Atatürkün İnsan Sevgisini Anlatan Anısı

 Atatürkün İnsan Sevgisini Anlatan Anısı

  Okunma: 4427 - Yorum: 1
  1. #1
    “Ben İnsan Değil miyim?”

    Yıl 1922. 14 Ocak gece yarısı. Mustafa Kemal’in özel treni Eskişehir’e doğru gidiyor. Bu yolculuk bir kamuoyu yolculuğu olacak ve Gazi, savaş sonrası Anadolu’sunda bazı şehirlerin nabzını yoklaya yoklaya İzmir’e gidip annesini görecek. Ve Latife’yi.

    Ama o gece çok sıkıntısı var Mustafa Kemal’in ve bir türlü uyku tutturamıyor.

    Ali Çavuş kompartımanın kapısı önünde sigara üstüne sigara içiyor. Kapıya dayanmış karanlığı seyreder ken bir yandan da kendi kendine mırıldanıp duruyor.

    “Bu işin bu kadar çabuk oluvereceğini hiç düşünmedim.

    İşte, sonunda şifreli telgraf geldi. Zübeyde anamızı yitirdik. Peki, ne duruyorum. İçeri girip onu uyandırmalıyım. Ama işe bak, giremiyorum. Kıyamıyorum paşama. Nasıl derim ki: ‘Anamız öldü paşam!’ diyemem. Onun yüreği anası için atar. Hep söyler. Vatanı kurtarmakla anasını kurtarmak aynı anlama gelir onun için. Kapıyı açsam, telgrafı uzatsam, ‘Paşam sen sağ ol’ desem ‘Eyvah demez mi?’ ‘Koca vatanı kurtardım ama anamı kurtaramadım demez mi?"

    Ali Çavuş, anlattığına göre birden yerinden sıçramış. İçeriden bir ses geliyor. Mustafa Kemal sesleniyor.

    Çavuş kompartıman kapısını açıp selam duruyor:

    “Emret Paşam”.

    Mustafa Kemal yatağa oturmuş soruyor telaş ile:

    “Ne demeye kapıda bekliyorsun sen?”

    “Uyku tutturamadım da Paşam”

    “Annemden bir haber var mı?”

    “Az önce bir telgraf geldi dediler, şifreyi çözünce size sunacaklar.”

    “Boşuna kıvranma Ali, benden de saklamaya çalışma. Ben haberi aldım.”

    Ali Çavuş bir şey yokmuş gibi durmaya çalışıyor ve merakla soruyor:

    “Ne olan, ne haber aldın ki paşam? Hayır haber inşallah.”

    Mustafa Kemal usul usul anlatıyor.

    “Az önce dalmışım, rüyamda yeşil bir ovada anamla el ele geziniyorduk. Hep olduğu gibi bana birşeyler anlatıyordu. Birden bir fırtına çıktı. Bir sel bastırdı, anamızı aldı görtürdü. Hiçbir şey yapamadım. Hiç, hiç!..”

    Çavuşu bir titremedir almıştı. Derken.. Mustafa Kemal emri verdi:

    “Çocuk! Al getir şu telgrafı, hemen!”

    Ali Çavuş kompartımandan çıkar çıkmaz, çözümü getiren görevliyle karşılaştı.

    “Ver onu” dedi. “Paşamız bekliyor.”

    Kağıdı aldı, içeri girdi, selam durdu ve: “Sen sağol paşam” dedi.

    “Millet sağ olsun.”

    Gözünden iri bir damla göz yaşı akıvermişti. Çavuş “Ağlama paşam” diye yalvardı.

    “Neden? Ben insan değil miyim? Anam öldü. Ben buna ağlarım. Ama, Anavatan kurtuldu. Bununla da te selli bulurum. Benim için ikisi bir.”

    İşte ben bunun için:

    ‘Bulunur kurtaracak bahtı kara maderini’ diye cevap vermedim mi Namık Kemal’e? Birden Mustafa Kemal ile Ali Çavuş birbirlerine sarıldılar ve açık açık, hıçkırıklarla, içli içli ağlıyorlardı.


