Muhteşem Padişah Hikayeleri

 Muhteşem Padişah Hikayeleri

  Okunma: 5074 - Yorum: 8
  1. #1
    sponsorlu bağlantılar
    OSMAN GAZİ'NİN RÜYASI

    Ebdal Kumral, tefekkür halindedir... Birden yanında Hızır
    aleyhisselâm beliriverir! Osman Gazi'yi kastederek. "O yiğidin
    istikbali çok parlak" der, "Var bul onu ve müjdeyi ver!"
    -Nasıl bir müjde?
    -Yakında rüyasını görür!..

    Ebdal Kumral, dergâha koşar. Vardığında sohbet başlamıştır.
    Bir köşeye sokulur, diz çöker. Bakın şu işe ki Osman Gazi de
    oradadır. Genç mücahid kelimesini kaçırmadan şeyhini
    dinlemektedir...
    "Toprağa bağlanın!"

    Edebâlî Hazretleri "Toprağa bağlanın!" der, "Su kullanın, ağaç
    dikin, bahçelerinizi elden geçirin." (Bunlar bu coğrafyada
    kalıcı olduklarına dair işaretlerdir) "Fukaraya sahip çıkın,
    âlimlere hürmet edin..."

    Gecenin ilerleyen saatlerinde Osman Gazi el öper, müsaade
    ister. Edebâlî hazretleri gözlerini kısar, geceyi dinler.
    Sonra nedendir bilinmez "Sabah ola hayrola" der, "gelin kalın
    burada!"...

    Bu diyarda ona itiraz ne mümkündür. "Başüstüne" der, baş
    eğerler. Derhal döşekler serilir... Osman Gazi ayağını uzatıp
    yatamaz. Zira odanın duvarında Mushaf-ı Şerif asılıdır... Bir
    köşeye bağdaş kurar, tesbihi ile baş başa kalır. Ama bir ara
    içi geçer, Edebâlî Hazretlerinin göğsünden çıkan bir nurun
    kendini kuşattığını görür. Sonra vücudu çınara döner. Dallanıp
    budaklanır ve çok büyür. Yaprakları bulutlara varır, kökleri
    kıtaları tutar. Dağlar ovalar, nehirler, şehirler... İnsanlar
    bölük bölük gelir gölgesine girerler. Huzurlu ve
    neşelidirler...

    Osman gazi rüyanın heyecanıyla gelir kendine... Müezzinin
    yanık sesi odayı doldurur. Mescide geçerler. Osman gazi
    rüyanın tesirindedir hâlâ. Ebdal Kumral sorar. "Ne oldu sana?"

    -Bir rüya gördüm hocam. Garip bir rüya!
    -İyi ya, işte fırsat. Şeyhimize arzeyle!..
    "Doğru söylüyorsun!"

    Osman Gazi, mahcup mahcup rüyasını anlatır. Edebâlî Hazretleri
    kısa bir tefekkürün ardından "Ey oğul. Sana müjdeler olsun!"
    der, "Göğsümden çıkan nur kızımdır (Bâlâ Hatun). Seni
    kuşatması evleneceğinize işarettir... Ağaca gelince: Sen büyük
    bir devlet kuracaksın. Evlatların adaletle hükmedecekler.
    Allahü teâlâ seni ve neslini insanların İslâm'la
    şereflenmesine vesile edecek...

    Ebdal Kumral heyecanlıdır. "Vallahi doğru söylüyorsun!" der:
    "Hızır aleyhisselamın bildirdiği müjde bu olmalı!"

    YÖNETİM NE ZAMAN ÇÖKER?

    Osmanlı'nın muhteşem zamanlarıdır. Kanunî Sultan Süleyman
    devletin akıbetini düşünür; günün birinde Osmanoğulları da
    inişe geçer, çökmeye yüz tutar mı diye. Bu gibi soruları çoğu
    zaman süt kardeşi meşhur alim Yahya Efendi'ye sorduğundan bunu
    da sormaya niyet eder. Güzel bir hatla yazdığı mektubu Yahya
    Efendi'ye gönderir.

    Mektupta "Sen ilahi sırlara vakıfsın. Bizi de aydınlat. Bir
    devlet hangi halde çöker? Osmanoğullarının akıbeti nasıl olur?
    Bir gün izmihlale uğrar mı?

    Mektubu okuyan Yahya Efendi'nin cevabı çok kısa ve
    şaşırtıcıdır; "Neme lazım be Sultanım!"

