Ergenekon Destanı - Türk Destanları

 Ergenekon Destanı - Türk Destanları

  Okunma: 14018 - Yorum: 8
  1. #1
    Ergenekon Destanı, "Büyük Türk Destanından bir parçadır. Türk kavimlerinden Göktürkler'i mevzu alır. Göktürkler'in menşeini açıklamak ister. Ergenekon Destanı'nın özeti şöyledir:

    Türk illerinde Göktürkler'e itaat etmeyen bir yer yoktu. Bunu kıskanan yabancı kavimler birleşerek Göktürkler'in üzerine yürüdüler. Maksatları öç almaktı. Göktürkler, çadırlarını, sürülerini bir yere topladılar. Çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince, vuruşma da başladı. On gün vuruştular. Göktürkler üstün geldi.

    Bu yenilgiden sonra yabancı kavimlerin hanları ve beyleri av yerinde toplanıp konuştular.

    Ergenekon Destanı  (Türk Destanları)"Göktürkler'e hile yapmazsak akıbet işimiz yaman olur," dediler.

    Tan ağarınca, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar.

    Göktürkler, "Bunların vuruşma güçleri bitti, kaçıyorlar," deyip arkalarından yetiştiler.

    Düşman, Göktürkler'i görünce, birden döndü. Vuruşma sonunda düşman, Göktürkler'i gafil avlayıp yendi. Göktürkler'i öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını ve mallarını öylesine yağmaladı ki, bir ev kurtulmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdi. Küçükleri kul edindi. Her düşman birini alıp gitti.

    Göktürkler'in başında İl Han vardı. Çocukları çoktu. Fakat bu uğursuz vuruşmada bir tanesi hariç, hepsi öldü. Kayı adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Han'ın Dokuz-Oğuz adlı bir de yeğeni vardı. Kayı ile Dokuz-Oğuz düşmana tutsak olmuşlardı. Fakat on gün sonra bir gece ikisi de kadınları ile beraber atlara atlayıp kaçtılar. Göktürk yurduna geldiler. Burada düşmandan kaçıp gelen çok deve, at, öküz ve koyun buldular. "Dört taraftaki illerin hepsi bize düşman. Gereği odur ki, dağların içinde insan yolu düşmez bir yer izleyip oturalım," dediler. Dağa doğru sürülerini alıp göç ettiler.

    Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine bir yoldu ki, bir deve veya bir at güçlükle yürürdü. Ayağını yanlış bassa yuvarlanıp parça parça olurdu. Göktürkler'in vardıkları yerde akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, meyveler, ağaçlar ve avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Hayvanlarının kışın etini yediler; yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye "Ergenekon" adını koydular.

    İki Göktürk prensinin Ergenekon'da çocukları çoğaldı. Kayı Han'ın çok çocuğu oldu. Dokuz-Oğuz Han'ın daha az oldu. Çok yıllar bu iki Hanın çocukları Ergenekon'da kaldılar. Pek çoğaldılar.

    Dört yüzyıl sonra kendileri ve sürüleri o kadar çoğaldı ki, Ergenekon'a sığışamaz oldular. Buna bir çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki, "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasından yol izleyip bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında her kim bize dost olursa, onunla görüşelim. Düşmanla vuruşalım".

    Kurultay bu kararı alınca, Göktürkler, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar, bulamadılar.

    O zaman bir demirci dedi ki, "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat madene benzer. Şunun demirini eritsek, belki dağ bize geçit verirdi". Göktürkler, varıp demircinin gösterdiği dağ parçasını gördüler. Demircinin tedbirini de beğendiler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın üstünü altını, yanını, yönünü böylece odun ve kömürle doldurduktan sonra, yetmiş deriden büyük körükler yapıp yetmiş yere koydular. Odun-kömürü ateşleyip körüklemeye başladılar,

    Tanrı'nın gücü ve inayeti ile ateş, kızdıktan sonra demir dağ eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak kadar yol oldu. O kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününün, kutsal saatini bekleyip bu yoldan Ergenekon'dan çıkmaya başladılar. Bu kutsal gün, ondan sonra Göktürkler'de bayram oldu. Her yıl o gün gelince büyük tören yapılır; bir parça demir alınıp ateşte kızdırılır. Bu demiri Önce Göktürk Ham kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver.

