Peygamber Efendimizin Kızları

 Peygamber Efendimizin Kızları

  Okunma: 8702 - Yorum: 3
  1. #1
    Hz. Zeyneb (ra.)

    Hazret-i Zeyneb radiyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin ilk kizi ve ikinci çocugu… Kizlarinin en büyügü… Çocuk yasta Islâm’la sereflenen ilk genç kiz… Islâm’in ve imanin kaynagi, sevgi pinari babacigindan aslâ ayrilmayan çilekes bir iman eri… Annesinden aldigi üstün bir terbiye ile evi çekip çeviren, kocasina hizmette kusur etmeyen, becerikli, nezâketli ve isini bilen asil bir hanimefendi…

    O, Mekke’de dünyaya geldi. Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz henüz otuz yaslarinda idi. Hazreti Hatice (r.anha) annemizle evliligi üzerinden bes sene geçmisti. Ilk çocuklari Kasim’dan sonra ikinci çocuklari dünyayi sereflendirecekti. Dogacak çocugun ebesi Selma Hatun’du. Efendimizin evinde büyük bir heyecan vardi. Acaba erkek mi kiz mi olacakti? Aile efradi merakla beklemekteydi. Çok geçmeden bir kiz çocugu dünyaya geldi..

    Hz. Hatice annemizin evinde bulunan kadinlari bir hüzün aldi. Bu haberi nasil duyuracaklardi? Çünkü Cahiliye devri olarak bilinen o dönemde Araplar kiz çocuklarina hiç deger vermezlerdi. Onlardan birine; “Kiz çocugun oldu” haberi verilince içleri kederle dolar, yüzleri degisirdi. Iste Zeyneb böyle bir karanlik devirde dünyaya geldi. Fakat onun dogumunda mâtem olmadi. Kâinâtin Efendisine bu haber ulasinca aksine memnûn ve mesrûr oldu. Dogum müjdesi getirene tesekkür etti. Herkesin bekledigi gibi ke-derli bir tavir sergilemedi.

    O, fitraten piril piril bir ahlâka sahipti. Cahiliye devrinin çirkinliklerini hiç benimsememis, vahsîce yapilan hareketleri hiç tasvip etmemisti. Içkiden kumardan, kizlari diri diri gömmekten nefret ederdi. Toplumdan bu kötülüklerin kaldirilmasi için nasil ve ne tarz bir mücâdele verilmesi gerektigini düsünürdü. Bu sebebten kizi Zeyneb dogunca hiç üzülmedi. Rabbine hamdetti. Hatta “Ben kiz babasiyim” diyerek iftihar etti. Sevinçle, güleryüzle evine gitti. Yeni dogan kizini kucagina aldi ve Zeyneb adini koydu.

    Zeyneb gün geçtikçe büyüyordu. Evin içine nese saçiyordu. Kâinât’in Efendisi onun sahsinda babalik sevgi ve sefkatinin örneklerini veriyordu. Zira oglu Kasim vefat etmisti. Yillar sür’atle geçmekte Zeyneb büyümekte ve on yaslarina girmek üzereydi. Evde diger kardeslerine ablalik yapiyor, onlarin hizmetini görüyor ve anneciginin yükünü paylasiyordu. Hizmetiyle gelin olacak olgunluga ulastigini gösteriyordu. Teyzesi Hale’nin Ebü’l-As adinda kendisiyle yasit bir oglu vardi. Evlerine sik gelip giderdi. Zeyneb’teki nezâkete, güleryüze, isindeki beceriklilige ve olgun davranislarina hayran kalirdi. Hz. Hatice annemiz de yegenini çok severdi. Onun Zeyneb’e karsi ilgi ve sevgisi gözünden kaçmazdi. Evlilikte mutlu olabilmek de bu sevgiye bagliydi.

    Ebü’l-As Ibni Rebî herkesin güvenini kazanmis, kimsenin hakkini üzerine geçirmeyen, dürüst bir tüccardi. Sam ve Yemen taraflarina ticarete giderdi. Her dönüsünde teyzesine ve çocuklarina hediyeler getirirdi. Zeyneb de bu ilgiden ve hediyelerden memnun kalirdi. Ebü’l-Âs bu sekilde teyzesinin sevgisini kazanmisti. Birgün teyzesine evlilik konusunu açti. Zeyneb’e olan gönül yakinligini hissettirdi. Hatice annemizde bu talebi Efendimize arz etti.

    Resûl-i Ekrem (s.a.) bu istegin Zeyneb’e duyurulmasini söyledi. Kiza danismadan bir sey söylemek istemedi. Hatice annemiz bir firsatini bulup kizina meseleyi açti ve: “Zeyneb! Teyzeoglun Ebû’l-Âs evlilik konusunda senin adini andi, ne dersin?” dedi. Zeyneb bu konuda sessiz kaldi. Genç kizin sükûtu ikrardan kabul edildi ve hazirliklar basladi. Kisa zamanda dügünleri yapildi. Develer kesildi. Yemekler verildi. Rasûlullah (s.a.) ve ailesi gelin Zeyneb’i yeni evine kadar ***ürdü. Bir süre orada oturdular. Gelini yeni evine yerlestirip ayrildilar.
    Ebü’l-Âs sicak bir yuvaya kavusmustu. Zeyneb’i çok seviyordu. Mutluydu ve mesûddu. Ticaret için sefere çiktiginda Zeyneb baba ocaginda kaliyor ve annesine ev islerinde yardim ediyordu. Kocasi yine bir sefere gitmisti. Annesinin yaninda kalirken babaciginda büyük degisiklikler meydana gelmis ve sevgili babasinin Hira magarasindaki ilk vahyi alip eve dönüsüne sahid olmustu. Hatta hayretle annesine: “Ne oldu anne? Babamin durumunda bir degisiklik var.” demisti. Hz. Hatice annemiz de; babasina yeni bir vazife verildigini, melek Cebrâil’in gelip, Allah’tan emirler getirdigini anlatti. Son din ve son peygamber olarak babasina iman ettigini bildirdi. Zeyneb de; sizin inandiginiza ben de inanirim annecigim dedi ve birlikte kelime-i sehadet getirerek ilk müslümanlardan oldu.

    Ebü-l-As seferden dönüp Mekke’ye girince; yeni dinin geldigini ve yeni peygamberin Hz. Muhammed (s.a.) oldugunu duydu. Evine vardiginda hanimi Zeyneb’e ilk olarak: “Baban Peygamber olmus öyle mi?” diye sordu. O da: “Evet!.. teyze oglu, duydugun dogru. Ben de müslüman oldum.” dedi ve devam etti: “Vallahi sen de biliyorsun ki, babam güvenilir ve dürüst bir kimsedir. Bos yere konusmaz. Onun dogrulugunu Mekke’de tasdik etmeyen var mi? Ebûbekir, Ali, Zeyd de müslüman oldular. Ayrica senin akrabalarindan Osman ve Zübeyr de müslüman oldu. Ey benim sevgili efendim, ben inandim, sen de inanir misin?” dedi.
    Ebü’l-As garib bir tavirla sevgili esine bakti ve: “Vallahi baban bana göre kötü bir kimse degil. “Muhammedü’l-Emin”dir. O saka bile olsa yalan-yanlis seyler konusmaz. Ancak ben, karisini hosnut etmek için atalarinin dinini terketti dedirtmek istemiyorum”, diye cevap verdi. Haniminin inancina da müdahale etmedi.

    Zeyneb (r.anhâ) bir taraftan yeni gelen vahyi ögreniyor, ezberliyor bir taraftan da kocasinin imana gelmesi için sürekli duâ ediyordu. Firsat buldukça yeni gelen dinden bahsediyor ve onun gönlünü kazanmaga çalisiyordu. Bu duygu ve düsünceler içerisinde ona sevgi ve hürmetlehizmet ediyordu. Müslümanlar birer birer çogalmaya baslayinca müsriklerde babasina ve bütün müslümanlara iskence etmeye karar verdiler. Bunu duyan Zeyneb çok üzülüyordu. Fakat gün geçtikçe inananlar çogaliyordu. Mekke müsrikleri de siddet kullanmaga baslamislardi. Allah Teâlâ müslümanlari o zâlimlerin elinden kurtarmak için hicrette izin verdi. Sevgili babasi, annesi, kardesleri birlikte hicret ettiler. Zeyneb (r.anhâ) ise Mekke’de yalniz kaldi. Kocasi Medine’ye gitmesine izin vermedi.

