+ Yorum Yaz

 Orhan Şaik Gökyay Hayatı ve Eserleri

 - Konu Toplam: 11482 kez okundu ve konuya toplam 3 kez yorum yapıldı.

  1. 16-05-2007 #1
    16 Temmuz 1902'de Kastamonu İnebolu’da doğdu. 1994'te İstanbul’da yaşamını yitirdi. Ortaöğrenimini Aydın ve Kastamonu'da tamamladı. 1922'de Ankara Muallim Mektebi'ni bitirdi. Bir süre ilkokul öğretmenliği yapti. Ardından 1927'de Kastamonu Lisesi'nden, 1930'da İstanbul Yüksek Öğretme Okulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nden diploma aldı. Çeşitli liselerde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1939'da Ankara Musiki Muallim Mektebi'ne müdür olarak atandı. 1947-1951 arasında Galatasaray Lisesi'nde öğretmenlik, 1951-1954 arasında İngiltere'de öğrenci müfettişliği ve kültür ateşeliği yaptı. 1960-1962'de Londra Üniversitesi'nde Türk dili okutmanı olarak çalıştı. 1969'da İstanbul Eğitim Enstitüsü'ndeki edebiyat öğretmenliği görevinden emekliye ayrıldı. 1984'ten sonra Marmara ve Mimar Sinan üniversitelerinde divan edebiyatı dersleri verdi. Aruzla yazdığı ilk şiirleri Kastamonu’da yayınlanan "Açıksöz" dergisi ile Balıkesir’de kendisinin yayınladığı "Çağlayan" dergisinde çıktı. Ardından hece veznine döndü. Önceleri âşık tarzına uygun, çoğunlukla ulusal konuları işleyen lirik şiirler yazdı. 1940'lardan sonra edebiyat tarihi, folklor ve halk edebiyatı araştırmalarına yöneldi. Eski metinleri inceledi, eklediği notlarla birlikte sadeleştirilmiş basımlarını hazırladı. Kendi şiirlerini kitap olarak yayınlamadı.

    Yalnızca 5 şiirini İngilizce çevirileriyle birlikte Birkaç Şiir-Poems kitabında topladı.

    ESERLERİ
    ŞİİR:
    Birkaç Şiir-Poems (1976)

    SADELEŞTİRME-DÜZENLEME:
    Dede Korkut (1938)
    Bugünkü Dille Dede Korkut Masalları (1939)
    Dedem Korkudun Kitabı (1973)
    Katip Çelebi Hayatı, Şahsiyeti, Eserleri (1957)
    Katip Çelebi’den Seçmeler (1938)
    Kabusnâme (1944, Mercimek Ahmed'in Keykâvus'undan çeviri)
    Eşkâl-i Zaman (1969, Ahmet Rasim'den)
    Ferah-Cerbe Fetihnâmesi (1975, Zekeriyazâde'den)
    Mevâ-idü'n Nefâis fi Kavaidi'l Mecâlis (Görgü ve Toplum Kuralları Üzerinde
    Ziyafet Sofraları) (2 cilt, 1978, Gelibolulu Mustafa Âli'den)
    Hâlâtü'l Kahire mine'l Adâti'-z Zâhire (1984)

    ELEŞTİRİ:
    Destursuz Bağa Girenler (1982)

    Gökyay Hakkında Dediklerimiz…

    İstanbul Darülfünunu’ndan bir Şaik geçti

    İstanbul Darülfünunundan bir hoca yetişti ki ne hoca. Yetiştirdiği binler şimdi ülkenin dört bir yanında vatansever, Türkçesever, yurtsever gençler yetiştiriyorlar. Ülke, onun “bu vatan kimin” sorusuna verdiği cevabı özümseyenler sayesinde ayakta hâlâ dimdik duruyor.

    Türkiye Cumhuriyeti
    İstanbul Darülfünunu
    Edebiyat Fakültesi Me’zuniyet Diploması

    İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi Edebiyat zümresinde tahsilini bitiren İnebolu‘da doğmuş Mehmet Cevdet ef. oğlu Hüseyin Vehbi Şaik ef. teşkil edilen mümeyyizler hey’eti huzurunda nizamnameye göre devama mecbur bulunduğu Edebiyat zümresinin Türk Edebiyatı Tarihi, Arap Edebiyatı Tarihi, Türk Lisaniyatı Metin Şerhi derslerinden imtihan edilerek 1929-30 ders senesinde me’zuniyet diplomasını almaya hak kazanmış olmağla kendisine bu diploma verilmiştir.

