Asya Hun Devletinin Özellikleri

 Asya Hun Devletinin Özellikleri


  Okunma: 13418 - Yorum: 6
  1. #1
    sponsorlu bağlantılar
    Merkez Ötügen olmak üzere Orhun ve Selenga nehirleri çevresinde kuruldu.

    Tarihte bilinen ilk Türk devletidir. Devletin kurucusu ve ilk hükümdarı Teoman'dır.

    Çinlilere karşı seferler yaptılar, Çinliler de bu seferleri durdurmak için Çin Seddi'ni yapmak zorunda kalmışlardır.

    Teoman'ın oğlu Meta Han döneminde; diğer Türk devletlerine de örnek olacak "onluk sistem"e dayalı ilk düzenli Türk ordusu kuruldu.

    Asya Hun Devleti'nin Yıkılışı

    Mete Han'ın ölümünden sonra oğulları ülkeyi iyi yönetemediler.

    Çin entrikaları ve bu devletle yapılan savaşlar ülkeyi zayıflattı.

    İpek Yolu'nun Çin kontolüne geçmesi nedeniyle Hun ekonomisi bozuldu.

    Artan Çin baskısı nedeniyle ülke iyice zayıflayarak Doğu ve Batı olarak ikiye ayrıldı.

  2. #2
    Hiung-nu'lar kendi belgelerini bırakmadığı için arkeolojik deliller dışında Çin kaynaklarına bakılmaktan çare yoktur. Hiung-nu'lar özelliklerinden bir kaç örnek:


    • Gençlerin önemsenmesi ve yaşlıları önemsenmemesi
    • Reisi vefat edince, yerine oturan oğlunun kendi anası dışındaki babasının kadınlarını alması

    Ancak bu özellikler sadece Hiung-nu'lar değil, diğer göçebe kabileler için de geçerlidir. Ayrıca bunların Çin medeniyetin ahlak anlayış ve mantığına aykırı olduğu için Çin kaynaklarında Hiung-nu'ların gelenek ve göreneklerinden bahsedilken eleştiri içerikli cümleler kullanılmıştır

    Hiung-nu'ların dini, Şamanizm ve Tanrı (Tengri) inancı olup, yılda üç kez büyük ayinî bayram düzenliyordu.

    Alkeolojik kazıların sonucuyla Hiung-nu'ların başkentinin Ulan Batur (Moğolca: Улаанбаатар; Ulaanbaatar)'un kuzeyinde bulunan Noin-Ula Kurganınında olduğu saptanmaktadır. Ve kurganlarından kazılan Hiung-nu'ların tekstillerin eski Fars ve Yunan kültürünün etkisi tespit edilmektedir

  3. #3
    Çin kaynaklarında Hun (Hiung-nu) devletinin yöneticileri Tanhu (Şanyu) olarak anılmaktadır. Bu kelimenin komutan yada imparator gibi bir anlamı olduğu tahmin edilir.

    Tanhu sözcüğü bir unvan olarak "sonsuz genişlik" anlamına gelmektedir. Hükümdarlık da kut anlayışı egemendi. Hükümdarlığın tanrıdan geçtiği görüşü vardı. Ülke, töre hükümlerine göre yönetilirdi. Şenyunun görevi, ülkede dirliği sağlamak, adaleti gerçekleştirmek, orduya komuta etmek, meclisi yönetmek olarak sıralanabilir. Hükümdarlık babadan oğla geçmektedir. Ülke oğullar arasında doğu, batı, merkez olarak miras bırakılmaktadır. Hükümdarın eşine "ka-tun" (hatun) denirdi. Yönetimde söz sahibiydi. Ülkenin doğusunu yönetmek üstünlük belirtisiydi.

  4. #4
    Asya Hun Devleti
    MÖ: 220-MS: 220

    Kurulduğu Yer: Hunlar, Orhun-Selenga ırmakları ve Ötüken bölgesinde yaşamışlardır.
    Kapladığı alan: Kuzeyde Sibirya; güneyde Tibet, Keşmir; doğuda Büyük Okyanus; batıda Hazar Denizi (18.000.000 km2).

