LaLe'nin Gönül Bahçesine Esintiler - Delinetciler Portal
Konu Kapatılmıştır

LaLe'nin Gönül Bahçesine Esintiler

  1. Günün menüsü

    Bir ölcü"Günaydin"
    Bir ölcek"iyi günler"
    Birazcik "ilgi"
    Bir tutam"Anlayis"
    Normal ölcüde "Nezaket"
    Bir tatli kasigi"Tolerans"
    Malzemeyi ic dünyanizdan alin.
    Yikamaya gerek yok tertemizdir.
    Gönül teknenizde yavasca karistirin.
    Karisimi hayat tabaginin üzerine yavasca bosaltin.
    Üstünü sevgi marmelati ile süsleyin.
    Gökkusaginin renginden bir kac parca serpistirin.
    Gün boyunca afiyetle yeyin.
    sadece kendiniz yemeyin.
    Herkese verin.....
    Yemegin adi:INSANLIK


  2. 2007-09-06 #2
    Ey bütün çiçeklerin, bütün bitkilerin, yerin göklerin, ve alemlerin
    rabbi...

    Ben senin yarattigin tohumlardan cansiz bir tohumdum bir zamanlar,

    Sen bana can verdin.

    Dualarimi kabul ettin, beni bir çiçek yaptin.

    Bana kendi diledigin gibi bir sekil verdin, renklerle, desenlerle süsledin yüzümü.

    Bana bir koku sürdün, koklayani mest eden

    Güzellerden bir güzel yaptin görenlere gösterdin.

    Senin verdigin cazibeyle kuslari böcekleri çagirdim kucagima....

    Dayanamadilar kostular...

    Onlara senin rahmet çesmelerinden serbetler sundum,

    Senin izninle birbirimize güldük, birbirimize sarildik, el ele kucak
    kucağa sana şükrettik, seni zikrettik günler boyunca

    Nice kuşlar nice böceklerle tanıştım böylece...

    Hepsiyle mutlu beraberliklerim oldu.

    Nihayet bir gün...

    Beni bir mü'min kulun gördü,

    Yanımdan geçiyordu,beni fark etti, durdu, geri döndü, eğildi
    yüzüme baktı uzun uzun önce gözleriyle,sonra elleriyle okşadı
    kokladı
    kokladı...

    ''Ne güzel yaratılmış! '' dedi sesizce.

    İste o an niçin var olduğumu anladım.

    Melekler sardı etrafımızı ansızın, imrenerek seyrettiler olup biteni...

    Görmediği Rabbine görmüş gibi inanan bir insanin yücelisini gördüler.

    Ve her şeyi en ince ayrıntısıyla kaydettiler...

    Çekilen resimlerde ben de vardım...

    Ey dualara cevap veren Rabbim,

    Ben cansız bir tohumdum...

    Dualarımı kabul ettin güzel bir çiçek oldum.

    Senin kudretinle canlandım,

    Senin sanatınla süslendim,Senin lütfünle güldüm...

    Simdi bir duam daha kaldı mahşere sakladım...:'(



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  3. 2007-09-07 #3
    Tabağında ağız tadına uymayan bir yiyecek bulduğun zaman şikayetçi olma.
    Tabakalarında karınlarını doyurmak için bile hiçbirşey bulamayan insanları
    düşün…

    Sıkışık bir trafikte kendini umutsuz hissettiğin zaman şanssız olduğunu
    sanma.
    Dünyada arabaya binme şansına hiç sahip olamayan kişileri düşün…

    İşyerinde kötü bir gün geçirdiğin zaman kendi kendine söylenme
    Yıllardır işsiz kalmış bir kişiyi düşün…

    Yerleşim merkezinden kilometrelerce uzakta araban bozulduğu zaman yaşama
    küsme.
    Doğduğu günden bu yana böyle bir yürüyüş yapmayı özlemiş bir felçliyi düşün…

    Aynaya baktığında saçındaki yeni bir beyaz saç teli daha seni üzmesin.
    Kendisine kemoterapi tedavisi uygulanan bir hastayı düşün…

    Yaşamın anlamını ve amacını düşünmeye başladığında kafan karışmasın.
    Bunu düşünmeye bile fırsatı olamayanları düşün…

    Ve birgün insanların sertliği,umursamazlığı,küçüklüğü ve güvenilmezliği
    karşısında kendini aşağılanmış ve kurban edilmiş bir duygu içinde
    bulursan,yine de gülebilmeyi dene.
    Çevresindekilere sert,umursamaz,aşağılayıcı ve ezici davranan bir kişi
    olmadığına şükret…


    alinti


    Güncelleme : 2007-11-05
  4. 2007-09-12 #4
    Bir gülümseme; sevginin ve insan olmanın anahtarıdır.



    Bir gülümseme; iç dünyamızın güzelliklerini, dışa yansıtır.


    Bir gülümseme; bir külfeti yoktur, fakat çok şey kazandırır.


    Bir gülümseme; evde saadet, iş yerinde muvaffakiyettir.


    Bir gülümseme; başkalarına ikramda bulunmak demektir.


    Bir gülümseme; vereni fakirleştirmeden, alanı zenginleştirir.


    Bir gülümseme; bir an sürer, bazan ise ebediyen yaşar.


    Bir gülümseme; yorgun olan insanı dinlendirir.


    Bir gülümseme; ümitsiz olana neşe ve hayat bahşeder.


    Bir gülümseme; karanlık bir çehreyi aydınlatabilir.


    Bir gülümseme; satın alınmaz, rica ile elde edilemez.


    Bir gülümseme; ödünç verilmez, çalmak da mümkün değildir.


    Bir gülümseme; kendiliğinden verilmedikçe, işe yaramaz.


    Bir gülümseme; ona ihtiyacı olanlara ilâç gibi gelir.


    Bir gülümseme; sevgi köprülerini sağlamlaştırır.


    Bir gülümseme; bazan bir hayat kurtarır.


    Bir gülümseme; bazan bir savaşı da önler.


    Bir gülümseme; bazan gülümseyemeyeni gülümsetir.


    Bir gülümseme; sadaka yerine geçer, sevap kazandırır.


    Bir gülümsemeyi, gülümsemeye ihtiyacı olana bol bol verin!


    Bir gülümsemeye, gülümseyemeyenlerin, ihtiyacı olduğunu unutmayın!


    Bir gülümseme için hiç kimse, ona ihtiyaç duymadan yaşayacak kadar zengin ve kuvvetli değildir.



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  5. 2007-09-18 #5
    RENKLER

    Renkler hayatımızın parçası. Peki renklerin hayatımızı nasıl etkilediğini biliyor musunuz? Renk seçiminin kimi zaman karakterimizi yansıttığından ya da seçtiğimiz rengin bize olumlu ve olumsuz etkileri olduğundan haberiniz var mı?

    KIRMIZI : Bu renk canlılık ve dinamizmle ilgili bir renktir. Mutluluğu temsil eder. Kırmızı renk, fiziksel olarak; ataklığı, canlılığı ve duygusal bağlamda; bir işi sonuna kadar götüren azmi ve kararlılığı gösterir.

    İştah açar. O yüzden dünyadaki gıda firmalarının çoğu logosunda kırmızıyı kullanır. Kırmızı tansiyonu yükseltir, kan akışını hızlandırır. Yanlış bir inanış vardır; boğaların kırmızıya saldırdığı sanılır. Oysa boğalar renk körüdür. Kırmızıya değil, kendilerine sallanan koyu renkli beze saldırır.

    YEŞİL : Duygusal olarak bizi en çok etkileyen bir organımız olan kalp organının , bu rengin yaydığı enerji alanında olduğu düşünülür. Doğanın ve baharın rengidir. Güven veren renktir. O yüzden bankaların logolarında hakim renktir. Yeşil yaratıcılığı körükler. Bu yüzden büyük lokanta mutfaklarında yeşil tercih edilir. Hastanelerde de yeşil rahatlatıcı özelliği nedeniyle kullanılır. Yeşil alanda insanların daha az mide rahatsızlığı çektiği saptanmıştır.

    SİYAH : Duygusallığı ve hüznü simgeler. Gücü ve tutkuyu temsil eder. Bizde ve batıda siyah matemi temsil ederken, Japonya'da siyah mutluluktur. Siyah fonda kullanılırsa karamsarlığı çağrıştırır. Einstein konsantre olabilmek için perdeleri siyah, gün ışığı olmayan odaları tercih ederdi.

    MAVİ : Vücudumuzda boğaz bölgesini yansıtan bir renktir. Mavi renk gökyüzünün ve geniş ufukların, denizin simgesidir. Sınırsızlığı ve uzak bakışlılığı simgeler. Huzuru temsil eder ve sakinleştirir. Araplar mavinin kan akışını yavaşlattığına inanır, nazar boncuğu o yüzden mavidir. Batıda intiharları azaltmak için köprü ayaklarını maviye boyarlar. Duvarları mavi olan okullarda çocukların daha az yaramazlık yaptığı saptanmıştır.

    LACİVERT : Kozmik renk olarak kabul edilir; sonsuzluğu, otoriteyi, verimliliği simgeler. O yüzden dünyadaki firmaların yarıdan fazlası logolarında laciverdi kullanır. Lacivert giyen kişiler kendilerini çok daha karizmatik ve inandırıcı hissederler. İnsanların üzerinde başarılı ve güçlü imajı bırakır.

    MOR : Eskiden beri ihtişam ve lüksün son basamağı olarak düşünülür. Tarih , yüksek sınıfların, saray mensuplarının daima morla bezendiklerini kaydeder. Nevrotik duyguları açığa çıkardığından, insanların bilinçaltını korkuttuğu saptanmıştır. İntihar edenlerin beğendiği renktir.

    PEMBE : Uyum ,neşe , şirinliğin ve sevginin simgesi. Rahat hissettiren ve dinlendiren bir renktir. Bu yüzden bazı büyük mağazalar tezgahtarlarına pembe üniforma giydirir ki, müşteriler kendilerini rahat hissetsin diye. Pembe aynı zamanda çocuk rengidir.

    SARI : Sarı zeka , incelik ve pratiklikle ilgilidir. Toplumsal yaşamı ve birlikte çalışmayı yansıtan bir anlamı vardır. Geçiciliğin ve dikkat çekiciliğin sembolüdür. Dikkat çekiciliğinden dolayı dünyada taksiler sarıdır. Sarı ayrıca hüzün ve özlemin rengidir. Sonbaharın tüm hüzünlü güzelliğinde onun her rengini izlemek mümkündür.


    KAHVERENGİ : Gerçekçiliğin, plan ve sistemin rengidir. Kansas Ünv.'de bir sergide, duvarların rengi değiştirilebilir hale getirilmiş. Fonda beyaz kullanıldığında insanlar sergide yavaş hareket etmiş. Fon kahverengiye döndüğünde ise insanlar müzede daha çok yeri daha az zamanda gezmişler. Kahverengi insanı hızlandırır. Bu yüzden fastfoodlar iç mekanda kahverengi kullanır. Kahverengi toprak rengidir.



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  6. 2007-09-19 #6
    • Ucuz araba kullan, ama alabileceğin en güzel evi al.
    • Adam gibi üç fıkra öğren.
    • Sevinçlerini sakın erteleme.
    • Eşini çok iyi seç.Çünkü bu seçim,mutluluğun veya bedbahtlığının yüzde 90'ını oluşturur.
    • Bir arkadaşının sırrını açıklamadan önce iki kere düşün.
    • Maaş çekini imzalayan kişileri asla eleştirme.
    • Her gün 30 dakika yürüyüş yap.
    • Her yemekten önce şükret.
    • Kaybedecek şeyleri olmayan insanlardan kork.
    • Gözünün önünde hep güzel şeyler bulundur.
    • Çocukların,adet kelimesini duyduklarında seni hatırlayacak şekilde yaşa.
    • Dinine ait kitabı tam anlamıyla okumak için kendine bir yıl süre tanı.
    • Kendini ve başkalarını affetmesini bil.
    • İlk yardımı öğren.
    • Biri seni kucakladığında ilk bırakan sen olma.
    • Her gün altı bardak suyunu içmeyi unutma.
    • Seni seven insanları koru.
    • Zor da olsa ailenle tatil yapmak için her şeyi dene.Bu tatildeki anlar,hayatın en değerli anlarından biri olacak.
    • Kendine yapılmasını istemediğin hiçbir şeyi başkalarına yapma.
    • Başarıya,iç huzura kavuştuğun,sağlıklı olduğun ve sevildiğin zamanı değerlendir.
    • Başarılı ve iyi bir evliliğin iki şeye bağlı olduğunu unutma:"Doğru insanı bulmak.Doğru insan olmak."
    • Ebeveynlerini,eşini ve çocuklarını eleştirmek istediğin zaman dilini ısır.
    • Sevimsiz olmayacak şekilde ayrı fikirde olmayı öğren.
    • Cesaretli ol,hayatına geri baktığındayaptıkların için değil yapmadıkların için üzüleceksin.
    • Çok mükemmel bulduğun bir fikri başkasının engellemesine izin verme.
    • Keyifsizliğini açığa vurma.
    • Nasıl bir duygu olduğunu öğrenmek için 24 saat kimseyi ve bir şeyi eleştirme.
    • Evliliğini güzelleştirmek için her gün bir şeyler yap.
    • İyilik dolu bir sözü ve iyiliğin etkisini asla küçümseme.
    • Çocukların hakkında başkalarına iyi bir şeyler söylerken,bırak onlar da duysun.
    • Güç, sahip olduğun mallarla ilgili değildir.Unutma.
    • Çocuklarını anlamaya çalış, yargılamaya değil.
    • Kalem ve not defterini daima yanında taşı.
    • Zaman ve kelimeleri boş yere harcama.İkisi de çok değerli.
    • İnsanların yaptığı olumsuz şeyleri değil,ileride yapacaklarını düşün.
    • Senden az yada çok parası olanlarla,paran hakkında konuşma.
    • Bir şeyi elde etmek için çok çaba sarfettiysen,tadını çıkarmak için zaman ayır.
    • Birisinin kahramanı ol.
    • Neyi ve kimi desteklediğini insanlara söyle.
    • Sadece aşk için evlen.



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  7. 2007-09-25 #7
    Mutlu olabilmek için illa da büyük şeylerin gerçekleşmesini beklememiz
    yalnız olduğunu bilmeliyiz..

    İnsan ufak şeylerde de mutlu olabilmeyi öğrenmeli..
    Elde edilen şeyin büyüklüğünü değil,anlamın büyüklüğü önemli olmalıdır..
    Hayata bakış açılarımızı değiştirirsek,mutluluğumuz da ona göre değişim
    gösterecektir..

    Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) "Herhangi biriniz canı ve malı emniyletle,
    vücudu sıhhatle,bir de günlük yiyeceğini elinde olarak sabahı ederse,
    bütün dünya kendine verilmiş demektir."buyurdu..

    Evet,çoluk-çocuğumuz yanı başımızda ,huzur ve güvenliğimiz yerinde,
    karnımız da tok,ve sırtımız pek ise,kendimizi dünyanın en mutlu insanı
    olarak
    görmeliyiz..

    Müslümanız,Allah'a c.c.,Peygambere s.a.v. inaniyoruz..
    Mevlamızı şükredebiliyorsak,verdiğini kanaat edebiliyorsak,
    O'nun c.c. bizim için taktir ettiği yaşama tarzına razıysak,mutluluğumuz
    tamamlanmış olacaktır..