    15 Teşrini evvel 1930
    Diploma numarası: 118

    Hoca hakkı

    Orhan Şaik Gökyay, doktorasını tamamlayan öğrencisine yıl sonunda takılmak

    ister. “Sen bizim evimize her gün erkenden geldin, sana ders verdim. Allah ne

    verdi ise yedik içtik ve geç vakitte gittin. Benim ücretim ne olacak, ne

    vereceksin?” Çocuk şaşırır, kekeler: “Hocam ücreti ne ise veririm.” Bunun

    üzerine Gökyay Hoca talebesine güleryüzle hitap eder:

    “Sen benim hakkımı ancak ileride sana gelen talebeleri geri çevirmeyerek,

    yetiştirdiğin an ödeyebilirsin. Benim sana yaptığımı sen de onlara yapacaksın,

    unutma bunu sakın!”

    Kaynak: Yeni Mesaj Gazetesi

    ORHAN ŞAİK GÖKYAY'IN SAVUNMASI
    Ben; vatanın dört bir bucağında, on yedi yıldır alnının akıyla Türk Milletinin

    hizmetinde şerefli bir öğretmen olarak çalışan ben; on yedi yıldır ne kendi

    şerefine, ne vatanın ve milletin şerefine kendi aczi dâhilinde leke sürdürmeyen

    ben; şerefi, haysîyeti, adı aylardır darağacında sallandırılan ben; yâni bugün

    artık her iki mânâda adı çıkmış ve çıkarılmış olan Orhan Şâik Gökyay karşınızda,

    yeryüzünde işlenebilecek olan suçların en zelîli, en iğrenci, en ********i ile

    vasıflandırılmış olarak, vatan hâini ithâmı altında bulunuyorum. Bir madalya

    takar gibi, bir sadaka verir gibi vicdanımız ürpermeden bana yakıştırılan bu kirli

    ve çirkin emâneti daha lâyıkına verilmek üzere verenlere iâde ediyorum.

    Karşınıza, makalelerin, resmî tebliğlerin, nutukların geceleri içinden; her biri bir

    türlü saldıran kalemlerin teşhirleri arasından; kısacası hür vatandaşlar

    diyârından geldim. Fakat bir köle gibi geldim.

    Ne elimde kendimi müdâfaa edecek bir kalem, ne dilimde fânî kulaklara

    ulaştırılması mümkin bir söz kudreti vardır. Yalnız sırtımda, efkâr-ı umûmiyeyi

    dile getirmeye yeltenen bâzı gazete kağıtlarından bir mahkûm gömleği.. Hem

    bu benim sırtımdaki, belki de ne kumaş olduğu milletçe malûm olan ve millete

    îlân edilen bir gazetenin kağıdındandır ve belki de müseccel vatan hâinlerinin

    çuvaldızıyla dikilmiş âdînin bayağısı bir gömlektir.


    Hür vatandaşlar diyârından bu adâlet sığınağına varabilmek için uzun, ızdıraplı,

    karanlık yollar yürüdüm. Bu zehri içmiş olan bir insanın kendini müdâfaada

    kullanacağı dil tatlı olamazsa mâzurdur. O insan, Türk Milletine, yalnız

    tâbiiyetiyle, yalnız şahsî menfaatleriyle, yalnız sandalyesiyle bağlı değil;

    kanıyla, târihiyle, mensûbiyetinden kendine düşen şeref payıyla, duygusuyla,

    taşımaya ve kendini bildi bileli edinmeye, içine sindirmeye çalıştığı yalnız Türk

    olana has gurur ve karakteriyle ondandır, o millettendir; o büyük ummandan

    bir katredir. Onun için bu yersiz ve çürük ithamlar, benim adımın üzerinde o

    engin denizdeki çer çöp gibidir. Çünkü darağacına da çeksen sancak yine sancaktır.