    Ondan sonra Türk beyleri de böyle yapıp bu günü kutlarlar.

    Ergenekon'dan çıkınca, Göktürkler'in ulu hakanı Kayı Han soyundan Börteçine, bütün illere elçiler gönderdi; Göktürkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Tâ ki, eskisi gibi bütün iller Göktürkler'in buyruğu altına girer.

    Kaynak:turktarih.net


  2. #2
    ERGENEKON DESTANI
    Kaçınız bilirsiniz, biz nerelerden geldik
    Atamız Kayan gibi, dağlardan akan seldik
    Bugün anlatacağım, geldiğimiz yerleri
    O dağları, taşları, ovayı, nehirleri
    İyi dinleyin beni, ki yaşayın o anı
    Öyle anlatayım ki, unutmayın o anı
    İyi bilin, öğrenin, anlatın unutmadan
    Tek sözü eksiltmeden, bir kelime katmadan
    l Han Kağan baştaydı, kuvvetliydi Gök Türkler
    Savaşa doymuyordu, heyecanlı yürekler
    Okunun ötmediği, kılıcın yetmediği
    Millet kalmış mıydı ki, tek mağlup etmediği
    Bir de Sevinç Han vardı, Moğolların başında
    Yaşını da bilirim, İl Han Kağan yaşında
    Diş geçirememişti, yiğit Türk çerisine
    İlerlemişti Türkler, Moğol içerisine
    Sevinç Han dayanamaz, mektup yollar dört yana
    Der ki: “Türkler düşmandır, hem bana hem de sana.”
    Toplanıp çevre beyler, varırlar bir karara
    Birleşmeli hep birden, açmalı Türk`te yara
    Haber alır İl Han`ım, geldi savaşın çağı
    Beş bin ordu birleşse, sönmez Türk`ün ocağı
    Gök Türkler yener yine, şaşırır karşı beyler
    Hele bir görün bakın, Sevinç Han şimdi neyler
    Bırakıp hayvanları, kaçar Moğol ordusu
    Bu ne anlama gelir, sorulmamış sorgusu
    Türkler başlar şölene, hem yeyip hem içmeye
    Ama Moğol uyumaz, gelir kanım içmeye
    Ani bir baskın olur, bir bir düşer Türk eri
    Her yan cesetle dolar, ayrık gövdeyle seri
    İki alp er çarpışır, adları Kayan, Tukuz
    Unutma biz bir yaydan, atılan dokuz okuz
    Kayan, kağan oğluydu, dağdan akan sel gibi
    Tukuz, kağan yeğeni, gökten esen yel gibi
    Gözlerinin önünde, yok oldu budunları
    Atlayıp da atlara, kaçtılar kadınları
    Kaçtılar dediysem ben, sanmayın ki korkudan
    Beyleri emretmişti, ar denilen duygudan
    Almıla idi biri, Bengül de ötekisi
    Gittiler Kutlu Dağ`a, at üstünde ikisi
    Kayan ve Tukuz, bitik; yığıldılar toprağa
    Türk`ün bu helal kanı, feda olsun bayrağa
    Sevinç Han geri döndü, Türkler öldü sanarak
    Bir kahkaha patlattı, manzaraya kanarak
    Derken bir kıpırdanma, Tukuz kalktı ayağa
    Taşıdı Kayan`ı da, kuytuda bir oyuğa
    Almıla ile Bengül, döndüler sonraki gün
    Ama kaçmalıydılar, öz vatanından sürgün
    Yiğitleri yaralı, halleri yok ölmeye
    Ne ölmeye hal kaldı, ne de bir tek gülmeye
    Kutle Dağ`a vardılar, kaldılar bir kaç gece
    İyileşti yiğitler, gezdiler gündüz gece
    Aradılar o kadar, sonunda da buldular
    Bu korkulu yaşamdan, sonunda kurtuldular
    Lakin bu yerin yolu, geçit vermez pek kolay