    Başkent: Ötüken
    Kurucusu: Hunlar’ın bilinen ilk hükümdarı Teoman’dır (Tuman). Teoman M.Ö.220 tarihinde
    Hun devletini kurdu.
    Yükselmesi: Teoman’dan sonra yerine oğlu Mete (Mau-cun) geçti.(M.Ö 209)Onun teşkilatçılığı sayesinde devlet kuvvetlenmiş ve genişlemiştir. Mete, Hunlar arasında birliği sağladıktan sonra Moğolları ve diğer kavimleri itaat altına almıştır.
    Mete, Çinlileri de vergiye bağlamıştı.

    Not: Mete Han; Devleti en geniş sınırlarına ulaştırmıştır, tüm Türkleri tek bir bayrak altında toplamış, orduyu onlu sisteme göre düzenlemiştir.

    UYARI: Mete Han, Çinin kalabalık bir nüfusa sahip olmasından dolayı burayı işgal edip yerleşmenin Türkleri asimile edeceğini düşünerek vergiye bağlamayı tercih etmiştir.


    Zayıflaması: Mete Han’dan sonra yerine oğlu Ki-ok geçti. Ki-ok’un Çinli bir prensesle evlenmesi ve devletin ileri gelenlerin Çin ipeklerine düşkün olmaları, lükse dalmaları nedeniyle devlet zayıfladı. Bu durum Çinlilerin Hun devleti üzerindeki etkilerini artırdı.
    Yıkılışı: Nihayet Hun devleti MÖ: 58 yılında güney ve batı Hunları olmak üzere ikiye ayrıldılar. Batı Hunları MÖ: 35 yılında Çinlerin egemenliğine girdi.
    M.S:48 yılında güney Hunlar, kuzey ve güney olmak üzere ikiye ayrıldılar. Kuzey Hunları M.S.150 yılında Sien-pi’ler tarafından yıkıldı. Güney Hunları ise M.S.220’da Çin egemenliğine girdi.
    Not: Kuzey Hunlarından bir grup, Çin egemenliğine girmektense göç etmeyi tercih ederek Avrupa’ya gittiler.


    UYARI: 1- Çinliler ile Türkler arasındaki mücadelenin temel konusu ipek yolunun egemenliğidir.
    2- Hunlar, tarihte ilk defa bütün Türkler’i tek bir bayrak altında toplamışlardır.

    3- 3- Hunlarla ilgili ilk bilgiler, MÖ: 318 yılında Çin ile yapılan bir antlaşmaya dayanmaktadır.
    4- 4- Çinliler, Hun akınlarını durdurmak için MÖ:214 yılında Çin Seddini yaptılar.
    5- 5- Mete Han ilk defa orduda onlu sistemini oluşturdu.
    6- 6- Türklerin bilinen ilk teşkilatlı devletidir.

  5. #5
    Hunlarda Devlet Yönetimi

    Mete'nin oluşturduğu kavimler federasyonu, ilk göçebe Türk İmparatorluğu olarak Asya topraklarında kurulmuştur. Devlet, soyluluk derecesine göre hiyerarşi içine girmiş boy ve budun topluluğuna dayanırdı. İmparatora Büyük Tanhu adı verilir ve Tanhu'ya bağlı bir hassa birliği bulunur, bu birlik aracılığıyla tüm ülke yönetilirdi. Tanhu ve ailesi ülkenin en iyi sürülerine sahip olup, bu sürüler gene ülkenin en iyi otlaklarında beslenirdi. Tanhu'nun karargâhında bir merkez bürokrasisi gelişmişti ve saray bürokrasisinde okumuş Çinliler kullanılmıştı. Askeri yönetimde, Çin'e karşı savaşırken bile Çin'i bilen Çinliler danışman olarak çalıştırılmıştı. Hun İmparatorluğu, Türkler arasında ilk kez devlet niteliği gösteren bir birlik oluşturmuştu.