    Hürriyetim alınmış, şerefim ve vicdânım bende kalmıştır.

    Bu bir müdâfaa değil, elinden en kıymetli varlığı alınmak istenen bir insanın

    çırpınmasıdır. Bu, her Türkün alnında taşıdığı şeref çelenginin kurtarılması için,

    bütün feryat takâtini ortaya koyan bir insanın meçhûlden istimdâdıdır. Bu, o

    çelenkten mahrum edilmiş bir Türkün, alnından koparılan çelengin açtığı

    yaraları, şimdi artık kendisince çok daha şerefli bir çelenk olan yaraları,

    göstermek için, aylardır hasretini çektiği bu güne, o yaraların küşât resmi olan

    bu güne sizi dâvettir.


    Beni ve benim hâlimden benden fazla acı duyan sevdiklerimi bu gayyaya atan

    kazanın mahiyetini anlatmağa, rabbânî kudreti tefsir ve izaha, ve takdiri, hiç

    olmazsa yarı yoldan, geri çevirmeye çalışacağım. Haksızlığa uğradığına inanan,

    suçsuzluğunu ilk gününden bu güne kadar bilen, açıkçası bir kasta kurban

    gittiğine -imandan ötesi varsa- işte o şekilde kani bulunan bir kimse

    haysiyetiyle ve onun korkusuzluğu ile konuşmak istiyorum. Bu müdâfaanın -

    varsa- celâdeti bundandır. Bir mahkemenin burcuna sığınıp, ben de bir defa,

    üzerimden pervasız akıp giden düşnamlara, tahkirlere, resmî ve hususî

    tezlillere, ithamlara karşı hür vatandaşların diyârına seslenmek istiyorum.

    Ondan öte târih varsın beğendiği dille konuşsun.

    Onun, bizi, mütearifeleri isbât zorunda bırakan, dünyaca revaçta bir ilim

    olduğunu bildiğim halde, siyasetin her türlüsüne karşı nefretim bu gün eskisine

    göre daha artmış ve cehâletim bir mürekkep gibi daha da koyulaşmıştır. Onun

    için, iddiânâmenin medih ve istihsanında bulunduğumu kekelediği ırkçılık ve

    Turancılığın müdâfaasını yapacak değilim. Zîrâ benim suçum bu değildir. Ben,

    dilimin döndüğü ve aczimin elverdiği kadar, hür vatandaşlar diyârı olarak tavsif

    edilen, eşit adaletin yürüdüğü, müstakil Türkiye Cumhuriyetinde, on sekiz yıllık

    bir mektep arkadaşını iki gece misafir etmenin basit bir muaşeret icabı

    olduğunu ve bunun bir suç olamayacağını, dünyanın hiç bir yerinde, târihin hiç

    bir devrinde suç sayılmadığını müdâfaa ve isbâta çalışacağım.


    Gerçi târih, böyle bir hareketin müdâfaasına lüzum hasıl olduğuna hayret

    edecektir. Fakat ne yapalım, yirmi yıla sığdırdığımız yirmi asırlık inkilâplardan

    dolayı hayrette kalan târih varsın biraz da buna şaşsın.


    Dünyanın döndüğünü isbât için bile, insanlığın asırlar harcadığını ve asırlarca

    canlar harcadığını düşündüğüm zaman, benim şahsıma taallûk eden bu küçük

    hakikatin üzerine adalet güneşinin doğması için beklemek mecburiyetinde

    olduğum zamanı uzun görmüyorum. Fakat târihin misallerine rağmen, insan

    nedense bu güneşin doğuşunu; kendisi ve onu sevenlerle birlikte, gönülleri en

    candan, en lekesiz bir sadakat ve sevgi ile dopdolu, gözleri bu ufka dikilmiş

    onlarla birlikte seyretmek ümidiyle titreyecek kadar hodbin olmaktan geri

    kalmıyor, bu zevki târihe bırakmak feragatine bir türlü yanaşmıyor. Bu gözler

    hâlâ bir yıldız masumluğu ve sabrı ile o ufukta asılıdır. İçimi bir cam kırığı gibi

    yırtıp gelen bir sesle, kendi kendime de olsa diyorum ki; hür vatandaşlar

    diyârında adalet güneşi hiç batmamalıydı. Çünkü onu bizim gözlerimizden

    saklayan şey, bir bakımdan, o kadar zayıf, o kadar basit, öyle hiçten ki...