    Zeyneb (r.anhâ)’ya bu ayrilik çok dokundu. Müsrik birisiyle evli olmasina çok üzülüyordu. Fakat sabirdan baska çaresi de yoktu. Zira hayat bir imtihandi. Bu sikintilardan ancak sabirla kurtulacagina inaniyordu. Allah her seye kâdirdi. Her seyi görüyor ve biliyordu. O’na tevekkül etti. O’na duâ ve niyazda bulundu. Sabretti, sebat etti ve neticeye erdi.

    Hicretten bir sene sonra idi. Mekkeli müsrikler Medine’de toplanan müslümanlara savas ilân etti. Kuvvetli bir ordu ile Bedir’e geldi. Müslümanlar sayi ve techizat bakimindan çok az ve zayifti. Ama Allah Teâlâ’nin yardiminin kendileriyle olduguna inaniyorlardi. Bu imanla meydana atildilar. Büyük kahramanliklar sergilediler. Allah Teâlâ görünmeyen ordulariyla müslümanlara yardim etti ve zaferi elde ettiler. Müsriklerin kimisi kaçti, kimisi esir alindi. Rasûlullah (s.a.) Efendimizin damadi Ebû’l-As da esirler arasinda idi.

    Iki Cihan Günesi Efendimiz Savastan sonra ashabini toplayip esirler hakkinda istisarede bulundu. Sonra vahiy geldi ve Esirler fidye karsiligi serbest birakilacakti. Ebû’l-As Mekke’de hanimi Zeyneb’e haber gönderdi. O da bir miktar para ile annesinin hediye ettigi gerdanligi, kolyeyi gönderdi. Bunlar Ebû’l-As’in fidyesi olarak Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz’in eline verildiginde çok duygulandi. Mahzun oldu. Ashâbina: “Eger uygun görürseniz bunu geri verelim. Bu Hatice’nin hatirasidir.” buyurdu.

    Ebû’l-As’a gerdanlik ve para geri verildi. Yalniz Mekke’ye vardiginda Zeyneb’i Medine’ye göndermek üzere söz alindi. Zira yeni gelen bir vahiyle: “Müslüman hanim, müsrik erkege haram kilinmisti.” (Mümtehime Sûresi: 10) O da söz verdi ve sözünde durdu. Mekke’ye varinca çok sevdigi Zeyneb’ini Medine’ye ugurladi.

    Zeyneb (r.anhâ) esyalarini toparlayip hazirligini tamamlayinca anneciginin kabrini ziyaret etti. Kizi Ümame ile birlikte kabrin basina vardi. Gözyaslari içinde, hiçkiriklara bogularak Kur’an okuyup dualar ederek can annecigine veda etti. Sonra eve döndü. Müslüman olmus komsu hanimlariyla da helallasti. Gündüz gözüyle teyzeoglu Kinâne onu Mekke disina çikarip Medine’den gelen Peygamber (s.a.) Efendimizin evlâdligi Zeyd (r.a.)’a teslim edecekti: Esyalari deveye yüklendi. Önce Zeyneb bindi deveye, sonra da kizi Ümame’yi aldi yanina. Kinane devenin yularini tuttu ve hareket ettiler. Zeyneb tekrar kocasina bakti. O da ona bakiyordu. Her ikisi de agliyordu. Gözyaslari iplik iplik akiyordu.

    Zeyneb, Medine’ye babasi ve kizkardeslerinin yanina gidiyordu. Hamile oldugu halde kocasinin yaninda kalmamisti. Biri karninda biri de kucaginda oldugu halde Medine’ye gidiyordu. Kocasi da onun bu haline çok üzülmüstü. Hatta ayriligina dayanamadigi için kardesi Kinane ile göndermis ve: “Babana söz vermis olmasaydim göndermezdim Zeyneb’im” diye oturup aglamistir.

    Kimse bir sey demez zanniyla güpegündüz çikmislardi, yola. Fakat azili müsrikler haberi duyunca peslerine düsmüs ve onlara Zîtuva mevkiinde yetismislerdi. Habber ibni Esved adindaki azgin müsrik bütün kiniyle, öfkesiyle ve var gücüyle deveye saldirdi. Deveyi ürküttüler. Havdecin baglarini kesip yere düsürdüler. Zeyneb (r.anhâ) ve kizi da yere yikildilar.Kinane saldirganlarla çarpismaya basladi. Zeyneb’i yara bere içerisinde görünce yüregi dayanamadi ve saldirganlara: “Yaklasmayin! Kalbinize oku saplarim.” diye tehdit ederek onlari korumaga çalisti..

    Kinane keskin nisanci ve usta ok aticisiydi. Onlara: “Yaklasmayin, hiç acimam, kalbinize oku saplarim” dedi. Onlar da: “Seninle bir alisverisimiz yok Kinâne. Sadece Zeyneb’i götüremezsin.” dediler. Ebû Süfyan araya girdi ve onu ikna etmeye çalisti. Ona sunlari söyledi:

    “Kinane!.. halkin gözü önünde güpegündüz yola çikmaniz dogru bir hareket degil. Sen Muhammed’in basimiza getirdiklerini biliyorsun. Onun kizini böyle açiktan alip götürmen bizim aczimize delil olacaktir. Bu isi sen geceleyin hallet. Simdi Mekke’ye götür. Halkin itirazi kesildikten sonra gizlice al ve götür” dedi.

    Kinâne tamam dedi ve yara-bere içerisinde kalan Zeyneb (r.anhâ)’yi Mekke’ye götürdü. Atike halanin titiz bir sekilde bakimiyla birkaç gün içerisinde kendine gelen Zeyneb (r.anhâ)’yi tekrar geceleyin gizlice Mekke’den çikarttilar. Kendilerini bekleyen Zeyd (r.a.) ve arkadaslarina teslim ettiler.

    Zeyneb (r.anhâ)hevdecin içinde giderken, bir yandan basina gelenleri düsünüyor bir yandan da kocasinin hidayeti için sürekli duâ ediyordu. Ebû’l-Âs ile 16 yil beraber yasamislardi. Ondan en küçük sert, kaba bir hareket görmemisti. Kendisine bir defa olsun bagirip çagirmamisti. Birbirlerini çok iyi anlamislardi. Aralarinda sevgi, sefkat ve merhamet hâkimdi. Elbette onun hidayeti için duâ edecekti.

    Bu küçük kafile zor ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulasti. Hz. Zeyneb babasina ve kardeslerine kavusmanin sevinciyle bütün agri ve sizilarini unutuverdi. Iki Cihan Günesi Efendimiz de dâmadinin bu davranisini takdirle karsiladi ve: “Bana dogruyu söyledi. Söz verdi ve sözünü yerine getirdi.” buyurarak onu taltif etti.

    Hz. Zeyneb Medine’de huzur ve seâdete kavustu. Kocasi Ebû’l-Âs ise sikinti içerisindeydi. Kendisini ticârî seyahatlere vermisti. Hicretin 6. yilinda ticaret kervaniyla Sam’dan dönerken Medine civarinda Îs Mevkiinde baskina ugradi. Kervanin etrafi sarildi. Kervancibasi Ebû’l-Âs oldugu görülünce seriyye komutani tarafindan kimsenin öldürülmemesi istendi. Canlarini emniyette gören kervandakiler de karsilik vermeden, çarpismadan teslim oldu. Kervan Medine’ye ***ürüldü. Sehre girince Ebû’l-Âs bir yolunu buldu ortadan kaybolup kaçti ve Zeyneb’in kapisina vardi. Ondan eman diledi. Sabah namazi vakti idi. Zeyneb (r.anhâ) hemen mescide kostu ve yüksek sesle kendini tanitip Ebû’l-Âs’in kendi emaninda oldugunu duyurdu. Sevgili Peygamberimiz de: “Zeyneb’in eman verdigine biz de eman verdik.” buyurdu.

    Hz. Zeyneb, babacigi Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimize geldi. “Ne yapmaliyim?” diye sordu. Efendimiz de: “Kizim, ona ikramda bulun. Fakat uzak dur. Çünkü birbirinize helâl degilsiniz.” buyurdu. Zeyneb hizla evine vardi. Ebû’l-Âs kapinin önünde hâlâ ayaktaydi. Içeri buyur edip yemek hazirladi ve kizi ile birlikte yemek üzere önlerine koydu.