    Topkapı Sarayı'nda bu cevabı hayretle okuyan Sultan Süleyman
    buna herhangi bir mana veremez. "Acaba bu cevapta bizim
    bilmediğimiz bir mana mı vardır?" diye düşünür. Nihayet kalkar
    Yahya Efendi'nin Beşiktaş'taki dergahına gelir ve der ki:

    - Ne olur mektubuma cevap ver. Bizi geçiştirme, sorumu ciddiye
    al. Yahya Efendi şöyle bir bakar:
    - Sultanım sizin sorunuzu ciddiye almamak kabil mi? Ben
    sorunuz üzerinde iyice düşündüm ve kanaatimi size açıkça arz
    ettim.
    - İyi ama ben bu cevaptan birşey anlamadım. Sadece "Neme lazım
    be sultanım" demişsiniz. Sanki beni böyle işlere karıştırma
    der gibi.

    Yahya Efendi bu cevaptan sonra şu müthiş açıklamasını yapar:

    - Sultanım! Bir devlette zulüm yayılırsa, haksızlık şayi olsa,
    işitenlerde 'neme lazım' deyip uzaklaşsalar, sonra koyunları
    kurtlar değil çobanlar yese, bilenler de bunu söylemeyip
    sussa, fakirlerin, yoksulların, muhtaçların, kimsesizlerin
    feryadı göklere çıksa da bunu da taşlardan başka kimse
    işitmese, işte o zaman devletin sonu görünür. Böyle
    durumlardan sonra devletin hazinesi boşalır, halkın itimat ve
    hürmeti sarsılır. Asayişe itaat hissi gider, halka hürmet
    duygusu yok olur. Çöküş ve izmihlal de böylece mukadder hale
    gelir... Bunları dinlerken ağlayan koca sultan, söyleneni
    başını sallayarak tasdik eder. Sonra da Allah'a kendisini ikaz
    eden bir alim olduğu için şükreder. Bu türlü ikazlardan geri
    kalmaması için tembih ettikten sonra oradan ayrılır.


    sponsorlu bağlantılar
  2. #2
    ÖLÜSÜ CANLANDIRILAN PADİŞAH

    Çilekeş Osmanlı hükümdarı Çelebi Mehmet, babası Yıldırım
    Bayezid'in vefatından sonra, önce Amasyada hükümdarlığını ilan
    etmişti. Ona karşı savaş veren kardeşleri İsa Çelebi ve Musa
    Çelebi de sonunda mağlup olup idam edilmişlerdi. İşte bundan
    sonra Çelebi Mehmet Muhtasar Osmanlı Devleti'nin yeni
    hükümdarı olarak Edirne'de saltanat kurmuştur (Temmuz 1413).

    Onbir yıl süren ve şehzade kavgalarıyla geçen "Fetret Devri"
    bu suretle kapanmıştır. Çelebi Mehmed bütün gücüyle Osmanlı
    Devleti'ni toparlayıp güçlendirme gayretine girmiştir. Çelebi
    Mehmet son günlerinde Edirne civarında avlanırken, önüne çıkan
    bir domuza mızrak attığı sırada, vücudunda nüzul (felç) inerek
    attan düştü. Hasta yatağında vezirlerini çağırıp talimat
    verdi:

    "Tez ulu oğlum Murad'ı getirin. Ben artık yataktan kurtulamam.
    Murad gelmeden ben ölürüm. Memleket birbirine girer. Tedarik
    edin, benim vefatım duyulmasın." dedi.

    Henüz on yedi yaşındaki büyük oğlu Şehzade Murat, o sırada
    Amasya sancak beyi idi. Ona haber salındığında, Sultan Mehmet
    birkaç gün içinde vefat etti (Mayıs 1421).

    Şehzade Murat gelinceye kadar, padişahın ölümü 41 gün
    herkesten saklandı. Olaydan ancak birkaç kişinin haberi vardı.
    İç organları çıkartılarak ilaçlanan cenaze, elbisesi
    içerisinde sarayın penceresi önüne loş bir yere yerleştirildi.
    Arkasına adam konulup, elleri hareket ettirilerek, önünden
    geçen askerlere canlısı gibi gösterildi. Böylece kargaşa
    çıkması önlendi.

