+ Yorum Yaz

 Küresel Isınma İle İlgili Haber, Makale ve Yazılar

 - Konu Toplam: 51255 kez okundu ve konuya toplam 7 kez yorum yapıldı.

  1. 23-06-2007 #1
    Küresel ısınmaya dikkat çeken Prof. Dr. Kurt, Türkiye'nin 50 yılda çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya kalacağını iddia etti: Bitki ve hayvan türleri yok olabilir, kum fırtınaları başlayabilir!

    Küresel ısınmanın, Türkiye’yi yakın yıllarda ciddi oranda bitki ve hayvan türünün yok olması, gelecek 50 yılda ise çölleşme tehlikesiyle karşı karşıya bırakacağı bildirildi.

    Şehirleşme, yanlış arazi kullanımı ve doğal habitatlar üzerindeki baskıların, son 20 yıl içinde 13 bitki türünü tamamen yok ettiği, baskıların devam etmesi durumunda ise önümüzdeki 10 yıl içinde bin 500’e yakın bitki türünün tehdit altına gireceği kaydedildi. Hayvan türlerinin de aynı tehlike ile karşı karşıya bulunduğu, Anadolu parsı, çizgili sırtlan ve Akdeniz fokunun yok olma tehlikesi bulunan türlerden bazıları olduğu bildirildi.

    Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Ekoloji ve Çevre Biyolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Latif Kurt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, doğada her canlının yaşam zincirinin bir halkası olduğunu kaydetti. Kurt, "Türlerin ve genetik çeşitliliklerin yok edilmesi, doğanın kısır ve kırılgan bir yapıya bürünmesi, insan dahil diğer canlı türlerinin yaşamlarının tehlikeye girmesi anlamına geliyor" dedi. Kurt, "Dünya nüfusunun katlanacağını hepimiz biliyoruz. Bunu durdurmanın ilk ve en etkin yolu, nüfus artışını kontrol altına almak olmalı. Asıl olan, sürdürülebilir kalkınma yerine, sürdürülebilir yaşam ilkesidir" dedi.

    Her ülkenin ekonomik, kültürel ve biyolojik olmak üzere üç tür zenginliği olduğunu ifade eden Kurt, "Biyolojik zenginlik açısından dünyanın en önemli bölgesinde bulunuyoruz. Ancak biz bu zenginliğimizin farkında değiliz" diye konuştu.

    "CANLILAR ISINMAYA AYAK UYDURAMAZ"

    Kurt, yaşam kuşaklarının kaymasının, canlı türlerini zora sokacağını, bunun sonucunda meydana gelecek değişikliklere, birçok canlı türünün ayak uyduramayacağını ve yok olacağını söyledi. Kurt, şunları kaydetti:

    "Zira canlılar için elli, yüz yıllık periyotlar çok kısadır. Canlılar ancak yüzbinlerle, milyonlarla ifade edilen süreçlerdeki değişikliklere uyum sağlayabilirler. Asırlarla ifade edilen ani değişimler, bitki ve hayvan türlerini tehdit etmekte ve canlılık, küresel bir yok oluşla karşı karşıya kalmaktadır.

    Nitekim, birçok canlı türü yok olmuş ve birçoğu da yok olma tehdidiyle karşı karşıyadır. Özellikle biz insanlarla benzer ekolojik isteklere sahip olan memeli türlerindeki yok oluş, insan nesli için de tehlike çanlarını gündeme getirmektedir."

    "BİN 500’E YAKIN TÜR TEHDİT ALTINDA"

    Eski SSCB Devlet Başkanı Michael Gorbaçov’un "21. yüzyılda ulusları bekleyen en önemli tehdit, askeri olmaktan çok ekolojik felaketler olacaktır" sözünü hatırlatan Kurt, Gorbaçov’un bu görüşünde yanılmadığını söyledi. Kurt, şunları kaydetti:

    "13 bitki türünün nesilleri tükenmiştir ve bin 500’e yakın tür, 10 yıl içinde yok olma tehdidi altındadır. 843 tür çok yüksek risk, 181 tür ise doğada çok kısa bir sürede yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Aynı yok oluş hayvanlarda da görülüyor. Herkesin bildiği gibi Anadolu Parsımız vardı. En son 1970’lerde gözlendi. Maalesef, parsı bugün Anadolu’da gören yok. Tamamen yok olduğu düşünülüyor. Bunun gibi, çizgili sırtlan, Akdeniz foku, Karakulak gibi bazı hayvan türleri üzerinde de yakın gelecekte bir yok oluş bekleniyor."

    KONYA’DAKİ KUM FIRTINALARI

    Türkiye’yi çölleşmenin beklediğini savunan Kurt, "Bizim güneyimizde bir çöl kuşağı var. Küresel ısınmayla dünyadaki yaşam kuşakları yer değiştirecek ve Türkiye, güneydeki çöl kuşağının etkisine girerek tamamen çölleşecek. Önümüzdeki 50 yıl içerisinde bu durum bekleniyor" dedi.

    Konya’da geçen hafta yaşanan kum fırtınasının, bunun bir göstergesi olduğunu vurgulayan Kurt, şunları söyledi:
    "Aynı şekilde bizim güneyimizdeki Irak ve Suriye çöllerinden kalkan kum fırtınalarının Gaziantep, Kahramanmaraş ve Şanlıurfa gibi güneydeki illerimizi zaman zaman etkisi altına aldığını görüyoruz. Bütün bunlar çöllerin kuzeye doğru ilerlemekte olduğunun ve bizim çölleşmeye doğru gittiğimizin bir göstergesidir.