    204 - Asya Hun Devletinin Özellikleri


    Bozkırda, pek uzak köşelere dağılmış boyların yönetimi için boylar sol ve sağ olarak bölünürlerdi. Askeri örgütlenmede de sol ve sağ ayırımı uygulanır, sol genellikle sağa üstün tutulurdu; çünkü güneşi yücelten Türkler'de yüz güneye çevrilince sol güneşin doğduğu yerdir. Hunlar'da bu durum sol bilge elig ve sağ bilge elig olarak adlandırılırdı.



    Bunlar sol ve sağ kanat krallarıydı. Sol bilge elig Büyük Tanhu soyundandı ve veliahttı. Aynı zamanda sol ve sağ orduların komutanı da sayılan bu iki elig sağ ve sol boyların yönetimi ile ilgiliydi. Bunlar genellikle Tanhu'nun kardeş ve oğullarıydı. Çoğu düşman olan zorla bağımlı kılınmış bulunan boy ve budunları yönetebilmek için sağ ve sol eliglerin küçük oranda da olsa doğrudan kendilerine bağlı bir askeri güce ve büyük sürülerini otlatacak insanlara gereksinmeleri vardı. Bunu, onlara ayrılmış boy ya da budun yerine getirirdi. Göçebe sistemde toprak değil, boy ve budun paylaşılır, toprak ikinci planda kalırdı. Yerleşik feodal sistemde ise paylaşılan topraktı. Eligler bu çekirdek ordu ve boya dayanarak öteki özerk boyları yönetirlerdi. Onların hemen altında sağ ve sol doğru kralları vardı ki, Hunlar bunlara dört köşe adını verirlerdi. Daha alt köşede de altı köşe adını alırlardı.

    Hunlar'da Tanhu'nun boyundan başka ayrıcalıklı ve soylu sayılan dört boy daha bulunurdu. Çin kaynaklarına göre bu boyların ikisi sağda-batıda, ikisi de solda-doğudaydı. Bu soylu boyların, Doğu'ya ve Batı'ya doğru göç etmeleri, onların da beylerinin önderliğinde bağımlı boyların yönetimine katıldıklarını gösterir. Bu soylu boylardan hepsinin Tanhu soyuna akraba oldukları belirtilir.

    Ordu yalnızca soylu boyların ve köle olmayan özerk boyların sağlayacağı askerlere dayanmazdı. Savaşta yenilen ve köleleştirilen boylar da aynı biçimde asker sağlamakla yükümlüydü. Bu nedenle Mete Han bozkırda yüzyıllar boyu kullanılacak ve Cengiz Han zamanında geliştirilecek olan onlu düzenleme sistemini geliştirmişti. Ordu, her birinin başlarında şefleri bulunan 10,100,1000 kişilik bölümlere ayrılmıştı. Onbaşı, yüzbaşı, binbaşı, tümenbaşı deyimleri bu düzenlemeden ileri gelmekteydi. Bu birlikler boylar çerçevesinde gerçekleştirilirdi. Büyük aile 10, boy 100, budun ise 1000 asker sağlamakla yükümlüydü. Bazen bu rakamlar boyların ve budunların durumlarına göre değişmeler gösterebiliyordu. Bu türlü birimler Tanhu'nun, ili 24 changa ayırmasıyla bütünleşebilirdi. Tepede sol ve sağ eligler ve her iki kanatta da onbirer askeri şef vardı. Toplam sayıları iki elig ile birlikte 24'tü. Bu 24 şef içinde kağan soyundan gelen prensler ile büyük askeri şeflerin karmaşık bir hiyerarşisi bulunmaktaydı. Şefler derecelerine göre az çok kalabalık bir askeri birliğin komutanı olurlardı.