  3. #3
    BU MİLLETLE DÜNYA FETHEDİLİR

    İstanbul'un henüz fehedilmediği zamanlarda Edirne'de bulunan
    Sultan Mehmet, fetih hazırlıklarını yaparken diğer bir
    taraftan halkın durumunu kontrol etmeyi ihmal etmiyordu. Ona
    göre önemli olan milletin birlik beraberlik içinde olmasıydı.
    Bunu fetihin gerçekleşmesinin şartlarından biri olarak
    görüyordu. Sultan Mehmet bir sabah kılık kıyafet değiştirip
    pazara çıktı. Satılan malların kalitesini, fiyat durumunu ve
    esnafın hâlini kontrol etmek için, Edirne'nin çarşılarını
    gezmeye başladı. Sultan Mehmet, sokağın başındaki ilk dükkâna
    girdi.Selam verdikten sonra:

    - Bana yarım batman yağ, yarım batman bal ve biraz da peynir
    veriniz, dedi. Müşteriyi güleryüzle karşılayan esnaf, selâmı
    alıp memnuniyetle yarım batman yağı tarttı. Yağı verirken,
    karşısındakinin padişah olduğundan bihaber konuştu:

    - Ağam, dilerseniz bal ve peynir verebiliririm. Ancak ben bu
    yağı satarak siftahladım. Diğer isteklerinizi de daha
    siftahlamayan karşı komşumdan alırsanız memnun olurum. Bu
    duruma içten içe sevinen padişah karşı dükkana geçti. Yarımşar
    batman bal ve peynir istedi. Dükkân sahibi yaşlı adam balı
    tarttıktan sonra:

    -Allah'a şükür bugün de siftahımızı ettik. Ancak peyniri henüz
    siftah etmeyen komşumdan alırsanız sevinirim. Sultan Mehmet
    diğer dükkandan peyniri aldıktan sonra:

    -Bu millette bu yüksek ahlak varken değil İstanbul Dünya
    alınır. diyerek çarşıdan mutlu bir şekilde ayrıldı.

  4. #4
    KORKUSUZ ŞEHZADE

    Yavuz Sultan Selim henüz beş-altı yaşlarında bir çoçuktu.
    Amasya'daki sarayın bahçesinde ok talimi yapıyordu. Yay boyunu
    aşıyordu ama o bu yaşta attığını vurmaya başlamıştı. Babası
    Sultan II. Bayezit bir ağacın arkasında onu seyrediyordu.
    Yavuz son okunu da tam hedefe saplayınca, dayanamadı;
    saklandığı yerden çıkıp, oğluna sarıldı:

    -Allah gücüne güç katsın oğlum. Ama niçin yalnızsın? Küçük
    Selim hayretle:

    - Yalnız değilim ki Sultan babam; Allah her yerdedir! Aldığı
    cevap, Bayezit'i şaşırttı ama belli etmedi. Sarayın bahçesi
    ulu ağaçlarla süslüylü. Ormandan farkı yoktu.

    - "Oğulcuğum," dedi Sultan Bayezit, " tek başına buralarda
    dolaşma. Düşmanlarımız var. Allah korusun; san bir kötülük
    etmek isteyebilirler!" Selim duraklardı. Sonra, iki yaşından
    beri yanından ayırmadığı küçücük kılıcını çekip:

    - Pederim! Bu kılıcı süs için bağlamadık. İcap ederse
    kendimizi korumasını biliriz. Hem pederimizin korkusundan
    dünyanın öbür ucundaki düşmanın yüreği titrerken sarayın
    bahçesine girmeye kim cesaret edebilir? II. Bayezit, hayretten
    donakalmıştı. Onda kimsede olmayan bir şeyler vardı. Vaktinden
    önce gelişmiş, aklı boyunu aşmıştı. Selim'i, elinden tutup,
    saraya götürürken; "Hiç şüphem yok. Bu çocuk ilerde ne yapıp
    edip padişah olacak. Şimdiden ona tahtın yolunu açmalıyım."
    Böyle düşündü ya, gün gelip Şehzade Selim, istediğini almasını
    bildi ve Osmanlı'nın Yavuz Sultan Selim'i oldu.