    Aslında hepimizde mutluluk duyguları vardır..
    Fakat bazı hayat şartleri bunu hişsetmemizi engel olur..

    Fakat bu olumsuzluklardan kurtulduğuumuz an,dünyayı daha güzel,daha rengli ,
    daha olumlu bakabiliriz..

    Bir çok insanlar geçmişte kalan sorunlarını ve acilarını etkisinden
    kurtulamaz..

    Oysa kötü şeyler geriye bırakmalıyız..
    Bu hususta Peygamberimiz (s.a.v.) "sana huzur ve sevinç veren şeyi al.
    üzüntü ve keder veren şeyi de bırak "buyuruyor..

    Huzur veren,moralımızı ve ümidimizi yükselten güzel şeyleri düşünmek,
    bizi olumlu yönde değiştirecektir...
    Allah'a inanç ,zor zamanlarda insanı yardımcı olur..

    Bu inanç,zorluklar,acılar ve ölüm karşısında dayanıklılık ve ümit ışığıdır..
    Allah'a olan inancımız ve sevgimiz,en kötü zamanlarda bile içimizi saran
    mutluluğu
    hişsetmemizi sebeb olur..
    O'nu c.c. düşünmek,bizleri verdiği sayısız nimetlere için şükretmek ,
    O'na güvenip dayanmak bizi hem mutlu edecek ,hemde güven verecek..
    selam ve dua ile



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  8. 2007-09-29 #8
    İnsanın eşi olmalı, bakarken yüreğinin kabardığı, gözlerinden gözlerine yüreğinin aktığı...aşık olduğu bir eşi olmalı!

    Sabah gözlerini açtığında, yanında olduğunu görüp, şükürler etmeli Yaradana. Koklamalı saçlarını. Uyuyan eşine şefkatle bakıp, usulca dokunmalı yüzüne, varlığını hissedebilmek için. Parmakları titremeli, incitirim korkusuyla. Sürekli çağlayan bir pınar olmalı gönlü...kramplar girmeli midesine, onsuzluk aklına geldikçe!

    Rüzgar onun kokusunu getirmeli, yağmur onun sesini. Elleri yanmalı ellerini tutabilmek için. Akşam onu görecek diye, pırpır etmeli yüreği. Kelebekler gibi olmalı insanın kalbi. Ayakları birbirine dolaşmalı heyecandan, eve dönerken eşi. Beklemek asırlar gibi uzun gelmeli. Gelişi ile sonsuz bir nur dolmalı içine.

    Yüzüne baktığında, konuşmadan anlamalı derdini, tasasını, öfkesini, sevincini, coşkusunu...vs. Güven duymalı, herşeyiyle. Başını göğsüne koyup, huzurla uyuyabilmeli, tüm düşüncelerinden arınmış olarak. Babası, abisi, arkadaşı, dostu, sırdaşı, anası, çocuğu olmalı...Şımarabilmeli yanında. Kıskanılmalı zaman zaman da...

    Bir eşi olmalı insanın!!!

    Sabah yolcularken işine, içi acımalı, daha yollarken özlemeye başlamalı. Seni şimdiden özledim!!!

    Akşam dönüşünü beklemeli sabırsızlıkla. Gözleri yollarda kalmalı ve kapıyı çalmadan açmalı...aşkla karşılamalı, hasretle sarılmalı boynuna, özlemle koklayıp, öpmeli, yıllarca uzak kalmışcasına! Her günü bir başka güzel olmalı yaşamın, bir başka özel, bir başka soluklanmalı her anında. Verdiği hiç bir şeyin yeterli olmadığını düşünüp, kahrolmalı, daha fazla ne yapabilirim diye düşünmeli. Mutluluk saçmalı etrafına.

    Bir eşi olmalı insanın, cennetten köşe almışcasına sevdiği, sakındığı, bakmaya kıyamadığı...Her bir hücresinden aşkın fışkırdığı, çölde okyanusu yaşadığı bir eşi olmalı!!!


    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  9. 2007-10-01 #9
    İlgİnÇ:):)

  10. 2007-10-03 #10
    İnsan neden çekip gitmek ister...
    Kendi sorunlarından mı,yoksa başka nedenlerden mi?
    Yada kendini bunaltan sıkıcı havadan mı?
    Yalnız mı kalmak ister acaba....
    Bulutlara daha yakın mı olmak ister;özgürlüğünü duymak için...
    Yada kendisinin anlaşılamadığını düşünerek kayığına binip uzaklaşmak mı ister...
    Kutuplara mı çıkmak ister onun için imkansız olsa da...
    'Kimse beni anlamıyor' diye haykırmak mı ister uçurum kenarındaki o müthiş manzarayla...

    Sükuta mı kızar;'Hala neden çığlık atarsın' diyerek...
    Kensine mi bakar ondaki tembelliğin aslını öğrenerek...
    Pişmanlık mı duyar 'Neden böyle ettim' diye yakınarak...
    Sahi insan neden çekip gitmek ister...?

    Nefsini dindiremediği için mi?
    Gözü birşey görmez mi insanın yoksa...
    Muhabbeti bir türlü yakalayamadığı için mi kaçmak ister...
    Cevap bekliyorum insan neden çekip gitmek ister..?

    Acaba hata ve günah dolu yılları için mi gitmek ister...
    Bilmez mi eğer böyleyse asla kaçamaz...!
    Kendisine mühlet verip,uygulamadığı için pişmanlık duyduğundan mı....
    Neden,neden çekip gitmek ister...

    Üşüdüğünde ısıtacak bir dostu olmayışından mı...
    Yada değer verdiği dostlarından değer alamadığından mı...
    Umduklarından alamadığı muhabbeti,ummadıklarından aldığından mı...
    İnsan neden kaçıp,yalnız kalmak ister..?

    İnsan neden çekip gitmek ister ki...?
    Asıl dostuna gerekenleri yapmadığından mı bu psikolijidedir...
    Yada artık felsefe yapmaktan yorulmuş mudur...
    Yaşamadığını yaşıyor gibi geçirerek mi...
    İnsan neden yalnız kalmak ister...?

    Dost istediğinde ALLAH'ı anmamış mıdır...
    Yaren istediğinde Kur'an a sarılmamış mıdır...
    Düşman istediğinde kendi kalbindeki düşmana bakmamış mıdır?
    İnsan neden gitmek ister...


    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  11. 2007-10-03 #11
    1. Seni sen olduğun için değil, seninle birlikte olduğumda ben olduğum için seviyorum.

    2. Hiç kimse gözyaşlarını hak etmez, onlara layık olan kişi ise seni ağlatmaz.

    3. Sen istediğinde sana aşık olmaması, sana aşık olmadığı anlamına gelmez.

    4. Gerçek arkadaş, elini tutan, kalbine dokunandır.

    5. Birisine yabancılaşmanın en kötü biçimi yanında oturuyor olup ona hiç bir zaman ulaşamayacağını bilmektir.

    6. Hiç bir zaman gülümsemekten vazgeçme, üzgün olduğunda bile! Gülümsemene kimin, ne zaman aşık olacağını bilemezsin..

    7. Tüm dünya için sadece bir kişi olabilirsin fakat bazıları için sen bir dünyasın.

    8. Zamanı onu seninle birlikte geçirmeye hazır olmayan biriyle geçirme.

    9. Belki de Tanrı uygun kişiyi tanımandan önce yanlış kişilerle tanışmanı, onu tanıdığında minnettar olman için istedi.

    10. "Bitti" diye üzülme, "yaşandı" diye sevin.

    11. Her zaman seni üzecek birileri olacaktır, yapman gereken insanlara güvenmeye devam etmek, kime iki defa güveneceğine daha fazla dikkat etmektir.

    12. Birini daha iyi tanımadan ve bu kişinin senin kim olduğunu bilmesinden önce kendini daha iyi bir kişiye dönüştür ve kim olduğunu bilerek kendine güven.

    13. Kendini çok zorlama, en güzel şeyler onları en az beklediğinde olur.





    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  12. 2007-10-09 #12
    Kuran aslında konuşuyor ama farkında değiliz.. Paylaşımın için teşekkürler..

  13. 2007-10-14 #13
    Bu kadar güzel manalar içerdiğini bilmiyordum. Ne güzel bir paylaşım emeğine sağlık....Eyvallah...

  14. 2007-10-14 #14
    '''' Eyvallah''' Lale Emegİne Saglik

  15. 2007-10-14 #15
    Mevlam! Sen'den gelene, gelmeyene;
    ne şekilde belirlemişsen kaderime,
    bu oyundaki biçtiğin rolüme ,
    yürekten kocaman bir EYVALLAH



    çok güzel emeğine sağlık.

  16. 2007-10-15 #16
    Kendimi ne zaman ise yaramaz ve aciz hissetsem, ayni hisleri hissettigim bir anda,eski bir dostun uzun zaman önce söyledikleri gelir aklima... Yüzümü kocaman bir gülümseme sarar..


    Bana:"kendini her aciz ve ise yaramaz hissetiginde parmaginin ucuna bak..."Demisti...
    O sira o kadar üzgün ve duygularimin içinde o denli kaybolmustum ki, kendi sesimi bile taniyamaz bir halde, çok kisik bir ses tonu ile neden? Demistim...çünkü o parmak izlerinden bu yeryüzünde baska hiç kimse de yok...
    Demis ve eklemisti.Sen özelsin!!! inanmazsaniz parmaklarinin ucuna bak!
    Birden sanki dirilmistim... evet ben özeldim...
    Herkes aslinda özelldir.Ama beni o günden sonra digerlerinden ayiran tek ayirt edici özelligim KENDiMiN ÖZEL oldugunun farkinda olmamdi...
    Hala karamsarliga düstügümde, bazen umutsuzluklarla bogustugumda dostumu hatirlar ve parmagimin ucuna, yüzümde büyük bir gülümseme ile bakar ve kendi kendime:
    Sen Özelsin! Bunlarin Hepsini Atlatirsin! derim... Yine ayni dostum bir karar asamasinda oldugum bir gün bana söyle demisti..Önce ne istedigini iyi belirle... Ve eklemisti..
    Sonra o istedigine ulasmak için ne gerekiyorsa yap! Sonrada elini tam üç kez gözlerimin önünde çirpmis ve bana,ne oldu simdi? diye sormustu...
    Bende anlamsiz bakislar ile cevap vermistim.
    Ne oldu? Üç saniye hayatindan uçtu gitti ve hiç birsey o üç saniyeyi geri getiremez demisti...
    Ve eklemisti: Hayati istediklerine ulasmak için harca,bir gün arkana dönüp baktiginda uçup giden o saniyelerin bombos bir ömür haline geldigini
    görmek istemiyorsan tabii!
    Farkindasiniz degil mi? Hayatlarimiz saniye, dakika, saat dilimlerine bölünmüs, akip gidiyor.
    Ve biz akan bir saniseyi bile geri dönüp tekrar yasayamiyoruz...
    Onlari geri getiremiyoruz.
    Aynaya baktigimiz da hergün yeni bir beyaz saç telini ve yüzümüzde acimasizca akip giden dakikalarin izini, birer kirisiklik olarak aynada seyrediyoruz.
    Peki biz hayattan ne bekliyoruz? Beklentilerimiz için varimiz yogumuz ile için savasiyor muyuz, zaman denen acimasiz düsmanla? Oysa parmaklarinizin ucuna bakin bir kez... Sonrada parmaklarinizi üç kez siklatin..Orada gördügünüz parmak izleri sizden baska kimsede yok... Ve parmaklarinizin ucundan çikan o ses hayatinizin bombos geçmis üç saniyesi oldu, geçti gitti iste...Siz özelsiniz, siz yeryüzünde teksiniz...O zaman hayattan beklediklerimizde bize layik olmali,özel olmali,ulasilmasi için savasa deger olmali... Zaman denen canavar galip gelmeden,biz hayatan beklentilerimize ulasmaliyiz ki,geçip giden zamana ragmen, geriye dönüp baktigimiz da kucak dolusu mutluluk ve beklentilere ulasmanin hazzi ile zaman zaman yüzümüzde kocaman bir gülümse ile nanik yapabilelim... Ellerinizi üç kez çirpin, hayattan üç saniyeniz silinip gitti iste... Bugün özel bir insan olan kendiniz için ne yaptiniz?Beklentileriz için bir ugras, savas verdiniz mi? Yoksa zamanin sizi yenmesine seyirci mi kaldiniz?Mesela özel eski bir dostu aradiniz mi bugün?Tüm bu kisa ama cok anlamli hayat derslerini veren dostumu kaç zamandir aramadigimi düsündüm tüm bunlari yazarken... Yerimden kalktim,internetten çiktim ve telefon ile o dostumu aradim cok mutlu oldu...
    Ne zamandir sesini duymamistim hangi dagda kurt oldu? Dedi..Ben de Özel birini aramak istedim aklima sen geldin dedim ve sonra ekledim:Ve ellerimi üç kez çirptim gecen zamani geri getiremedigimi görünce belki de seni arayacak baska bir üç saniyem olmayacak su anda aramazsam deyip yazdigim yaziyi yarida birakip seni aradim dedim...
    Çok mutlu oldu...
    Bir dostun mutlulugu ile bende mutlu oldum... Dostumla telefon konusmami bitirip klavyenin önüne oturdugumda yüzümde kocaman bir gülümseme vardi.
    Özel birini arayip,dakikalari geri getiremeyecegim bir hayat içinde istedigim bir seyi yapmanin huzuru ile yani mutlu bir yürekle tekrar yazmaya basladim...
    Ve zaman denen sinsi düsman yaptim.Acimasizca akip gidiyorsun,ama ben seni hissediyorum ve istedigim hiç birseyi ertelemiyorum ve istediklerimi elde etmek için hayatla savasiyorum der gibi mutlu idim...
    Siz hala ne duruyorsunuz? Kosun telefona, bir dostu arayin.Birine e-mail atin... Onu sevdiginizi hissettirin..Onun mutlulugu ile mutlu olun...
    Ellerinizi üç kez çirpin ve düsünün hayatinizdan üç saniye bos bir sayfa girdi koptu gitti iste.
    Oysa siz özelsiniz ve size layik bir hayati hak ediyorsunuz..
    Size layik mutluluklari hak ettiginiz gibi...
    Bana inanmazsaniz, parmaklarinizin ucuna bakin..



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  17. 2007-10-15 #17
    hımm anlamlı bir yazı.gerçekten doğrudur insan önce kendisine değer vermeli ve saygı duymalıdırki çevresinede bunu yansıtabilsin

  18. 2007-10-15 #18
    Gül ki her zaman günlerin gül mevsimi olsun gülüm! Çehrende, ölümsüzlüğün bir işareti olsun hep gülümsemelerin. Gül rengi, ancak senin yüzünde gülü anımsatır. Öylece dursun da biz, sonbaharın geldiğini dahi bilmeyelim. Günahsızları, günahkâr yapıp bozanlara haddini bildir gülüm! Bir ân-ı seyyalenin müdavimi olan bu insanlar, bilmezler mi ki burada misafir olduklarını? Kırılan bir gönlü yapmanın, bir gökdeleni yapmaktan daha zor olduğunu anlamazlar mı? Ne garip öyle değil mi?

    Gülmek, bir kabulleniştir ismi "gül" olanları. Değil mi ki bütün âlem bir "Gül"ün hatırına.
    Ellerine de bulaşmış. Okşadığın, dokunduğun yerlerden gül kokusu yayılıyor her mekâna.