    Diğer yandan, askeri sistem mülki yönetimin de temelini oluşturmaktaydı. Bu sistem akrabalığa dayalı sistemi yıkarak merkeziyetçi bir yönetim getirmişti. Hun devletinde boylar merkeziyetçi bir yapıda yaşamışlardı. Askeri şef, genellikle komuta ettiği askerlerin beyi idi. Bazen, kavim kökünden kopmuş askeri şefler kullanılmışsa da, yöresel beyler yönetimindeki boy örgütlenmesi ve boy dayanışması eskisi gibi olurdu. Barış zamanında bir boyun askerleri geleneksel beyinin yanında çobanlık yapardı. Hem beylerine, hem de beylerinin aracılığıyla Hun devletine vergi öderdi. Boylar sistemi ile Hun devletinin yönetim düzeni geniş ölçüde birbirine girmiş ve özdeşleşmişti. Hun devlet örgüsü kavim sisteminin üzerine akıllıca örtülmüş bir örtüydü. Düzenli toplanan bir kurum olmamakla beraber boy ve budunların işleriyle imparatorluğun politikası arasında eşgüdümü sağlamak için zaman zaman toplanan kurultay kağan ailesini, büyük askeri şefleri, boy ve budun beylerini biraraya getirirdi. (Kagan'ın otoritesi ve kurultayın gücü konusundaki bilgilerimiz genel düzeyde ve yetersizdir.) Ekonomik işler ve askeri seferler iyi gittiği sürece Tanhu ve devlet güçlü görünürdü. Çin ve Türkistan yiyecek göndermeyince devletin ve imparatorun durumu sarsılır ve bu durumda, bağımlı yaşayan boy ve budunların merkeze karşı ayaklandıkları sık sık görülürdü. Eldeki bilgilere göre Hun devleti, vergi ve asker sağlamakla yetinen ve bağımlı boy ve budunların iç düzenlerine pek az dokunan, ince bir bürokrasiye ve hiyerarşik biçimde sıralanmış boy ve budunlara dayanırdı. Köle durumundaki boylar bile vergi ve hizmet yükümlülükleri dışında özerkliklerini korurlar ve kendi ekonomik uğraşlarını sürdürürler, kendi hayvan sürülerini yetiştirebilirlerdi. Bozkırda bir süre sonra boylardan birisi büyüyerek diğerlerine egemen olurdu. Efendi-köle ve boy ilişkisi bir sömürü düzeninin varlığına karşın geçici bir durumdu. Boylar içindeki gelişmeler, soylular ve karabudun ilişkisi önemli ve anlamlıydı. Nitekim, Tunguzlar örneğinin gösterdiği üzere, köle boyların beyleri ve ileri gelenleri de, Hun beyleri ve askeri şefleri arasında yer alırdı.

  6. #6
    Hunlarda Kültür ve Sanat

    Hunların yaşamı ve ülkelerinin özellikleri, kendilerine özgü bir kültür yaratmıştı. Hunların disiplinli yaşamlarından, sonraki Türk toplum ve devletlerini kuracak bir çekirdek meydana geldi. Türk tarihinin temelini Hun devletinin yarattığı düzen ve inanç oluşturuyordu. Altay dağları ve yöresi Hunlar aracılığıyla ilk Türk kültür ve sanatının yeşerdiği merkez oluyordu. Altay dağlarında rastlanan zengin kurganlar bunun en açık göstergesidir. Ölülerin eşyaları ile beraber gömüldükleri mezarlara kurgan adı verilmekteydi. Düz kılıçlara karşılık Türklerin yaptıkları eğri kılıçlara kurganlarda çokça rastlanmıştır. Göktanrı'ya inanan Hunlar her zaman güneşin doğduğu yer olan doğuya büyük saygı gösterirler ve törenlerini doğuya dönerek yaparlardı. Altayların kuzeyinde zengin altın madenlerinin bulunması, Hun kültüründe ve sanatında altın ve altından eşyaya ayrı bir yer kazandırmıştır. Orhun nehrinin yanında Hunlar kendi başkentlerini kurmuşlar ve sanat eserleri ile bu bölgeyi donatmışlardı.

    Altaylıların yerli dokuma tekniğinin yanı sıra Çin ipeklileri ve İran dokumaları da Hunların günlük yaşamına girmişti. Yünden yapılan keçeler dokuma tekniğinin önde gelen ürünüydü. Üzerleri çeşitli süslemeler ile kaplı keçeler değişik yerlerde kullanılıyordu. Süs resimleri arasında av sahneleri birinci plandaydı. Altay dağları ile Güney Rusya arasında her zaman bir kültür bağlantısı bulunmuş ve Kazakistan bozkırları bu iki bölge arasında bir kültür köprüsü görevi yapmıştı. Altay dağlarındaki Pazırık bölgesi Doğu ve Batı kültürlerinin kaynaşması ile yepyeni bir uygarlığa kavuşmuştu. Hunlar yeni bir kültürün yaratıcısı olarak tarih sahnesine çıkıyorlardı. Büyük İskender'le beraber Batı Türkistan'a gelen Yunanlıların motiflerini Hunlar alarak daha geliştirdiler ve değişik biçimler ortaya çıkardılar. Keçeler üzerindeki Yunan motifleri yanı sıra Hun sanatı içinde Çin motiflerine yer verilmiştir.