    O anda oluverdi, o ne muhteşem olay
    Bir bozkurt peyda oldu, düştü dördün önüne
    Yol gösterdi onlara, bu cennetin içine
    Öyle bir yer ki ora, Kök Tanrı`dan hediye
    Kapattılar geçidi, yağı bulmasın diye
    Dediler buraya ad, koyalım “Ergenekon”
    “Ergene”: “dağ kameri”; ve “diklik” demektir “kon”…
    Asena`nın kurtları, girdiler güzel yurda
    Hepsi duacıydılar, o yol gösteren kurda
    Kağan soyunda gelen, Kayan önderleriydi
    O demirden kurt başlı bayrak gönderleriydi
    Ergenekon onlara, yurt oldu tam dört yüz yıl
    Hatırla o günleri, sarhoşluğundan ayıl
    Dört yüz yıl çoğaldılar, yaşlıları ölürken
    Boy boy oldu Tukuzlar, Kayat ve de Türülken
    Tukuzlar ve Türülken, atalarıdır Tukuz
    Sonra da bu iki kol, oldular Dokuz Oğuz
    Kayat; soyu Kayan`ın, kağanlar hep bu boydan
    Çıkmadılar töreden, hepsi de aynı soydan
    Şölen yaptılar her yıl, anarak kutlu günü
    Unutmadılar bir an, ne yağıyı ne dünü
    Dört yüzüncü şölende, kağandı Börte Çine
    Türk`ün öç duyguları, bir başka coştu yine
    O savaşta olanlar, Gök Türk`üme ar gelir
    Sığmaz oldu tümenler, Ergenekon dar gelir
    Ama burdan çıkmanın, bir çaresi yok muydu
    Demirden dağı gören, o tarihte yok muydu
    Bütün halk arar oldu, kurtuluşun yolunu
    Gözler hep tarar oldu, hem sağını solunu
    Bir çocuk çoban vardı, yiğit Tirek adında
    O ne kaval çalardı, bu on yedi yaşında
    Bu Tirek çalmaz sanki, kavalıyla inlerdi
    Çalmaya başlayınca, bütün oba dinlerdi
    Kavalıyla dosttu o, üflerdi sevdasını
    Kattı Ergenekon`dan, bir çıkış arzusunu
    Gök gözlü bir kök böri, varıp geldi önüne
    Sonra yavaaaş yürüdü, bir çıplak dağ yönüne
    Tirek eve dönünce, anlattı demirciye
    Dedi: “Ey bilge kişi, bu kurt gelir de niye?”
    Demirci hazırlandı, sabah Tirek`le gitti
    Düştü kurdun peşine, dağ önünde yol bitti
    Anladı ki demirci, bu dağ saf demirdendir
    Ve bu gök tüylü böri, ulu Kök Tengri`dendir
    Dönüp anlattı Han`a, bütün bu olanları
    Demir dağı eritip, yol açmak planları
    Yığdılar odun, kömür ve devasa körükler
    Bu son umutlarıydı, çıkmalıydı Gök Türkler
    Dualar eşliğinde, yakıldı koca ateş
    Sonunda eridi dağ, sevindi bacıkardeş
    Bir öncü yolladılar dışarıya bakmaya
    Sabırsızdı Gök Türkler, öz yurduna akmaya
    Öncü giden dönünce, mutlu haber verince
    Tuğlar kalktı havaya, bu ereğe erince
    Çıkıp Ergenekon`dan, dost ile dost oldular
    Varıp atayurduna, yiğitçe öç aldılar
    Yüzlerce yıl solmadan, hep tomurcuk verdiler
    Dirlik düzen içinde, yaşayıp yeşerdiler
    Ateşte demir dövüp, her yıl hiç unutmadan
    Yaşattılar o günü, hem de hiç aksatmadan…
    ……….
    Ozan Çu-çu anlattı, size kutlu destanı
    Siz de anlatasınız, gence dostu düşmanı
    Sözümüz uzun oldu, lakin gönülden oldu
    Giden bir kaç dakika, yine ömürden oldu…