    Gül alırlar gül satarlar
    Gülden terazi tutarlar
    Gülü gül ile tartarlar
    Çarşı pazarı güldür güldür

    Saflığın olsun âleme şiar. Sen sen ol; ama gül ol gülüm.
    Seni anlamak mı? Kime nasip olsa gerek?
    Seni anlamak, esrarına vâkıf olmak için gül olup güle benzemek lâzım.
    Oysa sen gülsün, etrafındakiler bülbül. Bülbülün hâlinden anlar mı ki gül?
    Biri "âşık" diğeri "maşuk." Ama unutma, gül her zaman muhtaçtır bülbüle. Çünkü onun değerini bilecek olan yine odur.

    Hayır, dur! Kızma, gülüm. Üzerime gönderme o askerlerini.
    Sabahlara kadar güzelliğine meftun, şuûrdan cüda, gözyaşı akıtan değil mi bülbül?
    Gözyaşlarıyla sel olup damarlarına su yerine kan akıtan bülbül değil mi?
    Rengini nerden aldığını sanıyorsun? Yüce Elçi'nin adıyla anılıyor oluşun mu yoksa seni bu kadar gururlu kılan? Unutma ki senin bülbüle yaptıklarına ses çıkarmıyorsak, bu, bize O'nu hatırlattığın için.

    Hor görme bülbülü gülüm! Sana gül olma vasfını veren, bülbüle de bülbül olmayı reva gördü.
    Artık, çek şu diken denilen garetgir askerlerini de vuslat vuku bulsun.
    Bağrım kan doldu hamlelerinden. Ama, dur çekme askerlerini! Unutmuşum, aşkın vuslata erince biteceğini.

    Ben razıyım bağrı kanlı olmaya. Ama n'olur sen de gül artık be gülüm! Gül ki gönlümün çöl olan iklimi, artık susuzluğunu unutsun. Ferahlık sunan gülüşünden etrafa yayılan serin rayihan dokunsun da dudaklarıma, Mecnun'dan sonra çölün tanıdığı bir ikinci âşık da ben olayım.

    Sen gül ki bu asrın insanlarının yüzündeki sahte gülümsemeler ve maskeler yere düşsün ve senden gülmeyi öğrensinler.

    Sen gül ki güller, açmaya devam etsin be gülüm.




    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  19. 2007-10-15 #19
    Kalbim büyüdü artık aşkının karşısında... Kalbime dar gelen aşk, sevincime bol gelen hüzün, nasıl ulaştırır beni vuslatsız yollardan sana? Kasıp kavuran sevdaydı içimde kopmayan kasırgalar... Bütün yolları sana çıkartan çıkmaz sokaklardan geldim yokluğunun yangın yeri yüreğime...

    Kalbim büyüdü artık... Aşkın küçük kalıyor kalbimin karşısında.

    Hüzün rengi kelimelerle dolduruyorum hayatın boşluklarını...
    Hicran koyusu günlerle kovaladım zamanı... Saatler simsiyah ırmaktan geçiriyor yelkovanını, akrebi beynimi kemiriyor. Şubat soğukluğundaki soba yani ısınışlarım, ağustos sıcaklığındaki mavi suların serinliği var küflenmeye yüz tutmuş beynimde. Kelepçeli sakinliğim var benim... Kelepçeli düşlerim, kelepçeli düşüşlerim var!
    Ben ne sevdasıyla tanınan Mecnun, ne hakka kendini adamış Yunus, nede acılarıyla şöhret bulmuş KAHRAMAN'ım... Süpermen'de değilim, kurtaramam dünyayı devrik cümlelerimle... Yüreğimi giydim üstüme, açtım kalbimin kapısını cümlelere... Mecnun gibi aşık, Yunus gibi yalınayak, Kahraman gibi yalınkalem gidişim var cümlelerin üstüne... Bundandır yalınlığı harflerimin, bundandır anlaşılmazlığı öznelerimin...

    Ama sevda yitirilmiş cümledir şairin lugatinda... Peşine düşer harflerin, izini sürer kaybedişin, kelimeleri yenik düşer hayata, sessizce dökerler gözyaşlarını beyaz sayfalara... Sevda kayıp cümledir şairin lugatında... Uçurumların kenar mahallelerinde konar geceye, zilzallerle sarsılır ruhu... Onu bulmak için yazar bir ömür boyu... Oysa, SEVDA siyah cümledir gece karanlığında, bulunmaz kalem oynatmakla... Hiçbir sevda bulunmaz el yordamıyla...

    Kahırdan kararan yüzüm, esmer bir bakış yapıyor gözlerimi kimi zaman... Kendi bakışlarında kendini kaybeden aynalara bırakıyorum yüzümü... Yüzsüz gezmek korkaklığımdan değil, kendimi taşıyamamaktan! Sabırla bekliyorum, kendi yangınında yanan, kendi denizinde boğulan bir "ben" in karşısına çıkıp korkusuzca; "buradayım, işte buradayım" demeyi... Acıdan yas tutmuş ömrüme yeni devrim yaratmayı... Tahammülsüz ayak durmuyor isteklerimin üstünde!! İçim geçiyor içimden, içim düşüyor içime... Kaza süsü verilen yaşantımda intiharlardan geçiyor ömrüm... Hasretler bırakıyorum mavi okyanusuna kalbimin, kasım kaybedişleriyle ıslatıyorum gözlerimi... Beynime geçirilen prangalar, ruhumun dizginleri şimdilerde! Dilime mühürlenen bitimsiz suskunluklarımda kayboluyorum... Artık susuyorum bir sürü kelimeye... Çünkü sevgili; gidişinin gözlerinden öperken dudaklarım kaldı yokluğunda... Günahlarım kaldı sırtında... Veballerim kaldı boynunda... Bu yüzden yokluğunu oruç gibi dilimde tutuşum ve bu yüzden kelimelerin dilsizliğinde, dilsizce susuşum...

    Gerçekleşmeyen düşlerim, sonu gelmeyen düşüşlerim var bu kentin kaldırımlarında... Her imkansızım sen oldun, her engelim hasretin oldu...
    Oysa ne çok istemiştim bir kerede mutluluktan dolmasını gözlerimin, bir kerede sevinçten dönmesini başımın, yüreğime çelme takmasini sevdanın, düşürmesini beni bu kentin yorgun kaldırımlarına... Ama olmadı... Mutluluk hep Keloğlan'ın padişahın kızıyla evlenmesinde kaldı... Geçemedi bir türlü bir varmıştan öteye...


    Artık zamansızlık vuruyor kapılarımı... Saatler durdu, zaman seni tam sen geçerken.. Akrebi beni, yelkovanı seni öldürdü... Tamda sen beni alıp gitmişken benden!!
    Kendimi sende kaybettim, yoluma çıkan her "ben" bu kadar "sen" olmuşken...

    Sen yoksun artık sevgili...
    Sen yokluğa giden yol'sun artık...

    Bense suskunum... Çünkü sendin benim en büyük cümlem... Aşk'tı sırtımdaki ağır heybem... Acıyla dolmuştu kara kaplı sırdaş güncem... Yoksulduk sevdadan, yoksunduk mutluluktan... Sevdadan yoksulluğumuzdu mutluluktan yoksunluğumuz...

    Sen yoksun artık sevgili! Dudaklarım sensiz kaldı, yani kelimesiz...
    Ben sende kendimi bulmuştum sevgili, sen yoksun artık...
    Sen vuslata varmayan çıkmaz yolsun artık...

    Aranmayan bir kayıptın mutluluk kumsallarında...
    Bir varmış bin yokmuştun tüm sevda masallarında...

    Bense kaybettim kendimi aşkta... (ölümsüzdür)


    Önüm düş, arkam aşk, sağım acı, solum sevda... Bulsaydım kendimi, sobelicektim bu defa!




    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  20. 2007-10-15 #20
    Telefonda hemen hemen hergün kimbilir kaç kez kullandığımız "Alo" sözcüğü, gerçekte bir sevgilinin kısaltılmış adıdır. Sevgilinin tam adı Allessandra Lolita Oswaldo'dur. Bu sevimli genç kız, telefonu icat eden, A.Graham Bell'in sevgilisiydi. Graham Bell telefonu icat edince ilk hattı sevgilisinin evine çekmişti. Atölyesinde telefon çalınca arayanın Allessandra Lolita Oswaldo'dan başkası olamayacağını bildiğinden Graham Bell, telefonu açar açmaz "Allessandra Lolita Oswaldo" diyordu. Bell, zamanla sevgilisine, adını kısaltarak hitap etmeye başladı ve telefonu her açışında onu "Ale Lolos" diye karşıladı. Çalışmaları uzadıkça Graham Bell, sevgilisinin adını daha da kısalttı ve öne iki heceli bir ad buldu. Bu kısa ad "Alo" idi. Allessandra Lolita Oswaldo, geliştirip, tüm kente yaymaya çalıştığı telefondan başka birşey düşünmeyen sevgilisinin bitmek tükenmek bilmeyen deneylerinden rahatsız olmaya başlayınca Graham Bell'i telefonuyla başbaşa bırakıp onu terketti.Yaşlı Bell, sevgilisinin birgün onu arayacağı umuduyla telefonun başından ayrılmadı. Kentte çekilen telefon hatlarının sayısı da giderek artmaya başlamıştı. Graham Bell'i artık başka kişiler de arıyordu. Fakat o, telefonun her çalışında kendisini sevgilisinin aradığını sanarak telefonunu "Alo" diyerek açıyor ve artık herkes "Alo" diyordu. O günlerde hemen herkes telefonu açtıklarında Alexander Graham Bell'in anısına saygı olarak "Alo" demeye başladı. Bugün tümümüzün kullandığı "Alo" sözcüğü işte o günlerden günümüze uzanmaktadır



    alinti


    Güncelleme : 2007-11-05
  21. 2007-10-15 #21
    ilginçmişmişpeki o bayan olmasaydı şimdi ne denecekti telefonu açınca hıı

  22. 2007-10-17 #22
    Hastalara bir merhem, bir teselli, mânevî bir reçete, bir iyâdetü'l-marîz ve

    geçmiş olsun makamında yazılmıştır....



    BİRİNCİ DEVÂ



    Ey biçare hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana dert değil, belki

    bir nevi dermandır. Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Meyvesi bulunmazsa

    zayi olur. Hem rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o

    sermayeni büyük kârlarla meyvedar ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan

    vermiyor, tutuyor, uzun ediyor-tâ meyveleri verdikten sonra bırakıp gitsin.

    İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu darbımesel dillerde

    destandır ki, "Musibet zamanı çok uzundur; safâ zamanı pek kısa oluyor."



    İKİNCİ DEVÂ



    Ey sabırsız hasta! Sabret, belki şükret. Senin bu hastalığın, ömür

    dakikalarını birer saat ibadet hükmüne getirebilir. Çünkü ibadet iki

    kısımdır. Biri müsbet ibadettir ki, namaz, niyaz gibi malûm ibadetlerdir.

    Diğeri menfi ibadetlerdir ki, hastalıklar, musibetler vasıtasıyla

    musibetzede aczini, zaafını hisseder, Hâlık-ı Rahîmine iltica eder,

    yalvarır. Hâlis, riyâsız, mânevî bir ibadete mazhar olur.



    Evet, hastalıkla geçen bir ömür, Allah'tan şekvâ etmemek şartıyla, mü'min

    için ibadet sayıldığına rivâyât-ı sahiha vardır.3 Hattâ bazı sâbir ve şâkir

    hastaların bir dakikalık hastalığı, bir saat ibadet hükmüne geçtiği ve bazı

    kâmillerin bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçtiği, rivâyât-ı sahiha ve

    keşfiyat-ı sadıka ile sabittir. Senin bir dakika ömrünü bin dakika hükmüne

    getirip, sana uzun ömrü kazandıran hastalıktan teşekkî değil, teşekkür et.



    ÜÇÜNCÜ DEVÂ



    Ey tahammülsüz hasta! İnsan bu dünyaya keyif sürmek ve lezzet almak için

    gelmediğine, mütemadiyen gelenlerin gitmesi ve gençlerin ihtiyarlaşması ve

    mütemadiyen zeval ve firakta yuvarlanması şahittir. Hem insan, zîhayatın en

    mükemmeli, en yükseği ve cihazatça en zengini, belki zîhayatların sultanı

    hükmünde iken, geçmiş lezzetleri ve gelecek belâları düşünmek vasıtasıyla,

    hayvana nisbeten en ednâ bir derecede, ancak kederli, meşakkatli bir hayat

    geçiriyor. Demek insan bu dünyaya yalnız güzel yaşamak için ve rahatla ve

    safâ ile ömür geçirmek için gelmemiştir. Belki azîm bir sermaye elinde

    bulunan insan, burada ticaret ile, ebedî, daimî bir hayatın saadetine

    çalışmak için gelmiştir. Onun eline verilen sermaye de ömürdür.



    Eğer hastalık olmazsa, sıhhat ve âfiyet gaflet verir, dünyayı hoş gösterir,

    âhireti unutturur. Kabri ve ölümü hatırına getirmek istemiyor. Sermaye-i

    ömrünü bâd-ı hava boş yere sarf ettiriyor. Hastalık ise, birden gözünü

    açtırır. Vücuduna ve cesedine der ki: "Lâyemut değilsin, başıboş değilsin,

    bir vazifen var. Gururu bırak, seni Yaratanı düşün, kabre gideceğini bil,

    öyle hazırlan."



    İşte hastalık bu nokta-i nazardan hiç aldatmaz bir nâsih ve ikaz edici bir

    mürşiddir. Ondan şekvâ değil, belki bu cihette ona teşekkür etmek, eğer

    fazla ağır gelse sabır istemek gerektir.





    DÖRDÜNCÜ DEVÂ



    Ey şekvâcı hasta! Senin hakkın şekvâ değil, şükürdür, sabırdır. Çünkü senin

    vücudun ve âzâ ve cihazatın, senin mülkün değildir. Sen onları yapmamışsın,

    başka tezgâhlardan satın almamışsın. Demek başkasının mülküdür. Onların

    mâliki, mülkünde istediği gibi tasarruf eder.



    Yirmi Altıncı Sözde denildiği gibi, meselâ gayet zengin, gayet mâhir bir

    san'atkâr, güzel san'atını, kıymettar servetini göstermek için, miskin bir

    adama modellik vazifesini gördürmek maksadıyla, bir ücrete mukabil, bir

    saatçik zamanda, murassâ ve gayet san'atlı diktiği bir gömleği, bir hulleyi

    o fakire giydirir. Onun üstünde işler ve vaziyetler verir. Harika envâ-ı

    san'atını göstermek için keser, değiştirir, uzaltır, kısaltır. Acaba şu

    ücretli miskin adam, o zâta dese: "Bana zahmet veriyorsun, eğilip kalkmakla

    verdiğin vaziyetten bana sıkıntı veriyorsun. Beni güzelleştiren bu gömleği

    kesip kısaltmakla güzelliğimi bozuyorsun" demeye hak kazanabilir mi?

    "Merhametsizlik, insafsızlık ettin" diyebilir mi?