    Zira, Anadolu çölleşmeye çok müsait olup, bu durum geçmişte de Konya Karapınar çevresinde yaşanmıştır. Konya Karapınar’da yaşayan insanlar sabah kalktıklarında kapı önlerinin kum yığınlarıyla kaplandığını görmüşler ve bu nedenle yöreden büyük bir göç yaşanmıştır."

    KÜRESEL ISINMA DOĞAL PERİYOT DEĞİL

    Dünyanın 4,5 milyar yaşında olduğunu belirten Kurt, dünya iklimleri üzerinde etkileri olan bir takım doğal süreçlerin bulunduğunu belirtti. Kurt, "Örneğin, dünyanın 93 bin yılda bir kutuplardan basıklaşması, 23 bin yılda bir güneş yörüngesinden sapması ve bin yılda bir de kuraklaşması söz konusudur. Bunlar doğal süreçler iken günümüzde yaşanan küresel ısınma ve kuraklık ise bu doğal periyotlardan tamamen bağımsız ve insan kaynaklıdır" diye konuştu.
    Kurt, değişik jeolojik dönemlerde, dünyada gözlenen volkanik faaliyetlerin dünya iklimleri üzerinde etkisinin bulunduğunu ancak günümüzde aşırı volkanik herhangi bir faaliyet olmamasına rağmen dünyanın ısınmaya devam ettiğini söyledi.

    "TÜKETİM ALIŞKANLIKLARI DEĞİŞMELİ"

    Küresel ısınmanın nedenlerinden birisinin de tüketim alışkanlıkları olduğuna işaret eden Kurt, "Çılgınca, fütursuzca tüketiyoruz. ’Ne kadar tüketirsen o kadar insansın ya da yaşam kaliten o kadar yüksek’ diye insanlar aldatıldı.
    Kalkınma çabaları veya bir takım uluslararası şirketler, kar amaçlı olarak toplumları tüketime yönlendirdi. Bu gidişata dur demek için hepimiz bir takım alışkanlıklarımızdan vazgeçeceğiz. Bir takım şeylerden taviz vereceğiz" dedi.
    Tüketicinin yönelişlerinin, uluslararası tröstleri çevreye dost olan ürünleri üretmeye zorlayacağını belirten Prof. Dr. Latif Kurt, "Fosil yakıtların kullanımını düşürmek gerekiyor. Toplu taşımaya yönelmek, yürüme alışkanlığını geliştirmek ya da bisiklete binmeye insanları alıştırmak gerekiyor. Bunların sağlık açısından yararları da vurgulanmalı" dedi.

    AA




  2. 29-06-2007 #2
    TÜRKİYE, KÜRESEL ISINMA GİRİŞİMİNE ISINMAYA BAŞLADI

    Firtinalarin, kurakligin (fotograf Orlando 2000/2001'de çekilmistir) ve saganak yagıslarin siddetinde giderek artislar kaydediliyor.

    Türkiye, yakıcı bir sorun olan küresel ısınma ile mücadelede uluslararası topluma katıldı.Türk Hükümeti ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP), 405.000 dolarlık bir proje belgesi imzalayarak, Türkiye'nin küresel iklim değişikliği sorunuyla baş edebilmesi için atacağı adımlar konusunda anlaşmaya vardı. Ağustos 2005'te imzalanan anlaşma, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin uygulanması yolunda Türkiye'nin ne gibi adımlar attığını gösterecek olan Birinci Ulusal Bildirim adlı raporun hazırlanması başta olmak üzere, gelecekte bu konuda yapılacakları ortaya koyuyor. Projenin finansmanı, UNDP'nin girişimiyle, kalkınmakta olan ülkelerin yararlandığı Küresel Çevre Fonu'ndan sağlandı.

    Türkiye, uluslararası topluluğu küresel ısınmayla mücadele konusunda seferber etme amacını taşıyan Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'ni, 2004 yılında imzaladı. Sözleşme, ozon tabakasını incelten ve atmosfere salınan (emisyon) sera gazlarının aşağı düzeylerde tutulmasını öngörüyor.

    Üzerinde anlaşmaya varılan proje çerçevesinde, iklim değişikliğinin olası etkileri incelenecek ve sera gazları emisyon envanteri oluşturulacak. Bu çalışma ayrıca, 2020

    yılına kadar öngörülen sera gazı emisyon hesaplarını da içerecek. Proje kapsamında, alternatif enerji senaryoları değerlendirilecek, emisyonların azaltılması için olası önlemler üzerinde çalışılacak. Ağırlıklı olarak yerel uzmanların katkısıyla, Birinci Ulusal Bildirim hazırlanacak ve aynı zamanda kamuoyunu bilinçlendirme kampanyaları düzenlenecek.

    Proje çerçevesinde, Çevre ve Orman Bakanlığı öncülüğünde, bakanlıklar arasında Ulusal İklim Değişikliği Koordinasyon Kurulu kuruldu. Projenin uygulanmasını, bu konuda danışma hizmeti de verecek olan, BM Kalkınma Programı Türkiye Temsilciliği üstlendi.

    Küresel Çevre Fonu hakkında daha fazla bilgi için: www.thegef.org

  3. 29-06-2007 #3
    Önce Birleşmiş Milletler, sonra İngiliz Stern Komisyonu'nun hazırladığı raporlar, dünyanın felakete gittiğini gösterdi. Daha önce bu çağrıya "fenomen" diye burun kıvıran ülkeler şimdi küresel ısınma yla mücadele için program açıklıyor.

