+ Yorum Yaz

 Mehmet Akif Ersoyun Hayatı ve Şiirleri

 - Konu Toplam: 39946 kez okundu ve konuya toplam 17 kez yorum yapıldı.

  1. 20-11-2006 #1
    Mehmed Akif 1873’te Fatih’in Sarıgüzel mahallesinde doğdu.

    Âkif’in babası Temiz Tahir Efdendi, annesi ise Buharalı Emine Şerife Hanımdır.

    Ailesinin ilk çocuğu olan Akif’e babası ebced hesabı ile doğum yılına tarih düştüğü için Ragif adını verdi. Fakat bu isim pek kullanılmadığı için annesi ve arkadaşları tarafından Âkif diye çağrıldı. O da sonra bu adı kabullendi.
    92 - Mehmet Akif Ersoyun Hayatı ve Şiirleri

    Âkif dört yaşında Emir Buhari Mahalle Mektebine gönderildi ve ailede aldığı eğitim mekteple takviye edilerek terakkiye başladı. Babası Tahir Efendi, oğlunun tahsil ve terbiyesi ile bizzat meşgul oldu.

    Mahalle Mektebini ve Fatih Merkez Rüştiyesini bitiren Âkif’i annesi medreseye göndermek istese de babası bu bilgileri kendiside öğretebileceğinden, onun Mekteb-i Mülkiyenin İdadi kısmına gitmesini arzu etti. Buna rağmen Akif’i meslek ve mektep seçiminde serbest bırakınca , o da zamanın gözde mektebi olan mülkiyeyi seçti. Bunun üzerine sevinen babası cebinde oğlunu idadiye yazdıracak parası olmamasına rağmen kaydını yaptırdı.

    Burada da başarılı olan Akif, bunun yanında babasından aldığı Arapça derslerini oldukça ilerletti. Esat Dede isimli hocasından da Farsça dersleri almaya başladı.

    Fakat bunlar Şark’a ait dillerdi ve bu asırda Garb’ı bilmemek büyük ayıptı. Kendi kendine Fransızca öğrenmeye koyulan Akif dilden ve diğer derslerden de birinci duruma yükseldi.

    Âkif bütün bunların yanında bir de güreş’e gidiyordu. Diğer yandan da çeşitli kitaplar okuyarak zaman geçiriyordu ve bu okuma zevki ona yeni bir yetenek kazandırdı:

    ŞİİR!
    Âkif şiir kitaplarıyla yetinemeyip şiir yazmaya başladı.
    Mehmed Âkif Mülkiye Mektebinin idadi kısmını bitirdikten sonra, aynı okulun yüksek kısmına girdi. Gövdeleşmeden meyve verip dal budak salan ağaç gibi, bir çok sahada başarıyla ilerleme ve gelişme yoluna girdi.

    Fakat bu, şartların bitişe zorladığı bir başlangıç oldu. Ferdi ve Cemiyeti saran felaketler zincirine yeni halkalar eklenirken, herkesin birşeylerini kaybettiği bu “felaket ve helaket” arasında Akif önce babasını kaybetti.

    1889yıılı yazında Yakacık’ta kaldıkları zaman meydana gelen bu vefatı ailenin o zamana kadar tattığı acıların ilki değildi, ama en büyüğü idi. Bu acının üzerinden daha bir yıl geçmeden yegane mal varlıkları olan Sarıgüzel’deki ev ve eşyaların tamamen yanması, aileyi büsbütün sefalete ve yalnızlığa itti.

    Bu felaketten ailesini kurtarabilmek için Akif, Mülkiyeyi bıraktı. O zaman yeni açılan ve iş imkanı fazla olan Halkalı Baytar Mektebine yatılı öğrenci olarak girdi.

    Âkif’in bu yıllara yenik düşmesi gerekirken, Akif derslerinin yanında güreş, yüzme, yürüme, koşma, taş atma, ata binme gibi sporlarda da önemli başarılara imza attı.

    Bütün bu başarılı çalışmalara hayatı boyunca devam eden Akif, Baytar Mektebini de birincilikle bitirdi.
    Daha sonra sari hayvan hastalıkları işi üzerinde vazifeye başladı ve çeşitli bölgelerde görev yaptı. Bu arada, babasının doğum yeri olan İpek’e gitti ve amcalarıyla görüştü.

    Mehmed Akif memuriyete başladıktan sonra 1894 yılında Tophane-i Âmire veznedarı Mehmed Emin Beyin kızı İsmet Hanımla evlendi ve bu izdivacın ilk yılında Cemile adlı bir çocukları oldu. Cemileden sonra, Feride ve Suadi daha sonrada İbrahim Nedim, Emin ve Tahiri adlı çocukları dünyaya gelen Akif Ailesi, hayatlarının başında tattıkları saadet ve mutluluğu, tevekkül ve samimiyetleri sayesinde hayatlarının sonuna kadar taşıyabilen nadir ailelerden biri durumuna geldiler.