  3. #3
    Ergenekon Destanı

    Toplumların sözlü edebiyatında en önemli ürünler olan destanlar savaş, göç, doğal yıkım gibi olaylar nedeniyle söylenmiş, koşuk biçiminde öykülerdir. Ergenekon Destanı'nda bir savaşta soyları kırıma uğrayan Göktürkler'in korunaklı bir yer olan Ergenekon'a sığınmaları ve burada bir süre yaşayıp çoğaldıktan sonra demirden bir dağı delip buradan çıkışları anlatılır.

    Ergenekon Destanı'nın en eski biçimi Çin kaynaklarında yer almaktadır. Dilimize "Boz-kurt Efsanesi" olarak geçen bu söylencelerde Göktürkler'in bir bozkurttan türediği anlatılır. Destamn İslam dininin de etkisiyle değişmiş, daha yakın döneme ait ilk örnekleri 13. yüzyıl İlhanlı tarihçisi Reşideddin'in Câ-miü't-Tevarih ve 17. yüzyıl Hive hükümdarlarından Ebülgazi Bahadır Han'ın Şecere-i Tür-ki adlı yapıtlarındadır. Farsça yazılmış ra korku saldıkları bir dönemde başlar. Bu sırada Türkler'in başında İl Han, Tatarlar'ın olan Câmiü't-Tevarih'te yer alan destanın konusu kısaca şöyledir: Destan Göktürkler'in çok güçlü oldukları, öteki kavim ve boylabaşında ise Sevinç Han bulunuyordu. Aralarındaki bütün savaşları İl Han kazanmaktaydı. Sonunda Sevinç Han tüm öteki kavim ve boylan Göktürkler'e karşı birleştirerek İl Han'ın üzerine yürür. Türkler çadır ve sürülerini bir araya toplayıp çevresine hendek kazarak düş-manlannı karşılarlar. 10 gün süren savaşı Göktürkler kazanır. Bunun üzerine Sevinç Han öbür han ve beyleri toplayarak Göktürkler'i ancak hileyle yenebileceklerini anlatır. Ertesi gün Tatarlar çadır ve birtakım mallarını bırakarak kaçarlar. Türkler düşmanlarının güçsüzlükten kaçtıklarını sanarak onlan kovalamaya başlarlar. Ama Tatarlar geri dönüp savaşa girişirler. Sonuçta Türkler yenilir. Düşmanları Türkler'i öldüre öldüre çadırlarına kadar ulaşırlar. Büyükleri kılıçtan geçirip küçükleri tutsak alırlar.

    Savaşta İl Han'ın biri dışında tüm çocukları kendisiyle birlikte öldürülür. Aralanndan bir tek, o yıl evlenen küçük oğlu Kıyan ile yeğeni Negüs ölümden kurtulurlar, ama eşleriyle birlikte tutsak düşerler. Ne var ki, 10 gün sonra ikisi de eşleriyle birlikte kaçar. Yurtlarına dönerek deve, at, öküz ve koyunlardan kalanları alarak dağlara doğru giderler. Düşmanlarından saklanmak için ancak yabani koyunlann yürüyebildiği, bir yanı uçurum, çok dar bir yol bularak yüksek bir dağın boğazına ulaşırlar. Karşılarına içinde akarsular, kaynaklar, türlü otlar, çayırlar, meyve ağaçlan, çeşitli av hayvanları bulunan bir yer çıkar. Düşmanlarının ulaşması olanaksız olan bu yeri yurt edinerek Ergenekon adını verirler. Ergene "dağ kemeri", kon da "dik" anlamına gelmektedir.