    Ankara vâlîsine her nasılsa unutulup gönderilmeyen, fakat bundaki unutkanlık

    bana ait olmayan bir davetiye ve kendisinden bütün hayatımda üç mektup ya

    aldığım ya almadığım Necdet Sançarın iki üç satırlık bir tekerlemesi. Birincisi

    yüzünden vâlî üç yıl bana dargın durmuştur; ikincisinin bana daha nelere mâl

    olacağını kestirmek güçtür. Çünkü mevkufluya, ve savcı Kâzım Alöçün bize

    açıkça söylediğine göre hatta masumluya taallûk eden bu davanın,

    hürriyetinden mahrum her insana uzun görünen seyri, bende tahmine değil,

    intizara bile mecâl bırakmamıştır.

    İşte yüzüne, şairane akşamların hafif, tül bulutları bile yakışmayan adalet

    güneşinin üzerine bir mezardan daha dar olan bir hücrenin, bir zindanın zifîrî

    karanlıklarını yığan bu iki küçük kâğıt parçasıdır.


    Cumhurbaşkanının konsere geleceğini ve konservatuvara herhangi bir

    mümâyişten benim tek başıma mesul olduğumu söylemek için beni çağıran vâlî

    Nevzat Tandoğanın o zaman vatanperverliğin bana kalmadığını, isterse beni

    kazıklayacağını iddia etmesinden hiç bir mana çıkaramamıştım. Çünkü bence

    kazıklamak, ticaret argosunda bugün herkesin öğrendiği gibi ihtikâr ve

    vurgunculuk demekti. Halbuki vâlî ticaretle meşgul değildi. Fakat bunun, ondan

    beter bir hürriyet ihtikârı demek olduğunu işte anlamış bulunuyorum. Çünkü

    bunun bedelini on aydır hürriyetimle ödemeğe çalışıyorum ve bir türlü hesabımı

    kapatamıyorum.

    Necdet Sançarın, her neşeli insanda tabii görülen tekerlemesine gelince bunu

    biraz şaka ve mizah tarafı olan makul bir insanın anlaması için insanca olmayan

    tarafının galip bulunması icap eder. Bunu bir şifre sayan ve izaha kalkıştıkça

    kendisi hakkında reva gördüğü ve tekrarından edeplendiğim sıfat karşısında bir

    tesbih sayısınca beni estağfirullah demeğe mecbur kılan vâlînin bu ısrarı ya bir

    vehme dayanır, o zaman yakın târihimizin, istibdadın dillere destan olan

    vehimlerinin yüzünü kızartacak bir yeni örneğini vermiş oluruz. yahut, daha

    fenası bu bir kasıttır ki bundan duyulacak hicâbın rengini dünyanın bütün

    kırmızı boyaları ifade edemez. Emniyet umum müdürü Osman Sabri Adalın

    yanında vâlî, bu bir kaç satır tekerlemenin şifre olduğunu su göstermez bir

    hakikat olarak kabul ve örfî idare komutanlığının emriyle beni ihtilattan men

    edilmek kaydıyla tevkif ettiğini söyledi. Bana eziyet edeceğini ilâveyi de

    unutmadı. O zaman şikârını yakalamış olanların vahşi sevinciyle parlayan

    gözlerini gördüm. Ve orada, benim hafızamdan çoktan silinmiş bir davetiyenin

    hâlâ taze, hâlâ kurumamış siyah mürekkebini seyrettim. Ve diyorum ki: Bu bir

    kasıttır. Yoksa, İstanbuldaki örfî idare komutanlığı beni nereden tanısın? Hiç

    tanısaydı, bugün bile hâlâ davanın neticesi alınmadığına göre, daha o

    zamandan millî ve vatanî hıyanetleri sabit olan diye beni efkâr-ı umumiyeye

    arz ve ilan edebilir miydi?

