Dini Hikayeler

 Dini Hikayeler


  Okunma: 6890 - Yorum: 54
  1. #1
    sponsorlu bağlantılar
    Zarİf Bİr DİnÎ HİkÂye

    Allah'ın emrettiği şekilde davranıp iyi bir kul olarak yaşayanlar cennetle mükâfatlanacak, kötüler ise cehennemde yaptıklarının cezasını görecek. Bunun tabii sonucu olarak inananlar cenneti özler, cehennemden korkar; cenneti kazanmak için çabalar ve cehenneme düşmemeğe çalışır.
    Bir de iyilik ve ibadetleri, cehennemden korktuğundan, ya sonunda cenneti kazanmayı umduğundan yapmak meselesi var. Bu bir düşünce tarzıdır. Olgun kişiler ve büyük mutasavvıflar ise bu konuda daha başka düşünürler. Meselâ büyük âlim Molla Câmî'ye göre, kemâle ermek için dört şeyi gönülden ve zihinden silip çıkarmak şarttır:
    l. Dünya
    2. Ahiret
    3. Varlık
    4. İlk üçü terk ettiğine dair şuur (yâni: terk-i terk).
    Bu zümre: “İlâhî! Maksudumuz sensin, biz sadece senin rızânı istiyoruz.” derler.
    713-803 yılları arasında Basra'da yaşamış olan meşhur kadın velî Râbia-ı Adeviye de şöyle dua edermiş:
    “Rabbim! Eğer sana, cehennemden korktuğumdan tapıyorsam beni oraya at ve yak; eğer cennet umuduyla tapıyorsam bana orayı haram eyle. Fakat seni, sırf zatın için seviyorsam, dîdârını ve ebedî güzelliğini benden asla esirgeme...”
    Edebiyat ve Tasavvuf kitaplarında bu hasbî, ard-düşüncesiz, saf tanrı aşkını anlatan güzel pasajlar bulunmaktadır. 15. yüzyılda yazılmış Türkçe bir eserden alınarak sadeleştirilen aşağıdaki hikâye de aynı konuyu işliyor:
    “Hikâye edilir ki Harun er-Reşid, köle, cariye ve hizmetçilerine her yıl çeşitli hediyeler dağıtırdı. Bir yıl da, yine hepsini bir araya topladı. Çeşitli giysiler, süslemeler, altın ve gümüş eşyayı ortaya getirterek:
    —Herbiriniz, beğendiği şey üzerine elini koysun, ben bunu istiyorum desin, diye emretti. Bunun üzerine herkes gözüne kestirdiği, eşyanın yanına koştu, elini onun üstüne koydu. Bu arada bir cariye de gelmiş elini Harun er-Reşid'in başına koymuştu. Harun er-Reşid şaşırarak:
    — Ne yapıyorsun? dedi.
    Cariye :
    —Siz, herkes sevdiği şey üzerine elini koysun, buyurmuştunuz; ben ise sizin mübarek başınızı sevmekteyim, diye cevap verince Harun er-Reşid çok duygulandı ve:
    — Madem ki sen de beni tercih ettin, o halde ben de, malım, mülküm de senindir, dedi. O cariyeyi derhal azad eyledi; daha birçok ihsan ve ikramlarda bulundu. Bütün diğerlerine ona saygı göstermelerini emretti.
    Ey mü'min! Sen de bu dünyanın fani lezzetlerine kapılmaz, gönlünü samimi olarak Allah-u Teàlâ'ya bağlarsan, her şey senin kulun kölen olur, ahirette de Tanrı'nın cemalini müşahedeye erersin, inşâallah.”


    sponsorlu bağlantılar
  2. #2
    Ağlayan çocuk
    Hazret-i Ömer'in Halifeliği (Devlet Başkanlığı) zamanıydı. Başkent Medine'ye yabancı bir kervan geldi. Develerini yıkıp, konakladılar... Halife her zaman olduğu gibi, gece şehri dolaşmaya çıktı. Yolda, Eshâb'dan (Sevgili Peygamberimizin arkadaşlarından) Hazret-i Abdurrahman'a rastladı. Ona dedi ki: <
    <
    - Ey Avfın oğlu! Gel, seninle bu gece misafirimiz olan kervanı bekleyelim.Onlar rahat uyusunlar. Çünkü yorgundurlar.Canları ve malları herhangi bir zarara uğramasın!... Hazret-i Ömer bu teklifte bulununca, Hazret-i Abdurrahman da seve seve kabul etti. Birlikte kervanın etrafında göz-kulak olmaya başladılar.

