevgiye doğru yükselir; yukarılarda damlalaşan su habbecikleri, o sevginin kanatlarıyla kanatlanır ve nâralar atarak başaşağı toprağın bağrına inerler. Güller, çiçekler sevgiyle gerilir ve gelip geçenlere tebessümler yağdırırlar. Yaprakların bağrına taht kuran jaleler, durmadan çevrelerine sevgi dolu gamzeler çakar ve sevgiyle raks ederler. Koyun, kuzu sevgiyle meleşir ve birleşir; kuşlar ve kuşçuklar sevgiyle cıvıldaşırlar ve sevgi koroları teşkil ederler.

    Her varlık, kainattaki yeri itibarıyla bu geniş sevginin bir yanını, parlak bir senfonizma ile seslendirmekte, irâdî ve gayr-i irâdî, varlığın sînesindeki derin aşk ve muhabbeti göstermeye çalışmaktadır.

    Sevgi, insan ruhunda öyle derin izler bırakır ki, o uğurda yurt-yuva terk edilir, icabında ocaklar söner ve her vâdide ayrı bir mecnun 'Leylâ!' der inler. Ruhundaki sevgiyi kavrayamamış sığ gönüller ise bu işe delilik derler..!

    Diğergamlık ve başkaları için yaşamak, insanoğluna ait yüksek bir duygudur ve kaynağı da sevgidir. İnsanlar arasında bu sevgiden en çok hisse alanlar en büyük kahramanlardır. İçindeki kinleri, nefretleri söküp atmaya muvaffak olmuş en büyük kahramanlar... Ölüm bu kahramanların soluklarını kesemez. Hazân onların çiçeklerini solduramaz. Aslında her gün iç dünyalarında ayrı bir sevgi meşalesi tutuşturup, kalplerini sevginin, mürüvvetin meşcereliği hâline getiren ve duygu dünyalarında açtıkları yollar ve tünellerle bütün gönüllere girmesini bilen bu çalımlı ruhlar, öyle yüksek bir divandan 'ebed-müddet' yaşama hakkını almışlardır ki, değil ölüm ve fânilik, kıyametler dahi onların çiçeklerini solduramaz ve kadehlerini deviremez.

    Çocuğu için ölmesini bilen anne büyük bir şefkat kahramanı, ülkesi ve insanı için hayatını hakîr gören fert bir millet fedâisi, insanlık için yaşayıp onun için ölen kahraman ise, sînelerde taht kurmaya hak kazanmış bir ölümsüzlük âbidesidir. Böylelerinin elinde sevgi, her düşmanı yenebilecek bir silah, her kapıyı açabilecek sihirli bir anahtardır. Bu silah ve bu anahtara sahib olanlar, bugün olmasa da yarın mutlaka bütün cihanın kapılarını açacak ve ellerinde muhabbet buhurdanlıkları dörtbir yana huzur kokuları saçıp dolaşacaklardır.

    İnsanların gönüllerini fethetmek için en kestirme yol sevgi yoludur. Ve sevgi yolu peygamberler yoludur. Bu yolda yürüyenlerin yüzlerine kapılar kapanmaz! Ezkazârâ, birisi kapansa bile onun yerine yüzlercesi, binlercesi açılır. Bir kere de sevgi yoluyla gönüllere girildi mi, artık halledilmedik hiçbir mesele kalmaz.

    Ne mutlu sevgiyi kendine rehber yapıp yürüyenlere! Yazıklar olsun, ruhundaki sevgiyi sezemeyip bütün bir hayat boyu kör ve sağır yaşayan talihsizlere!

    Ey yüceler yücesi Rabbim, kinlerin nefretlerin, gecenin koyu karanlıkları gibi dört bir yanı sardığı günümüzde, Sen'in sevgine sığınıyor, şu fevkalâde haşerî ve alabildiğine azgınlaşmış yaramaz kullarının gönüllerini, muhabbet ve insanî duygularla doldurman için son bir kere daha kapında inliyor ve iki büklüm oluyoruz.