    Akif, 1906 yılında Halkalı Ziraat Mektebinde hocalık yapmaya başladı. Daha sonra Çiftçilik Makinist Mektebinde de dersler verdi.1908’de Darülfünun Umumi Edebiyat müderresliğine tayin edildi.
    Felaketlerin gelmek için sıra beklemediği bu zamanda vatana ve Akif’in vicdanına en büyük darbe Arnavutluk İsyanı oldu.

    Akif bu gibi felaketlerin ardından daha büyük hareketlerin doğacağını hissetti ve o ihanetler doğmadan milleti cesaretlendirip mukavemete hazırlamanın yollarını aradı.

    Bu arada sadece çağırmanın yetmeyeceğini bilen ve memleketi kurtaracak, milletin ümidini yeniden alevlendirecek davetsiz ve vazifesiz gönül fedailerinin ortaya çıkması gerektiğine inanan Akif, Ziraat Nezareti ve Darülfunundaki vazifelerinden istifa ederek şahsi ve acı ihtiyaçlarını unutup milletin ıztırabını dindirmeye koştu ve söylediklerini ilk defa kendisi tatbik etmeye başladı.

    Fakat bütün bu gayretler felaketi önlemeye yetmedi. Balkanlarda gittikçe çoğalan kin ve husumet dolu azınlık ayaklanmaları, Batının himayesi ile savaş şeklini aldı ve binlerce insanı heder eden bir hüsranla bitti.
    Akif, iman ve heyecanın terennümü olan onlarca şiir yazdı. Bu şiirler dilden dile, gönülden gönüle yayıldıkça, vatanın her yerinde bir canlanma, milletin her ferdinde bir kımıldama görüldü ve Balkan faciasının yaraları el birliği ile sarılmaya başladı.

    Akif bu geçici sükunetten faydalanarak Mısır seyehatine çıktı. Mısırın eski harabelerini ve tarihi yerlerini gezdi. Özellikle El-Uksur, çok dikkatini çekti ve “El-Uksur’da” şiirini yazdı.Mısırdan Medineye geçen şairin bu seyahati iki ay kadar sürdü ve daha sonra İstanbul’a döndü.

    Alman İmparatoru Vilhelm’in daveti üzerine oradaki Müslüman esirlerle görüşüp onları işrad etmek üzere Akif’in Şeyh Salih Şerif Tunusi ile yaptığı Almanya seyahati, teşkilatın bu çalışmalarını yerinde gerçekleştirmişti.

    Mehmed Akif 1914 yılında Berlin’e vardığı zaman kendisine büyük bir otelde geniş bir oda ayrıldı, fakat o burada kalmayı kabul etmedi ve tren istasyonu karşısındaki üçüncü sınıf bir otele yerleşirken de Almanyanın tarihi boyunca hiçbir ferdinde göremeyeceği bir fedakarlık ve fazilet örneği gösterdi.
    Akif Almanya’da ilk iş olarak İngilizlerle aynı safta bize karşı çarpışırken esir düşen Müslümanlarla görüştü, onlara Osmanlı Devletinin durumunu anlattı; hilali kurtarmak gayesi ile savaşa sürüldüklerini söyleyerek pişmanlıklarını ifade etmeleri karşısında; “Bizim en büyük derdimiz cahil olmak. Bütün Müslüman aleminin başlıca müsabi bu afet. Onu yenmedikçe, hiçbir ciddi ve şerefli netice elde edilemez. Bence İslam’ın büyüklerinin yapacağı tek şey, birer medeniyet ve irfan mücahidi hüviyedi içinde diyar diyar gezmek, işrad etmek...” diyerek memleket için yapılması gereken ilk ve en önemli çalışmayı belirtti.
    Akif Almanya’dayken Çanakkale Savaşı bütün şiddetiyle devam ediyordu. Başka cephelerde de savaşın şiddeti Çanakkale’dekinden az değildi, ama millet bütün ümidini Çanakkale Savaşının neticesine bağlamıştı. Savaşın kazanılması Civan harbinin seyrini bizim ve müttefiklerimizin lehine belki değiştirirdi.
    Akif İngilizlerin dessas planları karşısında ümidini Çanakkale’ye bağladı .

    “Allah, Allah” sadeleri, namertlerin çelik namlularını karton borular gibi buruşturup yerin dibine batırırcasına, alın terleri gibi tuzlu ve temiz boğazın sularına gömünce, heyecanla hep bu anı bekleyen Akif , “Demekki ölmüyoruz haydi arkadaş gidelim” diye haykırarak Almanya’dan öyle coşkun heyecanla döndü ki, Necid çölleri bile onun, vatan toprağına en uzak köşelerine kadar gitmesini engelleyemedi.
    Bu sırada Osmanlı Devleti ve İslam aleminde ortaya çıkan dini meseleleri halletmek ve İslam’a yapılacak hücumları cevaplandırmak için Darü’l-hikmeti’l İslamiye Cemiyeti kuruldu. Ahmet Cevdet, Mustafa Sabri, Bediüzzaman, Said Nursi gibi devrin meşhur ve müntaz alimleri bu cemiyete üye, Mehmed Akif’de başkatip olarak tayin edildiler.