  5. #5
    SEVEN INSAN NEYLESIN..
    Cihan padisahı Yavuz Sultan Selim, Şam yakınına otagını kurdurarak burada üç ay kadar kalmıs. Bir Türkmen kızı da, zaman zaman padişahın çadırına gelerek, otagın temizlik işlerini yapar, hünkâr çadırını tertibe ve düzene sokarak sıradan gündelik işlerle mesgul olurmuş. Yine bir sabah temizlik için geldiginde, Sultan Selimi görmüş. Türkmen güzelinin gönlü sultana, su gibi anîden akıvermiş gönlünü kaptırmış ona. '-Hani kalbin, her an bir halden baska bir hale geçmek, gibi anlamları da vardır ya- ' Zamanla kalbinin içini, ince bir sızı sarmış genç kızın ve baslamış kalbi için için göynümeye.

    Bir gün, gözü, hünkâr çadırının diregine ilişmiş. Diregin üst kısmına aşkın gücü ona, şöyle bir satır yazma cesareti vermiş:

    'Seven insan neylesin'

    Yavuz Sultan Selim, otagına yatmaya gelince, birden direkteki yazıyı farketmis,' Bu da ne ola ki' diyerek uzun bir muhakemeden sonra, bir vehim ve bin endişe derken. Almış eline çakıyı söyle bir satır da o kazımış aynı direkteki dizenin altına.

    'Hemen derdin söylesin.'

    Türkmen kızı, ertesi gün gelip baktıgında otagın diregine, sevincinden aglamış, o küçücük kalbi heyecandan gögsüne sıgmaz olmuş, yer de onun olmuş âdeta gök de. Fakat koskoca cihan sultanına ilân-ı aşkta bulunmanın, ateşle oynamak, ateş girdabına bilerek atlamak gibi ölümcül bir tehlikesi de varmış. 'Varsın olsun bu aşk, buna deger diye düşünmüş.'
    Aldıgı mesajı heyecanla hemen cevaplandırmaktan kendini alamamış ama yine de içinde bir korku kurdu varmış ki genç güzelin, yüregini her gün diş diş, burgu burgu kemiren... Aşkın gücü, zoru ve korkuyu nefes nefes yaşayan o gencecik yüregin imdadına yetişmiş derhâl. Bir satır daha yazmıs aynı direge:

    'Ya korkarsa neylesin'

    Yavuz sultan selim, akşam, çadıra döndügünde, not düştügü direkteki satır gelmiş aklına. Bakmış ve okumuş ki aşkın heyecanın ve korkunun karıştıgı, tezat dolu sözcüklerin buluştugu satırlar, bir mızrak gibi durmakta karşsında. Hemen o satırın altına bir mısra daha eklemiş, aşka yenik düşen koca padişah:

    'Hiç korkmasın söylesin.'

    Bir aşkın buluşan, karmaşık ve bulanık duyguları şöyle dizilmiş diregin üzerine:

    'Seven insan neylesin
    Hemen derdin söylesin
    Ya korkarsa neylesin
    Hiç korkmasın söylesin'

    Sabahın olmasını sabırla beklemis padisah. Seher vakti sırdaşı Hasancan'ı çagırtmış, derhâl bir emir vererek:' Biz dahi merak edip onu görmek isteriz tîz elden bu kızı huzura getirin.' Emir derhâl yerine getirilmiş ki Ahu gözlü, endamı hoş, alımlı, nazenin, ceylân gibi bir Türkmen güzeli. Hünkârın emriyle derhâl bir dügün alayı tertip edilmiş. Eglenceler, yemeler içmeler...
    Dügünün son gecesi, sırlarla dolu bu aşkın bilmecesi kader-i ilâhî tarafından çözülmüş, Çözülen bu kara baht çıkınından yayılan acı haber, şaşkına çevirmis herkesi, yer gök âdeta üzüntüye, mateme tutulmuş.
    Ahu gözlü Türkmen dilberinin 'Selim' diye çarpan saf ve küçük yüregi, bu büyük cihan sultanın aşkındaki sırrı kaldıramamış ve birden duruvermiş. O çadırın diregi, bu olayın canlı fakat ketum şahidi olmuş asırlardır. Bu dünya hayatında vuslat nasip olmadıgı gibi o gencecik yürege, buna fani alemde
    bir çare de bulunamamış. Bu hazin gönül çarpılmasının ve gönül yangınının sonunda derler ki: ' Koca hünkâr, aglamış' ve Türkmen kızına yaptırdıgı mezarın mermer taşına, şu dörtlügü kazdırarak, dünyaya, aşkın gücünün karşısındaki çaresizligini en güçlü orduları yenen koca hünkâr şöyle haykırmıs:

    ' Merdüm-i dîdeme bilmem ne füsûn etti felek
    Giryemi kıldı hûn ekşimi füzûn etti felek
    Şîrler pençe-i kahrımdan olurken lerzân
    Beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek.'