  43. 2008-01-01 #93
    Gurbet Gülünün Dikenleri


    Dertler renk renk, acılar çeşit çeşit… İçinden çıkılmaz çileler, solduran sancılar, inleten elemler, imbik imbik süzüle üzüntüler, üzerinden silindir gibi geçen gamlar… Yük ağır, yalnızlık daha ağır…

    Yalnızlık ağırlığıyla yürümek yoruyor, keder kelimeler kalbi kanatıyor… Kanatlar kırık, rüzgâr esmiyor, neşe yağmıyor… Umut bulutlar uzakta, eller boş, yürek sızı dolu… Çağlayan acılar ağlatıyor…

    Yalın ayak koşturuyor; yetişemediği serap sevgilerin peşinde… Ayağı kanıyor, yüreği yanıyor… Yağmurlar nerdesin?

    Buzdan canlar, camdan evlerde yaşıyor ruhunun üşümüşlüğünde… Toprak cana, canın toprağına sığınmak, sancılarını dindirmek diliyor; dil suskun, gönül suskun, gül solgun…

    Sokaklar sıkıyor, caddeler cezp etmiyor, şehir neşe vermiyor… Dertlerin daralttığı, kederlerin kapattığı dar geçitler geçit vermiyor… Yüzü yırtık, yüreği yırtık, yürüyor yine de…

    Kabuk bağlamış kederler, düğüm olmuş dertler, dönmeyen çare çarklar, açılmayı bekleyen kapılar, akmayı bekleyen bereket nehirler… Bekletip de gelmeyen vefa, yanından ayrılmayan cefa, "canım" diyen cansız sözler, canım; bu kafes dar mı geldi sana?

    Dertlerden dertlere sığınmak, cefalardan cefalara bürünmek, çaresizliği çare diye içmek, kurumuş umutları dişlemek, düşleri gerçek gerçekleri düşmek görmek, düşmeye göresin; elinden tutan kim?

    Kimsesizlikte kendine konuşmak, kar etmeyen kalabalıklardan kendine koşmak, suskunlukla söylemek; teli kopuk saz başka ne yapsın ki?

    Gece suskun, ay renk vermiyor, yıldızlar yar değil, yollar kıvrım kıvrım, yalnızlık yanı başında; yürü yürü yürü, yol bitmiyor… İstersen bir türkü tuttur: " uzun ince bir yoldayım, gidiyorum gündüz gece" " bilmiyorum ne haldeyim, gidiyorum gündüz gece" ne çare… Duran ve dinleyen olmadıktan sonra… Dur ve dinle öyleyse; sessizliğin sesini, kederin kalbini, elemlerin inlettiğini, gecenin dillendirdiğini, rüzgârın söylediğini, yıldızların yaldızlı sözlerini; diyecekler ki : " benim sadık dostum kara topraktır"…

    Dinleyemiyorsan, ömür perdeleri kapanırken; "biz dünyadan gider olduk, kalanlara selam olsun" diyemez, sonsuzluk sabahında selamla dirilemezsin… Dileklerin dirildiği, duaların cevap verildiği diyarda, melek kanatlarla uçamazsın… Saf sevgiyi, sınırsız şefkati, perdesiz güzellikleri, gecesiz gündüzleri, güneşin sönük kaldığı aydınlığı, sevincin çağlayışını, coşkunun parlayışını, yalnızlığın uzaklaşması yârin yakınlığını, elemsiz lezzetleri, kedersiz kavuşmaları, gönlün gönüllü gülüşünü hissedemezsin…

    Hislerin perişanlığını, zihninin karanlığını, düşüncelerinin donukluğunu yırt; altından ümit filizlerin çıkışını seyret… Sonsuz süruru düşün; düşlerinin derinliğinde, hislerinin enginliğinde… Karanlığın kara toprakta kayboluşu doğsun zihninde, fikrin fezaların üstünü seyretsin…