    Bu, Akif’in Ravza-i Mutahharadan getirdiği gül fidanlarının gönüllere dikmesi için en güzel fırsattı. Bu maksatta hemen işe başladı, bir yandan içten ve dıştan İslam’a yapılan hücumlara cevap vermeye çalışırken diğer yandan Said Halim paşanın İslamlaşmak adlı eserini Fransızca’dan Türkçe’ye çevirdi.
    Gönüllere ekilen bu iman ve fikir fidanlarının daha gün yüzü görmeden mütareke kara bir kabus gibi bütün memleket ufuklarını kapatmıştı.

    Akif, bu karanlık kaynaşmada, nazarını yine semaya çevirdi ve kutup yıldızına bakarak yönünü tayin edercesine Anadolu’da başlayacak bir mukavemete katılmaya karar verdi.
    Bu sırada İzmir’in Yunanlılar tarafından işgali ve katliamlara girişilmesi üzerine Ayvalık ve Karesi tarafından başlayan milli mücadele hareketi, gönüllere çekilen ümit ışığını alevlendirmiş ve adeta Anadolu ayağa kalkmıştı.

    Bu hareket üzerine Mehmet Akif hemen Balıkesir’e giderek Zağnos Paşa camiinde çok heyecanlı bir hutbe verdi. Bu hutbeye halkın beklenenden çok ilgi göstermesi üzerine daha birçok yerde konuşmalar yapıp, hutbeler vererek heyecanına istikamet verdi ve daha sonra İstanbul’a döndü.

    Akif’in bilhassa Balıkesir’de yaptığı konuşmalar, dikkatleri üzerine çekince İstanbul da rahat hareket etme şansı kalmamıştı. Bunun üzerine Anadolu’da başlayan Milli Mücadeleye katılmaya karar verdi.
    Akif Ankara’ya varır varmaz, Konya isyanına katılıp halkı teskin etmekle görevlendirildi. Bunun üzerine hemen Konya’ya gidip azami gayret göstererek onları iknaya çalıştı ise de kesin bir netice alamadı.
    Akif, imanın sesini basınla duyurmak için Kastamonu’ya geldi ve Eşref Ediple beraber Sebilürreşab gazetesini orada çıkarmaya başladı. Bunun yanında Nasrullah Camiinde verdiği vaazlarda başlattığı ateşli ve heyecanlı duygularıyla halkı düşmana mukavemete teşvik etti.

    Böylece Antep “Gazi” oldu, Maraş “kahraman”lıklar kazandı, Urfa “şan”ını korudu ve bütün Anadolu şahlanarak vatanını, dinini, namusunu korumak için and içti.
    Sebülürreşad’ın yaydığı yoğun duygu vatanı aşıp en uzak mesafelere imanı inşirahlar meydana getirince, Rusya, hak ve hürriyetlerini gasbettiği, fakat imanını söndürmediği, milyonlarca Türk’ün uyanmasından korkarak sebülürreşad’ın ülkesine girmesini yasakladı.
    Bu ses böylece millete ve alem-i İslam’a mal olunca, Mehmed Akif Eşref Edip Ankara’ya gelip, bir işrad ve iman yuvası olan Taceddin Dergahına yerleştiler.
    Mehmed Akif önce İzmit ve Biga’dan mebus seçilmesine rağmen, daha sonra Burdurluların isteği üzerine Burdur Listesine alındı. Fakat bir emirvaki neticesi mebus almamak için Burdur’a gidip kendisini mebus seçenlerle görüştü, onların tensibini aldıktan sonra, bir yandan mecliste Burdur mebusu olarak vazife yaparken diğer yandan da neşriyat ve işrad hizmetine devam etti.

    Mehmed Akif yayından fırlamış ok gibi Ankara’ya doğru koşunca sustu bülbül. Çünkü bu gidişin Vatan kurtulmadan durmayacağını ve muhakkak vatanını kurtaracağını çok iyi biliyordu.

    Fakat Akif Ankara’ya geldiğinde şehri karamsar bir kaynaşma içinde buldu. Yunan Ordusunun Ankara’ya doğru ilerlemesi karşısına, başta Mustafa Kemal olmak üzere birçok devlet büyüğü meclisi Kayseri’ye taşımaya karar vermiş ve mühim bir kısım evrak gönderilmişti bile.
    Fakat Akif, Kayseri’ye taşınmanın bir dağılma olacağını ve tekrar toplanmanın güçleşeceğini düşünüyordu. Bu yüzden karara karşı çıktı. Meclisin Ankara’da kalmasını Sakarya’da yeni bir müdafa hattı kurulup düşmanın orada karşılanmasını teklif etti. Teklifi görüşülüp benimsendi ve Akif’in imanlı sesi bir taahhütname gibi Ankara’dan vatan safhına dağıldı.