    'Bilmem ki gözlerime felek nasıl bir büyü yaptı ki
    Gözümü kan içinde bıraktı, aşkımı artırdı
    Benim pençemin(gücümün) korkusundan arslanlar(bile) titrerken
    Felek beni bir ahu gözlüye esir etti.'

  6. #6
    ALPARSLAN'IN MALAZGİRT'TEKİ NUTKU

    Cuma namazından sonra Sultan Alparslan, ordusuna şöyle hitap
    etti:

    -Kumandanlarım, askerlerim! Biz ne kadar az olursak olalım,
    onlar ne kadar çok olursa olsunlar, daha fazla bekleyemeyiz.
    Bütün Müslümanların minberlerde bizim için dua ettiği şu
    saatlerde kendimi düşman üzerine atmak istiyorum. Ya muzaffer
    olur gayeme ulaşırım, ya şehit olur cennete girerim. Büyük bir
    inançla söylenen bu heyecanlı sözlere askerler hep bir
    ağızdan:

    -Ey Yüce Sultan! Her zaman senin emrinde ve seninle olacağız,
    nereye gidersen oraya gideceğiz, diye haykırdılar. Sultanın
    üzerinde beyaz bir elbise vardı. Düşmana hücum etmeden önce
    son söz olarak askerlerine şunları söyledi:

    -İşte şehitlik kefenim, savaş meydanında ölürsem beni bu
    elbise ile gömersiniz. Bundan sonra Türk ordusu hücuma geçti.
    Cuma günü öğleden sonra başlayan savaş akşam üzeri sona erdi.
    Tarihin en büyük meydan savaşlarından biri olan Malazgirt
    Savaşı Türk ordusunun kesin galibiyeti ile sonuçlandı. Büyük
    komutan Alparslan'ın üstün savaş taktiği ve Türk askerinin
    cesaret ve kahramanlığı sayesinde elli dört bin kişilik Türk
    ordusu, kendisinden kat kat fazla olan Bizans ordusunu birkaç
    saat içinde kesin bir yenilgiye uğratmış ve büyük bir zafer
    kazanmıştı. Bu savaşta Bizans imparatoru Romen Diojen de esir
    alınmıştı. İmparator, savaşın galibi Büyük Türk hakanı
    Alparslan'ın huzuruna çıkarıldı. Alparslan imparatora çok iyi
    davrandı. Sultan Alparslan, imparator Diojene:

    -Zaferi sen kazansaydın bana ne yapardın?, diye sordu. Diojen:


    -Bir fırın hazırlatıp sana çok kötü davranacaktım, diye cevap
    verdi. Esir imparator, bu sözleri ile eline fırsat geçseydi ne
    kadar acımasız hareket edeceğini söylemekten çekinmemişti.
    Buna karşı bu büyük zaferin muzaffer komutanı Sultan
    Alparslan, Diojen'i affetti ve yanına muhafızlar vererek onu
    memleketine gönderdi. Alparslan bu davranışı ile insanlığa çok
    önemli bir ahlak dersi vermiş, Türk milletinin sahip olduğu
    üstün özellikleri göstermiştir.

  7. #7
    PADİŞAH'IN KAFTANI

    1517 yılında kazanılan Ridaniye zaferinden sonra kutsal
    topraklarda huzuru sağlayan Yavuz Sultan Selim ordusuyla
    birlikte İstanbul'a dönüyordu.

    Yolculuk sırasında, İbn-i Kemal adıyla tanınan Anadolu
    Kazaskeri ve ünlü bilgin Kemal Paşazade'nin atının ayağından
    sıçrayan çamurlar Padişah'ın kaftanını kirletti.

    Kemal Paşazade mahçup oldu, korktu ve ne diyeceğini şaşırdı.

    O'nun bu halini gören Padişah tebessümlü bakışlarla süzdükten
    sonra şöyle teselli etti:

    "Senin gibi bir bilginin atının ayağından sıçrayan çamur benim
    için şereftir. Vasiyetimdir ki, öldüğüm zaman bu kaftan bu
    haliyle sandukamın üzerine konsun!"

    Padişahın sırtından çıkardığı kaftanın çamurları temizlenmedi,
    öylece saklandı ve vasiyetine uygun olarak ölümünden sonra
    sandukasının üzerine örtüldü.