    Anla ki her şey seyirlik ve geçici… Geçtiğin dikenli yolları, aldığın elemli nefesleri boş sanma; bir sabah doğduğunda, her şeyin dili çözülecek, şifreler açılacak, kapılar kalkacak, duvarlar yıkılacak, her şeyin anlamını anlayacaksın…

    Can evinden, canlar cananına kirli kanatlarla uçamazsın… Anla ki kader, kederi, kirli kanatları temizleyesin diye veriyor; bana çabuk, bana rahat gelesin diye…

    Ey kaderin sahibi… Kolaylaştır, güç ver güçsüzlüğüme… Elimden tut yalnızlığımın…
    Şefkatinle okşa kalbimi, rahmetinle sar yaralarımı… Sevginle sık ruhumu, sana sevgim çıksın… Çıkılmazlıklardan çıkaracak, düşkünlükten yüceltecek, perişaniyetimi giderecek yalnız sensin… Kanatlarımı kuvvetli kıl ki kolay kavuşayım sana… Gurbet gülünün dikenleri kalbimi kanatıyor, kalbim sana emanet, ey kalbimin sahibi.


  44. 2008-01-01 #94
    YaR'e-DiL TeŞNe

    Durup dinlediğim sessizliğindi önce...

    İncinmiş yanlarından tanımıştım seni.

    İç'im yanmıştı kapının arkasına çömelip ellerinin başının arasına aldığında

    Sözcüklerine bağladım tebessümü Yâr...

    Yürünesi yollar kapanası olduğunda kanadı yitik turnalar gördüm rüyamda...
    Korkular sobeledi ömrümü çıkmazlarda...
    Akordu bozuldu ömrümün...

    Sustu(n).... zayii oldum...

    Ellerimi cebime koydum, hüzün bulaştı parmaklarıma...
    Poyrazın zulmune takıldı uçurtmalarım...
    Yüreğim(n)e takıldı ayaklarım.
    Düş'tüm; dizleri kanadı kısa pantolonlu çocukluğumun...

    Cân'ımı yaktı masallar...

    İltica ettiği ülkeden sınırdışı edilmiş olmanın hüznü ile açtım ellerimi Yıldızların Sahibine...
    Bir yaş düştü iç'ime...
    Ardından bir kelam dilime....

    La Tâknatu ... La Tâknatu minAllah...

    Düş'tüm kuyuların dibine... ama hiç düşmedim zifiri karanlık ümitsizliğe Yâr ...

    Haydarpaşa bile grilere büründü... ben düşmedim ümitsizliğe...
    Mavinin yankısı vardı yüreğimde...

    Malumun olsun Yâr... bir düş değdi çocuk yüreğime...


    Âşkı sobeliyorum iç'imde...

    Kafesini açtım bunca zaman korumaya çalıştığımın...


    "Git gayri... Ben senden geçtim" dedim.. "Git o Yârin ellerine..."

    Titredi küçük kuş...
    Çırpındı ... uçtu...

    Hicreti ellerine...

    Aç pencereni... Sokaklar ayaz...

    Güneş ısıtmaz avuçların kadar...

    Mülteciyim...

    Aç ellerini Yâr...

    Aç ellerini...




  45. 2008-01-01 #95

    'DEV'lerin ayrılığı büyük olur ...

    Ayrılık...
    Hz. Ali der ki "ilim bir noktaydı cahiller onu çoğalttı."
    Ayrılık tek kelimeydi onu sevdalılar çoğalttı zannımca..
    Tabiat 'tan anlayacağımız çok şey var..En başta huzur ve sukunet..Doğru..


    Ayrılık...
    Şimdi önemli olan ;
    Ne Kays'ın Leyla tutkusu,ayrılığı...
    Ne Züleyha'nın Yûsuf tutkusu,ayrılığı..
    Çözülmesi gereken "Sema'nın Arz'a" olan aşkı ..
    Kimseye söylemeselerde emin olun aşık onlar birbirlerine ..hem de var yaa delicesine..