    İşte, aynen bu misal gibi, Sâni-i Zülcelâl sana, ey hasta, göz, kulak, akıl,

    kalb gibi nuranî duygularla murassâ olarak giydirdiği cisim gömleğini,

    Esmâ-i Hüsnâsının nakışlarını göstermek için, çok hâlât içinde seni çevirir

    ve çok vaziyetlerde seni değiştirir. Sen açlıkla onun Rezzâk ismini

    tanıdığın gibi, Şâfî ismini de hastalığında bil. Elemler, musibetler bir

    kısım esmâsının ahkâmını gösterdikleri için, onlarda hikmetten lem'alar ve

    rahmetten şuâlar ve o şuâât içinde çok güzellikler bulunuyor. Eğer perde

    açılsa, tevahhuş ve nefret ettiğin hastalık perdesi arkasında sevimli, güzel

    mânâları bulursun....(25 lema)



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  23. 2007-10-19 #23
    Bir bahçe düşünün sahibi tarafından çok iyi saklanmış.kimsenin varlığından bile haberi olmadığı gizli bir bahçe ..kimse görmesin bilmesin zarar vermesin diye yüksek duvarlarla çevrilmiş kimse açamasın diye kapısına kocaman bir kilit asılmış
    .göz görmemiş ayak basılmamış bir yer.

    Bir gün sahibinin bile unuttuğu bir zamanda bir bahçıvan çıka gelmiş. biraz müzik iniltisi
    Bir kaç sihirli söz kapılar ardına kadar açılıvermiş .Bahçe sahibi şaşmış bu işe ama
    İlk keşfeden ve kapıyı aralayan ilk insan olduğu için almış onu içeri .

    Bahcıvan kısa sürede bahçeyi çok güzel bir hale getirmiş.. güllere hayranmış her yere güller ve karanfiller dikmiş.bu bahçeye en çok karanfiller yakışmış.
    bahçıvan bu bahçeye giren ilk kişi olmaktan o kadar mutluymuş ki ömrünün sonuna kadar bu bahçede ve sahibiyle birlikte yaşamak istediğini söylüyormuş.

    Ama bir gün bahçıvan çıkmak istemiş bu bahçeden. Belkide gitmek zorunda kalmış o anda bir fırtına kopmuş bahçede taş taş üzerinde kalmamış. sanki bahçenin kıyameti kopmuş. ve gitmiş bahçıvan aniden hayatlarına girdiği gibi ansızın gidivermiş
    .fırtından geriye bahçe sahibinin her baktığında içini kanatan boynu bükük karanfiller ve dikenli gül dalları kalmış
    Bahçede , sahibide bir daha eskisi gibi olmamış. Sahibi hep kendini suçlamış bahçesini daha iyi koruyamadığı için ..ama olan olmuş artık.

    Şimdi bir bahçe düşünün gizli bir bahçe keşfedilmiş, feth edilmiş ve fatih i tarafından yakılmış ,yıkılmış,viran edilmiş

    Şimdi de bu bahçenin bir insan yüreği olduğunu düşünün ….


  24. 2007-10-20 #24
    Utanmak, insanın kalitesini gösteren bir güzelliktir. Utancından dolayı yanakları kızaran bir insan, gerçekten ve hala insan olduğunu gösteriyor demektir.
    Bu güzellik bütün insanlara yakışır ama, asıl hanımların süsüdür.
    Bu gerçeği, açıkça ve ilk ifade eden Güzeller Güzeli'dir.
    Halkımız da, o nebevi ifadeden ilhamla, utangaç, iffetli, edepli ve hayâlı delikanlıları tarif etmek için, "Kız gibi çocuk" der.
    Ne yazık ki, şimdi utanmaktan utanan bir nesil yetişiyor.
    Utanması gerekenden utanmayan, ama utanmaması gerekenden utanan bir nesilr
    Utandırması gereken, ahlaksızlık, faziletsizlik, haksızlık, merhametsizlik ve sevgisizlik değil midir?
    Şimdi, bu insani güzelliklerden dolayı utananlar ayıplanıyorlar, eksik ve noksan olarak görülüyorlar.
    Rahmetli Necip Fazıl Bey, Kahraman Maraş'taki bir konferansında, "Pek yakında utanmaktan utanan bir nesil gelecektir" dediği zaman, o zamanın gençleri olan ben ve arkadaşlarım, bu cümleyi çok yadırgamış ve bir türlü kabullenememiştik.
    Ama Şairler Sultanı, bir şair hassasiyetiyle demek ki bugünleri görüp haber vermişr. Şimdilerde, giderek utanmaya yabancılaşan ve hatta bazı kesimlerde, maalesef, UTANMAKTAN UTANAN bir nesli hep birlikte ayan beyan görmekteyiz.
    Güzeller Güzeli Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem, "Haya imandandır" buyururr. Ancak günümüzde, hayânın bir insani güzellik olarak yaşanılması bir yana, artık kelimesi de dilimizden ve lügatimizden kalkmaktadır.
    Sahi, dilimizde kaldı mı hayâ? Ya hayatımızdar.
    Dilimizde olmayan hayatımızda bulunur mu ki?.. Önce kavramlar kalkıyor âlemimizden sonra da yaşanan manalarır.
    Her insani güzellik gibi, hayânın, utanmanın ve bu güzelliklerden dolayı yüzlerin kızarmasının temelinde İMAN vardır. Görürcesine bir Allah ve ahiret imanı yoksa, ne utanma kalıyor, ne de hayâr Çünkü insanı sınırlayan ve kurallara bağlayan imandır.
    Eğer insana iman hâkim değilse, egemenlik nefsin ve işbirlikçisi olan Şeytan'in eline geçiyor. Nefs ve Şeytan ortaklığının en önemli silahı ise, utanmazlıktır.
    Utanmazlığı ele alıp, insan gibi değil, çok ayaklılar gibi yaşayanlar için, Akif'imiz şöyle der:
    "Bir utanmaz yüz, kızarmaz yüz bütün sermayesi"
    Niçin böyledir?
    Bu sorunun en açık ve net cevabı şöyle olmalı diye düşünüyorum:
    Allah'tan utanmayanı, kimden ve neden utandırabiliriz ki?..
    Ve bu hale gelmiş bir insanı, kötülükten, edepsizlikten, ahlaksızlıktan nasıl vazgeçirebiliriz ki?
    Batılı insan, Allah'tan uzaklaşıp da nefsinin kölesi olmaya yönelince, birçok insani özelliklerini de birer birer terk etmeye başladı. Fakat en önce ve hemen terk ettiği güzellik, hayâ duygusu oldur Hayâ gidince ne ayıp kaldı, ne de günahlar. Ne yapsan caiz, ne etsen uygun, nasıl yaşasan güzelr
    Böylece hayat, kuralsız, sınırsız bir nefsaniyet yarışına dönüştürüldü.
    İnsan, "Allah'ın kulu olmaktan kurtulup hürriyetimi kazanayım" derken, nefsinin kölesi olup, bütün varlığın esiri durumuna düştü. Bir başka deyişle, insan, Allah'tan uzaklaşınca, insanlıktan da uzaklaştı. Allah'tan ve dolayısiyle de insanlıktan da uzaklaşan insan, nereye yaklaştı?
    Allah'tan ve insanlıktan uzaklaşan insanın yaklaştığı yer, utanmanın bittiği yerdir. Böyle bir insan, haksızlıktan utanmıyor. Kan dökmekten, hırsızlıktan, kalp kırmaktan utanmıyor. Utanmıyor ve bu sebeple de her hayâsızlığı yapmakta kendini serbest hissediyor.
    Böylelerine, AR DAMARI ÇATLAMIŞ denirdi. Hala arsızlık diye bir şeyden bahsediliyor mu, bilmiyorum ama benim anacığım derdi ki:
    İnsanın manevi bir damarı vardır. Ar ve hayâ duygusu o damarı güçlü ve sağlam kılar. İnsan utanmazlığa başlar ve devam ederse, nihayet bir gün o damar çatlar. Ar damarının çatlaması, insanı insanlıktan çıkarır. Çünkü utanmaktan uzaklaşır ve artık yüzü hiç kızarmaz olur.
    Ar damarı, çaaat diye kırılınca, insanı kötülüğe götüren fren bozulmuş olur. Artık böyle birinin yapamayacağı kötülük yoktur. Suçüstü yakalasanız bile, yaptığından asla utanmaz, hatta edepsizliğinden dolayı yüzüne tükürseniz bile, arsızca sırıtır da, suratına yağmur yağdığını sanır."
    Bu gerçek de gösteriyor ki, hayâ imanın eseridir. Kesin ve kesintisiz bir Allah inancı olmadan, hayâlı olmak da mümkün değildir.
    Bu sebeple de, imandaki zayıflık, ilk önce utanma azlığı sonucunu doğurmaktadır.
    Batılı insan, Allah'tan uzaklaşınca nefsinin kölesi oldu. Allah'ın emirleri ve kuralları yerine nefsinin arzularını koyunca, ilk olarak utanma duygusundan sıyrılmıştır. Zira nefsinin arzularını sınırsızca yaşayabilmek için utanmaktan utanması gerekmektedir.
    Hayvanları bile utandıracak bir utanmazlık içinde, sadece benini, bencilliğini tatmin için yaşamaya başlamıştır.
    Bugün ortaya çıkmış olan acı gerçeği, Efendimiz Sallallahu Aleyhi ve Sellem asırlar önce haber vermişti:
    "UTANMIYORSAN, DİLEDİĞİNİ YAP!"
    Bu hakikat, aslında bütün peygamberlerin ve Allah Dostlarının ortak ifadesidir.
    Bu gerçek iyi bilinirse, bu gün Bağdat'ta yapılan zulüm ve bir damla petrol için akıtılan bin damla kan kolay anlaşılabilir.
    Giyinmeyi gereksiz gördüğünü gösteren kıyafetler içindeki kişiler de, durumlarında utanacak bir şey görmüyorlar.
    Yalancı yalanından utanmıyor.
    Hırsız, da hırsızlığındanr
    Sonuç olarak da, utanma duygusu utanmazlığımızdan utanıp, bir bilinmez diyara hicret ediyor. Bizi de, utanmazlığın normal kabul edildiği bir yaşanılamaz, haksız, kaba ve katı bir hayat karşılıyor.
    Böyle olmasın, "Her insan her dilediğini sınırsızca yaşamasın!" dediğiniz zaman da, ünlü bir gazeteciniz çıkıp, "Biz hayvanlar kadar bile özgürce yaşayamayacak mıyız?"diye yazıyorr
    Oysaki hayvanlar kadar özgür olabilmek için gereken utanmazlık, sadece Şeytan'ın işine yarar. Utanmayı öğretemediğimiz çocuklar, Şeytan'ın rahatça yağmalamasına sunulmuş olur.
    Eğitim seminerlerimizde, anneler, babalardan bazen şöyle bir şikâyet duyarım:
    "Çocuğum çok utangaç,çok çekingen. Ne yapayım,onu nasıl açayım?.."
    Ben de bu sorulara genellikle şu cevabı veririm:
    Önce şunu iyi biliniz ki, utangaçlık kötü bir şey değildir. Böylesine utanmazlaşmış bir dünyada, ne mutlu o evlada ki, hala utanabiliyormuşr Zaman içinde, yaş baş geliştikçe, çocukluktaki utangaçlık zaten kendiliğinden törpülenir, azalır ve dengelenir. Ama siz şimdi çocuğun başarısını ve hayata uyumunu azaltan utangaçlığını abartır, tehlikeli bir hastalık gibi görür üstüne yürürseniz, belki çocuğu utanma duygusundan kurtarırsınız ama utanmaz yapma ihtimaliniz de ortaya çıkar. Asıl tehlikeli olan da budur. Çünkü her utanma, her utanmazlıktan daha iyidir. Bu duyguyu iptal etmek çok kolaydır ama tekrar diriltmek çok zordur.
    Bu sebeple, utanma duygusuna bütünüyle cephe almak çok tehlikelidir. Ancak, utangaçlık çok aşırı boyutlarda ise ve mesela okul başarısını engelleyecek boyutlara varmışsa, ancak o zaman müdahale edilmelidir. O halde de çok dikkatli olmalı, utanma duygusu rencide edilmemeli, büsbütün ortadan kaldırılacak biçimde hırpalanmamalıdır.
    İnsanlığın çektiği belaların temelinde, daima utanmazlık vardır. Mü'minin mizacında hayâ vardır. Yüce Yaratıcı'nın huzurunda kurulacak olan o Büyük Mahkeme'de utanmamak için, bu fani hayatta çok mahcup olur, fazla utanır ve her halinden hayâ sezilir.
    Utanmazlığın arttığı ve insanların adeta hayâsızlık yarışına çıktığı bir yaz mevsiminde, hanımların çıplaklığından şikâyet edenlere bir Allah Dostu şu ibretli tavsiyede bulunmuş:
    "Evladım, madem onlar hadlerini bilememiş ve kendilerini sergilemişlerr30; Peki siz, niçin bakışlarınızla onları örtmedinizr"
    Her ortamda ve her zaman, hayâda hayır vardır.


    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  25. 2007-10-26 #25
    Merhaba gülen gözlü arkadaşım!

    Dudağındaki tebessümü kaybetmemişsin daha. Ne güzel dünyaya gülen gözlerle bakabilmek ve insanlara tebessümler saçabilmek senin gibi.

    Biliyorum, üzülüyorsun donuk gözlerle karşılaşınca... Ne yapalım arkadaşım! Herkes senin gibi olamaz... Aslında bütün insanlar senin gibi olmalı. Bilseler bir tebessümle neler yapabileceklerini. Bir çocuğun gözlerindeki ışıltıyı, bir tebessümle nasıl görebileceklerini, sıkıntılarla dolu bir insana nasıl dünyaları verebileceklerini bilseler... Gülen gözlerin buzları nasıl erittiğini, kalpleri nasıl birleştirdiğini bilseler, eminim onlar da senin gibi olmak isterlerdi Ve sevgi saçıyorsun gülen gözlerinle arkadaşım sıkıntılarla dolu bir insana, nasıl dünyaları verebileceklerini bilseler ve gülen gözlerin buzları nasıl erittiğini, kalpleri nasıl birleştirdiğini bilseler, eminim onlar da senin gibi olmak isterlerdi. Sevgi saçıyorsun gülen gözlerinle arkadaşım. Saf ve hiç beklentisi olmayan bir çocuk gibi...

    Hayır arkadaşım! Sevgi,sadece sevgiliye duyulmaz. Sevgi evrenseldir Hiç kimse altın yığınları gibi kasasına kilitleyemez onu, Onun yeri kalplerdedir Onun yeri bir bahçıvanın ellerindedir, sevgi tohumları saçabilmek için... Evet,sevgi her yerdedir Yeter ki sen onu bulmak iste. Sevgiyi bulmak kolay, zor olan onu elinde tutabilmekte.

    Unutma arkadaşım! Sevgiyi duyabilmekle de is bitmiyor. Sevgiyi göstermek de gerekiyor. Hayat kısa arkadaşım, bugün olan yarin yok! Sevgiyi göstermek beklemeye gelmez, yarin çok geç olabilir. Elindekini kaybetmeden kıymetini bilmeli. Simdi koş sevdiğinin yanına.. Önce ona gülen gözlerle sımsıcak bir gülümse ve "seni seviyorum" deyiver, içinden gelen en sıcak sesinle Bu senin gibi bütün canlılara karşı sonsuz bir sevgi duyan bir insan için hiç de zor değil.. Bu yalnızca, yüreğinin buz kapladığını zanneden insanlara biraz zor gelecekte. Ama onlar da senin gösterdiğin cesareti gösterdiklerinde, kalplerinde sevgi kıpırtılarını hissettiklerinde ve ağlamayı öğrendiklerinde, inan her şey onlar için ve bütün insanlar için daha güzel olacak.