    Yarından sonra ( The Day After Tomorrow) adlı Hollywood filmi, küresel ısınmanın sebep olabileceği felaketin boyutlarını ortaya koyduğunda başta Amerika, Rusya, Çin gibi dünyayı en çok kirletenler olmak üzere birçok ülke bilim dünyasının çağrılarına kulak asmıyordu. Ancak BM tarafından hazırlanan iklim raporları felaketin boyutlarını gözler önüne serdi. Yeryüzündeki canlı türlerinin yüzde 50'sinin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olması hükümetleri harekete geçmek zorunda bıraktı. İşte 2007 başından beri ülkelerin küresel ısınmata karşı attığı adımlar:

    AVUSTRALYA : Dünyada ilk kez bir hükümet, geleneksel ampulleri yasaklayarak çevre dostu ampuller kullanılması kararını aldı. 2010 yılında Avustralya genelinde normal ampul kullanımı yasaklanıyor. Enerji dostu yeni nesil ampuller, standartlardan yüzde 66 daha az enerji harcıyor.

    MEKSİKA: Hükümet, ülke genelinde 250 milyon ağaç dikilmesi kararı aldı. Çok fazla karbondioksit salan yaşlı otomobillerin trafiğe çıkması yasaklandı.

    AVRUPA BİRLİĞİ: Otomobil üreticilerine küresel ısınma standartı getirildi. 2012'ye kadar üretilen otomobiller kilometrede 120 gramdan daha az karbondioksit salma şartı geldi. Ortalama bir jeep şehir içinde 10 kilometrede 3 kg karbondioksit gazını atmosfere salıyor. 94 model bir Ford Escort için bu oran 1.8 kg. Enerji tüketimini azaltmak için elektronik aletlerdeki "stand-by" konumunun kaldırılması fikri benimsendi. Cihazlarını fişten çekmek yeribe kumandadan kapatan Türk Ailesi yılda 5.2 YTL kaybediyor. Bu nedenle ayrıca çok büyük bir enerji kaynağını boşa harcamış oluyor.
    İNGİLTERE: Blair hükümeti, görev süresinin dolmasına çok kısa bir süre kala "Yeşil Vergi" adı verilen bir proje için düğmeye bastı. Yeşil vergi, uçak yolculukları, ve 4x4 araçlar gibi doğa dostu olmayan ürünlere kullanılacak.

    ENDONEZYA: 17 bin dolayında adacıktan oluşan lkede adaların yüzde 30'unun 2100 yılına kadar su altında kalması olasılığına karşı ülke tarihinde ilk kez adaların sayılmasına karar verildi.

    JAPONYA: Hükümet, klima kullanımı nedeniyle enerji tüketiminin artması üzerine yaz aylarında tüm kamu çalışanlarının kravat takmasını yasakladı.
    ABD: Uzaya güneş ışınlarını yansıtacak dev bir ayna yerleştirilmesi için hükümet proje başlattı.

  4. 09-08-2007 #4
    Küresel Isınma: Gerçekler ve Belirsizlikler

    Yazar Prof. Dr. Mehmet Karaca ve Doç. Dr. Ömer Lütfi Şen

    Küresel ısınma ya da daha genel bir ifadeyle küresel iklim değişimi şüphesiz son zamanların en popüler gündem maddelerinden birisidir. Yerbilimleri ile uğraşan bilim adamlarının en fazla önem verdikleri araştırma alanlarından olmasının yanısıra kamuoyunu da sıkça meşgul eden konulardan birisi olduğu söylenebilir.

    Küresel ısınma, hemen her ekstrem[1] hava olayından sonra çokça tekrarlanan ifadelerin başında gelmektedir. Son aylarda ülkemizin Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde meydana gelen şiddetli yağış ve sel olayları ile kış aylarının ülkemizin özellikle kuzeybatı kesiminde kurak ve nispeten ılık geçmesi üzerine yapılan tartışmalarda da bu ifadeyi sıklıkla duyduk. Maalesef her ekstrem hava olayının müsebbibi olarak küresel ısınmanın işaret edildiği bir ortama doğru gidilmektedir. Küresel ısınma bu tip olayların adeta "günah keçisi" durumuna sokulmaktadır. Belirsizliklerin çokluğu nedeniyle spekülasyonlara[2] açık olan bu konuda maalesef konu ile ilgili bilgi üretenlerin sesi üretmeyenlerinkinin yanında yeterince duyulmamaktadır. Bu durum kamuoyu tarafından cevabı alınamayan pek çok sorunun ortada dolaşmasına sebep olmaktadır: Küresel ısınma nedir, nasıl oluşmaktadır? Hava olaylarının küresel ısınma ile bir ilişkisi var mıdır? İklim hiç değişir mi? Ülkemiz küresel ısınmadan nasıl etkilenmektedir/etkilenecektir?... Bu yazıda bu ve benzeri sorulara küresel ısınma konusunda günümüzde gelinen bilgi birikimi ışığında kısaca cevaplar verilmeye çalışılacaktır.