    Öyle bir aşk ki;
    Kainat yaratıldığından beri var olan..
    Bir çığlıkla(bum) ayrılan ,ayrılık o ayrılık..
    Kıyamet kopana kadar kavuşamayacak olan..
    Varsa bilen bu sihirli aşkı anlatsın..


    Nasıl bir aşk ki?
    Bu kadar duru !
    Bu kadar taze!
    Bu kadar doğurgan!
    Bu kadar heybetli !
    Bu kadar beyaz ve bu kadar kahverengi !
    Bu kadar 'ayrılıkla çoğalan' !
    Bu kadar ...
    Bu kadar..


    İşte ; diyorum Seden Gürel misali "devlerin aşkı büyük olur" ve dahi ayrılıklarıda ..
    Çaktığı şimşeklerle sevgilisinin gönlünde oluşturduğu yarıkları (korkuları)
    yağmurlarıyla(gözyaşlarıyla) tamir eden ,sevgilisini nazarlarından akıttığı en pak sularla yuyan-yıkayan kaç sevgili var? Ya da var mı bu kadar duru seven ve dahi sevilen?


    Sanırım sekr halindeyim yine..
    Latifeler dolaşmış birbirine...
    Derinlerde kaybolmadan ,tut elimden hele Cebrail'im çıkalım kuyudan..
    Zira bu yü(re)k ağır bize ...


    /yoruldum mu?
    daha yaşamaya başladım mı ki?/

    ? ? ? ? ?




  46. 2008-01-01 #96
    El Birliği iİe Yalnızlığa

    Kırgınlıklarla acı duyduğumuz anlarda,bizi acıtanlara bakıp, onları başka dünyalardan gelen Anne Babalar mı büyüttü diye sorarız kendi kendimize... Elbirliği ile ***ürürler yalnızlığa, bu yüzden herkes biraz suçludur büyüdükçe yalnızlığa kapılıyorsak...


    Eğer hala son insanlık dersini alan insanlar azınlıkta ise; varlığını hiçbir savaşın, kavganın bozamadığı tabiattan almamız gereken bu son ders olan 'huzur ve sükunet' bozulmaya mahkudur...


    Doğumgünü kartlarına yazarım, herkesin bildiği sıradan dedikleri bu cümleyi; bir de ısrarımı yükleyip.
    'Herşey ama herşey gönlünce olsun.'


    Neler ister gönüllerimiz?..


    Ürettiğimiz sevginin, bir gün gelip kapımızı çalmasını mı?... O en yalnız kaldığımız zamanlarda kucaklamak, çocuk yüreğimizden uzaklaştıkça,göğsümüze bu sevgilerimizi yeniden basmak için mi?..


    Gönüle ne basılır?..


    Neler basılmaz ki gönüllere... Herbirimiz hep bu soru(nun) peşinden koşmadık mı bir ömür boyu... Bizi mutlu eden bir tek şey için yorulmadık mı?.. Ne iyi olurdu değil mi,her şey gönlümüzce olsa... Yaşamak için sadece kendi kalbimiz yetseydi...


    Bir gün ağlıyordum, elime aldığım kitabımda kendimi, derdimi unutmaya çalışırken şu cümle ile yine geliyordum kendime.


    'Ağlamasak gökkuşağı olmaz ki yüreğimizde...'


    Ağlayan açılır...


    Her şey ama her şey gönlümüzde olur...


    "sen varsan mutluyum, sen yoksan mutsuz
    kim ne derse desin inanmam
    aşk varsa mutluyuz, aşk yoksa mutsuz
    kocaman adamlar,kocaman kadınlar gördüm
    aşk için çocuklar gibi ağladılar..."