    O sırada yakındaki bir evden çocuk ağlaması işitildi.Çocuğun sesi kesilmediği için, Halife evin kapısına gitti. İçeride bulunanlara, ''Küçüğü susturmalarını rica'' etti. Sonra dönüp geldi. Gece boyunca, çocuğun sesi işitildikçe, birkaç kere daha evin kapısına gitti.Çocuğun ağlaması bir türlü dinmiyordu. Seher vakti olunca, Hazret-i Ömer son defa oraya gitti. Çocuğun annesine:

    - Sen ne biçim anasın! Bütün gece evlâdını ağlattın. Belli ki, açtı! diye çıkıştı. Kadıncağız cevap verdi:

    - Halimi anlamadan niçin beni azarlıyorsun? Hazret-i Ömer, kendini tanıtmadan sordu:

    - Haline ne olmuş?

    - Çocuğu sütten kesmiştim..

    - Sütün yoksa başka şeyler yedirseydin.

    - Evde onun yiyeceği birşey yok ki, biz çok fakiriz...

    - Çocuğun kaç yaşında?

    - Daha yaşını doldurmadı. İşte bu cevap üzerine Hazret-i Ömer öfkelendi.

    - Peki niçin bu kadar küçük bir yavruyu sütten kestin? Kadıncağız içini çekti:

    - Halifemiz Hazret-i Ömer'e Cenâb'ı Hak insaflar versin.Çocuklar sütten kesilmeyince, bizim gibi bir fakire nafaka vermez.Fakirlik maaşı bağlamaz. Onun için yavrumu erkenden sütten kestim.Bunun üzerine Halife ağlayarak mescide girdi. Gözyaşları yüzünden namazı zorla kıldırdı. Selâm verdikten sonra cemâate döndü. Gene ağlayarak:

    - Sizin Ömer'inize yazıklar olsun!.. Sizin Ömer'inize yazıklar olsun!.. diyerek kendini suçladı.Sonra bütün Medine halkına, tellallar (haberciler) çıkarttı. Onlar da bildirdiler ki:

    - Hangi Müslümanın oğlu veya kızı dünyaya gelirse, hemen Halifeye bildirsin.Beytülmal'dan (hazineden) nafaka (maaş) verilecektir. Hiç kimse nafaka yüzünden evladını vaktinden önce sütten kesmesin!.. O günden sonra artık Medine'de, açlık sebebiyle ağlayan çocuk sesi işitilmedi. Bu hadiseden epeyce zaman sonra Medine'de kıtlık baş gösterdi. Hazret-i Ömer, hemen bir deve kestirdi ve ''Etini fakirkere dağıtın!'' diye emretti. Görevli, etlerin güzel bir parçasını da Hazret-i Ömer'e ayırdı. Yemek zamanı olunca, iyice pişirip Halifenin önüne getirdi.Hazret-i Ömer hayretle sordu:

    - Bu yemek neredendir?

    - Efendim, kesilmesini emir buyurduğunuz deveden size düşen paydır... Hazret-i Peygamberin sevgilisi''Koca Ömer''in rengi değişti:

    - Devenin iyi yerlerini kendisi yiyip, artanı fakirlere vermek çok kötü bir şeydir,dedi. Hemen bu yemeği kaldır ve çocuk sahibi, fakir bir aileye götür. Az sonra önüne gelen ''Kuru arpa ekmeği ile zeytinyağını''Bismillahirrahmanirrahim'' diyerek afiyetle ve gönül rahatlığıyla yedi. İşte bu yüzden bütün âlimler fikir birliği etmişlerdir ki:

    ''Hazret-i Ömerin adâleti, kendinden önce ve sonrakilerden daha büyüktür''.
    <!-- / message -->

  3. #3
    Şeytani İmtahana Çeken MÜmİn

    İlk zamanlarda lanetlik şeytan insanlar arasında öz çehresiyle serbestçe dolaşabiliyordu.

    Bir gün gerçek mü'minlerden biri yanına yaklaşarak şeytanı denemek istedi. Mü'min, "Ey Şeytan, ben seni çok seviyorum. Aynı senin gibi olmak için ne yapmak gerek? Bana söyler misin?" diye söze girişti. Lanetlik şeytan bir av yakaladığından emin söze başladı. Önce, "Hayret!" dedi. "Bugüne kadar benim gibi olmak isteyen bir kişiyle karşılaşmamıştım. Sen nasıl istiyorsun bunu? Ne mutlu sana! Seni candan tebrik ederim."

    Sonra da kendisi gibi olabilmenin yolunu şöyle gösterdi:

    "İlk işin namazı terk etmek olacak. Sonra da eğriye, doğruya boyuna yemin edeceksin."

    Bütün bunları can kulağıyla dinlemiş görünen mü'min ortaya atılarak, "Ey Şeytan!" dedi. "Ben 'a namazımı terk etmeyeceğim, asla dilimi yemine alıştırmayacağım diye erkek sözü verdim. Sözümden beni kimse caydıramaz."