    Beni on aydır hürriyetten mahrum yaşatan, bir ümidin kıyısından alıp bir yesin

    kayalarına çarpan işte bu vehimdir. Benim küçük hayatımın on yedi yılını

    dolduran, Giresunda bir nahiyeden başlayarak, Samsun, Balıkesir, Kastamonu,

    Malatya, Edirne, Ankara, Eskişehir, Bursa ve tekrar Ankarada yaptığım, bana

    vatan hizmetinden duyulan derin zevki veren, benim için hayatın tek mânâsı

    haline gelen çok sevdiğim mesleğimi, öğretmenliği elimden alan işte bu

    tekerlemedir.

    Şimdi artık ömrüm boyunca akıp gelen güzel hatıraların köprüsü yıkılmış olan

    Ankarada, başkentte, son beş yıllık vazifem sırasında, murakabelerin en

    yükseğine, hem de sık sık mazhar olarak elde ettiğim, daima artan bir gayretle

    ve sadakatle lâyık olmağa çalıştığım teveccüh ve itimadı, her faninin erişmekle

    hayatın nadir iftihar ve sevinçlerinden birini duyacağı teveccüh ve itimadı

    benden gasp eden işte bu bir kaç satır tekerlemedir.


    Bu tekerleme yüzündendir ki bir dişi kuşun tek başına beklediği Yuvası, ertesi

    gün onun başına yıkılıncaya kadar bir eşkiyâ ini gibi sarılmıştır.

    Hem de, beni bir ferahın cennetinden, bir zindanın gayyâsına indirirken

    kullanılan zincir, bir suikast isnadının zinciridir. Telâffuzu bunu yapanlara ne

    kadar tatlı gelirse gelsin, benim dilim de, gönlüm de, vatanın değil, evcek de

    kendi aile büyüğümüz saydığımız, öyle sevdiğimiz, öyle alıştığımız bir insana

    karşı, hakkımda reva görülen bu çirkin şüphenin -ister vehim, ister kasıt olsun-

    zehriyle ömrüm oldukça acılansa çok görülmez.

    Ve yine, bu kadar büyük, çirkin, âdi bir mâna verildiği halde, hazırlık tahkikatı

    esnasında ne bana, ne de bunu yazan Necdet Sançara bir kerecik bile

    sorulmayan, son tahkikat kararında sözü geçmeyen; duruşma sırasında yazılı

    delillerin arasında okunacak kadar da bir haysiyet izafe edilmeyen işte bu şifredir.

    Şüphe yalnız sandalyeye has bir kusur değildir, ben de şüpheleniyorum.

    Her ne kadar bunun bir şifre olmadığı anlaşılmışsa da, vâlînin, bana eziyet

    edeceği hakkındaki vaadi, emniyet umum müdür muavini Kâmuran -soyadı

    bence malûm değildir- tarafından yerine getirilmiştir.

    Haziranın en sıcak bir öğle sonunda, kendisi tarafından mutena hücre ve

    ziyaretçilerince tabutluk diye adlandırılan işkence odasında, bu, elektrik

    lambaları altında ışıl ışıl yanan odada, ayakta beş saat bir şehrâyîn seyrettim.

    Buradan bir adım ilerisi değil, fakat on dört asır gerisi görünüyordu: Arabistan

    çölünde efendileri tarafından kızgın güneş altında kayalara çakılmış çıplak

    köleler..

    Tabii yirminci asr-ı medeniyette ham bir tabiat unsuru olan güneş yerine, onun

    göz kamaştıran ve kör eden icatlarından biri, elektrik vardı. İşte, İstiklal

    mücadelesi kazanıldığı ilk yıldan başlayarak 11.Mayıs.1944 târihine kadar,

    mesleğin çeşitli kademelerinden, en geniş teftiş ve murakabeler görerek Devlet

    Konservatuvarı Müdürlüğüne, kayrılarak değil, lâyık olarak getirilmiş bir

    öğretmene reva görülen tahkir budur.

    Vazife hayatı, cumhuriyetle yaşıt ve vatan hizmetinde yorulmuş sayılan bir

    vatandaşın mükâfatı budur; bu elektrikler altında verilen siyasî terbiye

    metodunu, bütün kültürü kötü zabıta romanlarından ibaret olan bu adam, bu

    sözde Mülkiye mezunu, Siyasal Bilgiler Okulunda öğrenmiş olmasa gerek.