    Ergenekon'da Kıyan ve Negüs'ün soyundan gelenler ve sürüleri 400 yıl boyunca öylesine çoğalırlar ki buraya sığamaz olurlar. Sonunda atalarından işittikleri Ergenekon dışındaki geniş ve güzel ülkeye gitmeye kararverirler. Önlerine dikilip kendilerine engel olan dağı aşıp geçmenin yollarını aramaya başlarlar. Ama tüm uğraşlara karşın dışarı çıkacak yolu bulmakta başarılı olamazlar. Sonunda bir demirci ustası dağda demir madeni gördüğünü, demiri eritirlerse yol açabileceklerini söyler. Akla yatkın bulunan bu öneriyi gerçekleştirmek için hemen çalışmalara başlanır. Tam 70 yere 70 tane kocaman körük yerleştirilir. Dağın tepesine ve yanlarına yerleştirilen odun ve kömürler ateşlenerek körüklenmeye başlanır. Bu güçlü ateş demiri eriterek bir yüklü devenin geçebileceği kadar yolun açılmasını sağlar.Ergenekon'dan çıkan Göktürkler'in başında Börte Çene vardır. Börte Çene bütün boylara haber salarak yurtlarına döndüklerini bildirir.


    Temel Britannica

  4. #4
    Ergenekon Destanı

    Ergenekon destanı, Göktürkler'in türeyişini anlatan bir Türk destanıdır. Genel olarak, düşman tarafından hile ile yenilgiye uğratılan Türklerin, Ergenekon Ovası'nda yeniden türeyip tekrar eski yurtlarına dönerek düşmanlarıyla çarpışmalarını anlatır.

    Efsanenin Sadeleşmiş Özet Hali: Türk illerinde Türk oku ötmeyen, Türk kolu yetmeyen, Türk'e boyun eğmeyen bir yer yoktu. Bu durum yabancı kavimleri kıskandırıyordu. Yabancı kavimler birleştiler, Türkler'in üzerine yürüdüler. Bunun üzerine Türkler çadırlarını, sürülerini bir araya topladılar; çevresine hendek kazıp beklediler. Düşman gelince vuruşma da başladı. On gün savaştılar. Sonuçta Türkler üstün geldi.

    Bu yenilgileri üzerine düşman kavimlerin hanları, beğleri av yerinde toplanıp konuştular. Dediler ki: "Türklere hile yapmazsak halimiz yaman olur"

    Tan ağaranda, baskına uğramış gibi, ağırlıklarını bırakıp kaçtılar. Türkler, "Bunların gücü tükendi, kaçıyorlar" deyip artlarına düştüler. Düşman, Türkler'i görünce birden döndü. Vuruşma başladı. Türkler yenildi. Düşman, Türkleri öldüre öldüre çadırlarına geldi. Çadırlarını, mallarını öyle bir yağmaladılar ki tek kara kıl çadır bile kalmadı. Büyüklerin hepsini kılıçtan geçirdiler, küçükleri tutsak ettiler.

    O çağda Türkler'in başında İl Kağan vardı. İl Kağan'ın da birçok oğlu vardı. Ancak, bu savaşta biri dışında tüm çocukları öldü. Kayı (Kayan) adlı bu oğlunu o yıl evlendirmişti. İl Kagan'ın bir de Tokuz Oguz (Dokuz Oğuz) adlı bir yeğeni vardı; o da sağ kalmıştı. Kayı ile Tokuz Oguz tutsak olmuşlardı. On gün sonra ikisi de karılarını aldılar, atlarına atlayarak kaçtılar. Türk yurduna döndüler. Burada düşmandan kaçıp gelen develer, atlar, öküzler, koyunlar buldular. Oturup düşündüler: "Dörtbir yan düşman dolu. Dağların içinde kişi yolu düşmez bir yer izleyip yurt tutalım, oturalım." Sürülerini alıp dağa doğru göç ettiler.

    Geldikleri yoldan başka yolu olmayan bir yere vardılar. Bu tek yol da öylesine sarp bir yoldu ki deve olsun, at olsun güçlükle yürürdü; ayağını yanlış yere bassa, yuvarlanıp paramparça olurdu.