    Birden oltaya düşürülerek kandırma ve avlama usulleri meydana çıkarılmak istendiğini anlayan Şeytan başına kaynamış su dökülmüş gibi şaşırıp kaldı. Bunun üzerine lanetlik şeytan:

    "Şimdiye kadar senden başka kimse beni tuzağa düşürüp de insanları nasıl kandırıp avladığımın usullerini öğrenememiştir. Fakat bundan böyle öz çehremle insanlar arasında dolaşmıyacağım ve hiç kimseye de kandırma metodlarını (usulllerini) açık etmeyeceğim." diye and içti.

  4. #4
    Uhud'da Peygamberimiz'in Ubeyy ibn-i Halef'i Öldürmesi

    Ubeyy ibn-i Halef, Mekke'de Peygamberimize rastladıkça; "Yâ Muhammed! Benim bir atım var, her gün ona 16 ölçek darı yediriyorum, bir gün gelir onun üzerine biner seni öldürürüm!" diyordu.

    Peygamber Efendimiz de; "Belli olmaz, belki İnşaallah ben seni öldürürüm!" buyururmuştu.

    Ubeyy ibn-i Halef Uhud'da, Hz.Peygamberimiz'in hayâtına son vermek için and içmişti. Kardeşi Ummiyet'ibn-i Halef'in intikamını almak istiyordu. "Muhammed nerededir?" diye bağırıyordu. "Gelsin de benimle çarpışsın. Peygamberse beni öldürür." diyordu.

    Peygamberimiz Uhud'da çarpışırken arkasına dönüp bakmıyor, Sahabîlerine; "Ubeyy ibn-i Halef'in arkamdan gelmesinden korkarım. O'nu gördüğünüz zaman bana yaklaştırınız!" diyordu.

    Peygamberimiz Şı'ba geldiği sırada Ubeyy'ibn-i Halef'in atını gördü ve onu tanıdı. Ubey ibn-i Halef; "Yâ Muhammed! Sen kurtulursan ben kurtulmayayım" diyerek gelip kavuştu.

    Peygamberimiz'in yanında bulunan Sahabîleri; "Yâ Rasûlallâh! İçimizden birisi ona karşı koysa, saldırsa olmaz mı?" dediler.

    Peygamber Efendimiz; "Bırakınız, gelsin o!" dedi.

    Ubeyy'ibn-i Halef, Peygamberimiz'in yanına kadar geldi. Eshâbı Kirâm, dayanamayarak onun önünü kesmek istediler.

    Peygamberimiz; "Geri durunuz" dedi. Hemen Hâris ibn-i Sımmen'in mızrağını eline aldı. Sonra Sahabîlerine kükremiş devenin silkinmesi gibi silkindi. Onları devenin sırtından sineklerin uçup dağılışı gibi etrafından dağıttı. Rasûlüllah'ın o sıradaki celâdeti hiç kimsede yoktu.

    Peygamberimiz davranınca Ubeyy'ibn-i Halef dönüp kaçmağa başladı. Peygamberimiz ona; "Ey yalancı nereye kaçıyorsun?!" dedi ve onu (boynunun miğferle zırh yakası arasındaki kısmından) mızrakla vurup yaraladı. Şah damarını kopardı. Ubeyy, sığır bögürür gibi böğürerek atından yere yuvarlandı, kaburga kemiklerinden bâzısı da kırıldı. Müşrikler onu ordugâhlarına getirdiler. Yarasının kanı çıkmıyordu. Ağrısı sızısı dayanılacak gibi değildi.

    Bunun için Übeyy; "Vallâhi Muhammed beni öldürdü!" dedi.

    Arkadaşları; "And olsunki, sen aklını kaybetmişsin! Sendeki yaranın hiç ehemmiyeti yok!" dediler.

    Ubeyy ibn-i Halef ise; "O bana Mekke'de «Seni ben öldüreceğim» demişti, Vallâhi O benim üzerime tükürse yine beni öldürür!" dedi.

    Ubeyy'ibn-i Halef bir gün veya bir günün bir kısmı geçtikten sonra, Mekke'ye 6 mil uzaklıkta bulunan Selef'e gelince öldü. Yolda giderken; «Susadım, susadım» diye bağırdığı, bir adamın da «Su verme ona, çünkü o Rasûlüllah'ın düşmanıdır» dediği rivâyet edilir.

    Ayrıca Peygamber Efendimiz, kılıncını parlata parlata yürüyen bir müşriki yaya olarak karşılayıp; "En'en-Nebiyyü lâ kizib, En'ebnü Abdülmuttalib lâ kizib. (Ben, Peygamberim! yalan yok! Ben, Abdulmuttalib'in oğluyum! yalan yok!)" diyerek onu vurup öldürdü.