  2. #2
    Gaziyi Görmeye Gelen Ana

    Gazi Çiftliğinde dolaşıp hava alırken oldukça yaşlı bir kadına
    rastladık. Atatürk attan inerek bu ihtiyar kadının yanına sokuldu.
    - Merhaba nine
    Kadın Ata'nın yüzüne bakarak hafif bir sesle;
    - Merhaba dedi.
    - Nereden gelip nereye gidiyorsun?
    Kadın şöyle bir duralayıp,
    - Neden sordun ki, dedi. Buraların sabısı mısın? Yoksa bekçisi mi?
    Paşa gülümsedi.
    - Ne sahibiyim ne de bekçisiyim nine. Bu topraklar Türk milletinin
    malıdır. Buranın bekçisi de Türk milletinin kendisidir. Şimdi
    nereden gelip nereye gittiğini söyleyecek misin?
    Kadın başını salladı.
    - Tabii söyleyeceğim, ben Sincan'ın köylerindenim bey, otun güç bittiği,
    atın geç yetişdiği kavruk köylerinden birindeyim. Bizim mıhtar bana bilet
    aldı trene bindirdi, kodum Angara'ya geldim.
    - Muhtar niçin Ankara'ya gönderdi seni?
    - Gazi Paşamızı görmem için. Başını pek ağrıttım da... Benim iki
    oğlum gavur harbinde şehit düştü. Memleketi gavurdan kurtaran kişiyi
    bir kez görmeden ölmeyeyim diye hep dua ettim durdum. Rüyalarıma girdi Gazi Paşa.
    Bende gün demeyip mıhtara anlatınca, o da bana bilet alıverip saldı
    Angaraya, giceleyin geldimdi. Yolu neyi de bilemediğimden işte
    ağşamdan belli böyle kendimi ordan oraya vurup duruyom bey.
    - Senin Gazi Paşa'dan başka bir isteğin var mı?
    Kadının birden yüzü sertleşti.
    - Tövbe de bey, tövbe de! Daha ne isteyebilirim ki... O bizim vatanımızı
    gurtardı. Bizi düşmanın elinden kurtardı. Şehitlerimizin
    mezarlarını onlara çiğnetmedi daha ne isteyebilirim ondan? Onun
    sayesinde şimdi istediğimiz gibi yaşıyoruz. Şunun bunun gavur
    dölünün köpeği olmaktan onun sayesinde kurtulmadık mı?
    Buralara bir defa yüzünü görmek, ona sağol paşam! Demek için düştüm.
    Onu görmeden ölürsem gözlerim açık gidecek.
    Sen efendi bir adama benziyon, bana bir yardım ediver de Gazi Paşayı
    bulacağım yeri deyiver.

    Atatürk'ün gözleri dolu dolu olmuştu, çok duygulandığı
    her halinden belliydi. Bana dönerek,

    - Görüyorsun ya Gökçen, işte bu bizim insanımızdır... Benim köylüm, benim
    vefalı Türk anamdır bu.


    Attan indim. Yaşlı kadının elini tuttum anacığım
    dedim, sen gökte aradığını yerde buldun, rüyalarını süsleyen, seni buralara
    kadar koşturan Gazi Paşa yani Atatürk işte karşında duruyor. Köylü
    kadın bu sözleri duyunca şaşkına döndü. Elindeki değneği yere
    fırlatıp, Atatürk'ün ellerine sarıldı. Görülecek bir manzaraydı bu.
    İkisi de ağlıyordu. İki Türk insanı biri kurtarıcı, biri kurtarılan, ana
    oğul gibi sarmaş dolaş ağlıyorlardı. Yaşlı kadın belki on defa öptü
    atanın ellerini. Ata da onun ellerini öptü. Sonra heybesinden küçük
    bir paket çıkarttı. Daha doğrusu beze sarılmış bir köy peyniri.


    Bunu Atatürk'e uzattı;
    - Tek ineğimim sütünden kendi ellerimle yaptım Gazi Paşa, bunu sana hediye
    getirdim. Seversen gene yapıp getiririm.
    Paşa hemen orada bezi açıp peyniri yedi. Çok beğendiğini söyledi.
    Sonra birlikte köşke kadar gittik. Oradakilere şu emri verdi;
    "Bu anamızı alın burada iki gün konuk edin. Sonra köyüne
    ***ürün. Giderken de kendisine üç inek verin benim armağanım olsun."