  47. 2008-01-01 #97
    kİM bİLİYOR yALNIZLIĞIN nE oLDUĞUNU


    "Yalnızlık hazır bulunmaz, oluşturulur. Yalnızlık, yalnız başına oluşturulur." diyor bir sözünde yazar Marguerite Duras...
    Yazarın da dediği gibi;
    kişi ömrünün önceki zamanlarında yalnızlığın ne olduğunu bilmeyebilir.
    Bu dönemler itibarıyla yalnızlık kavramı ona çok yabancıdır.
    Çünkü yalnız olmasını gerektirecek bir durum yoktur onun için.
    Hatta, yalnız olsa bile, bunun bizim anlatmaya çalıştığımız yalnızlık kavramıyla ilgisi yoktur.
    Bu fiziksel bir yalnızlıktır.
    Onun kendine has çilelerini, sıkıntılarını çekiyor, ıstırabını yaşıyor olsa bile, farkında olunan, bilerek oluşturulan bir yalnızlık değildir ve böylece sürdürür hayatını...

    Bir yandan, sanatının yardımıyla kendini geleceğe taşıyarak ruhunu her dakika çılgına çeviren fanilik hissini bir nebze olsun azaltmak, diğer yandan;
    insanın güzel yanına katkı yaparak ona olan borcunu ödemek isteyen kişiler için durum aynı değildir.
    Yalnızlıklarını bilerek, isteyerek oluşturan kesim bunlardır işte...

    Onlar ki;
    fiziksel olarak yalnız olmasalar bile, belli zamanlarda ruhsal yalnızlıklarını büyüterek onu daha üretken, daha farkında olan bir hale getirmek ve yaşananlar hakkında sorgulayıcı, gözlem yapıcı şekle büründürmek zorundadırlar.
    Bunun için de, ruhsal yalnızlıkları onlardan belli zamanlarda fiziksel olarak yalnız olabilecekleri mekânlar ister.
    Buralarda oturmak onlara, kendi başına düşünmenin, kendi başına yazmanın, kendi kendini anlamanın, kendine yürümenin ve kendini sıkı bir muhasebeden geçirmenin yollarını gösterir, kendi içindekileri ve etrafındakileri çözümlemenin sonuçları üzerinde durma fırsatı verir.

    Romalı şair Tibulus'un sözüyle,
    "Issız yerlerde kendisi için bir evren ol"ur.
    Goethe'nin,
    "İnsan kendini yalnızca insanda tanır."
    sözünde anlatılmak istenen gerçeğe varmak için harcanan çaba, çekilen çile, yüreği dolduran iç sıkıntısı işte böyle bir yalnızlıktır ve hazır bulunmaz, ancak oluşturulur.

    Bir insanın kendi seçimiyle ve 'geçici' olarak yalnızlığa çekilmesi, çoğu kez yapıcı ve yaratıcı sonuçlar doğurur.
    Yaratıcı insanlar, yapıtlarını ya da buluşlarını ancak böylesi yapıcı yalnızlık sürecinde ortaya çıkarabilirler.
    Bir başka deyişle, yaratıcı kişi, gerektiğinde yalnız kalabilmekten korkmayan kişidir.
    Yaratıcı insan ancak yalnız kalabildiği zaman içindeki dünyanın zenginliklerine inebilir ve bunları sonradan, müzik, görsel sanatlar, edebiyat ya da bilimsel ve teknolojik buluşlar olarak bize ulaştırabilir.

    Bundan ötürü, gerçek anlamda yaratıcı bir insan, yaratıcılık sürecini yaşarken kendisini yalnız hissetmez;
    ortaya koymakta olduğu ürünün diğer insanlar tarafından anlaşılabileceği ve kabul edilebileceği umudunu taşıdığından, aslında yalnız değildir.

    Kitap yazan birinin (ya da eser ortaya koyan birinin), çevdesindeki öteki insanlarla arasına her zaman bir mesafe koyması kaçınılmazdır.
    İşte yalnızlıktır bu.
    Yazarın, yazdığı şeyin yalnızlığıdır.
    İşe başlamak için, insan kendi kendine , çevresindeki yalnızlığın ne olduğunu sorar.
    Ve bunu aslında evin içinde attığı her adımda, günün her saatinde, ister dışarıdan gelsin, ister gün ortasında yakılan lambaların ışığından gelsin, her türlü ışık altında kendi kendine sorar.
    Bedenin bu gerçek yalnızlığı, yazının dokunulamaz yalnızlığı haline gelir.