    Iki Cihan Günesi Efendimiz alinan ganimet ve esirler konusunda ashabiyla istisare yapti ve onlara: “Uygun görürseniz, Ebû’l-Âs’in bütün mallarini ve arkadaslarini geri veriniz!” buyurdu. Zira Ebû’l-Âs’in gönlü artik Islâm’a açilmisti. Onun mahcub bir vaziyette huzura gelisi ve gözlerindeki ifade bunu hissettirmisti. Bütün mallari ve adamlari geri verildi. Bu hadise Ebû’l-Âs’a çok tesir etti. Oracikta müslüman olmaga karar verdi. Fakat ilân edemedi. Emanetleri sahiblerine verip öyle ilân etmeliydi. Derhal Mekke’ye dogru yola koyuldu.Gönlü Medine’de kaldi.

    Kervani karsilamaya gelenleri toplayan Ebû’l-Âs bütün mallari sahiplerine dagitti. Sonra: “Bende herhangi bir alacagi olan kaldi mi?” diye üç defa sordu. Her seferinde: “Hayir, yoktur.” cevabini aldi. Daha sonra: “-Beni nasil bilirsiniz?” diye sordu. Onlar da: “-Dogru, dürüst ve güvenilir biliriz.” diye cevap verdiler. Tekrar: “-Benden yalan bir söz isittiniz mi?” dedi. Onlar da: “-Hayir, isitmedik.” dediler. Bunun üzerine: “Vallahi yaniniza gelmeden önce müslüman olmaya karar vermistim. Ancak “Mallarimiza konmak için din degistirdi!” demeyesiniz diye ilân edemedim. Ben sehâdet ederim ki; Allah’tan baska ilâh yoktur. Hz. Muhammed (s.a) de O’nun kulu ve Rasûlûdür.” diyerek kelime-i sehadet getirdi.

    Müsriklerin saskin bakislari arasinda evine gidip esyalarini aldi ve Medine’ye dogru yola çikti. Gece gündüz dinlenmeden devesini sürdü. Sevgililere kavusmak üzere yol aldi. Nihayet Medine’ye ulasinca dogru Mescid-i Nebi’ye gitti. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin huzuruna vardi ve kelime-i sehadet getirdi. Oradan Efendimizin izniyle Sevgili Zeyneb’ine ve kizi Ümâme’ye kavustu. Efendimiz nikahlarini tazeledi. Böylece üzüntüler, sikintilar tekrar sevince ve mutluluga dönüstü.

    Hz. Zeyneb (r.anhâ) muradina ermisti. Kocasi hidayete gelmisti. Fakat bu sevinç çok kisa sürmüstü. Aradan bir sene geçmesti. Zeyneb (r.anhâ) hastalanip yataga düstü. Hicret esnasinda bir hayli yipranmisti. Bu hastaliktan kurtulamadi. 8 h. senede 30 yaslarinda iken Hakk’in rahmetine kavustu.

    Sevgili annelerimizden Hz. Sevde ile Ümmü Seleme ve diger hanim sahabîlerden Hz. Ümmü Eyman ile Ümmü Atiyye (r.anhûmâ) Hz. Zeyneb’in evine gittiler. Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz onlara: “Onu yikamaya sag tarafindan ve abdest âzalarindan baslayiniz. Tek sayida üç-bes-yedi kere, hatta gerekli görürseniz bundan fazla yikayiniz. ?Sonunda suya kâfur, yahut kâfurdan biraz koku koyunuz. Yikama isini bitirince bana bildiriniz.” buyurdu.

    Yikama isi tamam olunca Efendimiz gömlegini gönderdi ve: “Bunu ona iç gömlegi yapiniz.” buyurdu. Sonra cenaze namazini kildirdi. Kabrin basina geldi ve kazilan kabre hüzünle bakti. Düsünceli ve üzgün bir vaziyette kabre indi. Biraz bekledi ve duâ etti. Sonra sevinç içerisinde disari çikti. Oradakilere su müjdeyi verdi:
    “Zeyneb’in zayifligini düsünüp Allah Teâlâ’dan onun kabrini genisletip sikintisini gidermesini diledim. Allah duami kabul buyurdu ve kabrini genisletip, sikintisini giderdi.” buyurdu.
    Hz. Zeyneb (r.anhâ) dini, imani ugruna çok çileler çekti. Sabirla, sebatla bu sikintilara direndi. Müsrik kocasina karsi nezâket, edeb sevgi ve saygiyla hizmet etti. Onun gönlünü bu sekilde fethetti. Islâm’a kavusmasina vesile oldu.

    Sevgi en büyük bagdi. Insanlari birbirine yaklastiran, birbirine hizmet ettiren en kuvvetli nesne manevî bir güç… Huzura kavuturan, mutluluga erdiren bir tilsim…
    Iki Cihan Günesi Efendimiz torunu Ümâme’yi çok severdi. Bir keresinde namaz kiliyordu. Ümâme’de omuzlarinda idi. Rûkû’ya vardiginda onu yere koyuyor. Secdeden kalkarken yine omuzlarina aliyordu. Birgün bir gerdanlik hediye olarak gelmisti. Onu aile halki içinden bana en sevgili olana verecegim dedi. Sonra Ümâme’yi çagirip boynuna takti.

    Cenâb-i Hak bizlere o sevgili aile halkinin birer ferdi olabilmeyi ve sefaatlerine erebilmeyi nasîb eylesin. Amin.

    Kaynak:Mustafa Eris, Altinoluk Dergisi


  2. #2
    Hz. Ümmü Gülsüm (ra.)

    Ümmü Gülsüm radıyallahu anha, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin üçüncü kızı… Mekke müşriklerinin şiddetli ambargoları altında büyüyen çilekeş bir genç… Annesi ve iki ablasının vefatlarını küçük yaşta gören sabır ve metanet sahibi bir iman eri… Ablası Rukıyye (r.anhâ) ile kader çizgileri birbirine benzeyen ikiz gibi iki kardeş… Her ikisi de iman ve edeb âbidesi Hz. Osman (r.a.)’a nikâhlanarak onun “Zinnûreyn=iki nur sahibi” diye ünvan almasına vesile olan bahtiyarlardan.

    O, Mekke’de bi’setten = peygamberlikten önce doğdu. Kureyşliler kendi aralarında: “Muhammed’in kızlardan başka çocuğu olmuyor…” diye konuşuyorlardı. Ne söylediklerinin, farkında bile değillerdi. Onlar kız çocuğu doğduğunda diri diri kumlara gömecek kadar câhiliyet içerisinde merhametsiz ve meymenetsiz vahşi kimselerdi. Onların cehâlet ve vahşet hallerini âyet-i celîle şöyle bildiriyor:

    “Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür…”
    (Nahl sûresi; 58 - 59)

    Sevgili Peygamberimizin üçüncü kızı böyle bir câhiliyet ve vahşet içerisinde yaşayan toplumda dünyaya geldi. Dolgun yüzlü güzel olduğundan dolayı ona Ümmü Gülsüm adı verildi. Peygamberlikten önce gelişip büyüdü. Ablası Rukıyye ile ikiz gibiydiler. Her ikisi de cahiliye döneminde Ebû Leheb’in oğullarına istendiler. Fakat Rabbımız o gülleri, müşrik eli değmeden kurtarıp tekrar baba ocağına döndürdü.

    Ümmü Gülsüm ve kızkardeşleri Hz. Hatice (r.anhâ) ile birlikte İslâm’la ilk şereflenenlerdendir. Cahiliye döneminde Uteybe ile nikahlanmıştı. Allah Teâl⠓Tebbet” sûresini nâzil buyurunca; Ebû Leheb oğullarına baskı yaptı ve O’nun kızlarını boşayın dedi. Onlar da babalarının sözünü tuttu. Böylece habîbinin gülleri iman ve insanlıktan nasibi olmayan müşrik ellerden kurtulmuş oldu..