    Sahâbenin büyükleri, Allah Rasûlü'nün etrafında toplandılar ve O'nu düşmandan korumak için beraberce dağa çıktılar

  5. #5
    Azrail'in Acıdığı Bebek

    Azrail'in Acıdığı Bebek! Allah (c.c.) Azrail'e sordu:

    -Ey Azrail... benim emrime ve emirlerime rağmen senin canını almakta müsamaha ve iltimas ettiğin hiç kimse oldu mu? Doğru söyle!

    -Ya Rabbi... yalnız bir kere!... diye itiraf ve ikrar etti Azrail...
    -Yalnız bir kere oldu bu iş... Bu da bana verdiğin ölüm emriyle gittiğim yerde oldu. Çünkü batırdığım gemideki her yolcuyu boğmuş ve öldürmüştüm... Fakat yalnız bir gebe kadın hala yaşıyordu. Ona kıyamadım, doğum halindeydi çünkü!.. Az sonra bu da oldu ve ben kendi hallerine bıraktım kendilerini...


    -Hiç de iyi etmedin ya Azrail! dedi büyük idarecinin seslenişi, ve şöyle devam ederek büyük meleğe ihtarda bulundu:
    -İşte o senin acıdığın ve öldürmediğin mini mini yavru, sonra benimle şirk koşan bir "Nemrud" oldu...
    <!-- / message --><!-- sig -->

  6. #6
    Nasıl yaşarsak, Rabbimize öyle kavuşuruz

    İstikamet, Müslümanın en önemli özelliğidir.
    O, hayatını en iyi şekilde yaşamaya çalışır.
    Başına bir felaket geldiğinde yolundan şaşmaz.
    Kalbi daima ötelere açıktır.
    Mirac Kandili’ydi... Gece boyunca Rabb’ine ibadet etmiş, dua ve niyazlarda bulunmuş ve bu mübarek geceyi en güzel şekilde ihya etmeye çalışmıştı. Fakat bedenindeki ağrılar her geçen dakika şiddetini daha da artırdığı için ibadet ederken güçlük çekiyordu. Ağrılar artık dayanılmaz bir hal alınca yakınları, kendisini hastaneye kaldırdı. Teşhis, son yıllarda giderek yayılan tedavisi çok zor bir hastalıktı. Aslı Hanım bu hastalığa yakalanmıştı hiç farkında bile olmadan. Hastalık tüm vücuduna yayılmıştı. Doktor, hastanın birkaç günlük ömrü kaldığını söylediğinde, gözlerde biriken yaşlar daha fazla saklanamamış ve sicim gibi boşalmıştı. Bizlerse koridorda; kendisinden bir an bile olsun ümit kesilmeyen Rabb’imize, Fatihaları, Yasinleri, Cevşenleri vesile ederek dua dua yalvarıyorduk, “Allah’ım! Sen onu yavrularına bağışla” diye.. Ama her şeyi en iyi planlayan ve terbiye eden Rabb’imizin hükmü karşısında da boynumuz kıldan inceydi.

    Ağrıları çok şiddetliydi. Doktorlar, acısını dindirmek için iğneye başvuruyordu. Ama bu teslimiyet kahramanı, bir defacık olsun “of” bile demedi. Her haline, Rabb’inden geldiği mülahazasıyla sabırla karışık şükrediyordu. Hemşirenin, kontrol için odaya her girişinde “kendini nasıl hissediyorsun?” sorusuna, hep “elhamdülillah” şeklinde karşılık veriyor, “Âh edip âhından ağyarı âgâh etmiyordu.”

    Bir kum saatinin son zerreleri hükmündeki, ömrünün son saatlerinde, can emanetini ne vakit teslim edeceğini bilemeden, bir teselli olur ümidiyle “Bana Bediüzzaman Hazretleri’nin ‘Hastalar Risalesi’ni okuyun’ demişti. Başucunda o eser okunurken kendisi de boş durmuyor, o da Rabb’ini zikrediyordu. Bir ara gözleri kapalıyken “Şu an 2. kattayım, şimdi 3. kata çıktım..” diye sayıklamaya başladı. Belliydi ki, melekler, ebedi yurduna yolculuk yaparken uğrayacağı yolları kendisine gösteriyordu.

    Artık ağrıları iğneler de dindirmeyince anesteziye başvurdu doktorlar. Sürekli uyutuluyordu Aslı Hanım. Biraz olsun kendine gelip gözlerini araladığında hemen “namazlarım” diye sıçradı. O bitmiş, tükenmiş haliyle bile tam bir mümine yakışan vasıfları taşıyordu üstünde. İma ile de olsa bütün namazlarını eda etmişti. Zaten, kendisine rehber olarak seçtiği şanlı Peygamberimiz de son anlarında o şekilde eda etmemiş miydi namazlarını!