    Eser sahipleri eserlerini ancak yalnızlıklarıyla başbaşa kaldıklarında meydana getirme imkânına sahip olabilirler ki;
    bu başbaşa kalma onlar için eserin doğumunu hazırlama bakımından mecburidir.

    Kentlerde, kasabalarda, her yerde, yazarlar yalnız kişilerdir.
    Her yerde, her zaman, öyle olmuşlardır.

    Fikir namusuna sahip, hür düşünce eri bütün yazarlar, şairler, sanatçılar, din adamları yalnızdır...
    İyi ki de yalnızdırlar;
    var olmalarını yalnızlıklarına borçluyuz onların.
    Yalnızlığı seçmemiş olsalardı, seslerini yükseltip, bize kuyunun dibinden, gökyüzünde parlayan yıldızlara bakmamızı öğütleyecek kimse olmazdı.

    Ne var ki;
    yazının yalnızlığı, o yalnızlık olmaksızın yazı eyleminin gerçekleşmediği ya da yazacak daha başka ne kaldığı araştırılırken ufalanarak dağılıp giden bir yalnızlıktır.

    Çünkü bu, çağımızın sıkça rastlanan bir hastalığı olan 'yalnızlık' değil şüphesiz.
    Kişiliğinden, doğrularından ve düşüncelerinden ödün vermemek için 'seçilmiş ve kabullenilmiş' bir yaşam biçimi...
    Kendi masalının içinde süren serüven.
    Bu serüveni giderek bir şölene dönüştürmek ve onunla mutlu olmak. Seçilmiş yalnızlığın, Tibullus'un dediği gibi giderek bir evrene açıldığını, onu yaşayanların asla durumlarından şikayet etmemelerinden anlıyoruz.

    Seçilmiş yalnızlık yürek ister.
    Usanmadan yıllar, belki de bir ömür boyu seslenip te yankı bulamamak... Zor bir yerde durdukları için sesini 'yalnız' birinin sesiyle birleştirmeye cesaret edemez kimse.

    Tüm bunları bile bile onu seçenler, destanı yazılacak bir ömür sürüyorlar ve taklit edilmez bir ses bırakıp gidiyorlar geride...

    Kimileri de bu seçilmiş yalnızlığa methiye dizer.

    Ellerinde fener, gözle görülecek, elle tutulacak somut birşeymiş gibi, bazen günlerce onun yolunu gözler...

    Yazısının, şiirinin, uğraştığı alanın konusu yapar yalnızlığını...

    Aralarındaki bağlılığın azaldığını düşünüp, üzüntü duyar.

    Zira bu geliş ya da yalnızlık oluşturma işi, eskisi gibi olmamaya başladıkça, üretimde de bir kesilme, bir kopma ya da azalma olacağı tahmin edilebilir.

    Çünkü; üretkenliğinin, verimliliğinin, sanatta oluşturduğu çizginin ve geldiği noktanın çoğunu yalnızlığına borçludur.

    Aşağıda anlatıldığı gibi, güzel düşüncelerin, orijinal fikirlerin, ruhu doyuran eserlerin hepsine yalnızlığın katkıları vardır:

    "Bir adam tanırım, yalnızlığıyla birlikte yaşardı.

    Onsuz kendini o kadar yalnız hissederdi ki...

    Yalnızlığıyla el ele gezerlerdi Sonbahar parklarında...

    En yakın can yoldaşıydı yalnızlığı.

    Birileri gelir, bir şeyler olur, aralarına girer diye korkardı.

    Seviyordu yalnızlığını.
    Yalnızlığının gözlerine minnetle bakar, 'İyi ki sen varsın, ne yapardım yoksa ben sensiz, yapayalnız ' der, sevinirdi."