    Türkler'in vardıkları ülkede akarsular, kaynaklar, türlü bitkiler, yemişler, avlar vardı. Böyle bir yeri görünce, ulu Tanrı'ya şükrettiler. Kışın hayvanlarının etini yediler, yazın sütünü içtiler. Derisini giydiler. Bu ülkeye Ergenekon dediler.

    Zaman geçti, çağlar aktı; Kayı ile Tokuz Oguz'un birçok çocukları oldu. Kayı'nın çok çocuğu oldu, Tokuz Oguz'un daha az oldu. Kayı'dan olma çocuklara Kayat dediler. Tokuz'dan olma çocukların bir bölümüne Tokuzlar dediler, bir bölümüne de Türülken. Yıllar yılı bu iki yiğidin çocukları Ergenekon'da kaldılar; çoğaldılar, çoğaldılar, çoğaldılar. Aradan dört yüz yıl geçti.

    Dört yüz yıl sonra kendileri ve süreleri o denli çoğaldı ki Ergenekon'a sığamaz oldular. Çare bulmak için kurultay topladılar. Dediler ki: "Atalarımızdan işittik; Ergenekon dışında geniş ülkeler, güzel yurtlar varmış. Bizim yurdumuz da eskiden o yerlerde imiş. Dağların arasını araştırıp yol bulalım. Göçüp Ergenekon'dan çıkalım. Ergenekon dışında kim bize dost olursa biz de onunla dost olalım, kim bize düşman olursa biz de onunla düşman olalım.

    Türkler, kurultayın bu kararı üzerine, Ergenekon'dan çıkmak için yol aradılar; bulamadılar. O zaman bir demirci dedi ki: "Bu dağda bir demir madeni var. Yalın kat demire benzer. Demirini eritsek, belki dağ bize geçit verir." Gidip demir madenini gördüler. Dağın geniş yerine bir kat odun, bir kat kömür dizdiler. Dağın altını, üstünü, yanını, yönünü odun-kömürle doldurdular. Yetmiş deriden yetmiş büyük körük yapıp, yetmiş yere koydular. Odun kömürü ateşleyip körüklediler. Tengri'nin yardımıyla demir dağ kızdı, eridi, akıverdi. Bir yüklü deve çıkacak denli yol oldu.

    Sonra gök yeleli bir Bozkurt çıktı ortaya; nereden geldiği bilinmeyen. Bozkurt geldi, Türk'ün önünde dikildi, durdu. Herkes anladı ki yolu o gösterecek. Bozkurt yürüdü; ardından da Türk milleti. Ve Türkler, Bozkurt'un önderliğinde, o kutsal yılın, kutsal ayının, kutsal gününde Ergenekon'dan çıktılar.

    Türkler o günü, o saati iyi bellediler. Bu kutsal gün, Türklerin bayramı oldu. Her yıl o gün büyük törenler yapılır. Bir parça demir ateşte kızdırılır. Bu demiri önce Türk kaganı kıskaçla tutup örse koyar, çekiçle döver. Sonra öteki Türk beğleri de aynı işi yaparak bayramı kutlarlar.

    Ergenekon'dan çıktıklarında Türklerin kağanı, Kayı Han soyundan gelen Börteçine (Bozkurt) idi. Börteçine bütün illere elçiler gönderdi; Türkler'in Ergenekon'dan çıktıklarını bildirdi. Ta ki, eskisi gibi, bütün iller Türkler'in buyruğu altına girdi.


  5. #5
    bu ne be biz size özet dedik bu kadar üzün yazılır mı
  6. #6
    Özet dedik, ne kadar çok yazmışsınız! Ama kısaltması kolay.
  7. #7
    özet yazın özeeeeeet bune roman yazmışsınız
  8. #8
    Ne kadar sinir insanlarsınız yazmış o kadar sen hala özet diyoruz bu ne diyorsun bunun özetini çıkartsa daha fazla hiç bir şey anlamazsın. Ellerine sağlık arkadaşım çok güzel özetler ;)
  9. #9
    emeğiniz için teşekkürler.