    Dakikalar adeta ötelere müştaktı. Perşembe akşamı kolundaki serumun iğnesi nasıl olduysa damardan çıkıp yere düştü. Hemşire hanım ne kadar çaba sarf ettiyse de iğneyi tekrar damara yerleştiremedi. Bu defa da iğneyi, boynundaki damardan vurmayı denedi, ama beyhude… Sebepler buraya kadar işlemişti. Adeta Allah, oradakilere, Aslı kulunu huzuruna alacağını gösteriyordu. O gece, bir ara kendine geldiğinde, ağzına birkaç üzüm tanesi verilmesini istedi.

    Ve ertesi gün, tam Cuma vakti… Kıpırdanan dudaklarına eğildiğimizde Yasin-i Şerif’i okuduğunu duyduk. Allah’ım, bu ne metanetti böyle! Ölüm, soğukluğunu iyice hissettirmişti. Kendini hiç kaybetmemişti, gözleri açıktı; ama bize veya bizim dünyamıza bakmadığını rahatlıkla fark edebiliyorduk. Önce sağ sonra da sol tarafına dönerek “Esselamü aleyküm, bekleyin geliyorum.” dedi ve ruhunu Rahman’a teslim etti. Doktorlar, birkaç gün önce ailesine; “Aslı Hanım’ın iç organları tamamen iflas etiği için, son anlarında, hatta vefat ettikten sonra bile ağız ve burnundan çok fazla bir miktarda kan gelirse hazırlıklı olun, metanetinizi kaybetmeyin!” şeklinde uyarıda bulunmuşlardı. Ama o, namazlarını eksiksiz eda etmiş, oruçlu ve de Kur’an okurken vefat eder de Allah onu öyle bir sona maruz bırakır mı? Bırakmadı ve tertemiz bir şekilde aldı Aslı Hanım’ı.

    Şimdi sayısını bilemeyeceğim kadar insan onun ardından hatimler indiriyor, Yasinler okuyor, dualar ediyor. Henüz 29 yaşındaydı ve herkes tarafından çok seviliyordu. Peki, bu genç kadının yaşamındaki sır neydi ki onu bu şekilde sona erdirdi? Cevaplar sıralandı değişik dillerden: “O çok hayâlı bir kadındı. Ailevi sırlarını kimseyle paylaşmazdı.” “Sıkıntılarını, Hz. Yakup edasıyla, sadece Rabb’iyle paylaşır, halini sadece ona arz ederdi.” “Kur’an-ı Kerim’e aşıktı, hatta hafızlığa bile başlamıştı.”

    Bu cevap cümlelerini duyunca, konuştuğu her söz hak ve hakikat olan Sevgili Peygamberimiz’in (sas) şu Hadis-i Şerif’ini hatırlamamak mümkün değil: “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz; nasıl ölürseniz öyle haşrolursunuz.”
    __________________
    "Mezardakilerin Pişman Olduğu Şeyler için, Dünyadakiler Birbirini Yiyor."

  7. #7
    Bir hikmeti vardır
    Adamın biri bir pislik böceği görür
    " Bu yaradılışı çirkin pis kokulu bir yaratıktır.Allah bunu niçin yaratmışki ? " der.

    Aradan zaman geçer, adamın yüzünde bir çıban çıkar. Nereye başvurduysa derdine bir derman bulamaz. Çııban yara haline gelir. Bir gün sokakta dolaşırken, yüzündeki yara bir yolcunun dikkatini çeker. ayak üstü sohbetten sonra yolcu kendine yardım edebileceğini, bu tip çıbanların oluşturduğu yaraların tedavisini bildiğini söyler. Adam her ne kadar inanmadıysa Allah'tan umut kesilmez diyerek kabul eder.
    Yolcu bir pislik böceğinin getirilmesini ister.Orada bulunanlar bu isteğe gülerler. Fakat hasta olan adam, o böcek hakkında söylediği sözleri o an hatırlar ve derki ;
    - Adamın isteğini yerine getirin, ne diyorsa yapın.
    Yolcu getirilen böceği yakar ve külünüyaranın üzerine serper ve yara Allah'ın hikmetiyle iyileşir. Bunun üzerine hasta olan adam etrafına der ki ;
    - Unutmayın ! Allah'u Teala'nın yarattıklarının, yaratılışında bir hikmet vardır, bir derde deva vardır. Velev ki pislik böceği olsa dahi.

  8. #8
    DERVİŞ İLE TİLKİ

    Dervişin biri gezerken ayaksız bir tilki gördü, hayrete düştü. 'Nasıl yaşar bu hayvan, ne yer ne içer?' diyerek, Allah'ın lütfuna hayran oldu.

    Derken bir arslan çıkageldi, ağzında çakal taşıyordu. Görkemli ve korkunç hayvan avının bir kısmını yedi, doyunca kalanını bırakıp gitti. Tilki artığa doğru sürünerek yaklaştı ve afiyetle yiyip karnını doyurdu.