    Hayat çok kısa arkadaşım ve bu dünyadaki hiç bir şey kırılan kalplere değmez


    alinti


    Güncelleme : 2007-11-05
  26. 2007-10-29 #26
    çok güzelmiş yaaaaa :)

  27. 2007-10-29 #27
    Hayat çok kısa arkadaşım ve bu dünyadaki hiç bir şey kırılan kalplere değmez





    GERÇEKTEN ÖLEEEE
    YÜREGİNE SAGLIK KARDEŞŞŞŞ

  28. 2007-10-29 #28
    Üzme yüreğini üşürüm;


    Sen ki kıyamazsın bana,



    Ben ki üzülen yüreğinde zindan hayatını yaşarım gecelerce.



    Her ne sebep olursa olsun üzme yüreğini yada üşütme beni.



    Sen kıyamazsın bana ;



    Üşüdüğümü duysan kendini ateşlere atarsın belki, yanıp yanıp beni ısıtmak için.



    Üzme yüreğini; eririm sensiz sokaklarını arşınladığım bu diyar-ı İstanbul da.



    Emniyeti sonsuz olana emanet edip, gözüme son bakışını nakışladığın bu diyarda eririm üzülürsen.



    Üzme yüreğini üşürüm, üşüdükçe dua ile ısınsam da, duama duanı katmadan sevindiremeyiz melekleri ruhum.



    Çünkü onlar aşığın duasını maşuğun kine harmanlamadan mutlu olamazlar ki.






    Sen bana "-Üzülme sen, ben dertlenirim." dediğinde Efendim(s.a.v) gelir aklıma, sen ki ondan hal almaya talip güzel insan, eşinin derdiyle dertlenen Hatice'n olmak benim gaye-i hayalim bilmez misin ?



    Biz tek yürekmiyiz ki sen yanarken ben yanmayayım,



    senin yüreğin savrulurken ben üşümeyeyim?!



    Üzme yüreğini üşürüm canımın canı, sen bana kıyamazsın, kıyma ki üzülme,



    Sen ki kıymetlimsin, cennetim, ahiret yoldaşım dünya da şifa tiryakımsın benim,



    Ya üzme, yada beraber üzülme fırsatı ver bana, daha doğrusu ağlayıp ağlayıp sönelim beraber;



    Allah diye zikredilmez sadece bilirsin, "Allah " diye ağlanır birde yâr dediğin cânanın ile;



    Üşümemi istemiyorsan "Allah" deyip ağlayalım seninle, O ki yalnız bırakmaz bizi;



    O ki üşütmez O'na müştâk bir olmuş yüreklerimizi,



    Üzülme emi mavi hayalim, üzülmek Allah 'ın var ettiği bir "duygucuk" ama benim derdim tek başına üzülmen,



    Üzme "kendini", üzüleceksek beraber yanalım, beraber üşüyüp duayla ısınalım,



    Teslim olalım, " aşkı bize teslim edene"



    Üşümeyeyim ben, çift kanalı tek yüreğimizle takdiri sabır ile buyur edelim hanemize.



    Cennete merdiven inşa etmeye çabaladığımız yürek hanelerimize aşk ile sabır büyütelim .



    Üzme yüreğini üşürüm.



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  29. 2007-10-29 #29
    Alıntı:
    LaLe Nickli Üyeden Alıntı



    Sen bana "-Üzülme sen, ben dertlenirim." dediğinde Efendim(s.a.v) gelir aklıma, sen ki ondan hal almaya talip güzel insan, eşinin derdiyle dertlenen Hatice'n olmak benim gaye-i hayalim bilmez misin ?

    Biz tek yürekmiyiz ki sen yanarken ben yanmayayım,

    senin yüreğin savrulurken ben üşümeyeyim?!


    LaLem aglatin beni ,ne kadar guzel bir paylasim ellerine emegine saglik canim

  30. 2007-10-30 #30
    "Bu yazıyı okumadan önce… Hayatın bir ayna olduğunu düşün… Doğduğundan beri aynanın karşısındasın… Hep aynaya baktın ama küçükken aynayı tanımıyordun henüz… Büyüdükçe aynaya bakmakla birlikte; onun, senin yüzüne yansıttıklarını da görmeyi öğrendin.. Hep birileri oldu arkanda ve hep sen vardın karşında… "Kendi kendimizle yarışmadayız gülüm.." dediği gibi Nazım Hikmet'in , sen de hep kendinle boy ölçüştün aynana bakarak… Kimi gün çok sevdin aynadaki görüntüyü, kimi gün nefret ettin…

    Ama ne olursa olsun hep aynanın karşısındaydın, ona bakmaktan vazgeçmeyi istediğin anlarda bile….Aynada yansıyan yüzler değişti zamanla, sen de değiştin çünkü… Ama ayna hep sırdı ve gelecek günler hangi yüzleri yansıtacak, bilinmezdi… Oysa geçmişteki izler birer birer yer etmişti aynana… Sen baktıkça bu günü değil, geçmişini de görmeyi öğrendin giderek… Ama bazı yüzler hep aynı yerdeydi; en özel, en güzel köşelerde… Buralara da sen yerleştirmiştin onları; çünkü, o senin aynandı ve ancak senin sevgini, inancını, yüreğini kazanana yer vardı aynanda…Sonra…
    Bir gün geldi, sen aynandaki görüntünün seni geçmeye başladığını fark ettin…
    Oysa ki o, yalnızca bir görüntüydü ve "Gerçek Sen" o siluet karşısında iyice küçülmüştün…Bunu kabullenemezdin ; çünkü hayatı geriden takip etmek sana göre değildi…
    Yetişmek istedin, yapamadın…
    Çünkü ayna, birinin seni tuttuğunu yansıtıyordu yüzüne…
    Görüntünün seni geçtiği her saniye aynandaki o en özel, en güzel yüz silinmeye başlıyordu…Öyle bir an geldi ki; sen, o en güzel yüzün görüntüsünü tanıyamaz oldun…
    Sanki artık yok gibiydi…
    Yine bir gün; o en özel yüzün silindiğini gördün…
    Evet, tamamdı artık, kendi görüntüne yetişebilirdin…
    Ama…Bir anda büyük, korkunç bir ses duydun…
    Aynan paramparça olmuştu…
    Anıların, aynana yerleştirdiğin tüm o görüntüler ve sen…
    Dağılmıştınız dört bir yana…Kırık dökük bir geçmiş vardı karşında…
    O yüzdü bunları yapan; oysa sendin o yüzü aynandan çıkaran…
    Ağlamaya başladın…
    Herkes o yüzün aynandan silinmesine ağladığını sandı ama aslında seni ağlatan aynanın bir sürü parçaya ayrılmasıydı…Çünkü o parçalar anılarının her köşesine öyle bir dağılmışlardı ki; sen bir daha asla onları toplayamayacağını, aynanın hep böyle kalacağını düşünüyor ve ağlıyordun…
    Şimdi aynanın sonu….
    Sen ne kadar ağlasan da anılarının sadece bir kısmını bir araya getirecek, aynanın sadece bir bölümünü yeniden yapabileceksin…Ama sakın unutma; senin toplayamadığın parçalar, o yüze ait olan anılar ve aynanda hep bu parçalar boşluk kalacak. Bu da seni kendi görüntüne eriştirecek olan bir merdiven. Oralara basarak kendine yetişeceksin…
    Sonra yine yeni yüzler girecek aynana…
    Sen, kendinle bir olacaksın, yeni "En özel yüz"ün olacak, belki hiç silinmeyecek ve sen de asla kendinden geri kalmayacaksın…Belki yeniden,yeniden kırılacak aynan ama artık biliyorsun parçaları birleştirmeyi ve yok olan anılarından, umutlarından güç alarak daha da yukarılara çıkacaksın…Şimdi mi? Uzun bir süre daha için acıyacak; çünkü ne kadar temizlersen temizle hep bir parça anı yüreğine batacak…
    Ama öyle bir gün de gelecek ki artık bu anılar içini acıtmayacak ;
    Çünkü zaman, onları yüreğinden alıp gotürecek, ufacık bir parça dahi bırakmadan…
    Bir de…En özel olmasalar da aynanda her zaman gördüğün yüzleri kaybedeceksin korkusunu yaşama sakın… Ne kadar kırılırsa kırılsın aynan onları hep orada bulacaksın…
    Zaten sen yerleştirmiştin o yüzleri ama bazıları da aynanla birlikte geldi sana; annen gibi, baban gibi…Ve ben…Aynanda nerede olduğumu henüz bilmiyorum…Ama baktığında görebileceğin kadar yakınındaysam da, çooookkk uzaklarda minicik bir noktaysam da …
    Hiç fark etmez…
    Yine de, ne olursa olsun aynanın kırılışlarına yenilmeden ben hep orada olacağım…
    Sen beni aynandan silmediğin sürece…
    Unutma; ayna senin elinde…



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  31. 2007-10-30 #31
    İyilik yaparak, iilik yaptığın kişileri altın zincirle kendine bağla.bunu yapmak elinden gelmıorsa, hiç olmassa fenalık yapmaktan sakın, kin tutma,o fazladan bi ağırlıktır.unutma!erdem,asla yanlız basına kalmaz;onun her zmn komsuları vardır.iradene hakim,fakat vijdanına esir ol.unutma!kendine ait hiç bi kusura musamaha etmeyen kimsenin her kusuru affedilir.dürüstlükten asla taviz verme.eğer doğru olduğuna inandığın inançların we ilkelerinin tersine bi iş yaparsan, haraketlerin başkalarına anlattığın değerlerınle çelişirse,o zaman kendi inançlarına ihanet etmiş olursun.ikiyüzlülük,tabiatı gereği insanın kendi değerini sorgulamasına yol açan bi durumdur.dürüstlükten taviz vermen kendi varoluş temelini sarsar,benlik duygunu kirletir.sana,dışarıdan gelecek herhangi bi azarlamanın yada reddedilmenin veremiyeceği kadar büyük zarar werir.öyle bi hayat yaşa ki, cocukların hakkaniyet,vefa,civan mertlik,dürüstlük,nezaket,cömertlik,mertlik gibi ahlaki değerleri düşündüklerinde akıllarına ilk sen gelesin.




    alinti


    Güncelleme : 2007-11-05
  32. 2007-10-30 #32
    Herkesin içinde sabırlı bir tohum gibi kendi kozasında saklı duran bir aşk yatar; bir gün bir güneş parlar, bir yağmur düşer ve tohumun çatlayıp çiçekler açtığını, ruhunuzun rengarenk bir ağaç gibi rüzgarlarla dans ettiğini görürsünüz...

    Sonra...

    O rüzgarlarla dans eden çiçekler bazen manasız kaprislerle, yanlış anlamalarla, hoyrat fırtınalarla örselenip yeniden insan ruhuna dökülür ve bu kez acının tohumları olur aşkın çiçekleri. Zakkum yeşili çiçekler halinde büyüyüp içinizi kavurur. Aşka lanet eder, unutmaya çalışır, acıyı öldürebilmek için aşkı da öldürmeye uğraşırsınız. Ve 'unuttukça bir şeyler eksilir' sizden. Acıdan kurtulabilmek için 'eksilmeye' bile razı olursunuz.

    Bir gün artık unuttum dersiniz, Yahya Kemal gibi nekahat dönemi yaşadığınızı sanırsınız. Sonra bir 'çifte kayık' geçer sulardan, bir kadın sesi şarkı söyler, bütün zakkumlar çıldırır, acının çiçekleri yanık kokularıyla dağlayıp geçer içinizi. En beklemediğiniz anda; yağmurlarla parçalanan bir geceyarısında ya da sabaha karşı rüyalarla yatağınızda uyandığınızda ilk günlerde olmadığı kadar derin özlemlerle sarsılırsınız, 'onu' görmek ya da hiç olmazsa sesini duymak için kıvranırsınız.

    Çaresizlik, özleminizi ve acınızı daha da büyütür. Unuttuğunuzu sandığınızı unutamadığınızı, eksik parçanızın gene eski yerine oturduğunu zakkum çiçeklerini soluyarak keşfedersiniz. Aşkın böyle bir acıya değmeyeceğini düşünürsünüz. Falcıların söylediği gibi 'gözyaşı olur kadınların yatağında' böyle zamanlarda...

    Aşktan korkar, bütün çiçekleri çiğneyip gizli bir tohum gibi yeniden gömersiniz yüreğinize. 'Ne görür, ne de bir kimseye sorarsınız' Sonra bir ses duyulur, bir yağmur damlar, rüyalarda bir güneş görülür ve tohum yeniden çatlar. Ruhunuz aşkın ve acının çiçekleriyle, bir büyük bahçe gibi rüzgarla dalgalanır. Zamanla hayatın geniş bir bahçe olduğunu, yalnızca sevincin ya da acının çiçeklerini değil, kaçınılmaz olarak hepsini birden içinde barındırdığını, çiçeklerin bir kısmından vazgeçmenin bahçenin bütününden vazgeçmek olduğunu anlar, bahçeyi bütünüyle seversiniz.

    Ve zakkumlarınız açar ve biri size der ki: "Bırak açsınlar, çiçeksiz kalmaktan iyidir zakkumlar.."


    alinti


    Güncelleme : 2007-11-05
  33. 2007-10-31 #33
    Dürüstlük bir insanı insan yapan en önemli şeylerin başında gelir. Dürüst olmayan insandan herşeyi beklerim.

    Teşekkürler LaLe çok güzel bir yazı...


  34. 2007-10-31 #34
    Mevlânâ Mesnevi'sinde; "Zulmetten, gamdan, kederden sana her ne arız olursa, onun sebebi kayıtsızlık ve küstahlıktır." diyor.
    Günümüzde insanlarımızın en büyük dertlerinden biri de can sıkıntısı. Yediden yetmişe kadar her kesimden duyabileceğimiz sözler: "Benim canım çok sıkılıyor, ne yapmam lazım?"

    İnsanın bazen kalbinde bir sıkıntı, huzursuzluk doğabilir. Bu durum kimi zaman kısa sürer. Bazen de hiç bitmeyecekmiş gibi uzun gelir insana. O anları yaşarken sebebini kendimize de sorarız; ama cevabını bulmakta zorlanırız. İşte bu gibi durumlarda sevgi ve aşk sultanı Mevlânâ, sıkıntının reçetesini şu güzel beytiyle bizlere sunuyor:


    "Kendinde gam hisseyleyince hemen istiğfar et. Gam emr-i ilahi ile müessir olur." der.

    Mevlânâ, sıkıntının çoğaldığı, içimizi bir huzursuzluğun kapladığı, sanki kara bulutların bizim üzerimize akın ettiği zamanlarda samimi, ihlaslı bir gönülle günahlarımıza tövbe etmeye çağırıyor. Ruhumuzu yoran, inciten günahlar bize bir sıkıntı olarak geri dönüyor. İlacın ise ancak sıdk içinde tövbe etmekle olacağını söylüyor.

    Yunus (as), balığın karnında karanlıklar içinde kalınca bu hale düşmesinin sebebini Allah (cc)'tan izin almadan kavmini terk edişinde bulur. Kendini Rabb'ine karşı suçlu hisseder. O haldeyken bütün karanlık ve zulmeti nuruyla aydınlatacak olan Allah'a (cc) sığınır. Onun yüce adını dili ve gönlüyle zikr eder. Onun güzel isminin nuruyla aydınlanır, balığın karnından kurtulur, felah bulur.