    Kısa bir zaman sonra Hz. Rukıyye, Hz. Osman ile evlenip Habeşistan’a ailecek hicret ettiler. Ümmü Gülsüm (r.anhâ) kızkardeşi Fâtıma ile beraber Mekke’de Habîb-i Ekrem (s.a.) efendimizin yanında kaldılar. İki ablası evlenmişti. Ev işleri ona kalmıştı. Hayatın sıkıntıları, müşriklerin eza, cefa ve ambargoları artmıştı. Haşimoğullarıyla birlikte müslümanlar Ebû Tâlip mahallesinde hapsedilmişti. Üç yıl süren bu ambargoda aç ve susuz bırakılmışlardı. Ümmü Gülsüm (r.anhâ) bu zor ve sıkıntılı günlerde anne ve babasının elem ve kederini hafifletmeye çalıştı. Üzerine düşen sorumluluğu idrak ederek annesine: “Üzülme anneciğim!..” diye onu teselli etti. Allah herşeye kadirdir. Bu çilelerin de sona ereceği bir zamanıvar diye sabretti. Sabrının mükâfatını Allah Teâlâ’dan bekledi. Günler sıkıntı içerisinde bir bir geçmekteydi. Birgün Ebû Tâlib müslümanların kuşatıldığı mahalleye geldi ve ambargonun kalktığını müjdeledi. Kâbe’ye asılan vesîkanın parçalandığını haber verdi. Bu haber müslümanları çok sevindirdi.

    İslâm’ın ilk yiğitleri çok çileler çekti. Ama onlar asla imanlarından taviz vermedi. Çektiği sıkıntılar onların azimlerini biledi ve imanlarını kuvvetlendirdi. Hz. Hatice (r.anhâ) annemiz bu kuşatmadan çok yıpranmış ve zayıf düşmüştü. Rahatsızlanıp yatağa düştü. Kızları Zeynep, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma baş ucunda hep hizmette idiler. Hicretin onuncu yılı ramazan ayına girilmişti. Hastalığı gün geçtikçe artmaktaydı. Ramazanın onuncu günü Hz. Hatice annemiz ruhunu Mevlâsına teslim ederek sevdiklerini geride bıraktı. Resûl-i Ekrem (s.a.) pek sevgili ailesini kendi eliyle Hacun Kabristanına defnetti.

    Yeryüzünde ilk müslüman ve “Ondan daha hayırlı bir eş yoktur.” iltifatına mazhar Hz. Hatice annemizin vefatından sonra Ümmü Gülsüm (r.anhâ)’nın ev içindeki sorumluluğu daha da arttı. Zira babasının evinden ilk sorumlu o idi. Evin bakımı, hizmetleri abla olarak ona kaldı. Babacığının Hak davâsını tebliğdeki karşılaştığı sıkıntıları o çok iyi bilmekteydi. Mekke artık müslümanlara dar gelmeğe başlamışdı. Hicret izni verilince, önce sahâbîler, sonra İki Cihan Güneşi Efendimiz Medine’ye hicret ettiler. Daha sonra da aile efradı annelerimiz ve kızları Medine’ye getirildiler.

    Ümmü Gülsüm (r.anhâ) Medine’ye hicret edince ablası Rukıyye (r.anhâ) rahatsızlanmış yatıyordu. Vefatına kadar hem babasına hem ablasına hizmet etti. Bu arada müşriklerin Medine’ye saldıracağı haberi geldi. Sevgili babaları Resûl-i Ekrem (s.a.)efendimiz Kureyşlileri Bedir’de karşılamak üzere ashâbıyla anlaştı. Hz. Osman’ı Medine’de bıraktı. Rukıyye (r.anhâ)nın rahatsızlığı gittikçe şiddetlendi ve Bedir zaferinin müjdeli haberleri Medine’ye ulaştığı sıralarda ruhunu teslim etti. Cennetü’l-Bakî’a defnedildi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz Kabrinin başına geldi ve dua etti.

    Hz. Osman (r.a.) Rukıyye (r.anhâ) ile çileli, sıkıntılı fakat mes’ud bir hayat yaşadı. Şimdi ise iman ve neşe dolu, sabır ve metanetle çilelere tahammül eden bir hayat arkadaşını kaybetmişdi. Üstelik, hem de Rasûlullah (s.a.) ile olan hısımlık ve yakınlık bağları maddeten kesilmişti. Bunun için çok üzülüyordu. Yakınları ona bir hayli kız ismi vererek evlenmesini teklif etmişlerdi. O ise; “Hz. Rukıyye’nin yerini kimse dolduramaz” diyerek hepsini geri çevirdi. Hz. Ömer (r.a.) kızı Hafsa’yı teklif etti. Ona da müsbet cevap vermedi. Hatta buna üzülen Hz. Ömer doğru Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizin huzuruna geldi ve: “Ya Rasûlallah! Hafsa ile evlenmeleri için Ebû Bekir ve Osman’a teklifte bulundum. Hiçbir cevap alamadım.” diye canının sıkıldığını söyledi. İki Cihan Güneşi Efendimiz, Hz. Ömer’in bu celâl ve öfkesini şu sözleriyle teskin etmeğe çalıştı: “Hafsa, Osman’dan daha hayırlısı ile, Osman da Hafsa’dan daha hayırlısı ile evlenecek” diyerek hatırını hoş etmeğe gayret etti. Böyle bir müjde ile onun gönlünü aldı.

    Hz. Osman (r.a.) yine bir gün üzüntülü ve ağlamaklı bir halde Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimizin huzuruna vardı. Elem ve kederini yüzünden okuyan Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz onun hal ve hatırını sordu ve: “Ey Osman! neden bu kadar üzüntülüsün?” buyurdu. O da; “Yâ Rasûlallah! Ben üzülmeyeyim de kim üzülsün? Kızınızın vefatıyla yalnız kaldım. Daha da mühimmi sizinle olan hısımlık bağım koptu.” dedi. Bunun üzerina Rasûlullah (s.a.): “Ey Osman! İşte Cebrâil! Allah’ın Ümmü Gülsüm’ü de sana nikâhlamamı emrettiğini bildiriyor.” buyurdu. Bu müjdeye Hz. Osman (r.a.) çok sevindi.

    Anneler sultanı Hz. Hatice (r.anhâ)’nın yokluğunu hissettirmemek için bütün kadınlar seferber olup Ümmü Gülsüm’e yardımcı oldu. Kısa zamanda hazırlıklar tamamlandı. Nihayet hicretin üçüncü yılı Rebiülevvel ayında düğünleri yapıldı. Hz. Osman (r.a.) böylece ikinci defa Resûl-i Ekrem(s.a.) efendimize damat olma şerefini elde etti. Bundan böyle “Zinnûreyn = iki nur sahibi” ünvanıyla çağrıldı.

    Ümmü Gülsüm (r.anhâ) altı sene Hz. Osman (r.a.) ile birlikte huzur ve neşe dolu, mesûd bir hayat yaşadı. Hudeybiye muâhedesinde beyat-ı rıdvan’da bulundu. Kaza umresine katıldı. Mekke Fethine iştirak etti.

    Sevgili Peygamberimizin nâzenin üçüncü gülü Ümmü Gülsüm (r.anhâ) hicretin dokuzuncu yılında hastalandı. Babası ve kocası Tebük seferine çıkmışlardı. Gün geçtikçe hastalığı ağırlaştı. Kardeşi Fâtıma ve bütün hanım sahâbîler çok üzülüyordu. Çünkü yanında babası da yoktu kocası da… 27 yaşına yeni girmişti. Çocuğu da olmamıştı. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizin genç bir yavrusu daha hayata gözlerini yummak üzereydi. Ümmü Gülsüm (r.anhâ) son nefesini alıp verirken İslâm ordusunun Medine’ye girdiği haberi geldi. Babası ve kocasının sağ sâlim döndüklerini duyunca biraz kendine gelir gibi oldu. Fakat çok geçmeden ruhunu teslim ederek ebedî yurduna uçtu.

    İki Cihan Güneşi efendimiz kızının yanına girdiğinde Ümmü Gülsüm’ün bedeni daha yeni soğuyordu. Efendimiz sevgili damadı Hz. Osman’ın koluna girip dışarı çıkardı. Hz. Safiyye, Esma ve Ümmü Atıyye içeri girdi. Efendimiz bu kadınlara: “Kızım Ümmü Gülsüm’ü üç, beş veya daha fazla yıkayınız.” buyurdu. Gasil ve kefenleme işi bitince erkekler içeri girip cenâzeyi dışarı çıkardılar. Cenâze namazını Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz kıldırdı. Duâ ve gözyaşları arasında Baki’ kabristanlığına ablaları Rukıye ve Zeyneb’in yanına defnedildi.
    Ümmü Gülsüm (r.anhâ)’nın vefatı Hz. Osman (r.a.)’ı çok mahzun etmişti. İki Cihan Güneşi Efendimiz onu teselli için: “On tane kızım olsaydı biri öldükçe onları birer birer Osman’a nikahlardım.” buyurdu. Ona sevgi dolu iltifatta bulundu.