    Tilkinin yiyeceğinin ayağına geldiğini gören Derviş, kendi kendine: 'Bir tilkinin rızkını ayağına gönderen Allah, benimkini neden göndermesin?' diyerek, çalışmasına gerek olmadığını, bir köşeye çekilip oturabileceğini düşündü.

    Düşündüğü gibi de yaptı: 'Rızkım Allah'ın görünmeyen hazinesinden gelir, gayret etmem gerekmiyor.' diyerek beklemeye başladı.

    Bekledi, bekledi... Ne gelen ne giden... Günler geçip gitti. Derviş zayıfladı, eridi, bir deri bir kemik kaldı. Güçsüz ve bitkin bir haldeyken, bulunduğu mescidin mihrabından bir ses duydu:

    'Ey tembel adam!' diyordu ses, 'kendini ayaksız bir tilkiye benzeterek neden miskin miskin oturuyorsun? Kalk! Yırtıcı arslan ol. Başkasının artığına göz dikmeyi bırak. Sana yakışan artık yemek değil, artık bırakmaktır.

    Gücüyle arslan gibi olan, başkasından yiyecek bekler mi? Haydi kalk! Kolları sıva. Çalış ve rızkını kazan. Hem kendin ye, hem muhtaçlara yedir.'

    Ey genç insan!

    'Elimi tutun' diyerek başkasına el uzatma!

    Çalışmayan insanın kafasında beyin yoktur. Onların başları kuru bir deriden ibarettir.

    Allah'ın kullarına iyilikte bulunan, iki cihanda da iyilik görür.
    Yaşlıya yoksula yardım elini uzat!
    Allah, başkasının mutluluğu için çalışanın yardımcısıdır.

  9. #9
    Kızımı Kime Vereyim?

    Merv şehri kâdısının bir kızı vardı. Ülkedeki, ileri gelen zengin, makam ve mevkı sâhibi kimseler bu kızı isteyince hiç birine vermedi. Bu zâtın Mübârek adlı, bağına-bahçesine bakan bir kölesi vardı. Aradan iki ay geçmiş meyveler olgunlaşmış bolluk bereket gelmişti. Efendisi, Mübârek'ten üzüm isteyince, toplayıp geldi. Getirdiği üzüm çok güzel olmasına rağmen henüz olmamıştı, başka üzüm istedi. O da ekşi çıktı. Efendisi;

    "Bahçede o kadar üzüm var, niçin böyle üzüm getiriyorsun?" demekten kendini alamadı. Mübârek; "Efendim! Ekşisini tatlısını bilmiyorum!" diye cevap verdi. Bağ sâhibi; "Sübhanallah iki aydır bağdasın, daha hangisinin ekşi, hangisinin tatlı olduğunu bilmiyorsun." diye çıkıştı. Mübârek onları yemekle değil korumakla vazîfeli olduğunu biliyordu. Efendisi; "Niçin onlardan yemedin?" deyince; "Siz benden bağınızdaki meyvelerin muhâfazasını istediniz. Yeyiniz demeyince alıp yemem uygun olur mu, emrinize karşı gelebilir miyim?" cevâbını verdi.

    Efendisi böyle bir hâdiseyle ilk defâ karşılaşmıştı. Mübârek'in bu hâline hayran kaldı. Güvenebileceği birini bulmuştu. Gerçekten onu ve hâlini çok sevmişti. Kölesine dönerek; "Sana bir şey soracağım." diye söze başladı. Sonra; "Benim bir kızım var, malı makamı yüksek pekçok kimse onu ister. Hangisine vereceğimi ne yapacağımı bilemiyorum. Bu hususda bir fikrin olur mu? Sen ne dersin?" diye sordu. Mübârek, bu söze karşı şöyle dedi:

    "Efendim!.. İnsanlar, dâmâd için; câhiliyye devrinde soya sopa; yahûdîler ve hıristiyanlar güzelliğe, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem zamânında dindârlığa, Allahü teâlâdan korkup, haramlardan sakınmaya bakarlardı. Zamânımızda ise, mala ve makama bakılıyor. Artık bunlardan dilediğini seç."

    Bunun üzerine efendisi:

    "Ben dindarlığı ve takvâyı seçiyorum ve kızımı seninle evlendirmek istiyorum. Çünkü sende haramlardan kaçma, dînine bağlılık, iyi hal, emânet ve güvenilirlik gördüm ve bunları sende buldum." dedi.