    Rasûlullah (sas) şöyle buyurdu: "Yunus'un balığın karnında iken yaptığı duâ olan:

    'La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin.'

    Senden başka ilah yoktur. Sınırsız kudret ve yüceliğinle Sen, her şeyin üstündesin, doğrusu ben yapılması gerekeni yapmamak suretiyle kendime haksızlık edenlerdenim.' (Enbiya, 87) Bu duâyı herhangi konuda yaparsa Allah onun duâsını mutlaka kabul eder." (Tirmizî, Deavât, 82; Ahmed b. Hahbel, el-Müsned, nr. 1383)


    alinti


    Güncelleme : 2007-11-05
  35. 2007-10-31 #35
    gerçekten herşeyin bir çözümü vardır. sıkıntının giderilmesinin de ilacı sürekli istiğfar etmektir..

  36. 2007-10-31 #36
    Anlayış, idrak, kavrayış, bilinç....Yani hayatımızda ve dünyamızda olan biten herşeyin farkına varmak, yönlendirmeleri, yanıltmacaları sezip, akıl ve bilgi süzgecinden süzüp öylece, tüm açıklığıyla farkedebilme gücü. Çok okumak, çok araştırmak, çok muhakeme yapmak, çok müzakere etmekle ele geçer. Ne kadarına sahibiz? Genellikle önümüze konan aşa, kalendervari boyun büküp, iştah açıcı olmasa bile, başa gelen çekilir deyip kaşıklamıyor muyuz? Daha iyisine layık ve muktedir olduğumuzu düşünüp, elde etmek için de gücümüzün olduğunu farkediyor muyuz? Fehmimizin, yeni tabirle anlayışımızın, bilincimizin genişliği, bilgimizin terakkisi seviyesinde, önümüze çıkan seçenekleri fark edebilir, iyiler arasından en iyiyi, yanlışlar arasından da en az kötüyü tercih etmeyi başarabiliriz. Artan bilgi gücü, kuvvetli gözlem kabiliyeti, irfanı geniş anlayış meziyeti, hepsinin meydana getirdiği kavrama yeteneğiyle yolda kalmadan, yanlış yöne sapmadan ilerlemek mümkün olacaktır. Düşük bilinçli, iradesi zayıf kişi yolda kalmaya mahkumdur. Bu kimselerin en önemli yol göstericileri olan vicdanlarının sesi de iyice kısılmıştır. Sınırlı bilgi, gelişememiş sezgiler, keşfetmeye yönelmemiş öğrenme isteği yolumuzu kapayan, idrakimizi ve anlayışımızı körelten düşmanlardır. Tez davranıp onları alaşağı etmek gerektir. Bugün ve bugünden sonra, hepbirlikte, birlikten doğan gücün eşliğinde, ailemizde, şehrimizde, ülkemizde, dünyamızda, evrende neler olup bittiğini gözleyelim, gözden geçirelim, yorumlayalım, düşünce-çözüm-yöntemlerimizi üretelim, ürettiklerimizi, bilenlerle, dostlarla paylaşıp olgunlaştıralım. Gözlerimiz her zamankinden daha çok açıp, keskin görüşlere kavuşalım da, elimizden ne uçan ne de kaçan kurtulsun.

    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  37. 2007-11-01 #37
    gerçektende öyledir.hep hazırcılık ve bazı şeyleri olduğu gibi kabullenme ve yanlış olduğunu bildiği halde araştırma zahmetine girip doğruyu görememe gibi bir eğilim vardır toplumda .bu yazıda da denildiği gibi ne kadar çok araştırılır doğrular öğrenilirse toplumun bilgi seviyesi artar ve sonuçta Fehmimizin, yeni tabirle anlayışımızın, bilincimizin genişliği, bilgimizin terakkisi seviyesinde mümkün olabilir teorisi gerçekleşmiş olur...

  38. 2007-11-01 #38
    Senin düşlerine hiç kar yağdı mı sevdiğim?

    Benim tüm şehirlerim ölüme uyuyan morg soğukluğunda buz tutuyor şimdi. Sözlerim "tüm vakitlerde" isyanlara gebe…Kanata kanata tüketiyorum gecenin sessizliğini.
    İhtilaller koparıyorum içimin ayrılığa sürgün "gittin" taraflarında ve tüm militanlığıyla acûze bir yalnızlık tırmanıyor izbe sokaklardan şakaklarıma. Tam şah damarından kesiyorum geceyi; ki simsiyah karanlığa boyanıyor gözlerimin hicran zifiriliği.

    Ne vakit sana revan olsam yüreğimin aşk çukurlarından,uçurum kesiliyorsun yollarıma.
    Aralıksız zulmünü kusuyorsun yorgun ayaklarımın altına. Ah ü firaz ediyor çocukluğum. Ve kâbuslara bulanmış zamanlara gömüyorsun düşlerimi;bî-dâr kalıyorum olmadığın soysuz sabahlara. İz düşürdüğün tüm sokaklar metrûk çıkmazlara açıyor gözlerini. De hele! Adının hangi harfinden yol tutsam ucu "ikimizliğe" çıkar şimdi?

    Yoksun!
    Yokluğuna uzanan yolların her durağında durmaksızın kanatıyorum gözlerimi. Ve isli tren garlarında ben'liğimi ararken buluyorum kendimi…
    Yokum!
    Viyana kapılarında Süleyman gibi eli boş dönüyorum şehirlerinden. Ecelim oluyorsun… "Sen" uçurumlarımdan düşüyorum "kan" çukurlarına…
    Ben ölüyorum;sen gülüyorsun!

    Sonra Kızkulesi oluyorsun;İstanbul düşüyorsun sevda taraflarıma.
    Kıyılarına geliyorum bir zaman. Fethedilmez gibi duruşun takılıyor bakışlarıma…
    Kimler yitip gitmedi ki vurgun düştüğüm gözlerinin efsunkâr maviliğinde(?)
    Muradların muradıydın ezelden;kaç sevdalını boğdun sularında..Ben elimi uzatsam Ulubatlı gibi vurulup kalırım surlarında. Bilirim sen Fatih'ini arıyorsun ve belki de Beyazıd olmak düşüyor bana..Senden çok uzakta,bozkır ayazında esir olmak…!

    Ahh dört mevsim kışa çalan ömrümün yitik uykularında adı "bekleyişlerim" olan sevdam! Bil ki ben hâlâ kendi kalabalığıma karışıp ayaklarımı eskitiyorum şehrin en tozlu sokaklarında. Hercaî kuşların kanatlarında arıyorum saçlarının kokusunu ve ıssız günbatımlarını sarıyorum yaralarıma…

    Gelseydin ya da hiç gitmeseydin!
    Belki o dem bir yağmur geliverirdi şehre güvercinlerin koynunda. Belki "aşk" olur düşerdin karanfil kokulu düş kırıklarıma…El ele soluklanırdık dilimizde puslu bir suskunlukla gözlerinde yitmiş sarhoş gündoğumlarını
    Belki de yan yana uzanırdık İstanbul'un tepelerinden mavinin uçukluğuna…
    Oysa yoksun!
    Ve azar azar tükeniyorum yokluğunun dikiş tutmaz yokuşlarında…
    Gelmiyorsun…!!!



    alinti

    Güncelleme : 2007-11-05
  39. 2007-11-01 #39
    Ben bunlardan hiç birini yapmadım diyen var mı?Yoksa a bunlar neki diyenler mi var?

    -Bakkaldan eve gelene kadar ekmeğin bütün kıtır yerlerini koparıp yemek.


    -Ağzını tıka basa leblebi tozuyla doldurup karşındakinin yüzüne yaklaşarak ''papaz'' demek.

    -Demir parmaklığı olna evlerin önünden geçerken eldeki çubukla parmaklıktan tırrrrrrrrrrrrrrrrrkkk sesleri çıkarıp ev sahiplerini rahatsız etmek.

    -Perdeden perdeye uçarak tarzancılık oynamak ve kopan korniş yüzünden anneden hafif yollu sopa yemek.

    -Masanın altına uzak gemisi Atılgan'ı çizip uzaycılık oynamak,çiğnenmiş ekmekiçiyle sivri kulak yapıp Mistit Sıpak olmak.

    -''Hadi beni cennete götür'' deyip namaz kılan anneannelerin,dedelerin sırtına atlamak.

    -Karlı havalarda sınıfa gizlice kartopu sokup ön sırada oturanların önlüğünden içeri kaydırmak

    -Kertenkele yakalamak ve boynuna ip bağlayıp arkadaşlarının yanında gezdirerek hava atmak.

    -Küçük yeşil kurbağayı kibrit kutusunun içine koyduktan sonra paketleyip kızlara hediye etmek.

    -Evin içine çadır kurup kızılderilicilik oynamak.

    -Buzdolabının ışığının dolap kapalıyken de yanıp yanmadığını anlamak için bıçakla dolap kapısının lastiklerini sökmek.

    -Oluklu saçtan çatısı olan çay bahçelerinin çatısına taş atıp taşın çatıdan yuvarlanırken çıkardığı sesleri dinlemek.

    -Mutluyken Şarlo veya penguen gibi yürümek.Hatta orangutan takliti yapmak.

    -Kalkıp gitmelerine yakın misafirlerin papuçlarının bağcıklarını kör düğümlemek.

    -Yanlış numara çevirip arayanlara ''yanlış numara'' demeyip sesini kalınlaştırarak ''Buyrun,ben Ahmet''diyerek karşı tarafla dalga geçmek

    -Apartmanların kapı zillerini veya taksi duraklarının elektirik direklerindeki çağrı zillerini çalıp kaçmak.

    -Pizzacıları,kebapçıları arayıp komşunun adına siparişte bulunmak.

    -Kedinin dört ayak üstüne düşüp düşmediğini görmek için kediyi balkondan atmak.

    -Dişleriyle gazoz açmak,kolayı çalkalayıp ona buna püskürtmek.

    -Kafayı balkon demirleri arasına,parmakları şişeye veya musluğa sıkıştırmak.

    -Aynjı anda çekirdek yiyip çiklet çiğnemek ve çürüdükten sonra sakızı onun-bunun saçlarına yapıştırmak.

    -Balkona gizlenipgelene geçene su tabancasıyla su püskürtmek veya nişan alıp tükürmek


    alinti


    Güncelleme : 2007-11-05
  40. 2007-11-02 #40
    Bir Gün Susmayı Öğrendim...


    Bir gün susmayı öğrendim. Öyle bir sustum ki belki sonsuza kadar susacaktım.
    Çünkü susmak benim küçücük dünyamda babamla kurduğum iletişim tarzıydı. Babam akşamları eve yorgun dönerdi. Ben bütün gün evde sıkılır onun gelişini iple çekerdim.
    Daha o kapıdan girer girmez boynuna atılır onunla oynamak isterdim. Babam sarılır, öper sonra da, hadi odana git, derdi. Yemek hazırlanınca annem çağırır bu defa masada bir araya gelirdik babamla.Onlar annemle konuşurken ben araya girer, sesimi duyuramayınca da bağırırdım. Babam sinirlenir, 'Bütün gün insanlara kafa patlatmaktan bunaldım, birde sen kafamı ütüleme!' derdi. Annem de 'Bütün gün zaten seninle uğraştım, bir çift laf da mı konuşturtmayacaksın babanla?' diye
    çıkışır, beni odama gönderirdi.
    Çaresiz bir şekilde boynumu büker odama yani hapishaneme doğru yol alırdım. Babam arkamdan, 'Bizim bir odamız bile yoktu, her şeye sahip, hâlâ ne istiyor anlamadım.' diye bağırmaya devam ederdi. 'Keşke benim de bir odam olmasaydı, keşke bizim de evimiz bir odalı olsaydı da hep birlikte otursaydık' derdim içimden; ama yüksek sesle söylemeye cesaret edemezdim.
    Yemekten sonra babam kanepeye uzanır, eline kumandayı alır, televizyon seyrederdi. Beni yanına çağırır biraz severdi. Onun izleyeceği önemli birşey varsa beni adeta yerimden bile kıpırdatmazdı. Azıcık hareket edip koşup oynamaya çalışsam oda hapsim yeniden başlardı. Bir gün anladım ki susunca babamla daha iyi anlaşıyoruz. Bu defa susarak yapabileceğim oyunlar geliştirmeye başladım. Önce resim yaparak başladım işe. Babam çizdiğim resimleri çok beğeniyor; 'Bak, böyle uslu uslu oyna işte.' diyordu. Babam bazen göz ucuyla bakıyor, resimle ilgili bir şey sorsam afallıyordu. Ama bana kızarak beni artık odama göndermiyordu.
    'Son günlerde ne de akıllandı benim oğlum.' diye komşulara anlatıyordu annem halimi.
    Resimlerim arttıkça ortalık dağılmaya başladı. Annem 'Odanı topla!'diye odama kapattığında işe nereden başlayacağımı bilemiyordum.
    Ben bunlarla uğraşırken zaman geçiyor; ama odamı toparlamayı beceremiyordum. Annem odama gelip 'Bak sana resim yapmayı yasaklayacağım.' dedi bir gün. Susuyor olmamı usluluk olarak değerlendiren ailem resim yapmayı da elimden alırsa ben ne yapacaktım?

    Bu düşüncelerle bir aile tablosu yaptım. Babam eve gelince uygun zamanı kolladım. Her zamanki gibi yemekler yendi, odaya geçildi. Babam oturur oturmaz çizdiğim resmi getirdim. Babam baktı. Hım, dedi 'Çok güzel olmuş.Bu adam benim herhalde.' dedi.
    Ben 'Hayır o adam değil, bu çocuk sensin.'dedim. O 'Hayır, bu adam benim, bu çocuk sensin, bu küçük kız da arkadaşın.'dedi.
    Ben yine 'Hayır, o büyük adam benim, bu küçük adam sensin, bu küçük kız da annem.' dedim.
    Babam benimle uğraşmaktan vazgeçip: 'Peki neden bizi küçük çizdin?' dedi. Heyecanla başladım anlatmaya.Ben büyüyüp adam olacağım. İş bulup çalışacağım. Siz yaşlanıp küçüleceksiniz. Beliniz bükülecek, komşumuz Ahmet amca ile Ayşe teyze gibi küçücük kalacaksınız. Ben işten geldiğimde yorgun olacağım. Siz benimle konuşmaya çalıştığınızda işyerinde kafam şişmiş olacağından sizi duymayacağım bile. Siz benimle bir şeyler paylaşmak istediğinizde 'Hadi odanıza çekilin de kafa dinleyeyim.' diyeceğim. Ve bir de bağıracağım 'Her şeylerini alıyorum. Sıcacık odaları da var, daha ne istiyorlar' diye.

    Annemle babamın gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Duyduklarına inanamıyorlardı. Bana sarılıp beni öyle içten bir okşayışları vardı ki sonsuza kadar konuşsam hiç bıkmadan dinleyecekler gibiydi

    Farkında' Olmalı İnsan...Kendisinin, Hayatın Olayların, Gidişatın Farkında Olmalı

    Ömür Dediğin Üç Gündür,

    Dün Geldi Geçti

    Yarın Meçhuldür,

    O Halde Ömür Dediğin Bir Gündür,


    O Da Bugündür


    alinti


    Güncelleme : 2007-11-05
  41. 2007-11-02 #41
    susmayı bende senden öğrendim susmak kadar değerli hiç birşey yoktur.susmak insanın elindeki silahıdır lalecim.