    “Cihan yıkılsa, emin ol bu cephe sarsılmaz.”
    Akif’in söylediği gerçekleşiyor, “şenaet ve denaet” ordusunu bütün Cihan desteklemesine rağmen cephe sarsılmıyor ve gönüllerdeki ümit ve iman ışığı gün geçtikçe güçlenerek istiklal şafağını söktürmeye hazırlanıyordu.

    Bunun için şafak rengi ile dalgalanacak bayrağa ses ve nefes olacak bir marşa ihtiyaç duyuluyordu. Bu gaye ile Milli Eğitim Bakanlığı (Maarif Vekaleti) bir yarışma açmış, fakat yarışmaya katılan 724 şiirde İstiklal duygusu hissedilmesine rağmen, milletin müşterek iman ve heyecanının terennümü temin edilmemişti. Mehmed Akif 500 lira mükafat konulduğu için bu yarışmaya katılmamıştı. Mecliste ise en güzel Marşı ancak Mehmed Akif’in yazabileceğine dair ortak bir kanaat vardı. Bunun için Zamnın Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi, “Pek aziz ve muhterem efendim, İstiklal Marşı için açılan müsabakaya iştirak buyurmamalarındaki sebebin izalesi için pek çok tedbirler vardır. Zat-ı üstadanelerinin matlüb şiiri vücuda getirmeleri, maksadın husulü için son çare olarak kalmıştır. Asıl endişemizin icap ettiği ne varsa hepsini yaparız. Memleketi bu müessir telkin ve tehyic vasıtasından mahrum bırakmanızı rica ve bu vesile ile en derin hürmet ve muhabbetlerimi arz ve tekrar eylerim efendim.” Şekillerindeki bir yazı ile Akif’e bir müracaatta bulunarak onun yarışmaya katılmasını sağladı.

    Elinde ufacık bir kağıdı tefekküre daldı. Ara sıra bir kelime yazdı, bazen yazdığını çizdi, sonra tekrar yazdı. Saatlerce düşünerek, nihayet milletin imanını ve heyecanını dile getirdiği marşı bitirdi; vatanın, milletin ve dinin bekçisi olan “kahraman ordumuza” ithaf ve millete armağan etti.

    Bu kudsi armağan Akif’in İstiklal marşı yazdığını duyup “Biz onun yanında müsabakaya girmeyiz.” Diyerek yarışma için verdikleri şiirleri geri alan şair ve mebusların da oyları ve gönülden iştirakleri neticesinde, 12 mart 1337 Cumartesi günü saat 17:45’te milletvekilleri tarafından dört defa ayakta dinlenip alkışlanarak ittifakla kabul edildi.

    Nihayet bu heyecan, ıztırap, savaş, ümit ve zafer dolu yılardan sonra İstiklal Savaşının İstiklal Marşı Şairi Mehmed Akif, beraberinde bir istiklal madalyası ve bir mavzer tüfeği ile 1923’te Ankara’dan İstanbul’a döndü.

    Mehmed Akif’in İstanbul’a dönüşü aslında yeni bir gidişin başlangıcı idi. Akif daha sonra da Abbas Halim Paşanın daveti üzerine kışıı geçirmek için Mısır’a gitti.

    Bu sırada akif Elmalı Hamdi Efendinin yazacağı meal’i tercüme etmek için Diyanet İşleri Bakanlığı ile bir anlaşma imzaladı.

    Daha sonra Akif tekrar Mısır’a gitti ve kış boyu çalışmalarına devam etti. Döndüğünde memlekette ilk devrim hareketleri başlatılmış Cumhuriyet dinsel baskılardan tamamen kopartılmaya çalışılıyordu. Bu teşebbüsler üzerine 1926 kışında tekrar Mısır’a giden Akif, Kahire yakınlarındaki Hilvan’a yerleşip İstanbul’a dönmeyerek çalışmalarına devam etti.

    Mısır’ın sıcağı ile eski sağlamlığını kaybeden Akif, bünyesi bu kadar kesif bir çalışmaya tahammül edemeyince, değişik zamanlarda Lübnan’a, İskenderiye ve Antakya’ya giderek dinlendi.
    Akif’in hastalığı gün geçtikçe daha çok artıyordu. Akif hastalığının artmasıyla memleketten uzak yerde ölmekten korkup vatanına geri döndü. Akif geldiği gibi sağlık yurduna yatırılıp tedavisine başlandı.
    Akif hayatının son zamnlarıns-da Prens Halim Paşanın Alemdağ’daki konağına giderek, hastalık onu bitirmeden o hayatının gayesi olan eserlerini (İkinci Asım, İstiklal savaşı, Selahaddin Eyyubi piyesi, Peygamberimizin veda hutbesi) bitirmetyi azmetti.

    Fakat halden anlamayan bu sari illet, iyice takatsiz bıraktığı vücudu tamamen kavrayınca Alemdağ’da kalamaz oldu ve kendisini kaderin tecellisine bıraktı. Fakat mesrurdu. Çünkü Mısırdan döndüğü gün peygamberimizin yaşında ölmeyi dua etmişti.