    Münevver vatandaşların Türk kanunlarına bu teshin vasıtalarıyla

    ısındırıldığından, anayasanın hâlâ yürürlükte bulunan 73üncü maddesinin bu

    ışıklar altında okutulduğundan, ve ömrünü vatan çocuklarını aydınlatmağa

    vakfetmiş bir öğretmenin bu yolda tenvir edildiğinden ben, nefsimde tecrübe

    ile yeni haberdar oldum. Bir hukukçu olması icap eden savcının bunu bileceği

    ve kitapta yerini bulacağı da pek tabiîdir. Çünkü kendisi de 29.Eylül.1944 Cuma

    günü yapılan alenî bir duruşmada bize her türlü zulmü caiz gören acayip bir

    mütâlaada bulundu. Fakat, hikmet-i vücudu Türk Irkından olanlar da dahil- her

    vatandaşın kanunca korunmuş olan hakkını belirtmekten ve ancak kanunu

    temsilden ibaret olan iddia makamı çürük hitabet temrinleri için icat edilmiş

    değildir.

    Benim maruz kaldığım muamelenin adı istibdat devrinde zulümdü, cumhuriyetin

    21inci yılında da zulümdür. Bunun adı anayasanın 73üncü maddesinde işkence,

    Türk ceza kanununun 243üncü maddesinde yine işkencedir. Yalnız bunun bana

    tatbikinde kanunda yeri olmayan tarafı, her hangi bir suçu söyletmek için değil

    de, sadece keyf için yapılmış olmasındadır. Anayasada 73üncü madde, sırada,

    88inci maddeden öncedir ve ona gelinceye kadar daha bir çok maddeleri

    okumuş olmak mantıkîdir.

    İşte bu söylediklerimle, efkâr-ı umumiye karşısında benim açtığım bu davaya

    da bu memlekette el koyacak elbette bir salâhiyetli adlî merci vardır. Yoksa,

    malımızı, canımızı, ırzımızı, namusumuzu emanet ettiğimiz Emniyet Umum

    Müdürlüğü ismi ile bu makamda muavinliği işgal eden bir adamın hareketleri

    arasındaki tezat ve tenakuzu bana hiç kimse izah edemez. Ve ben, mahalle

    çocukları oynasın diye çamurdan halk edilmedim. Ben bu vatanın toprağından

    yoğruldum. Şerefim ondandır ve yarın, içlerinde bana bu hareketi yapan

    Kâmuranın da bulunduğu vatandaşların şerefini, hudutlarda, ateş altında

    koruyacak olan kan, damarlarımda, nöbet yerinde bir asker gibi, akmağa hazır

    dolaşmaktadır.

    Savcı Kâzım Alöçün gerek son tahkikat kararında, gerek esas hakkındaki

    mütalaâsında, pek lüzum olmamakla beraber, kendime karşı vazifemi yapmış

    olmak için, ileri sürülen bir kaç acayip noktaya da ilişeceğim. Lüzum yoktur,

    çünkü duruşma zabıtları ve yazılı deliller dava dosyasında mevcuttur. Yoksa

    Savcı Kâzım Alöçün geniş karihasından daha ne gibi suç delilleri ortaya

    koyabileceğini kestirmek güçtür. Ve adliye târihimizde bu tarz delillerin

    zannımca ihtira beratı kendisinde olmak gerektir.


    Ben fazla münakaşa etmeden bunları tekrarlamakla yetineceğim.

    İşte son tahkikat kararında suç bulmuş insanların mağrur edasına göre: 1902

    senesinde İneboluda doğan bu adam... demek ki ben, haberim olmadan

    mükerrer bir suç işlemişim. 1902 yılında doğduğum yetmiyormuş gibi bir de

    üstelik İneboluda doğmuşum.

    Esas hakkındaki mütâlaasında da: ... Esasen Nihâl Atsızın eski bir arkadaşı

    bulunduğu, birlikte Malatya ve Edirnede öğretmenlik yaptıklarını itiraf eden

    maznun diyor.