  42. 2007-11-04 #42
    Umudumu Ezip Geçti Yüreğimin Hüznü..




    Umudumu ezip geçti yüreğimin hüznü…
    Masmavi hayallere kapattı yollarını koyu sessizliklere merhaba derken....
    Şimdi ağır yükler bindi omuzlarıma
    Taşıyabilir miyim bilmiyorum...
    Gözlerim anlamsız bakarken bugüne bile
    Yarınların hayalini kurabilir miyim?
    Küçük bir çocuğun ürkek bakışlarıyla görüyorum hayatı
    Yeri,göğü,çiçeği,ağacı…
    En güzeli düşünürken en kötüyü yaşayan gözlerle…
    Yaşanamayanların hayal kırıklığı...
    Yaşanmışların pişmanlığı…
    Yaşanacakların korkusuyla…
    Sonbaharın umarsızca sararıp dökülen yaprakları gibi
    Güzel düşlerimin rüzgârla savruluşunu izlemek
    Gün be gün…
    Çok zormuş yüreğim… Öylesine zor…
    Söylesene yüreğim
    Gündüzün aydınlığı zifiri karanlıklara eş mi olacaktı?
    Benim her anım gece mi olacaktı….
    Cevapsız sorular sıralanıyor ardı ardına beynimde
    Tıkadım kulaklarımı duymasın hiçbir şeyi diye
    En yalnız anımda sığınmışken Yaradana
    İstemem yanıma gelmesin kimse...
    Sevinçlerimi bilinmeyen yarınlara gömdüm
    Ve biliyorum yüreğim tek suçlu benim
    Yaşadığım her acıyı ben sende biriktirdim
    Gözyaşlarımı sende sakladım
    Avaz avaz bağırmadım
    Çığlığımı duyurmadım
    Ne varsa dilimde derinliğine attım…
    Öyle hüzünlere boğdum ki seni
    Mutluluğa ayıracak yer bırakmadım…
    Sitemim sadece kendime
    Kızgınlığım da…
    Umudumu ezip geçti yüreğimin hüznü desem de
    Umudumu hüznüme yenik düşüren benim…
    Ben yüreğime söz geçiremedim

    ......

    "Ben yüreğimi güldüremedim…"





    Güncelleme : 2007-11-17
  43. 2007-11-04 #43
    Kalbİmdekİ GerÇek Sevgİlİye..!


    İnsanin İÇİne İŞleyen Bİr Ayaza Ev SahİplİĞİ Yapan KiŞ Sabahinda,senİ DÜŞÜndÜĞÜmde İÇİme Yayilan SicakliĞin, DiŞaridakİ İkİ Metre Kari Bİle ErİtebİleceĞİnİ DÜŞÜnÜyorsam...


    Uykudan YÜzÜme Mutlu Bİr GÜlÜmseme İle Kalkip Benİmle Bİrlİkte Uyanan GÜne Senİn Adini Verİyorsam...


    Evİmİn BÜtÜn Duvarlarinda Senİn YÜzÜnÜ GÖrÜp, Bana BaktiĞini Hİssedİyorsam Ve Bu Benİ Her GÜn Ayni Şekİlde Heyecanlandiriyorsa...


    İÇtİĞİm Çayin Şekerİ, YedİĞİm Her YemeĞİn Tuzu Sen Oluyorsan...


    Sokakta Bana Bakan Her İnsan, YÜzÜmdekİ Tarİfsİz Sevİncİ GÖrÜp Hayrete DÜŞÜyorsa...


    SevdİĞİn Şarkiyi Defalarca BaŞa Alip Bikmadan Dİnleyebİlİyorsam...


    Yorucu Bİr GÜnÜn Sonunda Ufacik Bİr SÖzÜnle, Bİr GÜlÜŞÜnle Uzun Bİr Tatİlden DÖnmÜŞ Gİbİ Enerjİ Doluysam...


    GÜn Boyu Saatlerİ, Dakİkalari Sayip "neden GeÇmİyor Bunlar" Dİye Hayiflaniyorsam Ve Hep Senİnle BuluŞacaĞimiz Ani Beklİyorsam...


    Kİtap Okurken Senİ DÜŞÜnmekten Kendİmİ Alamayip Ayni Satiri Defalarca Tekrar Edİyorsam...


    Sonra Sana Bunu AnlattiĞimda Bİrlİkte Ne Kadar GÜleceĞİmİzİ DÜŞÜnÜp Keyİflenİyorsam...


    Senİnle İlgİlİ Planlar Yapiyorsam...


    Sadece Varsayimlara Dayali Olsa Bİle O Planlari MÜkemmelleŞtİrmek İÇİn Her Ayrintida Dakİkalrca DÜŞÜnÜyorsam...


    İzledİĞİm Fİlmdekİ BaŞrol Oyuncularinin Yerİne Kendİmİzİ Koyup "bİz Olsaydik BÖyle Yapardik" Dİyorsam...


    YÜzyillardir Sevgİlİlerİn Kullandiklari Klasİk SÖzcÜklerİn Benİm Duygularimi Anlatmaya YetmedİĞİnİ Fark Edİyorsam...


    Yİne De Bunlari SÖylemekten HİÇ Ama HİÇ Bikmiyorsam...


    AŞkimin CoŞkusunu Sana YansittiĞimda Senİn De Bana Ayni CoŞkuyla KarŞilik VereceĞİnİ Bİlİyorsam...


    Kahkahanin En GÜzelİnİ Senİnle AtacaĞimi, YemeĞİn En GÜzelİnİ Senİnle YİyeceĞİmİ, AŞki Yalniz Senİn AŞkinla TadacaĞimi DÜŞÜnÜyorsam...


    "hayatinin En Anlamli Şeyİ Ne" Dİye Sorduklarinda TereddÜt Bİle Etmeden Senİn Adini Verebİlİyorsam...


    sen Benİm İÇİn VazgeÇİlmez OlmuŞsun Demektİr..!



    Güncelleme : 2007-11-17
  44. 2007-11-04 #44
    Gözyaşım,

    Dizeler güzeli dedim sana inci inci, ve güzeller incisi koydum adını dizi dizi… Yabanlara gönderdiğimsin hem akın akın, hem canımı verdiğimsin uzak yakın… Sevgilinin geleceği yolları sulayıp süpürmek için sakladım seni… Kirpiklerimi süpürge ettim; sultanlar ayağına düşürmek için tuttum ve bırakmadım seni.

    Gözyaşım,

    Bütün boşluklarını sen doldurdun ömrümün… Söylenmedik sözler yerine sen vardın yanımda. Sevdaya dair yeminlerden sonra sen vardın. Köhne zamanın direnci adına, acı çağların yaşlısı ve genci adına yine sen vardın. Dikenler gülden habersiz iken, gözler dilden de fersiz iken; zamanından geriye düşmüş acılar için, mânâda biçimleri yitiren sancılar için; aynalarda eriyen sırlardan taşarak, ucu kıyamete çıkan asırları aşarak; gerçekten daha gerçek kelamlarda ve Güzeller Güzeli'nden vuslat müjdeli selamlarda sen vardın… Hep sen vardın...

    Bir gözyaşı, gül mevsiminde güle karşı akarsa aşk olur adı; sevgiyi damıtır en derin yerinden. Suçlardan sonra tenha gecelerde akarsa tevbedir tadı; gönülleri arıtır en kara kirinden. Madem ki gözyaşı bir kutlu demdir, elbette bir erdemdir.

    Bir gözyaşı, bir cevherdir ateşten kaynayan ve alev gibi yanan. Özü sudur ama avuçta bir yalım, gönülde bir yangın olur. Bir ateş düşünün, dumanı âh ile çıkar da külleri göz yaşına karışır ya… Hayat bir mum alegorisidir hani, mumun başındaki yanış gözde yaş olur da gözyaşı alevle barışır ya…Alev can ipliğini yakınca, acıdır ki, bedenini eritir de mumun, su ile alev birbiriyle yarışır ya… Aşıka göre cennet olur cinnet ve kendi gözyaşında boğulur akıbet...

    Gözyaşıdır ki yıkayarak yakar, yakarak yıkar. Arıtır ve eritir; temizler ve gizler… Fazilettir, diyettir… Bu yüzden denilir ki gözyaşı yiğitler kârıdır ve civanmertler vakarıdır.

    Şaire unuttuğu mısrayı bir gözyaşı hatırlatır, şehrazad üveyikler uçuran acıları bir gözyaşı anlatır. Sancılı damarlarda ölümcül çılgınlıkları gözyaşıdır okuyan satır satır. Toplasan gözyaşlarını âşıkın, dalgalı bir deniz olur; süzülürken bağrından, yakar geçer iz olur. Yalnız doğar gibi her insan, yalnız akar her damla ve yağmur yağmur gözyaşıyla ıslanır nisan. Bir kere ölür de kahır yüklü savaşlarda nice aylar batar ve Filistin'de sapanlar çakıl taşları, takaroflar kurşun yerine gözyaşı atar. Ceylanları âmâ düşürünce avcılar, avcıları ceylanlar vurur, ve hamuru sevdaların, gözyaşıyla yoğrulur. En son, yağmur kuşları konar kuşpalazı çocukların salıncaklarına, gözyaşı şefkat olur.

    Gözyaşı ki, kişinin kendisiyle kavgasının sonunda akarsa tomur tomur mercandır; ve eğer pişmanlıklarla tartılırsa mübarek bir heyecandır.

    Gül yüzlülerin kirini gülsuyu kokan gözyaşları alır…Ve damla damla gül dökülen ellerde gül kokusu kalır.

    Tohumu eken bilir

    Göz yaşın döken bilir

    Gül kadrin diken değil

    Çileyi çeken bilir

    Gel ey gözyaşım,

    Bulutuna sadık yağmurlar gibi gel, ve kadim bir dostu uğurlar gibi git… Bir atımlık mesafede yalnızlığın kurşunlanan coşkusuyla gel, geleceği savaşa mecbur annelerin korkusuyla git… Geceyi içine döken tomurcukların yeşiliyle gel; goncayı açılsın diye bekleyen bülbülün diliyle git…Bülbüller konan dallarda yaprak gibi gel, ve derinlerde bendini yıkan bir ırmak gibi git. Yalınkalem savaşlara meftun acılarla gel, pişmanlık dolu yüreklerden sancılarla git…
    Ve ağlamaktan korkma gözüm!..



    Güncelleme : 2007-11-17
  45. 2007-11-05 #45
    SONBAHAR HÜZÜNLERİ BEYANINDADIR....



    İçimizdeki boşluğu hüzünlerle doldurur sonbahar… Dallarımızdaki son diri yaprakları da döker sert esen rüzgâr… Toprak kokar kınalı ellerimiz… Gözlerden süzülen son damla yaş yerçekimine direnemeyerek çatlamış toprağa düşer upuzunca… Hayata dair gerçekler geçer gözlerimizin önünden. Ömrün de ilkbaharı, yazı, hazanı ve kışı var elbet… Dağların yamaçlarından esen rüzgârlar dağınık saçlarımızı okşar, adeta tarar bir anne şefkatiyle.

    Tozlu yollar uzar gider boylu boyunca. Umarsızca düşeriz iri gölgelerimizin peşine. Etrafımızdan ağır adımlarla sürüklenerek gider yalınayak çocuklar. Üzerlerindeki yırtık fanilalarla gülücükler dağıtmaktan geri durmazlar yine de. Bunca sıkıntılara rağmen nefes aldıklarından dolayı keyiflerine diyecek yoktur. Kanaatkârlığın ışıltısı yansır toza ve çamura batmış kirli yüzlerinden. Akşam karanlık basmadan evin yolu gelmez akıllarına. Zira onları eve bağlayacak, heyecanlarını artıracak hiçbir sebep yoktur besbelli.

    Sarıya çalan hazan yaprakları ölüm rengine bürünür güneşin ışıltıları altında. Çiçekler soluverir bahçelerde, ölümün soğukluğu ve sessizliği, kurumuş otların hafif yel değmesiyle çıkardıkları sese karışır. Ruhumuzda açılan gedikler gün batımlarında daha da derinleşir. Dudakların acıyla gülümsediğini görerek daha bir tutunursunuz hayata. Bir çocuk saflığıyla bakarsınız ufuklarda kararan bulutlara. Umutsuzluğun çıkar yol olmadığını, elemlerin yüreğimizi güçlendirdiğini, adeta çelikleştirdiğini gördükçe bakışınızda köklü değişiklikler oluşur. Her şeye rağmen hayatta olmanın, varlığa tutunmanın doyumsuz hazzını yaşarsınız.


    Gönül çıkınınızda zor günler için sakladığınız umutlar ve direnç dalgaları imdadınıza yetişir dar vakitlerde. Nefes alışınıza, konuşabildiğinize, dişlerinizi toplayıp gülebildiğinize sevinirsiniz. Yaşanan bunca zorluğun gelecekteki mutlulukların bedeli olduğu kanaatine vararak gerçekte her şeyin bir bedeli olduğunu, hiçbir şeyin anlamsız olmadığını geçirirsiniz aklınızdan. Bu, mutlu olmak için sebep arama safhasıdır, hayata tutunmanın işaretidir. Hayattan kopmak da, hayata tutunmak da bilinçaltının beyni ikna çabasıdır aslında. Her şey kalple beyin arasındaki işaret dilinin doğru ve yerinde işlemesiyle bağlantılı olsa gerek.

    Sonbaharın buruk resmi sözün bittiği yerde kurşundan bir çığlık olup düşer yürek atlasımıza. Kırılmışlıklar ve küskünlükler buz dağları gibi görkemli bir siluet oluştursa da kararlı bir güneşle eriyip yok olmaya mahkûmdurlar. Teslimiyetin ve vicdanın sesine kulak vermenin nihayetinde karanlık ufukların açılması, ışığın gönlümüzün kör dehlizlerini aydınlatması en yüksek ihtimaldir. Sancıların bıçak gibi kesilmesi, kalp ağrılarının dinmesi iç huzurun tekrar geri dönüşüyle mümkündür. İkna olmanın zorluğu kadar, doyumsuzluğu da meşhurdur elbet… Hayallerin, hayal kırıklıklarına dönüşebileceği de ihtimal dâhilindedir.

    Sevgilinin şefkatinden umut kesmek aşka havlu atmaktır bir anlamda. Hiçbir aşk pehlivanı son nefesini vermeden aşk meydanından çekilmeyi aklının ucundan bile geçirmez. Aşka havlu atmak, yaşamın kıyısında yapayalnız kalmaktır. Dört duvar arasında geçen çile nöbetleri sevda merdivenlerinden çıkışımızı, yükselişimizi, aşk narında yanışımızı da beraberinde getirir. En tepedeki merdiven menzil olsa da tökezleyenler için en tehlikeli olanıdır maazallah. Yalnızca yüksekte olanlar korkar düşmekten. Aşağıdakilerin düşme korkusu ne kadar abesse, sevdaya tutunamayanların muhtemel ayrılıklardan dertlenmeleri de o derece abestir. Zira fizik kanunları gereği düşmek için öncelikle yükselmek gerekir.