    Bu makbul dua aynı yıl tecelli etmiş olmalı ki. Mehmed Akif 27 Aralık 1936 yılında 63 yaşında iken vefat etti.
    Devrin hükümeti ve onun keyfine kendisini mahkum eden bir kısım güdümlü basın, Akif’in, uzun bir firaktan sonra önce vatana, sonra da ebedi aleme visaline ilgi göstermediğinden, resmi, cenaze merasimi yapılmadı, ama hiçbir davet ve teşvik görmeden gönlünün sesine uyarak gelen yüz binlerce vatan evladı Beyazıd meydanını doldurdu.

    Muhteşem bir namazdan sonra çoğu üniversiteli olan gençler bayrağa ve kabe örtüsüne sarılı olan tabutu adeta parmakları üzerinde taşıyarak Edirnekapı Mezarlığına götürdüler. Okunan Kur’an ve ilahilerden sonra hep bir ağızdan istiklal marşını söyleyerek defnettiler.


    Akif, “fetihten beri şehrin toprağına kendi eseri ile gömülen” ilk vatan evladı idi.






  2. 20-11-2006 #2
    34 - Mehmet Akif Ersoyun Hayatı ve Şiirleri
    iSTiKLAL MARŞI

    Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak
    Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
    O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak!
    O benimdir, o benim milletimindir ancak!

    Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
    Kahraman ırkıma bir gül... ne bu şiddet, bu celal?
    Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal.
    Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklal.

    Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım;
    Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
    Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
    Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

    Garbın âfâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar.
    Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
    Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
    'Medeniyyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

    Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın;
    Siper et gövdeni, dursun bu hayâsızca akın.
    Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın,
    Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

    Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı!
    Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
    Sen şehid oğlusun, incitme, yazıktır, atanı.
    Verme, dünyâları alsan da bu cennet vatanı.

    Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
    Şühedâ fışkıracak toprağı sıksan, şühedâ!
    Cânı, cânânı, bütün varımı alsın da Hudâ,
    Etmesin tek vatanımdan beni dünyâda cüdâ.

    Rûhumun senden ilahî, şudur ancak emeli:
    Değmesin ma' bedimin göğsüne na-mahrem eli!
    Bu ezanlar-ki şehâdetleri dinin temeli-
    Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.

    O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım.
    Her cerîhamdan, İlâhi, boşanıp kanlı yaşım,
    Fışkırır rûh-ı mücerred gibi yerden na'şım;
    O zaman yükselerek arşa değer belki başım!

    Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!
    Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl.
    Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl;
    Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet,
    Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!

    Mehmet Akif Ersoy

  3. 22-11-2006 #3
    ÇANAKKALE ŞEHİTLERİNE

    Şüheda gövdesi, bir baksana dağlar taşlar...
    O, rûkü olmasa, dünyada eğilmez başlar,
    Vurulmuş temiz alnından uzanmış yatıyor;
    Bir hilâl uğruna ya Rab, ne güneşler batıyor!
    Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş, asker!
    Gökten ecdâd inerek öpse o pak alnı değer.
    Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor Tevhid'i...
    Bedr'in aslanları ancak, bu kadar şanlı idi...
    Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın?
    "Gömelim gel seni tarihe!" desem, sığmazsın.
    Herc u merc ettiğin edvara ya yetmez o kitab...
    Seni ancak ebediyyetler eder istiab.
    "Bu, taşındır" diyerek Kabe'yi diksem başına;
    Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına;
    Sonra gök kubbeyi alsam da, rida namiyle,
    Kanayan lahdine çeksem bütün ecramiyle;
    Mor bulutlarla açık türbene çatsam da tavan;
    Yedi kandilli Süreyya'yı uzatsam oradan;
    Sen bu avizenin altında, bürünmüş kanına,
    Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına,
    Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem;
    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem;
    Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
    Yine bir şey yapabildim diyemem hatırana.
    Sen ki, son ehl-i salibin kırarak savletini,
    Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin'i,
    Kılıç Arslan gibi iclaline ettin hayran...
    Sen ki İslam'ı kuşatmış, boğuyorken hüsran,
    O demir çemberi göğsünde kırıp parçaladın;
    Sen ki, ruhunla beraber gezer ecramı adın;
    Sen ki; a'sara gömülsen taşacaksın... Heyhat,
    Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihat...
    Ey şehid oğlu şehid, isteme benden makber,
    Sana ağuşunu açmış duruyor Peygamber.

  4. 23-11-2006 #4
    BİR GECE



    Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,

    Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!

    Lakin, o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler,

    Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi!

    Neden görecekler, göremezlerdi tabii;

    Bir kere, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi,

    Bir kerede, mamure-I dünya, o zamanlar,

    Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.

    Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;

    Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!

    Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.

    Salgındı, bugün şarkı yıkan, tefrika derdi.

    Derken, büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz,

    Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

    Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma'sum,

    Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi!

    Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı dirildi;

    Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi geberdi!