    Hun sanatında yer alan en önemli sahneler daha çok hayvan resimleri ve hayvan kavgalarıyla ilgilidir. Ayrıca, Hunlar her türlü hayvanın heykelini de yapmışlardır. Heykel yapımında daha çok bronz kullanılmıştır. Ancak tahtadan yapılmış hayvan figürlerine de rastlanmıştır. Yarı insan yarı geyik biçiminde, ruhları temsil eden çeşitli heykelcikler de görülmüştür. Türklerin kutsal saydıkları geyik Hun sanatının önde gelen figürleri arasında yer almıştır. Altay dağlarında görülen hayvanlar ile savaş sahnelerinin din açısından da bir anlamı vardı.

    Altay bölgesi Hunlar sayesinde ilk Türk kültürünün doğduğu ve kişilik kazandığı merkez olmuştur. Hayvan resimlerinin yanı sıra, göktanrıcılık nedeniyle bolca gökyüzü resimleri de yapılmıştır. Çünkü onların gökleri Çin ve Hindistan'da olduğu gibi bulutlu ve karanlık değildi. Ay ve yıldızlar eski Türk kültüründe simgesel anlama sahiptiler. Gökteki yıldızlara bakarak yollarını bulurlar, iklimin değişip değişmeyeceğine karar verirlerdi. Türkler göğe önem vermişler, bütün ufukları kaplayan göğün kendisinin de bir Tanrı olduğuna inanmışlardı. Yerle bağlantıları yalnızca at ayakları ile kuruluyordu. Hunlara göre göğün bir ortası bir de deliği vardı. Kutup yıldızına demir kazık adını vermiş ve bu yıldızı göğün ortası olarak benimsemişlerdi. Dünya ile göğün bu demir kazığın çevresinde döndüğünü varsayıyorlardı.

    Hunlar devrinde Tanrı Dağları bölgesi, Altaylar' dan daha yoksuldu. Bu yüzden Tanrı Dağları'ndaki buluntular Altaylar'dan daha az olmasına karşılık iki bölge kültürü arasında büyük benzerlikler vardır. Altaylar'da hangi kültür dönemi başlamışsa bunun etkisi çevre bölgelerde de gözlemlenmiştir. Altaylar'da başlayan demir çağı hemen civar bölgelere de yayılmıştır. Bu açıdan Hun döneminde Altaylar etkin bir kültür merkezi görünümündeydi. Orhun nehrinin kaynağı Büyük Hun Devleti'nin de başkentiydi. Orhun nehri ve civarı ilk Türk kültürünün en önemli belgeleri ile doludur. Bu belgeler incelenince Orhun bölgesinin dış kültür etkilerinin bütünüyle dışında kaldığı anlaşılmıştır.

    Orta Asya'da ilk Türk kültürünün yaratıcısı olan Hunlar bu kültürü gittikleri bütün bölgelere beraberlerinde götürmüşler ve egemenlikleri altına aldıkları tüm bölgelerin halkına bu kültürü aşılamışlardır.