    Cenâb-ı Hak’tan onlardaki edeb, hürmet ve muhabbeti bizlere de lutfetmesini ve şefaatlerine nâil eylemesini niyaz ederim. Amin.


    Kaynak:Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi

  3. #3
    Hz. Fatîma (r.a.)

    Hz. Fâtıma, hicretten onüç sene önce, Mekke’de doğmuştu. Küçük yaşına rağmen, Peygamber efendimize yardım ediyor ve Kureyş kâfirlerinin işkencelerine karşı geliyordu.

    Abdullah ibni Mesûd der ki:
    Resulullah efendimizin Kureyşe bedduâ ettiğini asla işitmedim. Yalnız birgün, Kâbe-i şerif yanında namaz kılıyordu. Ebu Cehil, kendi adamlarıyla bir yerde oturuyorlardı. O sırada bir kimse gelip, ölmüş bir deve işkembesini oraya bıraktı. Ebu Cehil dedi ki:
    - Bu kan ile bulaşmış işkembeyi, kim götürüp, Muhammed secdeye inince, arkasına koyar?
    Fâtıma’ya haber verdi.

    Onların içinde en ziyade bedbaht Ukbe bin Ebî Muayt, bu çirkin işe girişip, onu, Peygamberimiz secdede iken üstüne koydu. Resulullah efendimiz secdeden kalkmadı. O bedbahtlar gülüştüler. O kadar ki, gülmekten birbirlerinin üzerine düştüler.

    İbni Mesûd anlatmasına şöyle devam etti:
    Ben uzaktan bakardım. Müşriklerin korkusundan yanına varamadım. Nihayet bir kimse, Hz. Fâtıma’ya haber verdi. Hz. Fâtıma gelip, Resûl-i ekremin üzerinden onu kaldırdı. Bunları yapanlara ağır sözler söyledi, bedduâda bulundu. Hz. Fâtıma bu sıralarda küçük bir kız idi.
    Müşriklerin hiçbiri Hz. Fâtıma’ya cevap vermedi. Peygamberimiz, namazdan kalkınca, bunların isimlerini sayarak üç kere buyurdu ki:
    - Ya Rabbi! Kureyşten şu topluluğu sana havale ediyorum.?

    İbni Mesûd der ki: ?Allah hakkı için, onları Bedir günü gördüm. Hepsini katledip, ayaklarından sürüyerek, Bedir kuyusuna bıraktılar. Ümeyye ve Amr’ı ise parça parça ettiler. Ammar ve Velid’i çok fecî şekilde öldürüp, cehenneme gönderdiler.?

    Resulullah efendimiz, Medine-i münevvereye, Allahü teâlânın emriyle hicret ettikten sonra, hanımı Sevde, kızları Ümm-i Gülsüm ve Hz. Fâtıma’yı getirmeleri için, Ebu Râfiî ile Zeyd bin Hârise’yi Mekke’ye gönderdi. Onlara 500 dirhem gümüş ile iki deve verdi.
    Emrine bağlıdır.

    Zeyd ile Ebu Râfiî Mekke’ye gittiler. Resulullahın kızları Ümm-i Gülsüm, Hz. Fâtıma, Sevde, Zeyd’in zevcesi Ümm-i Eymen’i ve oğlu Üsâme’yi alıp, beraber Medine’ye geldiler.
    Hz. Fâtıma küçük yaşta iken, annesi Hadice-tül Kübra vefat ettiği için, Resulullah efendimiz onu, bülûğ yaşına kadar, yanından ayırmadı. Onu en iyi şekilde yetiştirip, terbiye etti.
    Birgün Hz. Fâtıma, bir hizmet için, Resul-i ekremin huzuruna girmişti. Resulullahın mübarek nazarları kerimelerine ilişti. Evlenme çağına eriştiğini müşahede ettiler.

    Ümm-i Seleme ve Selman’dan rivayet olunmuştur ki; Hz. Fâtıma bülûğ çağına erdikte, Kureyşten çok kimseler istedi. Resul aleyhisselam, kimsenin sözüne iltifat etmeyip, buyurdu ki:
    - Onun işi, Hak teâlânın emrine bağlıdır.
    Birgün Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Sâd bin Muâz, mescidde oturup; ?Hz. Fâtıma’yı, Hz. Ali’den gayri herkes istedi. Kimseye iltifat olunmadı? diye konuştular. Hz. Sıddık dedi ki:
    - Zannederim ki, Ali’ye nasip olur. Gelin, ziyaretine gidelim ve bu meseleyi açalım. Eğer fakirliği ileri sürerse, yardımda bulunalım.
    Sâd bin Muâz da dedi ki:
    - Ya Eba Bekir! Sen, hep hayır yaparsın. Kalk, biz de sana arkadaş olalım.
    Beni memnun ettiniz
    Üçü birden mescidden çıkıp, Hz. Ali’nin evine gittiler. Hz. Ali, onları görünce, karşılayıp hâl ve hatırlarını sordu. Hz. Ebu Bekir şöyle sordu:
    - Ya Ali! Her hayırlı işte sen öndersin ve Resul-i ekrem katında hiç kimseye nasip olmamış bir mertebedesin. Fâtıma’yı herkes talep etti. Hiç kimseye iltifat olunmadı. Sana nasip olacağını zannediyoruz. Niçin teşebbüs etmezsin?
    Hz. Ali bunu işitince, mübarek gözleri yaşla doldu ve dedi ki:
    - Ya Eba Bekir! Beni ziyadesiyle memnun ettiniz. Ona, benden daha fazla rağbet eden yoktur. Lâkin elimin darlığı buna mânidir.
    Hz. Ebu Bekir, bunun üzerine şöyle cevap verdi:
    - Böyle söyleme! Allahü teâlâ ve Resulünün yanında, dünya birşey değildir. Buna fakirlik mâni olamaz. Var, Fâtıma’yı iste!