    Yer-atmosfer sistemine güneşten gelen enerji miktarı bu sistemden uzaya kaçan enerji miktarı ile aynıdır. Gelen ile giden enerji farklı olsaydı dünyamız yeni bir dengeye kadar ya sürekli ısınacak ya da sürekli soğuyacaktı. Dolayısıyla yeryüzeyinde bir enerji dengesi söz konusudur. Bu enerji dengesi kullanılarak yapılan hesaplamalara göre eğer dünyamızın atmosferi olmasaydı ortalama yüzey sıcaklığı -19 oC olacaktı ve bütün yeryüzeyi buz ile kaplı olacaktı. Ama yapılan ölçümler ortalama yüzey sıcaklığının 15 oC civarında olduğunu göstermektedir. İşte dünyayı yaşanabilir hale getiren bu 34 oC lik sıcaklık artışı atmosferde başta su buharı olmak üzere karbondioksit ve metan gibi gazların sera etkisi[3] sayesinde gerçekleşmektedir. Buradan şunu anlamak gerekir. Sera gazları olarak adlandırılan bu gazların atmosferdeki miktarı yer-atmosfer sistemindeki enerji dengesi, dolayısıyla yeryüzeyi sıcaklığı, açısından hayati önem arz etmektedir. Bu gazlardaki artış tıpkı bir insanın daha fazla elbise giymesi durumunda "ateşinin yükselmesi" gibi sera etkisini yükselterek dünyamızın ortalama sıcaklığının artmasına sebep olacaktır. Yapılan ölçümler atmosferdeki karbondioksit miktarının sanayileşme öncesindeki 285 ppm (part per million - milyonda bir parça) seviyesinden günümüzdeki 384 ppm seviyesine çıktığını göstermektedir. Elimizde başka bir delil olmasa dahi sırf bu artışın yeryüzeyindeki ortalama sıcaklığı artırdığını söylemek hiç de yanlış olmazdı. Meteorolojik gözlemler, sıcaklığın son yüzyılda 0.7-0.8 oC civarında arttığını göstermektedir (Şekil 1). Sıcaklıktaki bu artışın birinci derecede sorumlusu olarak karbondioksitteki artış gösterilmektedir. Ancak, karbondioksitteki artış ile ortalama sıcaklıktaki artış arasındaki ilişki küresel iklim sisteminin oldukça karmaşık yapısı ve insanoğlunun bu sisteme diğer müdahaleleri yüzünden hala net bir şekilde ortaya konulamamıştır.


    İnsanoğlu bir taraftan atmosfere sera gazları ve diğer kirleticileri salarken diğer taraftan yeryüzeyinde de önemli değişiklikler meydana getirmektedir. Zirai alanların hızla genişlemesi, ormanlık alanların hızla yok edilmesi, yarı kurak alanların çölleştirilmesi ve şehirleşme insan eliyle yeryüzeyinde yapılan en önemli değişikliklerdir. Bütün bu değişiklikler küresel iklim sistemi üzerinde önemli etkilere sahiptir, ancak bu etkiler farklı farklı olabilmektedir. Örneğin, ormansızlaştırma faaliyetleri atmosferdeki karbondioksit miktarını, dolayısıyla sera etkisini, artırıcı bir etkiye sahip olurken, çölleştirme atmosfere geçen toz miktarında artışa neden olması dolayısıyla güneşten yeryüzeyine gelen enerjiyi azaltarak küresel ısınmayı yavaşlatan bir etkiye sahip olabilmektedir. Şehirleşme, şehir ısı adalarının yani şehirlerde çevrelerine göre daha sıcak alanların oluşmasına yol açmaktadır. Şehirleşme, küresel iklim üzerindeki sınırlı etkisinden çok küresel ısınma çalışmalarında kullanılan meteorolojik ölçümlerin yapıldığı istasyonları kapsaması nedeniyle önem arz etmektedir. Miktarı üzerinde tam bir mutabakat olmasa da, iklim bilimciler arasında son yüzyıldaki 0.7-0.8 oC lik sıcaklık artışının bir kısmının (bazı bilim adamlarına göre yarısına yakınının) şehirleşmeden dolayı olduğu görüşü hakimdir. Yani, şehirlerde bulunan istasyonlardaki ölçümler, küresel sıcaklık artışının, gerçek değerinden daha fazla hesaplanmasına sebep olmaktadır. Ülkemizde şehirleşmenin sıcaklık üzerindeki etkisine en iyi örnek İstanbul’daki Göztepe istasyonunun ölçümleri gösterilebilir. Göztepe istasyonunda ölçülen minimum sıcaklıkların kırsal kesimdeki (örneğin Bahçeköy ve Kumköy’deki) ölçümlerden olan farkının son 50 yılda 1-1.5 oC arttığı belirlenmiştir. Bu artış tamamen şehirleşmeden kaynaklanmaktadır ve (küresel ısınma hesaplarında olduğu gibi ortalamaya katılarak) hiçbir şekilde genellenmemelidir.

    Yukarıda bahsedilenler, küresel iklim sisteminin insan faaliyetleri dolayısıyla dört bir taraftan tahrip edildiği izlenimine neden olabilir ve kişinin aklına bu sistemin bütün bu tahribata ne kadar dayanabileceğine dair bir soru gelebilir. Aslında bu sorunun cevabı bilinmemektedir. Küresel iklim sisteminin, sistemin bütünü ya da bileşenleri üzerindeki zorlamaları ne kadar tolere edeceği[4] ve geri dönülemez eşiklerin olup olmadığı birer muammadır. Bu konularda yapılan açıklamalar spekülasyondan öteye geçememektedir. Ancak bildiğimiz, iklimin de değişken olduğu yani doğal bir değişebilirliğinin olduğu ve bu değişkenlik dışındaki zorlamalarda da bir şekilde geriye dönebildiğidir. Tarihteki büyük volkanik patlamaların, takip eden zamanlarda dünya ikliminde geçici bir süreliğine önemli değişikliklere sebep oldukları bilinmektedir. Örneğin, Endonezya’nın Sumbawa adasında yer alan Tambora volkanının 5-15 Nisan 1815 tarihlerindeki patlaması küresel iklimde önemli sapmalara (anomaly)[5] yol açmıştı. Bu patlamanın Kuzey Amerika ve Avrupa’da ki etkisinden dolayı 1816 "yaz mevsimi olmayan yıl" olarak adlandırıldı. O yıl meydana gelen büyük fırtınalar, aşırı yağışlar ve seller, yazın bile meydana gelen (kahverengi ve kırmızı renklerdeki) kar yağışları, Ağustos ayında meydana gelen don ve benzeri anormal hava olayları bu patlamanın atmosfere saldığı küllerin etkileri olarak kabul edilmektedir. Zirai alanlara ekilen tahılların soğuktan gelişememesi sonucu başgösteren kıtlığın binlerce insanın ölümüne neden olduğu da bilinmektedir. Daha yakın zamanda (Haziran 1991), Filipinler’deki Pinatubo volkanında meydana gelen büyük patlama küresel ortalama sıcaklığı yaklaşık 0.5 oC düşürmüştür. Dikkat edilirse, bu değer küresel ısınma değeri (0.7-0.8 oC) ile aynı mertebelerdedir. Bu durum küresel iklim sinyalinin algılanmasının (ölçülmesinin) ne kadar zor olduğuna işaret etmektedir.