    O ise kendisinin köle olduğunu, parayla satıldığını, böyle olunca evlenmelerinin garib karşılanacağını, hem kızın buna râzı olmayacağını bir bir anlattı. Akıl da öyle diyordu. Ancak kâdı kararlı idi. "Kalk eve gidelim." dedi. Eve varınca hanımına; "Bu sâlih, dindâr, takvâ sâhibi bir köledir. Kızımızı onunla evlendirmek istiyorum, senin fikrin ne?" deyince, hanımı; "Sen bilirsin, fakat bir de kıza soralım." cevabını verdi. Anne durumu kıza açıp babasının niyetini söyleyince, kızı da bu hususta her şeyi anne ve babasına bıraktığını bildirdi. Kadın kızın râzı olduğunu babasına anlatınca nikahları kıyıldı. Fakat Mübârek, kızın yanına gitmiyordu. Bu hâl kırk gün sürdü. Bir vesîle ile anne durumdan haberdâr olunca dayanamadı; "Kızımızı kölene verdin, aradan bunca zaman geçtiği halde dönüp yüzüne bile bakmadı, bu yaptığı nedir? Bu nasıl iş?" diye şikâyet ve sitemde bulundu. Bunun üzerine kâdı; "Ey Mübârek! Kızıma nâz mı ediyorsun? Niçin yanına gitmiyorsun?" demekten kendini alamadı. Buna karşılık dâmâd:

    "Ey müslümanların kâdısı! Ey efendim! Bu nasıl söz? Sizin kerîmenize nâz etmek ne haddime. Lâkin kâdısınız. Ola ki kızınız şüpheli bir şey yemiştir. Şüpheden uzak olmak için bu zamâna kadar bekledim ve ona helâl yemek yedirdim. Belki Allahü teâlâ bize sâlih bir evlâd verir. Bundan başka bir düşüncem yoktur." dedi.

    Kırk gün geçtikten sonra ehline yaklaştı. Haram ve helâle bu derece dikkat ettiği için Allahü teâlâ ona Abdullah isminde bir çocuk verdi.

  10. #10
    Edİsonun BÜyÜk Sırrı

    Edison ölüm döşeğinde... Yatağın başındaki en baba profesörler meraktan inim inim inliyomuş. Sonunda biri dayanamayıp ağzındaki baklayı çıkarmış: “Yahu Edison, bak ölüyosun. Tanrı aşkına söyle. Nasıl buldun bu elektriği, ampulu?” Mucit baba zaten son nefesini vermek üzereymiş, “Bu zamana kadar sakladım da n’oldu? Şunlara söyleyim de gider ayak bi hayır olsun” diye düşünmüş.
    Hafifçe doğrulmuş, “Bakın” demiş, heepsi, o koca koca bilimadamları, Aynştayn, Madam Küri, Pastör mastör pür dikkat kulaklarını dikmiş. Edison son bi gayretle kapıya doğru uzatmış parmağını, “Şu içerki odada bi kasa var. Anahtarı da çalışma masamın ikinci çekmecesinde. Ben öldükten sonra açın bakın, sorunuzun cevabı o kasada gizli.”

    Neyse abicim, Edison beş dak’ka sonra hakkın rahmetine kavuşmuş. Adamların hepsi bir koşu kasanın başında almışlar soluğu. Kasayı açmışlar ki bir de ne görsünler canım abim; kasada Nur Suresi duruyomuş, Nur Suresiii...
    tabiki doğruluğu hakkında pek bir bilgim yok ama kısa bir araştırma yaptım ve nur suresini dikkatlice okudum..ve orda elektrik ile ilgili bir kaç ayet buldum..
    buyrun arkadaşlar Nur Suresi nden bir kaç ayet ;

    35- Allah, göklerin ve yerin nurudur. O'nun nurunun misali, içinde çerağ bulunan bir kandil gibidir; çerağ bir sırça içerisindedir; sırça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da, batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu Kendi nuruna yöneltip-iletir. Allah insanlar için örnekler verir. Allah, herşeyi bilendir.

    40- Ya da (inkar edenlerin amelleri) engin bir denizdeki karanlıklara benzer; onun üstünü bir dalga kaplar, onun üstünde bir dalga, onun da üstünde bir bulut vardır. Bir kısmı bir kısmı üzerinde olan karanlıklar; elini çıkardığında onu bile neredeyse göremeyecek. Allah kime nur vermemişse, artık onun için nur yoktur.

    41- Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar ve dizi dizi uçan kuşlar, gerçekten Allah'ı tesbih etmektedir. Her biri, kendi duasını ve tesbihini şüphesiz bilmiştir. Allah, onların işlediklerini bilendir.
    42- Göklerin ve yerin mülkü Allah'ındır ve dönüş yalnızca O'nadır.

    43- Görmedin mi ki, Allah bulutları sürmekte, sonra aralarını birleştirmekte, sonra da onları üst üste yığmaktadır; böylece, yağmurun bunların arasından akıp-çıktığını görürsün. Gökten içinde dolu bulunan dağlar (gibi bulutlar) indiriverir, onu dilediğine isabet ettirir de, dilediğinden onu çevirir; şimşeğinin parıltısı neredeyse gözleri kamaştırıp götürüverecektir.

    44- Allah, gece ile gündüzü evirip çevirir. Gerçekten bunda basiret sahipleri için birer ibret vardır.