    Hz. Ali buyuruyor ki:
    Resulullahın huzuruna utanarak ve sıkılarak girdim. Resulullahın bütün heybet ve vakârı üzerinde idi. Huzurunda oturdum ve konuşmaya kâdir olamadım. Resulullah efendimiz buyurdu ki:
    - Niçin geldin, bir ihtiyacın mı var?
    Sustum. Resulullah efendimiz:
    - Herhâlde Fâtıma’yı istemeye geldin? buyurunca; “Evet” diyebildim.
    Peygamber efendimiz, Hz. Fâtıma’ya, Hz. Ali’nin kendisini istediğini duyurdu. O da sustu. Peygamber efendimiz buyurdular ki:
    - Fâtıma’ya mehr olarak verecek neyin var?
    - Ya Resulallah! Benim hâlimi sizden iyi kimse bilmez. Bir kılıcım, bir de devem vardır. Başka bir şeyim yoktur.
    Mihr olarak kâfidir
    Resulullah efendimiz tekrar buyurdular ki:
    - Kılıcın gazaya lazımdır. Deven bineğindir. Sana verdiğim Hutamî zırhlı gömleğin nerededir, ne oldu?
    - Yanımdadır.
    - Onu sat ve parasını bana getir! Mihr olarak o kâfidir.?
    Bunun üzerine Hz. Ali, zırhını satması için birine verdi. Verdiği kimse, pazarda satarken, Hz. Osman efendimiz zırhı tanıyarak 400 dirheme satın aldı. Yanına da 400 dirhem daha koyarak:
    - Bu zırh sizden başkasına lâyık değil? diyerek Hz. Ali’ye geri gönderdi. Hz. Ali, bu para ile düğün hazırlıklarına başladı.
    Peygamber efendimiz, sevgili kızı Hz. Fâtıma’nın düğün vakti yaklaştığında, “Eğer annesi hayatta olsaydı, şimdi onun çeyizini hazırlardı” diye düşündü. Bu düşüncede iken, Cebrail aleyhisselam gelip dedi ki:
    - Ya Resulallah! Hak teâlâ sana selam ediyor. “Hiç merak etmesin. Kızı Fâtıma’nın bütün ihtiyaçlarını, çeyizini ben temin edeceğim” buyurdu.
    Hak teâlânın emri nasıldır?
    Peygamber efendimiz, bu sözleri duyunca, şükür secdesi yaptı. Daha sonra Cebrail aleyhisselam, elinde, üzeri bir bohça ile örtülü altın bir tepsi ve yanında bin melekle geldi. Mikail, İsrafil ve Azrail aleyhimüsselam da aynı şekilde gelmişlerdi. Bunların ellerinde de birer altın tepsi vardı.
    Peygamber efendimiz, bunları görünce sordu:
    - Ey kardeşim Cebrail! Hak teâlânın emri nasıldır? Bu altın tepsiler de nedir?
    Cebrail aleyhisselam şöyle cevap verdi:
    - Ey Allahın Resulü! Allahü teâlâ sana selam ediyor. “Habibimin kızı Fâtıma’yı, Ali’ye ben verdim. Arş-ı a’zamda nikâh ettim. Habibim de eshab-ı arasında nikâh etsin! Tepsilerin birinde, cennet elbiseleri vardır. Onu Fâtıma’ya giydirsin. Diğer tepsilerde cennet yemekleri vardır. Onlar ile de eshabına ziyafet versin!” buyurdu.
    Resul-i ekrem efendimiz, bu müjdeyi işitince, yine şükür secdesi yaptı. Sonra, dörtyüz dirhem mehr ile nikâh yapılacaktı. Haberciler Hz. Fâtıma’ya müjdeyi ***ürdüler. Fakat O, razı olmadı.
    Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam gelip dedi ki:
    - Ya Resulallah! Allahü teâlâ, “Fatıma dörtyüz dinara razı olmuyorsa, dörtbin dinar olsun! buyurdu.
    Hz. Fâtıma’ya bunu haber verdiler. O yine razı olmadı.
    Şefaat etmek istiyorum
    Peygamber efendimiz, kızının esas maksadının ne olduğunu öğrenmek için, yanına gitti. Esas maksadının ne olduğunu sordu. Hz. Fâtıma dedi ki:
    - Babacığım, ben dünyalık bir şey istemiyorum. Benim maksadım dünya değildir. Benim isteklerim ahiret ile ilgilidir. Sen ahirette, ümmetinden günahkârlara şefaat edeceksin. Ben de ümmetinden günahkâr kadınlara şefaat etmek istiyorum. Muradım budur. Bu isteğim kabul edilirse, razı olurum.
    Peygamber efendimiz, bu isteğini Cebrail aleyhisselama bildirdi. Cebrail aleyhisselam, Hz. Fâtıma’nın arzusunun kabul edildiğini, ahirette, ayrıca onun da şefaat edeceğini bildirdi.
    Peygamber efendimiz, gelip bu haberi sevgili kızına bildirdi. Hazret-i Fâtıma dedi ki:
    - Babacığım, senin şefaat edeceğine dair Kur’an-ı kerimde ayetler vardır. Benim şefaat edeceğime dair delil nedir?
    Peygamber efendimiz, durumu Cebrail aleyhisselama tekrar bildirdi.
    Bunun üzerine Cebrail aleyhisselam beyaz bir ipek getirdi. Bunun üzerinde şöyle yazıyordu:
    (Kıyamet günü mümin kadınlara, Fâtıma kulumu şefaatçi tayin ettim. Bu hüccet elinde bâkî kalsın.)
    Hz. Fâtıma’nın şefaatine izin verildikten sonra, Peygamberimiz Hz. Bilâl’e hitap edip, muhacirin ve ensarı toplamasını emretti. Cümlesi mescid-i şerifte toplandılar. Peygamberimiz minbere çıktı. Hamd ve sena eyledikten sonra, muhacirin ve ensara hitaben buyurdu ki:
    - Ey müslümanlar, biliniz ki, kardeşim Cebrâil gelip, Hak teâlânın, melekleri toplayıp, ?Fâtıma binti Muhammed’i, kulum Ali bin Ebî Talib’e verdim ve akit ettim? buyurduğunu haber verdi. Bana da emretmiş ki, eshabım arasında bu akdi tecdid edip, şahitler huzurunda akd-i nikâh edeyim.
    Ben de râzı oldum
    Sonra Hz. Ali’ye dönüp buyurdu ki:
    - Ya Ali! Kalk, nikâh hutbeni yerine getir!
    Hz. Ali kalkıp, Peygamber efendimizin önüne geldi. Hak teâlâya hamd ve sena eyledi. Habib-i Rabbil âlemine salevat getirdi. Sonra Habibullaha işaretle dedi ki:
    - Resulullah efendimiz, kızı Fâtıma’yı bana tezvic etti. Ben de buna razı oldum. Sizler de bu nikâha şahit olun.
    Eshab-ı kiram buyurdular ki:
    - Ya Resulallah! Bu şekilde tezvic buyurduğunuza biz şahit olalım mı?
    Peygamberimiz buyurdu ki:
    - Evet şahit olun.
    Etraftan, ?Allahü teâlâ mübarek etsin? dediler. Sonra Resulullah odasına geldi. Hz. Ebu Bekir’e biraz para verip, çeyiz için bir şeyler almak için gönderdi. Selman ile Bilal’i de çağırıp buyurdu ki:
    - Taşınacak şey olursa siz taşıyın.
    Hz. Ebu Bekir buyurur ki:
    ?Dışarı çıktım. Parayı saydım. Üçyüzaltmış dirhem geldi. Hz. Fâtıma’nın çeyizini o para ile gördüm. İçi yün dolu bir döşek aldım. İçi hurma lifiyle dolu bir yastık, topraktan birkaç kap kacak aldım. Resul aleyhisselama getirdim. Görünce, mübarek gözlerinden yaşlar aktı ve, ?Ya Rabbi! En iyi kapları toprak çanak olan bu kullarına bereket ver? diye duâ eylediler.
    Ne iyi hanımdır
    Hz. Ali buyurdu ki:
    Bunun üzerinden bir ay geçti. Bu hususta mecliste hiç konuşulmadı. Ben de hicabımdan ağzımı açamadım. Fakat, bazen beni yalnız gördüklerinde buyururlardı ki:
    - Senin hanımın ne iyi hanımdır. Sana müjdeler olsun ki, O, âlemdeki hanımların efendisidir.
    Bir aydan sonra, Hz. Ali’nin yakınları dediler ki:
    - Ya Ali! Bu nikah ile çok sevindik. Lâkin bir de düğün nasip olsa.
    Hz. Ali de onlara, ?Benim de isteğim odur, ancak söylemekten hicâb ederim? diye cevap verdi.
    Bunun üzerine Ümm-i Eymen’den, aracılık yapmasını istediler. O da durumu Peygamber efendimizin hanımlarına söyledi.
    Peygamber efendimizin zevcelerinin, durumu Resulullaha arz etmelerinden sonra, Peygamber efendimiz Hz. Ali’yi çağırarak buyurdu ki:
    - Zevceni ister misin ya Ali?
    Hz. Ali de şöyle cevap verdi:
    - Evet ya Resulallah! Anam ve babam sana feda olsun.
    Resul-i ekrem efendimiz emir buyurdu. Hz. Fâtıma’nın çeyizini hazırladılar. Hz. Ali’ye bir miktar para verip, hurma ve yağ almasını söyledi. Hz. Ali bunları getirince, hurma, yağ ve yoğurdu karıştırıp, bir çeşit yemek yaptı ve eshab-ı kirama düğün yemeği olarak yedirdi.
    Evimden çıkıp gidiyorsun
    Yemekten sonra Resulullah efendimiz, bir eliyle Hz. Ali’yi ve diğer eliyle de Hz. Fâtıma’yı tutarak, evlerine ***ürdü. Fâtıma’yı bağrına bastı.
    Peygamber efendimiz Hz. Fâtıma’ya düğün günü şöyle nasihat etti:
    - Kızım, evimizden çıkıp, başka bir eve, ülfet etmediğin bir kimseye gidiyorsun. Sen kocana yer ol ki, o sana gök olsun! Sen ona hizmetçi ol ki, o sana köle olsun! Kocana yumuşak davran! Öfkeli hâllerinde sessizce yanından kayboluver. Öfkesi geçinceye kadar ona görünme!
    Ağzını ve kulağını muhafaza et! Kocan sana fena söylerse, söylediklerini duyma ve sakın mukabelede bulunma! Ona karşı gelme! Daima senden güzel söz işitsin, güler yüz görsün. Bu suretle sana iyi nazarla baksın.
    Sonra alnından öptü. Hazret-i Ali’ye teslim etti ve “Zevcen iyi zevcedir” buyurdu. Her ikisini Hak teâlâya ısmarladı. Sonra mübarek eliyle kapının iki kanadını tutup, bereket ile duâ eyledi ve çıkıp gitti.
    Bir miktar kalsın
    Hz. Ali buyurdu ki:
    ?Resulullahın hanemize teşrif buyurduğu gün, düğünden dört gün geçmiş idi. Bizimle sohbet eyledi. Sonra bana dedi ki:
    - Yâ Ali! Su getir!
    Kalktım su getirdim. Bir ayet-i kerime okudu ve buyurdu ki:
    - Bu sudan biraz iç! Bir miktar kalsın!
    Öyle yaptım. Kalan suyu başıma ve göğsüme serpti. Tekrar, “Su getir” buyurdu. Yine su getirdim. Bana yaptığı gibi, Hz. Fâtıma’ya da yaptı. Sonra beni dışarı gönderdi. Fâtıma’ya nasihat ettikten sonra, beni davet etti. Bana da Fâtıma’yı ısmarlayarak buyurdu ki:
    - Ya Ali! Fâtıma’nın hatırına riayet eyle! O benden bir parçadır. Onu hoş tut! Eğer onu üzersen, beni üzmüş olursun.
    Sonra, ikimizi de Allahü teâlâya ısmarladı.? Resulullahın soyu Hz. Fâtıma’dan devam etti. Peygamberimizden 6 ay sonra vefat etti