    Sonbahar, ağaçların giysilerini ulu orta soyan, onları anadan üryan bir halde bırakan bir mevsim hırsızıdır. O, hayallerimizi çalan, bize ayrılığı ve ölümü reva gören acımasız, taş kalpli bir zaman dilimdir. Sonbahar yahut nam-ı diğer hazan, çıldırtan sessizliklerin anasıdır. Hayallerimizi öğüten koca ağızlı bir değirmendir. Ölümün yankısının hayatın duvarlarına çarpıp geri dönmesi, şiddetli yıldırımların kulaklarımızda akis bulmasıdır hazan… Aşk sancılarının sevda bedenini bir kurt misali yiyip bitirmesidir. Aşka tutunamayanların yalnızlığı, hicran uçurumlarındaki korku nöbetleri sonbaharın mirasıdır. Hazan yalnızlıktır.....




    Güncelleme : 2007-11-17
  46. 2007-11-06 #46
    Ilk Ne Zaman Yaşadiniz?...........


    Hatırlayın bakalım: İlk ne zaman ağladınız?..
    İlk ne vakit merhaba dediniz komşunuza?..
    İlk orucu kaç yaşında tuttunuz?
    Sahur davulunu ilk ne vakit duydunuz?
    İlk kelimeyi kaç yaşında okuyup yazdınız, neydi o?
    •••
    İlk duanız hangisi?
    İlk secdeniz, ilk selâmınız, ilk şükrünüz hatırınızda mı?
    İlk iftarınız kimlerle idi?
    Onlardan kimler kaldı şimdi dünyada?
    İlk ezanı nasıl duydunuz, kim okuyordu, o sıra ne yapıyordunuz?
    ilk azarı kimden işittiniz?
    Taşıdığınız ilk yük ne idi?
    Katıla katıla ilk ne zaman güldünüz?
    İlk defa hangi yoksulu, kimsesizi, çaresizi düşündünüz?
    İlk yardımınız kimedir?
    •••
    Bir tutam çiçekle ilk nerede konuştunuz?
    Güneşi bulutu, yağmuru ilk nerede tanıdınız?
    İlk kar yağışına nerde şahitsiniz, ilk nasıl üşüdünüz, nasıl ısındınız?
    İlk defa nerede kayboldunuz?
    Asıl önemlisi, ilk öptüğünüz el kimindi?
    İlk uyuyamadığınız gece, çabuk geçen ilk günü biliyor musunuz?
    Yere, yola tarlaya, betona ilk düşüşünüz aklınızda mı?
    Burnunuz ilk ne zaman kanadı?
    Hüngür hüngür ağladığınızda kaç yaşındaydınız?
    Oynadığınız ilk bebek, ilk oyuncak, nasıl bir şeydi?
    Güneşin doğuşunu ilk hangi yıl gördünüz?
    •••
    İlk kurduğunuz hayâl nasıldı? Para mı, iş mi, gezi mi düşündünüz?
    İlk düğüne kiminle gittiniz?
    İlk taşıdığınız tabut kimindi?
    İlk teselli ettiğiniz dostu hatırlıyor musunuz?
    Kana kana içtiğiniz ilk su, ilk serin ayran, yediğiniz ilk şeker bilinir gibi mi?
    İlk döğüştüğünüz çocukluk arkadaşınızın adı? İlk kiminle barıştınız?
    İlk çıktığınız dağ hangisi?
    Otobüse, trene ilk binişiniz, ilk hoşçakal deyişiniz, ilk yapayalnız kalışınız... İlk öksürüşünüz, başınızın ilk ağrıyışı, ilk hasta yatışınız... İlk iyi oluşunuz, dünyayı seviverişiniz ile ilk hayranlıklarınızı yeniden yaşamak ister misiniz?
    İlk kimi kandırdınız?
    Sizi ilk defa kim aldattı, ümitlendirdi, sevindirdi?
    Küplere ilk hangi çağda bindiniz?
    İnanmanın büyüklüğünü ilk ne zaman keşfettiniz?
    İlk defa ne vakit şu dünyada bir yeriniz olduğunu hissettiniz?
    İlk defa ne iken ve nerede iken var ile yok arasındayım dediniz?
    Kendinize, ömrünüze, çevrenize karşı ilk sıkı hesapları yaptığınız günü andığınız oluyor mu?
    Karanlıkta ilk kalışınız, günü ilk özleyişiniz hangi zamandı?
    Evden ilk ayrılışınızdaki heveslerle tadlanmış kuytular; ilk geri dönüşünüz, ilk ziyaretiniz ve kendi yuvanıza ilk yabancımtırak kalışınız pek mi uzaklarda?
    İlk büyüyüşleriniz ve cıngıllı yürüyüşlerinizi hangi esintilerle süslemiştiniz?
    İlk sevgileriniz, ilk sevilmeleriniz dün gibi mi, çok mu ötede?
    İlk ne zaman yaşadınız?
    alıntı

  47. 2007-11-06 #47
    508 - LaLe'nin Gönül Bahçesine Esintiler



    Gülme Goncam.



    Ey kışa baharı müjdeleyen, güzelliğiyle gönülleri cezbeden ve asırlar öncesinin buğusuyla âşıkları mest eden; nuruyla karanlık dehlizlerde boğulanlara yol gösteren goncam, sen açılıp güle devşirme.
    Sana kapanmak yaraşır, sakın diğer çiçeklere imrenme. Sana farzdır gizlenmek mabedinde.
    Yapraklarını açıp nice gözlerle meşk etme hevesinde misin? Gel vazgeç gonca gülüm, gel vazgeç! Yaprakların dökülmeye başlarken hangi hayran nefesi duyarsın sinende?
    O zaman kimse koklamaz ruhunu goncam. Farkına bile varmazlar, üstüne basıp çiğneyiverirler umarsızca. Ve sonra onlar yeni goncalar hevesinde sarhoş olurlar. Gel sen hep gonca kal...
    ***
    "Örtün" emri karşısında bir an duraksamadan etekliğini başına geçirme aşkında olan silsilenin rind-i şeydası. Senin de ruhunu örten yaprakların varmış, onları açıverme. Ruhsuz beden "et"ten ibarettir. Beden giysin ruhuna dar mı geldi goncam? Lütfen goncam sen bedenini ruhsuzluğa terk "et"me. Yazık edersin kendine...
    Hazineler okyanusun derinliklerinde keşfedilmeyi bekler. Binler onu keşfetmeye heves eder de yalnız bir kişi o cevheri elde eder.
    Bugünden gözleri doyurup değerini düşürme. Bülbülünü tazeliğinden mahrum etme. El, kol, bacak, gövde peki değerin söyle nerede?
    Bugün övündüklerin yarın çürüdüğünde ruhuna ıstırap basacaksın. Nazenin fıtratın, titrek ruhun bunlara alışkın değilken nasıl bir gafletle bu serginin nadide parçası olma gayretiyle çırpınırsın!
    Seni senden daha iyi bilen ve o güzellikleri sana verene isyan etme. Gonca gülüm bari sen nisyan etme!
    Taabbûdi bir itaat başına taç olsun. Gönlünü secdeye eğdir her şeyden önce. Gözyaşlarını yüzdür dua iklimlerinde. Zamanın son diliminde sen diğerlerine benzememekle övün goncam! Sen hayânla övün. Başkalarına benzeme hastalığına senin haysiyetli ruhun da kapılmasın.
    Yaşadığın gibi inanma. İnan ve yaşa! Gel vazgeç sen "gül"me goncam. Ağırbaşlı bir edayla sen hep saklı kal. Açılma vaktinin duası kabul olur elbet sen sabırla acıyı ruhuna sar.
    Giyin, denmedi sana goncam yapraklarınla "örtün". Anla artık, o senin fıtratına basılmış mührün. Hayadır sana bahşedilmiş en münevvir örtün. Goncam, sen özenme güllere, güller sana özensin. Gonca gülüm bahar bahçelerinde sen binlerce gül-i rânâ 'dan daha güzelsin...



    alinti


    Güncelleme : 2007-11-06
  48. 2007-11-08 #48

    Sen Bilme

    İçim acıyor...Ne tarif edilmez bir duygu bu...Yerini belli edemiyorum..."Sol yanım" diyemiyorum mesela...İçim işte...Her zerrem, her nefesim...İçim acıyor, dayanamıyorum..Nasıl tarif edilir bilmem ki... Hem tarif etmeye gerek var mı ki.. "İçi acıyan" anlar ancak bendeki bu hali...

    Gökyüzüne bakıyorum...Hilal çıkmış bu akşam...Ama her zaman karşısındaki yıldızı kollarıyla sarar gibi duran hilal, bugün sırtını dönmüş yıldıza...Hilal küskün, yıldız üzgün...Sanki onlar bile beni anlatıyor,onlar bile halime tercuman...Bu ıssızlık, bu yalnızlık ne yaman!...Ne çöle benzer halim, ne okyanusa...Hani okyanus çöle yağsa belki çiçek açar da, bir ot bile yeşermez gönlümün umut dağında...

    Bitişleri içiyorum yudum yudum...Elimden gelse, becerebilsem, bir gün boyu uyurdum...Uyur ve unuturdum...Lakin olmuyor, uykular firari...Geceler,bitmek bilmez karanlık, bir ânı asır misâli...Sabah olsun diye yalvarıp duruyorum...Hayallerimi gecenin bağrına dolduruyorum ve şafak sökmeden hepsini vuruyorum...Güneş doğuyor ,lakin gönlüme değil...

    Kalemi elime almışım farkında olmadan...Bakıyorum ki yazmaya başlamışım...İstemiyorum...Hele sana yazmayı hiç istemiyorum...

    Kendi ırmaklarım, kendi içime çağlasın artık

    Kendi bendlerimi yıkayım

    Hasretlerim yaralarımı dağlasın

    Kendi gözlerime bakayım

    Ve gözlerim halime ağlasın

    Kendi şehirlerim viran olsun

    Kendi kendime öleyim

    Kalemim kendimce sussun...

    Ve sen bilme....

    Sen bilme depremlerimi

    Görme içimde çöken viraneleri

    Harap bahçelerimde baykuşlar öter şimdi

    Cemreler düşmez yüreğime

    Kışın hükmü sürer ebedi

    Sen bilme iç acılarımı...

    Bilme gönül sancılarımı...

    Ve sen görme gözyaşlarımı...

    Sen üzülme../


    alıntı


  49. 2007-11-08 #49
    Sen Bilme

    İçim acıyor...Ne tarif edilmez bir duygu bu...Yerini belli edemiyorum..."Sol yanım" diyemiyorum mesela...İçim işte...Her zerrem, her nefesim...İçim acıyor, dayanamıyorum..Nasıl tarif edilir bilmem ki... Hem tarif etmeye gerek var mı ki.. "İçi acıyan" anlar ancak bendeki bu hali...

    Gökyüzüne bakıyorum...Hilal çıkmış bu akşam...Ama her zaman karşısındaki yıldızı kollarıyla sarar gibi duran hilal, bugün sırtını dönmüş yıldıza...Hilal küskün, yıldız üzgün...Sanki onlar bile beni anlatıyor,onlar bile halime tercuman...Bu ıssızlık, bu yalnızlık ne yaman!...Ne çöle benzer halim, ne okyanusa...Hani okyanus çöle yağsa belki çiçek açar da, bir ot bile yeşermez gönlümün umut dağında...

    Bitişleri içiyorum yudum yudum...Elimden gelse, becerebilsem, bir gün boyu uyurdum...Uyur ve unuturdum...Lakin olmuyor, uykular firari...Geceler,bitmek bilmez karanlık, bir ânı asır misâli...Sabah olsun diye yalvarıp duruyorum...Hayallerimi gecenin bağrına dolduruyorum ve şafak sökmeden hepsini vuruyorum...Güneş doğuyor ,lakin gönlüme değil...

    Kalemi elime almışım farkında olmadan...Bakıyorum ki yazmaya başlamışım...İstemiyorum...Hele sana yazmayı hiç istemiyorum...

    Kendi ırmaklarım, kendi içime çağlasın artık

    Kendi bendlerimi yıkayım

    Hasretlerim yaralarımı dağlasın

    Kendi gözlerime bakayım

    Ve gözlerim halime ağlasın

    Kendi şehirlerim viran olsun

    Kendi kendime öleyim

    Kalemim kendimce sussun...

    Ve sen bilme....

    Sen bilme depremlerimi

    Görme içimde çöken viraneleri

    Harap bahçelerimde baykuşlar öter şimdi

    Cemreler düşmez yüreğime

    Kışın hükmü sürer ebedi

    Sen bilme iç acılarımı...

    Bilme gönül sancılarımı...

    Ve sen görme gözyaşlarımı...

    Sen üzülme../




    Güncelleme : 2007-11-17
  50. 2007-11-09 #50
    Sen benim hüzün yanımsın


    Sen benim hüzün yanımsın. Güneşin vurmadığı gölgede kalan yanım. Kimselerin bilmediği kendime sakladığım. En çok ayazda kalmış olup da rüzgara savuramadığım, alıp alıp defalarca sineme sardığım yanımsın. En çok kanayan yarama sarmaya çalıştığımsın. Sardıkça kanayan kanadıkça sardığımsın…

    Sen benim hüzün yanımsın. Her doğan günle bir kez daha ümidimi yıkan tarafımsın. "Olmadı olmayacak" dedirten hain düşmanımsın. "Ah çıksa gelse şimdi…" diyecek kadar kendimi kaptırdığım saflığımsın. "Çıksa ve gelse, alsa ve götürse…" diye çırpan kanadımsın. Ve her defasında kendime kırk kez söyleyip kırk kez yanıldığımsın.

    Sen benim hüzün yanımsın. Söküp atamadığım umut çiçeklerini gömdüğüm toprağımsın. Bahar gelir yeşerir diye yağmur, çamur, kar kış demeden suladığımsın. Olur da bir gün açarsın diye beklediğim sevdamsın. Sevda çiçekleri açar mı bilinmez ama umuduna umudumu bağladığımsın.

    Sen benim hüzün yanımsın. Dar vakitte bulup tez zamandaki kaybımsın. "Ne olur kal benimle" dedirtecek kadar yalvardığımsın. "Sensiz hayatı istemiyorum" diyecek kadar uçurumdan kendimi attığımsın. Geceyle gündüzümü, yanlışla doğrumu karıştıran arafımsın. Sahi sen benim soldan soldan vuran yanımsın.

    Sen benim hüzün yanımsın. Sensizken anlamını yitirdiğim hayatımsın. Bütün kelimelerime yüklediğim anlamsın. "Sen" diye başlayıp da bitiremediğim üç noktamsın. "Sen, sen ille de sen" diye durup durup nefes aldığımsın. "Sen varsan ben varım" dedirtecek kadar kendimi hiçe saydığımsın. Kaderi kaderime yazılsın diye her gün Yaratıcıya yalvardığımsın. Aklımda, yüreğimde ve duamda olansın.

    Sen benim hüzün yanımsın. Bakışına hasret kaldığım, sesine özlemle bağlandığımsın. Özlemim, hasretim, bakmaya doyamadığımsın. Bahtıma doğanımsın. Olmazsa olmazsımsın. Nefretim, öfkem, kinim, sevincim, umudum, düşüm, rüyam, hayalim en çok da ağlayan, en çok da ağlatan yanımsın…Sen tarifi imkansız aşkımsın. Cansın… Candasın… Canımdan öte canımsın.



    Güncelleme : 2007-11-17
  Okunma: 43601 - Yorum: 224 - Amp
Kullanıcı Oylaması: /5 -