  7. #7
    Hunların Yaşamı

    Hunlar bulundukları bölgenin özellikleri nedeniyle göçebe bir yaşam biçimi içindeydiler. Göçebeliğe önem veren Hunlar, kalelerin ve kalıcı merkezlerin güvenliliğine inanmıyorlardı. Bozkırlarını her terk edişte, zengin bir yöreye yöneliyorlardı. Geldikleri gibi, bir süre sonra gidince arkalarında yıkıntılar ve korku bırakıyorlardı. Onlara kum cehenneminden çıkmış şeytanlar, insan görünümünde büyücüler gözü ile bakılıyordu. Kürkten elbiseleri, kısa boyları, soluk yüzleri ve çekik gözleri ile gerçekten görenlere dehşet veriyorlardı. Sınırlardaki toplumları her zaman yağmalıyorlardı. Her istedikleri anda, imparatorluğun sınırlarını aşıyorlardı. Gözüpek ve acımasız bir halk olarak o dönemde her ülkede korku yaratmışlardı. Hunlar genellikle Çinlilere çok kızıyorlar ve onları yok etmek için her zaman fırsat kolluyorlardı. Hunların genel yaşamları göçebelik olduğundan, kuraklık veya iklim değişikliği gibi durumlarda hemen atlarına atlayarak civar bölgelerin yerleşme merkezlerini yağmalıyorlardı.

    Hun ülkesinde ticaret, ancak belirli kentlerde yapılırdı. Halkın büyük kısmı yaylak ve kışlak ardında göçebeliği sürdürürdü. Hayvancılık ve avcılık en önde gelen uğraşlarıydı. Bütün göçebe toplumlar yiyecek, giyecek, barınak ve göç araçlarını kendileri sağlarlar, buna karşılık yerleşik komşularından tahıl, baharat, pirinç, çay gibi şeyler alarak kendi malları ile takas yaparlardı. Göçebelik birçok bakımlardan yerleşik topluluklardan ve çiftçilikten daha üstün özellikleri olan bir yaşama biçimiydi.

    Başta hayvan yetiştirmek, ehlileştirmek; bitkilerin ekilmesinden, hasatından daha zor, emek, enerji ve deney isteyen üstün bir sanattı. İş yalnızca ehlileştirmekle bitmez, hayvanlara durmadan otlak ve yeşillik aranır, yedirilir ve bu emeğe karşılık süte, ete ve yüne kavuşulurdu. Bu güç yaşam koşullarında çobanlık hüneri ile beraber askerlik yetenekleri artar, sorumluluk, ileri görüşlülük, fiziksel ve ahlaksal gelişmeler güçlülük kazanırdı. İç Asya'nın bozkırlarında atlı bozkır kültürü, yüzyıllar boyunca geleneklerini korumuştur.

    Bozkır yaşamı içinde, atın önde gelen bir yeri bulunuyordu. Türk boyları arasında en çok ata binenler Hunlardı. Çin kaynakları onların daha küçükken, koyunların sırtında fare, gelincik ve kuşlara, daha büyüdüklerinde tilki ve tavşanlara ok attıklarını anlatır. Genç yaşlarda bozkırın zor koşulları içinde bilinçli bir hazırlık dönemi geçirirler, delikanlılık çağında tüm silahları ustalıkla kullanan zorlu birer cengâver olurlardı. Hunlar at sırtında alışveriş yaparlar, yemek yerler ve uyurlardı. Bizanslılar Hunlarla yaptıkları görüşmelerde onların eyerden inmek istemedikleri için konuşmaların at sırtında yapıldığını anlatmışlardır. Gezginler, yazdıklarında Hunların ata olan bağlılıklarını ve at ile iç içe yaşamlarını geniş bir biçimde anlatırlar.

    Pazırık bölgesindeki kazılardan Hunlarla ilgili çok şey elde edilmiştir. Hunlar birkaç çeşit çadır kullanmışlardır. En ilkeli, sırıkların birbiri ile çatışarak konik bir biçim meydana getirenidir. Konik yapısı olan karkasın üzeri keçe örtü olmadığından, karaçam veya kayın ağacı kabuğu ile kaplanır. Bugün Altaylar'da sürülerini otlatan çobanlar arasında bu çadıra Çum veya Kapa adı verilir. Sırıklar konik biçimde toprağa konduğunda üzeri keçe bir örtü ile kapatılıyor, böylece sade ve çok pratik bir barınak elde ediliyordu. Kurganlardan bu çadırlarda kullanılmak üzere dikilmiş bezler çıkartılmıştır. Bu çadırlar öküz arabaları üzerinde bir yerden diğerine kolayca götürülebiliyordu. Hunlar, Göktanrı'nın gölgesinde konaklamayı arzu ettikleri her yerde bu çadırları arabadan indirerek kullanabiliyorlardı. Ayrıca yuvarlak kubbe tipinde büyük çadırlar da kullanılıyordu. Bu çadırlar hızla kurulup gene aynı hızla sökülebildiği için göçebe yaşam biçimine uygun düşüyordu. Bir baskın ve saldırıda, kolayca yer değiştirmek için bu çadırlar çok elverişliydi. Ayrıca hayvanları otlatmak için gidildiğinde de bu çadırlar kolayca kurulabiliyordu. Bu çadırlar daha sonraları ortaya çıkan göçebe evlerinin ilk çekirdeğini meydana getirmiştir. Mimarlıktaki kümbet düşüncesi bu kubbeli çadırlardan doğmuştur. Silindirik yapısı ve kubbemsi çatısı ile bu çadırlar en sert fırtınalara bile dayanabiliyordu.