    Yukarıda anlatılan örnekler gösteriyor ki küresel iklim sisteminin, yapılan doğal ya da insan kaynaklı müdahalelere tepkisi sınır tanımamaktadır. Bu nedenle, bugün yapılan araştırmalarda küresel ısınmanın etkilerine dair izler sadece atmosferi en çok kirleten ülkelerde değil dünyanın her köşesinde aranmaktadır. Örneğin, dünya iklim sisteminde önemli bir yere sahip kutup buzulları yakından izlenmektedir. Bu buzullar aynı zamanda geçmiş zamanlara ait kayıtların saklı olduğu bir arşiv niteliği taşıdığından buralarda yapılan incelemeler iklimin binlerce-on binlerce yıllık geçmişine ışık tutabilmektedir. Bu sayede küresel iklim sisteminin hangi badirelerden geçtiği ve zorlamalara nasıl tepkiler verdiği konusunda bilgi birikimimiz artmaktadır. Bu gelişmeler geleceğe yönelik tahmin edebilme yeteneğimize de katkıda bulunmaktadır. Ancak, iklim sisteminin kaotik (karmaşık) yapısı ve bu sisteme müdahalelerin çeşitliliği belirsizlikleri artırmakta ve sinyallerin hem algılanmasını hem de kaynağının anlaşılmasını zorlaştırmaktadır. Örneğin, 1998 aletsel ölçüm döneminin en sıcak yılı olarak kaydedildi (Şekil 1). Ama 1998 aynı zamanda en güçlü El-Nino yılı olarak da kayıtlara geçti. 1998 yılında meydana gelen ekstrem hava olaylarının ne kadarının El-Nino ne kadarının ise küresel ısınma ile alakalı olduğu bilinmemektedir. Bu kış yaşadığımız kuraklık ile ilgilide benzer şeyler söylenebilir. Acaba kuraklığa küresel ısınmamı sebep oldu? Yoksa Pasifik Okyanusunda geçen yılın sonlarında gelişen orta şiddetteki El Nino mu? Ya da her ikisi birden mi? Bu soruları kolayca cevaplamak mümkün değil. Ancak küresel ısınmanın etkisinin, El Nino olayı da dâhil diğer etkenlerinki yanında çok küçük olması gerektiğini söyleyebiliriz. Çünkü küresel ısınma bir trend[6] belirtir ve etkileri bir şekilde her yıl artan oranlarda hissedilmelidir. Ancak önceki kış ve daha önceki kış hiç kuraklık konuşulmuyordu, aksine kar ile nasıl mücadele edilir konusu daha çok gündemdeydi. Küresel ısınmadan ise çok az ya da hiç bahsedilmiyordu. Eğer bu yılki kuraklığı küresel ısınmaya bağlarsak önümüzdeki kışın normal geçmesi durumunda ne diyeceğiz. Kuraklık, iklimin tabii değişkenliği içinde tanımlanır ve tarihte her zaman görülebilen bir iklim olayıdır. Küresel ısınma olgusu yokken de vardı, gelecekte de insanlığı etkilemeye devam edecektir.

    Ülkemizde iklim değişimi ile ilgili çalışmaların son dönemlerde yoğunlaştığını söyleyebiliriz. Bu konuda, İTÜ Avrasya Yer Bilimleri Enstitüsü olarak Devlet Meteoroloji İşleri (DMİ) ile işbirliği içerisinde (UNDP, TÜBİTAK ve DPT destekli) önemli projeler yürütmekteyiz. Bu projelerde iklimin hem geçmişte nasıl değiştiği hem de geleceğe yönelik değişimi araştırılmaktadır. DMİ’ye bağlı meteoroloji istasyonlarında 1951-2004 yılları arasında yapılan ölçümler incelendiğinde istatistiksel açıdan önemli sayılabilecek sıcaklık artışlarının daha çok yaz mevsiminde, yurdumuzun batı bölümünde gerçekleştiği ortaya çıkmaktadır. Yapılan pek çok bilimsel çalışma Akdeniz ülkelerinde şehir ısı adası olayının en etkin olduğu mevsimin de yaz olduğunu göstermiştir. Bu nedenle son 55 yılda ülkemizin batı bölümünde yaz mevsiminde meydana gelen sıcaklık artışlarını vurgularken şehirleşmenin etkisini göz ardı etmemek gerekir. Kış mevsimi için yapılan analizlerde yurdumuzun kuzey ve güney kıyılarındaki pek çok istasyonda soğuma eğilimi tespit edilmiştir. Bu soğumanın nedeni olarak atmosferin toz miktarında meydana gelen artış üzerinde durulmaktadır. Aynı döneme (1951-2004) ait yağış gözlemleri incelendiğinde kış mevsiminde Ege bölgesinde önemli sayılabilecek bir azalma ile sonbahar mevsiminde İç Anadolu bölgesinin kuzey kesimlerinde kayda değer bir artış olduğu gözlenmiştir. Bu analizler sonucu ülkemiz iklimi için genel olarak konuşmak gerekirse henüz küresel ısınmayı yansıtacak bir seviyeye gelinmediğini söylemek mümkündür. Burada, toz gibi diğer bazı faktörlerin bölgemizde küresel ısınmanın sıcaklık üzerindeki etkisini şimdilik bastırmakta olduğu gibi bir yorum da yapılabilir. Şekil 1’deki gibi yıllık ortalama sıcaklıkların 1961-1990 referans dönemi ortalamasından olan farklarına bakıldığında ülkemiz (Şekil 2) ile dünya geneli (Şekil 1) arasında önemli farkların olduğunu söyleyebiliriz. Örneğin, 1950-1970 arası, referans döneme (1961-1990) göre ülkemizde daha sıcak geçerken dünya genelinde daha soğuk geçmiştir. Dünya genelinde son ısınma dönemi 1970’lerden itibaren başlarken bizde 1990’lardan itibaren başlamıştır. Daha önce belirtildiği gibi bu son ısınma döneminde şehirleşmenin önemli rolü olduğu söylenebilir.