    Kim Biliyor Yalnızlığın Ne Olduğunu?

    diyerek, soruyla başladığımız yazıya, bir yazarın (Selah Özen)kendince verdiği cevapla devam edelim:

    "Sancılı bir yağmurda bir saçak altına sığınmaktır yalnızlık...
    bir anne kucağı, bir yâr şefkatidir bazen...
    doğarken elimizi tutup ölünce de bizle birlikte mezara giren en vefalı dost...
    Bir köşe başını dönünce o karanlık sokak, karşına çıkan mavi kapılı ev, o soğuk dört duvar...
    Odayı dolduran çıldırtan bir sessizliktir yalnızlık...
    Bir sokak kedisini, köşe başındaki direği anlamak,
    kaldırımlar üzerinde hızlı adımlarla ilerleyen bir kadının ayak sesinin yankısını duymak...
    gece yarısı sancılarla doğan bir bebeğin ağlaması,
    bir kalbin ansızın duruşu,
    bir yıldızın kayışı gökten,
    suyun soğuktan donuşu,
    kuşların yapraksız bir ağaçta tüneyişi,
    güvercinlerin sessizliği,
    çocukların uykuya dalışı,
    bilmem kaçıncı rüyalarında gezinişi...

    Bir çam ormanı içinde ufacık bir söğüt ağacıdır yalnızlık ve belki de yalnızlığın en güzel tanımıdır bu..."

    Ve o yalnızlık ki, şairin mısralarıyla;

    "Daha ten çıkmadan kentin dışına
    Başını alırda gider yalnızlık
    Kalabalıklarda yalnız başına
    Karanlık koynunda yatar yalnızlık." (Tayyip Atmaca)

    Ve yine o yalnızlık ki;

    "Gündüzden usanıp geceye kaçar
    Ya yerde sürünür ya gökte uçar
    Her seher yeni bir tomurcuk açar
    Koklatmaz kendini batar yalnızlık." (T.A.)

    Ne kadar anlatılmaya çalışılsa da, yine de herkesin yalnızlığı kendinedir ve herkesin bildiği bir yalnızlık tarifi mutlaka vardır.

    O halde, "herkesin yalnızlığı kendine" diyerek bitirelim sözü


  48. 2008-01-01 #98

    YiNe ÇaLıYoR KaPıMı SoNBaHaR..

    Yine çalıyor kapımızı bütün hüznüyle sonbahar..Yazın arkasında bıraktıklarını sağa sola savuruyor sanki güz rüzgarları.Yağmurlar yıkıyor yazın gerçekleşmeyen hayallerini..

    Yarıda kaldı özlemler başka yazı bekleyecek artık umutlar.
    Ellerimizin arasından su misali kayarken zaman, sadece keşkelere bakıp ah çekiyoruz. Oysa daha ne yazlar kaybolacak ömrümüzden, ne baharlara hasret kalacağız ve ne çok gözyaşı dökülecek gidenlerin arkasından…

    Yakalasak kaçan saniyeleri hesap sormaya yüzümüz olur mu acep?Hakkın var mı hoyratça harcadığın dakikaları geri istemeye? Ne yaptın ki sen akarken zaman? Hep sonralara yükledin yapacaklarını; o an'kileri de daha sonralara. Bir baktın ki eriyip gitmiş buz misali avuçlarının arasında "daha çok var" nasıl olsa dediğin günler; el sallıyor artık uzaktan sana..

    Başını avuçlarının arasına alıp düşünmenin hala mı gelmedi zamanı?Belki olmayacaksın bir sonraki saniyede dünyada. Soluduğun hava hayat vermeyecek sana dakikalar sonra. Seni bekleyen birilerinin yarın da bekleyeceğini kim garanti veriyor sana?
    Dün mazi oldu ama bugün hala senin elinde harcanmayı bekleyen bir hazine…

    Keşkelere inat, hayata gülümsemek adına; saniyeleri hayata çevirebilmeniz dileğiyle…


  49. 2008-01-01 #99

    Uzun süren sessizliğin adıydı… sonbahar...

    Yerini ayrılıklara bırakıp, hüznü yoldaş belleyen sarı yaprakların kederli ve asil duruşlarının adıydı bir nevi.