    Yaylalar ve bozkırlarda Hun boylarının otlak ardında yer değiştirmeleri ilginç görünümdeydi. Hun süvarilerinin ardında öküz arabaları içinde halk yer değiştirirdi. Çeşitli takılar ve süs eşyası, hem atları hem de arabaları süslerdi. Çadır üzerinde ve sancak sopalarının uçlarında değerli madenlerden yapılmış hayvan biçiminde heykeller görülürdü. Arabaların arkasında ise hizmetçilerle esirler ayrı bir grup olarak yürürlerdi. Sürüleri besleyecek otlaklara ulaştıklarında yarım saat içinde çadırlarını kurarlar ve yerleşirlerdi. Bir tehlike anında ise, çadırlarını daha da hızlı toplarlar ve yola çıkarlardı. Bozkırda dağınık biçimde yaşayan Hun topluluklarının başında kesinlikle bir başbuğ bulunurdu.

    Her türlü tehlikeye karşı askeri bir düzen içinde yaşarlardı. Savaşlar ve hayvan otlatma dışında zaman bulduklarında erkekler deri işçiliği, kemik, tahta ve madenden göçebe yaşamında her gün kullanılan çeşitli eşya yapımı ile uğraşırlardı. Kadınlar ve kızlar ise yemek ve çocuk dışında halıcılık ve keçe yapımı için tezgâhların başında çalışırlardı. Türklerin dünya uygarlığına armağan ettikleri halıyı ilk kez bir Hun kadını yapmıştır. Eşinin atma değerli bir örtü olarak düşündüğü halı daha sonraları başka amaçlarla kullanılmış ve yaygınlık kazanmıştır. Atlarını süslemek, Hunların vazgeçilmez tutkusu idi. Atların süslemesinde en çok koşum takımı ve eyerin hayvan figürleri ile bezenmesine ağırlık verilirdi. Çadırların kurulduğu yurdun içinde başbuğa bağlı bir düzen hüküm sürerdi. Çadır sakinlerinin ve eşyalarının yerleri kesin olarak belirli idi ve hiç kimse bu yerleri değiştiremezdi. Aletler ve diğer malzemeler çadır duvarlarına asılırdı. Çadırın ortasındaki ocak yeri, hem evin ortası, hem de en kutsal yerdir. Çadır sakinlerinin yeri bunun çevresinde belirlenir. Ocağın arkasında yaşlı erkekler ve konuklar için ayrılmış bir şeref köşesi bulunur, bu yere başköşe anlamına gelen tor adı verilirdi. Burası zengin nakışlı halılarla kaplanırdı. Ocağın iki yanına geceleri döşekler yerleştirilir, sabah olunca bunlar kaldırılır, yüklük biçiminde toplanır, zengin nakışlı örtülerle süslü ve düzenli görünmeleri sağlanırdı. Giyim ve ev eşyasında, yetiştirdikleri hayvanların yünlerini kullanırlardı. Yün kendileri için gerekli her şeyi yapmalarına olanak veriyordu. Gereksinmelerin dışında gelenekler nedeniyle de yünü değişik alanlarda kullanıyorlardı. Özellikle kızların çeyizi için dokumalarda yünün önde gelen bir yeri vardı.