    Ülkemizde son zamanlarda görülen bazı ekstrem hava olaylarının nedeni olarak küresel ısınmayı göstermek yanlıştır. Küresel ısınmanın hidrolojik çevrimi hızlandıracağı yönünde görüşler mevcut olmakla birlikte henüz günümüzdeki ekstrem hava olayları ile küresel ısınma arasında bir bağ kurulamamıştır. Devlet Meteoroloji İşleri’nin kayıtlarına göre ülkemizde ekstrem olaylar bazı periyotlarda çok, diğerlerinde ise daha az gözlenmiştir. Örneğin, 1940-2005 dönemini kapsayan kayıtlara bakıldığında 1960’lı yıllar, 1980’li yılların başı ve 2000’li yıllar ekstrem olaylar açısından öne çıkmaktadır. En fazla ekstrem olayın meydana geldiği 1963 yılı ile 2005 yılında yaklaşık aynı sayıda olay meydana gelmiştir. Bu rakamlar, ekstrem doğa olaylarının en azından şimdilik küresel ısınmadan ziyade iklimin değişebilirliği ile alakalı olduğunu göstermektedir.

    Yine yapılan araştırmalarda iklim modelleri kullanılarak geleceğe yönelik iklim projeksiyonları[7] da yapılmaktadır. Bu projeksiyonlarda değişik senaryolar kullanılmaktadır. Maalesef, geleceğe dair kamuoyuna sunulan öngörülerde hangi senaryonun kullanıldığından pek bahsedilmemektedir. Tahminin değeri ancak hangi senaryoya göre yapıldığının bilinmesiyle anlaşılabilir. Bu senaryolar, Dünya Meteoroloji Teşkilatı ile Birleşmiş Milletler Çevre Programının ortaklaşa kurdukları Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli[8] tarafından 2000 yılında hazırlanmıştır. Bu senaryolarda, gelecek için sera gazı emisyonları [9] hesaplanırken, değişik demografik[10] gelişme, sosyo-ekonomik gelişme ve teknolojik değişme projeksiyonları kullanılmıştır. Bu senaryoların en çok kullanılanlarından birisi olan A2, bugünküne benzer heterojen bir dünyada kendi kendine yeterlilik ve yerel kimliklerin korunumu temasının işlendiği, nüfusun yüksek bir artış hızına sahip olduğu, ekonomik gelişmenin bölgesel karakterinin (zengin ve fakir ülkeler arasındaki eşitsizliğin) devam ettiği ve küresel ısınma ve çevresel değişim konularında mücadele için herhangi bir özel tedbirin alınmadığı bir hikâye üzerine kurulmuştur. Yine, B2 olarak bilinen ve çok kullanılan bir diğer senaryo ise ekonomik, sosyal ve çevresel sürdürülebilirlikte yerel çözümlerin vurgulandığı, nüfusun makul oranda arttığı, ekonomik gelişmenin orta seviyede olduğu, teknolojik değişimin çok hızlı olmamakla beraber daha yaygın olduğu bir dünya üzerine kurgulanmıştır. Daha az kullanılan senaryolardan A1 ve B1’de ise A2 ve B2’de vurgulanan bölgeselliğin aksine küreselleşme ön plana çıkarılmıştır. Bu 4 ana senaryo da kendi içlerinde farklı senaryolara ayrıştırılarak 40 kadar senaryo üretilmiştir. Aşağıdaki şekilde (Şekil 3) bu dört ana senaryoya göre atmosfere salınacak karbondioksit miktarının yıllık değişimi gösterilmektedir.

    Geleceğe yönelik iklim projeksiyonları, bu senaryoların küresel iklim modellerine entegre edilmesi ile gerçekleştirilen simülasyonlar[11] sayesinde elde edilmektedir. Ülkemiz için A2 ve B2 senaryolarına göre gerçekleştirilen simülasyonlar mevcuttur. Bu simülasyonlardan A2 ile yapılanlara baktığımızda 2070-2100 yıllarını kapsayan dönem için Türkiye’de sıcaklıkların 2 ile 6 derece arasında yükseleceği, en küçük artışın kış mevsiminde ve en yüksek artışın yaz mevsiminde olacağını görebiliriz. Bu durumun Avrupa için de hemen hemen benzer olduğunu söyleyebiliriz. Yağışlardaki değişim ise oldukça farklıdır. Kış ve ilkbahar mevsiminde Akdeniz ve Ege kıyılarında azalma Karadeniz kıyılarında ise artış tahmin edilmektedir. Akdeniz’e kıyısı olan Avrupa ülkeleri de benzer şekilde yağış azlığına maruz kalacaklardır. Yaz mevsiminde önemli bir değişim olmamakla birlikte sonbahar’da bütün ülke çapında yağış artışı olacağı öngörülmektedir. B2 senaryosu ile yapılan simülasyonlar A2 ile karşılaştırıldığında yine kayda değer ama daha küçük değişimler olacağı tahmin edilmektedir.