    45- Allah, her canlıyı sudan yarattı. İşte bunlardan kimi karnı üzerinde yürümekte, kimi iki ayağı üzerinde yürümekte, kimi de dört (ayağı) üzerinde yürümektedir. Allah, dilediğini yaratır. Hiç şüphesiz Allah, herşeye güç yetirendir.

    46- Andolsun Biz, açıklayıcı ayetler indirdik. Allah, dilediğini doğru yola yöneltip-iletir.

    64- Dikkatli olun; göklerde ve yerde olanların hepsi Allah'ındır. O, üzerinde bulunduğunuz şeyi elbette bilir. Ve O'na döndürülecekleri gün, yaptıklarını kendilerine haber verecektir. Allah, herşeyi bilendir.
    <!-- / message --><!-- sig -->

  11. #11
    Kabil İle Habil Kuran dan Hikayeler

    Vaktiyle, kardeş olan Kabil ve Habil isminde iki Adem oğlu, Allahü Teâlâ için birer kurban, ona manevî yakınlık sağlayacak birer nesne arz etmişlerdi. Kabil katı tabiatlı, Habil ise takva sahibi bir kimse idi. Herhangi bîr delil ile Habil'in kurbanının kabul olunduğu Kabil'in kurbanının ise kabul olunmadığı anlaşıldı. Kurbanı kabul edilmeyen Kabil, Habil'in kurbanının kabul edilmesinden dolayı ona hased ederek: <
    <
    — Ahdim olsun seni öldüreceğim, dedi. Habil de dedi ki: <


    — Allahü Teâlâ ancak takva sahiplerinden kabul buyurur. Binaenaleyh Allah'dan kork, niyyetini düzelt. Eğer sen beni öldürmek için elini uzatırsan, ben seni öldürmek için elimi uzatmam. Çünkü ben, âlemlerin Rabb'ı olan Allah'dan her halde korkarım. Ben bu suretle şunu isterim ki, beni günaha sokmayasın da hem benim günahım, hem de kendi günahınla dönüp gidesin, bu iki günahı yüklenerek can verip Hakk'ın huzuruna Varasin da Cehennem ehlinden olasın. Zira zalimlerin cezası budur.

    Bu takva, bu salim fikir, bu hayır ve nasihat, bu kardeşlik hissi üzerine, kurbanı kabul edilmeyen zalim Kabil'in nefsi, kendisine kardeşi Habil'i öldürmeyi arzu ettirdi. Yani vaz geçirmek şöyle dursun öyle bir cinayet güya bur tâat şevkiyle endişesiz yapılabilecek, mâniden uzak, arzusuna uyulur bir şey gibi gösterdi, kolaylık hatta gayret verdi. Bu suretle nefsi, Kabil'e bu cinayeti bir yem gibi önüne gerilmiş pek hoş bir şey gibi gösterip ve bu isyanı icrası lâzım bir tâat gibi kabul ettirince de Kabil kardeşini öldürdü. Ancak, bu cinayeti ile kendisine bir fayda sağlama ihtimali olmadığından başka, dininde de, dünyasında da hüsrana uğradı, zarar ve ziyan içinde kaldı, öldürdüğü kardeşinin cesedini ne yapacağını şaşırdı, çaresizlikler içerisinde kıvrandı. Sonra Allahü Teâlâ, yerde deşinen bir karga gönderdi. Bu gönderiş ve deşiniş ona kardeşinin cesedini nasıl örtüp gizleyeceğini göstermek içindi. Katil, karganın bu hareketinden ilham alarak:

    — «Eyvahlar olsun, vay bana, ben şu karga kadar olup da kardeşimin iaşesini gömüp gizlemekten aciz oldum ha!..»

    Dedi ve bunun üzerine nadimler güruhundan oldu, pişmanlıklar içerisinde kaldı.

    Bu kıssadaki Kabil ve Habil ismindeki iki kardeşin Adem aleyhisselâmın kendisinin iki oğlu olduğu, ekseri müfessirlerin görüşü olmakla beraber israil oğullarından iki Adem oğlu olduklarını söyleyenler de vardır. Ancak dikkat edilmesi lâzım gelen husus, şahısların tâyini değil, vak'anın hakikatidir. Çünkü Kabil ve Habil kıssası namıyla acaip ve garip bir çok şeyler söylenmiştir. Binaenaleyh hata olmak ihtimalinden kurtulamayacak olan türlü türlü rivayetlerden ve tafsilâttan sakınarak Kur'ân-ı Kerîm'deki beyanın esas alınmasına dikkat çekilmiştir. Nitekim mealen şöyle buyurulmuştur:

    — «Allahü Teâlâ iki Adem oğlu ile bir mesel darb etti, bunun hayrını tutun, şerrini bırakın.»
    (Mâide Sûresi)