    Bir nevide senin adın gibiydi güz aralığının ıir perdesinde. Hüzün bir pencereden baktırırken dünyaya; diğer pencerede, çalınan hayatımızı tutamadık elimizde.
    …elimizde, sadece kırık dökük yaşam parçaları, birazcık hasret ve ardından gözyaşı şişelerine sakladığımız hüzn kaldı.
    Bir vuslat beklerken, ismimiz sınırsız özlemlerin altına yazıldı belki de! Belki de, biz abartmıştık hayatı…
    Uzun süren sessizliğin, senin, gelmeyesice vuslatın adı, baharın sonu diye
    yazılmış, kime ne?

    " bir hicran yaşarken bu perde de, bil ki bendendir!
    Bil ki senin adındır hicran.
    Ve hicran,
    Vuslatsız bir aşkın hikayesidir,"
    dese de şair;
    yaprakların kanadına takılmış bir hayat kırntısına bir ömur vermek nedendi acaba?

    Bir bekleyiş, bir yankı…
    Güler yüzlü sevdaların sessiz kahkahasını kıskanan leyl- i hüzn, bir güz ateşi. Biten bir aşk nağmesinde ki son nakarat!
    Bir kayboluşun resmi…
    Ve rüzgarın peşinde koşuşturan ateş rengi güz yapraklarının asilzade duruşları.

    Uzun suren ayrılıgın hikayesiydi ve kalem bile dile getirmez oldu, bu fasl- ı son baharı!


  50. 2008-01-01 #100
    Senin durduğun yerden izliyorum kendimi!

    Tam da tepemdeyken güneş, sıcak cayır cayır yakarken, aynı etek uçuşurken bacaklarımın arasında, gemiler yanaşırken, çılgınca savrulurken martılar.
    Tam da durduğun yerde bakıyorum kendime! Nasıl gidilir bir ömürden,
    söylenen bunca yalanın üstüne basa basa nasıl silinir her şey, izliyorum!


    Aynı şarkı çınlıyor kulaklarımda, gidişime bakamayan adamın durduğu yerde
    sırtımı dönmüşken kendime! Kalabalık akarken ensemden, şuurunu yitirmiş bir gemiciyim sanki rotasını çizemeyen! Ufuktan geliyor yalnızlık, ufuktan ve ufaktan süzülüyor koynuma! Savrulan bir koku siniyor, hüzün "gülkurusu" avuçlarımda…

    Senin durduğun yerden izliyorum kendimi, esmer simitçinin tam arkasında.
    Avuçlarımda bir önceki tutuşun sıcaklığı ve teri ruhumda henüz kurumamış… Parmak uçlarımda salınıyor hasret ve bir liman arıyor kendine terk edilecek! Sakinlikten başka sakin bir şey kalmamış; sille tokat akarken gözlerimden sağımdan gelip solumdan sarılıyor koca bir kent!

    İzleri duruyorken asfaltta adımlarının, aynı iz üzerinden koşup sarılıyor bir adama bir kadın! İncecik boynunda bir gerdanlık ve gerdanından öpüyor adam, selamlık.
    Karaya vuran kabukları topluyorum, denizyıldızları ve martıları… İki dakika önce şu masada, son yudumunu içerken bardağımdaki çayın neşterle oyup kurcaladığım ve açık unutup kalktığım her bir yaranın üstüne basa basa gülümserken adama gülüşü bana benzeyen kadın, sevişir gibi karışıyorlar yola gölgesinde sırtımın…

    Senin durduğun yerden izliyorum kendimi!
    "Kurumadan anlasaydın" dediğin yerde, "kurutmadan kendini…"
    Denize vururken yüzüm, yüzümde göstermelik bir hüzün; tüm defterleri savuruyorum aralarına "gülkurusu" gömdüğüm.
    …Ve gitmek, kaderidir diyorum, sonu bahara vuracaksa, her güzün…


  Okunma: 43601 - Yorum: 224 - Amp
Kullanıcı Oylaması: /5 -