    Bunlara benzer sonuçlar Avrupa ülkeleri için yapılan simülasyonlarda da elde edilmiştir. Bu sonuçların değerlendirilmesi ile küresel ısınmanın zengin kuzey ülkelerini ılıman hale getirerek buralardan Akdeniz ülkelerine olan turist akımını azaltacağı yorumları yapılmaktadır. Ülkemiz için de benzer yorumlar yapılabilir. Bazı uzmanlar sıcaklık artışının turizm sezonunu uzatacağını ve bu yönünün avantaj olacağını belirtseler de, su sıkıntısı dolayısıyla bu avantajın kaybolacağı söylenebilir. Bu senaryolara göre Karadeniz kıyılarının hem sıcaklıktaki hem de yağıştaki artış dolayısıyla turizm açısından oldukça cazip hale gelebileceğini söylemek mümkündür.

    Özetlemek gerekirse, küresel ısınma ya da küresel iklim değişimi günümüzde insanlığın karşı karşıya kaldığı en önemli problemlerden birisidir. Etkileri itibariyle sınır tanımadığı için hepimizi ilgilendiren bir konudur. Belirsizliklerinin çokluğu nedeniyle herkesi ikna edecek şekilde ispatlanamasada ortada bir gerçek vardır; O da insanların hızla çevreyi ve atmosferi kirlettiğidir. Bu durumun bir bedeli olacağını üretirken de tüketirken de aklımızdan çıkarmamalıyız.

    Notlar:
    [1] Ekstrem (Fransızca: extrême): sıra dışı, olağan dışı. Aşırı, uç ve sınır anlamlarında da kullanılmaktadır.
    [2] Spekülasyon (Fransızca: spéculation): konuyu saptırarak boş konuşma.
    [3] Tıpkı seralarda kullanılan camın ya da naylonun güneşten gelen enerjinin geçişine izin verirken çıkışını engellemesi ve içeriyi dışarıya göre daha sıcak hale getirmesi olayındaki gibi...
    [4] Tolere etmek (Fransızca: tolérance): sistemin dayanma noktası, müsamaha edebildiği sınır.
    [5] Anomali (Fransızca: anomalie): alışılagelen ya da olağandan -normalden- uzaklaşma veya sapma.
    [6] Trend (İngilizce: trend): belli bir zaman diliminde oluşan bir yöndeki hareket, eğilim.
    [7] Projeksiyon (Fransızca: projection): bilinen verilere dayanarak bir ölçüm değerinin gelecekte ya da geçmişteki değerini kestirme yçöntemiyle bir konuyu aydınlatmak veya açıklığa kavuşturmak.
    [8] IPCC - Intergovernmental Panel on Climate Change
    [9] Emisyon (Fransızca: émission): Salınım, yayım.
    [10] Demografik (Fransızca: démographique): Nüfus bilimiyle ilgili.
    [11] Simülasyon (Fransızca: simulation): Bir yapının, bir olayın veya bir sürecin muhtemel olasılıkları sonucu tahmin üretmek, benzetim
  5. 30-08-2007 #5
    Arktik hazinelere yağma yarışı


    Petrol ve doğalgaz kaynakları yarışı kazanana ait olacak


    İklim değişikliği Arktik Okyanusu'ndaki buzları erittikçe, doğal kaynakların kime ait olduğunu tespit etmek için bir yarış başladı. Önce Rusya, şimdi de Danimarka, ABD ve Kanada iddialarını desteklemek için jeolojik keşif seferleri düzenliyor.

    Spiegel Online'da Simone Schlindwein ve Gerald Traufetter imzalı habere göre, kutup buzları eridiği zaman petrol ve doğalgaz kaynakları yarışı kazanana ait olacak.

    Danimarkalı jeofizikçi Christian Marcussen Oden isimli bir buzkıran araştırma gemisi ile denizcilerin 'sıkı buzun mezarlığı' olarak adlandırdığı, Grönland’ın kuzeyinde Arktik Okyanusu'nun düz bir köşesi olan Lincoln denizine düzenlenen bir seferde yer alıyor.

    Marcussen buz kalınlığının buralarda bazen 15 metreyi bulduğunu belirterek, “Varma noktamıza gidebileceğimizden emin değilim” diyor.

    Görev başarısız olursa milyonlarca euro dünyanın “sekizinci okyanusuna” gömülmüş olacak. Marcussen bölgeye Danimarka adına gidiyor ve buradan sismik dalgalar vasıtası ile buzlu denizin derinliklerinden gelecek verileri toplayacak.

    Arktik doğal kaynaklara hücum

    Rus Parlamentosu üyesi Arthur Chilingarov Kuzey Kutbu'na Rus bayrağını üç hafta önce diktiği zaman, Kuzey Kutbu ile sınırı olan diğer ülkeler de büyük bir telaş içine düştü. Rusların çabası uluslararası yasalar açısından anlamsızdı, ama sembolik değeri çok büyüktü.

    Rusya’nın kendi karasularına ait olduğunu iddia ettiği Arktik Okyanusu 1.2 milyon kilometrekare alana sahip, ancak Kanada, ABD, Norveç ve özellikle Grönland’a sahip olan Danimarka da bu okyanusun büyük bölümlerinin kendilerine ait olduğunu iddia ediyor.

    Jeologlara göre Lomonosov Sırtı hangi ülkeye bağlı ise, bu mülkiyet de onlara ait olacak.

    Bin 800 kilometre uzunluğundaki denizaltı dağ silsilesi Sibirya’da başlayıp Kuzey Kutbu'nun altından geçiyor ve Grönland sahiline ulaşıyor.