    Alemlere rahmetti evet şer-i mübini,

    Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi.

    Dünya neye sahipse, O'nun vergisidir hep;

    Medyun ona cemiyyet-i, medyun O'na ferdi.

    Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet

    Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.

    Mehmet Akif Ersoy

  5. 02-12-2006 #5
    Bülbül

    Bütün dünyaya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım:
    Nihayet bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

    Şehirden çıkmak isterken sular zaten kararmıştı;
    Pek ıssız bir karanlık sonradan vadiyi sarmıştı.

    Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...
    Bu istiğrakı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.

    Muhitin hali "insaniyet"in timsalidir sandım;
    Dönüp maziye tırmandım, ne hicranlar, neler andım!

    Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,
    Zalâmın sinesinden fışkıran memdûd bir feryad.

    O müstağrak, o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:
    Ki vadiden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.

    Ne muhrik nağmeler, ya Rab, ne mevcamevc demlerdi:
    Ağaçlar, taşlar ürpermişti, güya Sur-ı mahşerdi!

    -Eşin var âşiyanın var, baharın var ki beklerdin.
    Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?

    O zümrüt tahta kondun, bir semavi saltanat kurdun,
    Cihanın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun!

    Bugün bir yemyeşil vâdi, yarın bir kıpkızıl gülşen,
    Gezersin hânumânın şen, için şen, kâinatın şen!

    Hazansız bir zemin isterse, şayet ruh-ı serbâzın,
    Ufuklar, bu'd-i mutlaklar bütün mahkûm-ı pervâzın.

    Değil bir kayda, sığmazsın kanatlandın mı eb'ada
    Hayatın en muhayyel gayedir âhrara dünyada.

    Neden öyleyse matemlerle eyyâmın perişandır,
    Niçin bir katrecik göğsünde bir umman huruşandır?

    Hayır matem senin hakkın değil, matem benim hakkım;
    Asırlar var ki aydınlık nedir hiç bilmez afakım.

    Teselliden nasibim yok, hazan ağlar baharımda
    Bugün bir hanumansız serseriyim öz diyarımda.

    Ne hüsrandır ki: Şark'ın ben vefâsız, kansız evlâdı,
    Serapa Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

    Hayalimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu,
    Salahaddin-i Eyyubi'lerin, Fatih'lerin yurdu.

    Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde Osman'ın;
    Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ'nın!

    Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;
    O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

    Çökük bir kubbe kalsın ma'bedinden Yıldırım Hân'ın;
    Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan'ın!

    Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş,
    Sürünsün şimdi milyonlarca me'vâsız kalan dindaş!

    Yıkılmış hânmânlar yerde işkenceyle kıvransın;
    Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!

    Dolaşsın, sonra, İslâm'ın harem-gâhında nâ-mahrem...
    Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

  6. 18-03-2007 #6
    Birlik

    Cehennem olsa gelen, göğsümüzde söndürürüz.
    Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz;

    Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusun,
    Meğer ki harbe giden son nefer şehid olsun.

    Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa,
    Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa,

    Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar
    Taşıp da kaplasa âfakı bir kızıl sarsar,

    Değil mi cephemizin sinesinde iman bir;
    Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

    Değil mi ortada bir sine çarpıyor, yılmaz,
    Cihan yıkılsa emin ol bu cephe sarsılmaz!

  7. 25-03-2007 #7
    Müslümanlık Nerde

    Müslümanlık Nerde
    Müslümanlik nerde! Bizden geçmis insanlik bile...
    Adem aldatmaksa maksad, aldanan yok, nafile!
    Kaç hakiki müslüman gördümse, hep makberdedir;
    Müslümanlik, bilmem amma, galiba göklerdedir;
    Istemem, dursun o payansiz mefahir bir yana...
    Gösterin ecdada az çok benziyen kan bana!
    Isterim sizlerde görmek irkinizdan yadigar,
    Çok degil, ancak Necip evlada layik tek siar.
    Varsa sayet, söyleyin, bir parçacik insafiniz:
    Böyle kansiz miydi -hasa- kahraman ecdadiniz?
    Böyle düsmüs müydü herkes ayrilik sevdasina?
    Benzeyip sirazesiz bir mushafin eczasina,
    Hiç görülmüs müydü olsun kayd-i vahdet tarumar?
    Böyle olmus muydu millet canevinden rahnedar?
    Böyle açliktan bogazlar miydi kardes kardesi?
    Böyle adet miydi bi-perva, yemek insan lesi?
    Irzimizdir çignenen, evladimizdir dogranan...
    Hey sikilmaz, aglamazsan, bari gülmekten utan! ...
    'His' denen devletliden olsaydi halkin behresi:
    Payitahtindan bugün tasmazdi sarhos naresi!
    Kurd uzaklardan bakar, dalgin görürmüs merkebi.
    Saldirirmis ansizin yaydan bosanmis ok gibi.
    Lakin, ask olsun ki, aldirmaz otlarmis esek,
    Sanki tavsanmis gelen, yahut kiliksiz köstebek!
    Kâr sayarmis bir tutam ot fazla olsun yutmayi...
    Hasmi, derken, çullanirmis yutmadan son lokmayi! ...
    Bu hakikattir bu, sasmaz, bildigin usluba sok:
    Halimiz merkeple kurdun ayni, asla farki yok.
    Burnumuzdan tuttu düsman; biz bogaz kaydindayiz;
    Bir bakin: hala mi hala ihtiras ardindayiz!
    Saygisizlik elverir... Bir parça olsun arlanin:
    Vakti çoktan geldi, hem geçmektedir arlanmanin!
    Davranin haykirmadan nakus-u izmihaliniz...
    Öyle bir buhrana sapmistir ki, zira, halimiz:
    Zevke dalmak söyle dursun, vaktiniz yok mateme!
    Davranin zira gülünç olduk bütün bir aleme,
    Beklesirken gökte yüz binlerce ervah, intikam;
    Yerde kalmis, na'sa benzer kavm icin durmak haram! ...
    Kahraman ecdadinizdan sizde bir kan yok mudur?
    Yoksa, istikbalinizden korkulur, pek korkulur.