    Kaynak: Esselam.net

  4. #4
    Hazreti Rukıyye radıyallahu anhâ, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin ikinci kızı... Zâtü'l-Hicreteyn = İki hicret sahibi lakabına mazhar çilekeş bir iman eri... Aile olarak kocasıyla ilk hicret eden muhâcirlerden... İslâm davâsı uğruna akla hayale gelmedik eziyetlere ve çeşitli ibtilâlara maruz kalan ve o belâları sabırla geçiştirmesini bilen örnek neslin örnek insanları... Peygamberimizin ilk vefat eden kızı...

    O, Peygamberlikten yedi sene önce Mekke'de dünyaya geldi. Hazreti Hatice (r.anhâ) gibi adamış olgun, zeki ve davâ şuûruna sahib bir annenin yanında büyüdü. Eğitimini, edebini, görgüsünü, ahlâkını aile yuvasında tamamladı. Sevgiyi, saygıyı ve insanlara şefkati, merhameti rahmet pınarı baba ocağında öğrendi. O, ablası Zeyneb'in evliliğinden sonra ev hizmetlerinde öne geçti. İşindeki becerisi, titizliği, tertib ve düzenliliğiyle akrabalarının dikkatini çekti. Anneciğinin hizmetlerine kardeşi Ümmü Gülsüm ile beraber yardımcı oldu. Onlar sanki ikiz gibiydiler. Birbirlerine son derece nezaket ve muhabbetle bağlı idiler. Kader onları birbirine öylesine yakın eylemişti ki, hayatları sanki birbirini takip etmekteydi.

    Birgün büyük amcaları Ebû Talib ile birlikte bir heyet evlerine geldi. Amcazâdelerinin akrabalığını arzu etmekteydiler. Hoşbeş ettikten sonra sadede gelindi ve Ebû Talib söze başladı. Şöyle dedi:

    "Yeğenim Zeyneb'i Ebü'l-Âs İbni Rebî'e verdin. O gerçekten şerefli bir hısımdır. Rukıyye ile Ümmü Gülsüm'ü de amcanın oğulları Utbe ve Uteybe'ye istemeye geldik. Şeref ve soy bakımından onlar da geri değillerdir. Vermeyeceğini zannetmem." dedi.

    Muhammedü'l-Emin Efendimiz bu teklife karşı: "Doğru söyledin amcacığım! Akrabaya önem vermek gerekir. Ancak ey amcam! bu konuda bana biraz mühlet ver de kızlarımla konuşayım." buyurdu.

    İnsan değerini en iyi bilen o emin, güvenilir insan kızlarına danışmadan bir cevap vermedi. Amcalarına sevgiyle, hürmetle davrandı. Fakat hemen verdim gitti deyip kestirip atmadı. Hane halkıyla istişare etmeyi huzurun mutluluğun kaynağı ve hanımlara verilmesi gereken önemli bir değer olarak kabul etti. Konuyu ev halkına açtı. Sâdık eş Hz. Hatice kızlarına durumu anlattı.

    Anne ve kızlar Ebû Leheb'in karısı Ümmü Cemile'yi çok iyi tanıyorlardı. O geçimsiz, katı kalbli, kalb kırıcı söz ve tavırlarıyla meşhurdu. Böyle bir kaynanaya gelin olarak gitmeye kimsenin gönlü ısınamadı. Edeb gözetip işi kendi haline bırakmayı tercih ettiler. Neticede bir takım endişelerle birlikte evlenmelerine karar verildi. Şefkatli baba kızları için bereket diledi. Onları Allah'ın hıfz u emânına bıraktı.

    Rukıyye ve Ümmü Gülsüm'ün evliliğinin karara bağlandığı günlerden birgün Mekke semâlarında bir nûr göründü. Sevgili babalarına Cebrâil aleyhisselâm gelmişti. Allah onu kendine resûl olarak seçmişti. O güne kadar "Muhammedü'l-Emin" diye herkesin güvendiği, herşeyini rahatlıkla emanet bıraktığı sevgili babaları şimdi "Muhammedün resûlullah=Allah'ın elçisi" olmuştu.

    Yeni gelen Peygamber ve getirdiği dine ilk inanan da sevgili anneleriydi. Peşinden aile efradı olarak Zeyneb, Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma inandı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile başlayan inananlar halkası hergün genişlemeğe, ve sayıları artmağa başladı. Kureyş müşrikleride bu işin önünü almak için toplantılar yaparak şu karara vardılar:

    "Muhammed'i yeni görevinde kendi başına serbest bıraktınız. Onu işinden alıkoymak mı istiyorsunuz? O halde kızlarını geri veriniz de onlarla meşgul olsun. Bu meşgale onu ızdıraba sürüklesin..." dediler.

    Kureyş'in azılı müşrikleri bir heyet halinde önce Ebû Leheb'in çocuklarına nişanlarını attırdılar. Ebû Leheb çocuklarına: "Eğer Muhammed'in kızlarını boşamazsanız başım başınıza haram olsun. Sizinle bir daha yüzyüze gelmeyeyim" diye tehdit etti. Utbe Rukıyye'den, Uteybe'de Ümmü Gülsüm'den ayrıldılar. Allah Teâlâ merhametiyle Habibi'nin kızlarını odun hamalının tuzağından, cimri ve uğursuz yaşayışından kurtardı. Şefkat ve rahmet ocağı anne ve babalarına döndüler. Ebû'l-Âs İbni Rebî ise asla Zeyneb'ten ayrılmayacağını söyleyerek Kureyş ileri gelenlerinin tekliflerini reddetti.

    Kureyşlilerin tuzakları boşa çıktı. Onların düşündükleri gibi kızlarının geri verilmesi Rasûlullah (s.a.)'i davetinden alıkoymadı. İşi sarpa sarmadı. Hatta daha da hayırlı oldu. Zira Allah Teâlâ, Rasûlü'nün iki genç yavrusuna eski kocalarından daha hayırlı sâlih, kerîm, asîl bir aileye mensub, zengin, yumuşak huylu, iyi ahlâklı ve İslâm'a ilk giren sekiz kişiden ve Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri olan Osman İbni Affan (r.a.)'ı nasîb etti. İki Cihan Güneşi Efendimiz onunla Rukıyye (r.anhâ)'yı evlendirdi. Kendilerine dua etti. Allah Teâlâ'dan bereket vermesini niyaz eyledi.

    Kureyş müşrikleri bu olup bitenler karşısında daha da hırçınlaştı. Müslümanlara bir iyilik dokunmasını istemiyorlardı. Bu sebebten yeni müslüman olanlara eziyetler etmeye başladılar. Kimsesiz, garib müslümanları işkenceler altında inleterek yeni dinin önünü kesmek istediler. Fakat tam tersine hergün İslâm'la buluşanların sayısı artıyordu.