    Ama hangi kıta sahanlığına bağlı olduğu belli değil: Rusya'mı Grönland'mı?

    Marcussen ve Kopenhag’dan gelen jeologlar ekibi sismik testleri ile bu silsilenin Grönland kıta sahanlığına bağlı olduğunu kanıtlarsa, egemenlik haklarını şu anda Grönland sahilinden 200 mil öteye uzanan sınırdan çok daha geniş bir alana uzatabilecek.

    Rusya ise, diğer uçta tam tersini kanıtlayarak Lomonosov silsilesinin kendilerine ait olduğunu kanıtlamaya çalışıyor.

    Okyanus tabanı haritası

    ABD sahil muhafaza buzkıran gemisi Healy, Alaska’da okyanus tabanının haritasını çıkartma çalışmalarına başladı.

    Kanada Başbakanı Stephen Harper ülkesinin Arktik Kutbu'nda iki askeri üs kuracağını ve 5 milyar dolar harcayarak sekiz buzkıran gemi satın alacağını açıkladı. Harper denizcilik kanunu uyarınca ülkesinin iddialarını doğrulamak için bu gemileri kullanacak.

    Danimarkalı bilimadamı Marcussen her ülkenin kendi menfaatlerini koruma hakkı bulunduğunu söylerken, meslektaşı Danimarka Bilim, Teknoloji ve Yenilik Bakanı Helge Sander, “Ruslar istedikleri kadar bayrak diksin, önemli olan hangi ülkenin en iyi verilere sahip olduğu” diyor.

    Danimarka Başbakanı Anders Fogh Rasmussen ile Alman Şansölyesi Angela Merkel geçtiğimiz hafta buluşarak Grönland'ın eriyen buzullarını görüştü.

    Küresel ısınma sayesinde Kuzey Kutbu çok büyük bir hızla eriyor.

    Arktik Okyanusu'nda bir Norveç adası olan Spitzbergen’den 20 yıl içinde gemi ile yolculuk yapmak mümkün olacak. Orta Sibirya’nın kuzeyinde yer alan Laptev Denizi kutup buzlarının doğuş yeri. Bilimadamları burada buz üretiminin de büyük ölçüde azaldığını bildiriyor.

    Petrol ve doğalgaz kaynakları

    Rusya ve kutup bölgesine sınırı olan diğer ülkeler inanılmaz petrol ve doğalgaz kaynaklarına sahip olacak. Bilimadamları bu bölgede dünyanın keşfedilmemiş hidrokarbon rezervlerinin dörtte birinin yattığını bildiriyor.

    ABD Jeolojik Araştırma Kurumu'nun yaptığı henüz yayımlanmamış olan bir araştırma da tahminlerin daha da yükseleceğini gösteriyor.

    İddiaların çözüme ulaştırılacağı yer New York. 'BM Kıta Sahanlığı Sınırlarını Belirleme Komisyonu' New York’taki BM binasında bu konudaki çalışmalarını sürdürüyor.

    Denizcilik Kanunu'nun 76'ncı maddesi ülkelerin denizaltındaki toprak iddialarını genişletmesine olanak tanıyor. Eğer kendi kara topraklarına bağlı olan kıta sahanlıkları 200 millik sınırın ötesine uzanıyorsa, bu bölgeleri kendi mülkiyetlerine katabiliyorlar. Lomonosov Silsilesi ile yapılmak istenen de aynen bu.

    Bu anlaşmanın onaylanmasından sonra 10 yıl içinde ülkeler iddialarını sunmak zorunda. Rusya’nın 2009 yılına, Kanada’nın 2013’e ve Danimarkalıların da 2014’e kadar bunu yapmaları gerekiyor.

    Lomonosov silsilesi 60 milyon yıl önce Avrasya’ya bağlıydı. Kuzey Kutbu'nun yapısı da son derece farklıydı. Kuzey Amerika, Grönland ve Avrasya tek bir kara parçasıydı. Kutuptaki iç denizin ise yarı tropik bir iklimi vardı, buradaki düz tatlı suların içinde timsahlar yaşamaktaydı.

    Bu iç denizin yarattığı muazzam biyokitle kutuptaki büyük petrol ve gaz rezervlerinin oluşmasına yol açtı.
  6. 06-11-2007 #6
    Çok ÜzÜlÜyorum KÜresel Isinmaya DÜnyamiz Yok Oluyor...!!!!:

    :(BU DURUM BENİ ÇOK ÜZÜYOR LÜTFEN KARDEŞLERİM BU :rolleyes:DURUMA DUYARSIZ KALMAYALIM...!

    Offffffffffffffffffffffffffff...!!!!İÇİm Daraldi


    LÜTFEN BU DURUM İÇİN BAZI ÇALIŞMALAR BAŞLATALIM EN AZINDAN GEREKSİZ IŞIKLARI KAPATALIM....1
    Konu *Ecrin* tarafından (06-11-2007 Saat 09:40 ) değiştirilmiştir. Sebep: flood yasak
  7. 22-08-2008 #7
    Evet bu kÜresel isinmada en baŞta bİz İnsanlar rol oynuyor uyardiĞimizda da dÜnyayi kurtarmak bana mi kaldi dİyerek ve birakin da baŞkasi dÜŞÜnsÜn dİyoruz bence en temel sorun eĞİtİmdİr
  8. 02-01-2013 #8
    Küresel Sorunlar Çok Kötü bir durum. Ve bizler de... Bizlerin Yapması Gereken Bu sorunlara Karşı Çıkmak. Arkadaşlar Siz Siz olun , Küresel Isınmaya Karşı Sorun Yaratacak Olumsuz Davranışlar Yapmayın .