  8. 27-03-2007 #8
    Kosova

    Nerede olsam karşıma çıkıyor bir kanlı ova
    Sen misin yoksa hayalin mi vefasız kosova
    Hani binlerce mefahirdi senin her adımın
    Hani sinende yarıp geçtiği yol Yıldırım'ın
    Hani asker, hani kalbinde yatan şah-ı şehid
    Söyle Meşhed öpeyim secde edip toprağını
    Yokmudur Murad'ın sende iki üç damla kanı

  9. 28-03-2007 #9
    Gürz-i girân-ı zulmünü ey kanlı nâsiye;

    Eyvân-ı zer-cidârına as ziynetin diye!



    Al kanlı bir kefenle donat hayme-gâhını,

    Canlarla yak meşâil-i mâtem- penâhını!



    Makberlerin hufeyre-i muzlim-dehanları,

    Dendân-ı gayz u kahra şebîh üstühanları



    Yâd eylesin mezâlimini tâ ebed senin,

    Ey cephesi, kitâbesi bin kanlı medfenin!



    Ey bir hayâle tuhfe kılan bin hakîkati,

    Ey âhenîn eliyle kazıp kabr-i milleti,



    Nûr-ı hayât ufuklarını herc ü merc eden

    Leylin şedîd zulmetini rûha mezc eden’



    Envâr-ı mihr-i fikri sen ey hâksâr eden,

    Meyyitlerin izâmı gibi târumâr eden!



    Ey hâdimi serâçe-i mâtem feşanların!

    Rahş-i akûr-i zulmüne pâmâl olanların



    Gül-gonce-i mezârı mıdır tâc-ı devletin?

    Tutmuşsa da avâlim-i efkârı şöhretin,



    Zannetme ki hükûmetinin efseriyledir...

    Sadî'lerin mezâr-ı çemen-ber-seriyledir.



    Sa'dî'lerin mezârı, evet, bir avuç türâb...

    Tahtınsa bir cihan ki senin âsüman-meâb!



    Lâkin o kabre bence fedâ taht ü efserin...

    Makber-güzîn olup da sükût eyliyenlerin



    Feryâd-ı vâpesînine değmez bu velvelen...

    Mudhik gelir nigâh-ı temâşâma hâilen!



    Bin mülkü, milleti yok eden pençe-i felek,

    Bir şahsı şüphesiz ebedî kılmamak gerek.



    Mâzî ki işte makbereler mâverâsıdır,

    Milletlerin haziyre-i zair-cüdâsıdır



    Atfeylesen nigâhını ka'r-ı zalâmına;

    Milletlere gözün ilişir na'ş nâmına!



    Dârâ'ların o nâsiye-i târumârını,

    Ecdâdının izâmını, çökmüş mezârını



    Pîş-i nigâh-ı ibretine al da bir düşün...

    Çoktur bu rütbe dağdağa bir kabza hâk için!



    İklîmler alan o muazzam Napolyon'un

    Bir hufredir kazandığı şey. İşte bak onun



    En son serîri makbere-i mâtemîsidir,

    Akreplerin nedîmi, yılanlar enisidir!



    Yer kalmamış sarây-ı muallâna bak utan:

    Mâtem-sarâylarla dolu sâha-i vatan!



    Emr-i cihan-mutâı bu dünyâyı râm eden

    Eslâfının -bugün düşünürsek -değil iken



    Toprak olan dehenleri feryâda muktedir,

    Hâlâ senin bu velvele-i nahvetin nedir?



    “Riyâset be-dest-i kesânî hatâst

    Ki ez-destşan-i desthâ ber-hudâst” ***

    Sa'dî



    Bu müdhiş velvelen İrân'ı dâim inletir sanma.

    "Muzaffersin!" diyen sesler bütün hâindir, aldanma.



    Zaferyâb olduğun kimdir? Düşün bir kerre, millet mi?