  8. #8
    PADİŞAH'IN EDEBİ

    Mısır seferine gidilirken ordunun korkunç Sina Çölü'nden
    geçmesi gerekiyordu. Kum fırtınalarının etrafı kasıp
    kavurduğu, gündüzleri dayanılmaz sıcaklara sahne olurken
    geceleri dondurucu soğukları davet eden bu çölü dünya da hiç
    bir ordu geçememişti. Yavuz Sultan Selim ordusuna moral verici
    sözler söyledikten sonra atını çöle sürdü.
    Herkes yanındaki suyu idareli kullanıyor, namazlar teyemmüm
    yapılarak kılınıyordu. Yolculuk böyle sürüp giderken Yavuz
    Sultan Selim'in bir ara atından indiği ve saygılı bir halde
    yaya olarak yürüdüğü görüldü. Herkes şaşırmıştı ama, kimse
    sebebini soramıyordu. Padişahın hiç yanından ayırmadığı Hasan
    Can durumu öğrenmekte gecikmedi. Padişah O'na şunları
    söylemişti:
    "İki cihan sultanı Peygamber Efendimiz önümüzde yaya olarak
    yürürlerken biz nasıl at üstünde olabiliriz Hasan Can?"






    BRE DOĞAN

    Kosova Meydan Savaşı'nda büyük bir bozguna uğrayan Haçlı
    orduları Macar Kralı Sigismund'un lideliğinde büyük bir birlik
    oluşturdular. Bu birliğe Avrupa devletlerinin hemen hepsi
    katılmıştı. 130 bin kişilik bir ordu ile Bulgaristan'a
    girdiler ve Doğan Bey tarafından korunan Niğbolu Kalesi'ni
    kuşattılar.
    Durumu haber alan Yıldırım Bayezıd harekete geçerek yardıma
    koştu. Kalenin çevresi tamamen kuşatıldığı için herkes merak
    içindeydi. Her ne olursa içerden bir haber alınmalı ve ona
    göre hareket edilmeliydi.
    Bunun için kafa yoran Yıldırım Bayezıd, hiç kimseye haber
    vermeden bu görevi kendisi yapmaya karar verdi. Gecenin
    karanlığından faydalanarak atını sürdü ve gitti.
    Niğbolu Kalesi'nin çevresi karanlıklar içindeydi. Kaleyi
    kuşatan Haçlı askerlerinin yer yer yaktıkları ateşler havadaki
    esrarengizliği bir kar daha arttırıyordu. Yıldırım Bayezıd,
    içki içe içe sarhoş olan devriyeler arasından geçerek kale
    duvarının yanına kadar geldi ve gecenin sessizliğinden
    yankılanan bir sesle haykırdı:
    "- Bre Doğan! Bre Doğan!.."
    Haçlılara teslim olmayı reddeden Doğan Bey her an tetikteydi
    ve meraklı bir bekleyiş içindeydi. Duyduğu bu ses merakını
    büsbütün arttırdı. Evet, yanılmıyordu; bu ses Sultan'ın
    sesiydi ama nasıl olabilirdi ki?
    O ses kale duvarlarında bir defa daha yankılanınca heyecan ve
    sevinç içinde karşılık verdi:
    "- Buyur saadetlü hünkârım!"
    "- Bre Doğan, halin nicedir?"
    "- Halimiz gördüğün gibi Sultanım. Elimizden geleni yapar,
    kaleyi düşmana vermeyiz!"
    "- Hele dayanın! İşte biz dahi geldik!.."
    Yıldırım Bayezıd geldiği gibi geri dönerken kale içinde adeta
    bayram vardı. Artık moraller yerine gelmiş, düşmana karşı olan
    dayanma güçleri artabileceği kadar artmıştı. Ya düşman?
    İçlerinde Yıldırım Bayezıd'ın kale duvarlarında yankılanan
    sesini duyanlar olmuş ama ne olduğunu anlayamamışlardı. Onlar
    o sırada, "Osmanlı Padişahı'nın kaçtığını" iddia ediyorlardı.
    İşi daha da ileri götürerek, "Mısır'daki Memluk Sultanı'na
    sığındığını" söyleyenler bile vardı. Durumu anladıklarında ise
    iş işten geçmişti. Ertesi gün Türk Ordusu, Niğbolu önlerinde
    dünyanın en büyük zaferlerinden birini daha kazandı

  9. #9
    çok güzel olmuş oy da verdim kısa iyi yani yaradı