    Buna mukabil müşriklerin de eza ve cefaları akla hayale gelmeyecek şekilde devam ediyordu. Sevgili Efendimiz ashâbının çektiklerini gördükçe üzülüyor ve Rabbısına sığınıyordu. Bir müddet sonra Habeşistan'a hicret etmelerine izin verildi. İlk hicret kafilesinde sevgili damadı Hz. Osman ile sevgili kızı Rukıyye'de vardı. Vatandan, âileden ve rahmet pınarı Efendimiz'den ayrılmak onlar için ne kadar zordu. Fakat müşriklerin zulmüne de dayanılacak gibi değildi. Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz vedalaşırken şunları söyledi:

    "Allah onların yardımcısı olsun. Osman Allah yolunda, Lût'tan sonra ailesiyle hicret edenlerin ilkidir." buyurdu.

    Necâşî'nin ülkesine yerleşen muhacirler emniyet ve güven içerisinde ibadetlerini yapmaya, inançlarını rahatlıkla yaşamaya başlamışlardı. Tek üzüntüleri geride bıraktıkları aileleri ve din kardeşleriydi. Rukıyye (r.anhâ)'nın yorgunluktan dolayı sağlık ve sıhhati de bozulmuştu. Bu sebepten ilk çocuğu düşük olmuştu. Kendisi de çok zayıflamıştı. Bu halde iken insan ilgiye muhtaçtı. Hz. Osman (r.a.) da hanımına karşı ilgisini, sevgisini ve hizmetini hiç eksik etmedi. Gurbetçi yalnızlığını hissetirmedi. Hanımına şefkatli bir eş olarak merhametle davrandı. Elemini kederini gidermek için gayret etti. Ona daima manen destek oldu. Moralini yüksek tutmağa çalıştı. Bu arada Mekke'den muhâcirleri sevindirecek haberler gelmeğe başladı. Müşriklerden bazısının İslâm'a girdiği şâyiası yayıldı. Peygamberle beraber Kâbe'de secde ettikleri söylentileri ortalığı kapladı. Bu haberler Habeşistan' a da ulaşınca ashabtan bazıları Mekke'ye geri döndüler. Hz. Osman ile Rukıyye (r.anhâ) da dönenler arasındaydı. Halbuki hadisenin aslı yoktu. Sadece şöyle bir olay geçmişti:

    "Sevgili Peygamberimiz Necm Sûresini okurken; "Allah'ı bırakıp taptığınız Lât'ın, Uzza'nın ve üçüncüsü olan diğer Menât'ın zerrece kudretleri var mı? Bize haber verin." âyeti geçmişti. Müşrikler okunan ayetlerin manasının anlaşılmaması için yüksek sesle şamata yapıyorlardı. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz sûrenin sonuna gelince secde âyetini okudu ve secdeye kapandı. Müşrikler de putlarının adı geçtiği için secdeye vardılar. Onların da aynı anda secde edişleri müşriklerin müslüman olduğu şeklinde yorumlar yapılmasına sebep oldu.

    Bu asılsız haberleri duyarak Habeşistan'dan dönen muhacirler vatanlarına geldiklerinde hiç bir şeyin değişmediğini, işkencelerin devam ettiğini gördüler. Himaye altında Mekke'ye girdiler. Rukıyye (r.anhâ) baba evine geldi. Kardeşleri Ümmü Gülsüm ve Fâtıma ile hasret ve muhabbetle kucaklaştılar. Gözyaşları içerisinde tekrar kavuştuklarına şükrettiler. Fakat Rukıyye (r.anhâ) annesini göremiyordu. Kardeşlerine soruyor bir cevap alamıyordu. Sadece hıçkırık ve gözyaşları içerisinde birbirine sarılıyorlardı. Akan gözyaşları Rukıyye'ye doğru cevabı vermişti. Anneciğinin Refik'i Â'lâ ya uçtuğunu anlayınca hıçkırıktan boğazı düğümlendi. Derin bir sûkuta büründü. Ne yapabilirdi ki, Allah'ın hükmüydü. Kaza ve kadere inanan insan ancak sabrederdi. Rukıyye (r.anhâ) da sabır ve metanetle anneciğinden ayrılmanın acısını gönlüne gömdü.

    Bundan sonra Mekke'de kalması uzun sürmedi. Medine'ye hicret izini verilmişti. Müslümanlar ikinci hicret yurduna yönelmişlerdi. Onlar da aile olarak tekrar Medine'ye hicret ettiler. Böylece Allah yolunda iki hicret sevabı kazandılar.

    Rukıyye (r.anhâ) ikinci hicret yurdu Medine'de oğlu Abdullah'ı dünyaya getirdi. Bu yavrunun doğumuyla ilk çocuğunu kaybetmenin acısını unutmaya çalıştı. Medine'de huzur içerisinde günlerini geçiriyordu. Artık İslâm kardeşliği kurulmuş. Muhacir ve Ensar birbirine kenetlenmiş adeta yek vücut olmuşlardı. Çileli hayat sona ermiş gibiydi. Abdullah da gün geçtikçe büyüyor ve etrafa neşe saçmağa devam ediyordu. Lâkin dünya imtihan yeriydi. Rukiyye (r.anhâ)'ın imtihanları çetin geçmekteydi. Birgün hiç beklenmedik bir hadise oldu. Beşikteki çocuğun yüzünü bir horoz gagaladı. Abdullah'ın yüzünü yaraladı. Yüz kısmındaki yaralar kısa zamanda yayıldı. Etrafı yara-bere içerisinde kaldı. Mikrop kapan ve önü alınamıyan bu yaralardan çocuk kurtulamadı. Birkaç gün içinde Abdullah dünyasını değiştirdi.

    İbtilâların üst üste gelmesi Rukıyye (r.anhâ)'nın sıhhatini bozdu. Abdullah'tan başka çocuğu da yoktu. Sonradan da olmadı. Bu sıkıntılar onun ateşinin yükselmesine ve Humma hastalığına yakalanmasına kadar sağlığını etkiledi. Bu arada Bedir'de düşmanı karşılamak için cihad çağrısı yapılmakta idi. Hz. Osman (r.a.) bu davete icabet etmeyi arzulamışdı. Fakat hanımı Rukiyye (r.anha)'nın durumu ciddi idi. Ateşi ve rahatsızlığı gün geçtikçe artıyordu. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz Hz. Osman'a orduya katılmamasını hanımının yanında kalmasını işaret buyurdu. İyileşmesi için elinden gelen gayreti gösteren Hz. Osman (r.a.) hanımının gözünden gözünü ayırmadı. Hizmetinden uzakta kalmadı. Kul olarak yapabileceğini geriye bırakmadı. Lâkin yazılan vakit gelince o yüce kudrete teslimiyetten başka çare kalmamışdı. Onun sevgi dolu gözlerinin solduğu, ruhunun nâzenin vücudunu terk ettiği sıralarda Bedir Savaşı'nın zafer müjdeleri geldi.

    Hz. Rukıyye Peygamberimizin ilk vefat eden kızıydı. Daha henüz 22 yaşlarındaydı. Cenazesini Ümmü Eymen (r.anhâ) yıkadı. Medine halkı Bakî kabristanına taşıdı ve oraya defnedildi. Savaştan dönen Resûl-i Ekrem (s.a.) kabrin başına geldi ve kızına duâ ve niyazda bulundu. Oradan Hz. Osman (r.a.)'ın evine gitti. Onu da teselli etti. Hanımlar gözyaşları içerisinde kendini tutamıyarak ağlıyorlardı. Hz. Ömer (r.a.) müdahale etmek isteyince iki Cihan Güneşi Efendimiz: "Ömer! Bırak onları! Kendi hallerine bırak! Ölüye karşı duygular göz ve kalble ifade edilirse bu Allah'tan'dır. Onun merhametindendir. El ve dil ile yapılırsa şeytandandır." buyurdular.

    Allah Teâlâ Hazretleri Resûlünün iki hicret sahibi kızı Rukiyye (r.anhâ) ile iki nur sahibi Hz. Osman (r.a.)'dan râzı olsun. İmanının, cihadının ve çektiği çilelerin mükâfatını en iyi şekilde versin. Bizleri de şefaatlerine nâil eylesin. Amin

    Kaynak:Mustafa Eriş, Altınoluk Dergisi