    Adâlet isteyen bir kavmi vurmak gâlibiyyet mi?



    Nasîbin yok mudur bir parça olsun âdemiyyetten?

    Nasıl aldırmıyorsun yükselen feryâda milletten?



    Emîn ol bunca mazlûmun yüreklerden kopan âhı,

    Tependen indirir elbette bir gün lâ'netu'llâhı!



    Sığınmış olduğun şevket-sarây-ı zulmü pek muhkem

    Hayâl etmektesin... Lâkin ne bârûlar, ne müstahkem



    Penâh-ı bî-amanlar, heybet-i Kahhâr-ı Mutlak'la,

    Kökünden devrilip bir anda yeksân oldu toprakla!



    O, bir çok memleket vîrân edip yaptırdığın eyvân

    Harâb olmaz mı? Kabristâna dönmüşken bütün İran?



    Evet, İrân'ı kabristâna döndürdün, helâk ettin;

    Kefen yaptın girîbân-ı ümîdi çâk çâk ettin!



    "Bütün dünyâ için bir damla kan çoktur" diyorlar, sen,

    Şu ma'sûm ümmetin seller akıttın hûn-i pâkinden!



    Yüzünden perde-i temkîni artık kaldırıp attın:

    Ne mâhiyyet, nasıl fıtrattasın, dünyâya anlattın!



    Livâü'1-hamd-i hürriyyet iken İslâm için gâyet,

    Nedir pâmâl-i istibdâdın olmak öyle bir râyet?



    Kazak celbeyleyip tâ Rusya'dân sâdâtı çiğnettin;

    Yezîd'in rûhu şâd olsun... Emînim çünkü şâd ettin!



    Şehâmet gösterip binlerce Beytullâh'ı bastırdın;

    Şecâat arz edib birçok ricâlullâhı astırdın!



    Ne Allah'tan hayâ ettin, ne Peygamber'den âr ettin:

    Devirdin kâ'be-i ulyâ-yı dîni, hâk-sâr ettin!



    Hamâset perverân-ı kavmi tuttun bir bir öldürdün,

    Umûmen Şark'ı ağlattın, umûmen Garb'ı güldürdün..



    Hayır, hiçbir gülen yok, sızlıyor Garb'ın da vicdânı,

    Görüp ecsâd-ı mazlûmîne meşher hâk-i İrân'ı!



    O Sâ'dî'ler, o Hâfız'lar, o Firdevsî, o Râzî'ler,

    Gazâlî'ler, o Kutbüddin, o Sa'düddin, o Kâdîler.



    Yetiştirmiş; o Örfi'nin, o birçok şems-i irfanın

    Ziyâsından tenevvür eylemiş iklîmi dünyânın,



    Bugün makhûr-i nâdânîsidir bir fırka haydûdun!

    Nedir pinhân olan esrârı bilmem, bunda Ma'bûd'un.



    Hayır, Ma'bûd'a ircâında yoktur bunların ma'nâ:

    Yataklık eylemez cânîye -hâşâ- bir zaman Mevlâ.



    Şehâmet perverâ, Şâhâ! Zaman, bî-dâdı kaldırmaz;

    Hatâ etmektesin şâyed diyorsan "Kimse aldırmaz."



    Bu istibdâda artık bir nihâyet ver ki: İstikbâl

    Karanlık derler amma işte pek meydanda: İzmihlâl!
  10. 29-03-2007 #10
    Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
    Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
    Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım!...
    -Boğamazsın ki!
    -Hiçolmazsa yanımdan kovarım.
    Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
    Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
    Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
    Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
    Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
    Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
    Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim,
    Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
    Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
    Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
    Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
    İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?
  11. 07-05-2007 #11
    Bir Gece

    Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
    Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!
    Lakin, o ne hüsrandı ki: Hissetmedi gözler,
    Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi!
    Neden görecekler, göremezlerdi tabii;
    Bir kere, zuhur ettiği çöl en sapa yerdi,
    Bir kerede, mamure-I dünya, o zamanlar,
    Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.
    Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
    Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
    Fevza bütün afakını sarmıştı zeminin.
    Salgındı, bugün şarkı yıkan, tefrika derdi.
    Derken, büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz,
    Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
    Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma'sum,
    Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi!
    Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı dirildi;
    Zulmün ki, zeval aklına gelmezdi geberdi!
    Alemlere rahmetti evet şer-i mübini,
    Şehbalini adl isteyenin yurduna gerdi.
    Dünya neye sahipse, O'nun vergisidir hep;
    Medyun ona cemiyyet-i, medyun O'na ferdi.
    Medyundur o masuma bütün bir beşeriyet
    Ya Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.

İlginizi Çekebilecek Konular

  1. Son Mesaj: 02-10-2012, 17:22
  2. Son Mesaj: 01-12-2010, 21:08
  3. Son Mesaj: 09-05-2007, 13:17
  4. Son Mesaj: 06-04-2007, 00:00
  5. Son Mesaj: 29-11-2006, 11:20

+ Yorum Yaz