    Kendisine duruşma esnasında itiraf ettiğim, nedense burada yer verilmemiş bir

    kaç suçumu daha söyleyim; ben, Atsızla, Yüksek Muallim Mektebinden beri

    arkadaşım: Leylî olduğumuz için aynı koğuşta yattık, aynı masada yemek

    yedik, ikimiz de Edebiyat şubesinde olduğumuz için aynı sınıfta, aynı dersleri

    aynı hocalardan okuduk ve sonra da ailece gider gelir, birbirimizde misafir kalır
    olduk.

    Son tahkikat kararında, benim mektuplarımdan birindeki; en yakın hadiseler

    Türke Türkten gayrısının dost olmadığını gösteriyor cümlesini en yakın

    hadiseler Türkiyede Türkten gayrısının dost olmadığını gösteriyor şeklinde

    tashih etmek suretiyle okuduğunu anlar ve yazdığını bilir geçinen, kendine

    güvenilir bunca yıllık bir edebiyat öğretmeninin hatasını herkesin içinde yüzüne

    vurmuştur. Her ne kadar hâlâ kendi cümlemin bu düzeltilmiş bozuk şeklinden bir

    mâna çıkaramadıysam da, asıl, halli ondan daha müşkül bir ukde olarak bunun

    sebebini kavrayamadığım için, esas hakkındaki mütâlaada benim

    mektuplarımdan alınmış ibarelere, aslında olmadığı halde serpiştirilmiş olan

    istifham işaretlerinden kafamı kurtaramıyorum.

    Adı şaire çıkmış olan bir edebiyat öğretmeninin mektuplarını düzelten savcının,

    kendi mesleğindeki vukufundan nasıl şüphe edilir, bunların elbette hukukî bir

    tarafı olduğunu bilmemesine nasıl ihtimal verilir. Haddini bilmeğe çalışan bir

    kimse haysiyetiyle bana bu bapta aczimi itiraftan başka yapacak bir şey kalmıyor.

    Orhun mecmuasının imtiyazını almağa tavassut etmeyi bir suç sayınca, bu

    imtiyazı verip vermemek iktidar ve salahiyetini doğrudan haiz olan bakanlar

    kurulunun -ki içlerinde maarif vekilinden başkasını tanımam- bu kapanma

    kararını kaldırması hususunda savcının ne diyeceğini merak etmekle beraber

    onu biriyle bir kıyas ve içtihat muammasına düşürmek istemem.

    Yazıların kontrolörlüğü meselesi de duruşma sırasında yeter derecede

    açıklanmıştır. Duruşma zabıtlarıyla, 26.6.1943 târihli, dava dosyasında saklı

    mektubu bir defa daha; bilgisini tazelemek için okumasını tavsiye ederim.

    Duruşma sırasında acayip ifadelerle Atsızın müdâfaasını yaptığım iddiasına

    gelince: Ben Türkçeyi ancak bir türlü konuşabiliyorum, o da doğru

    konuşmaktır. Belki acayip görünen de budur. Çünkü, benim için, bir iddianın ne

    kadar yerinde olduğunu duruşma zabıtlarından araştırmak imkânı mahkemenin

    kararı dolayısıyla mevcut olmamakla beraber, bu ifadeler zapta benim

    ağzımdan çıktığı gibi geçtiği için de bir acayiplik varit değildir. Müdâfaa babında

    ise Atsızın bana ihtiyacı yoktur. Yalnız ben şuna işaret edeyim ki, ister Atsız

    gibi aksay-ı şarkta oturur müfrit bir milliyetçi, isterse Pertev Boratav gibi

    aksay-ı şimalde hayal kuran bir beynelmilelci ve insaniyetçi olsun, insanın

    manevi servetini teşkil eden hatıraları tâ mektep sıralarından beri samimiyet

    yolunda haşirneşir olmuş arkadaşlarımı satmak ve inandığı ahlâk prensiplerini,

    vicdanını, ne tarafından bakılsa bir tahta parçasından ibaret olan bir dünya

    sandalyesiyle değişmek gibi ilk bakışta kârlı görünür bir ticaret zihniyeti bende

    yoktur.

    Cemal Oğuzu evime davet edip etmediğim duruşma sırasında ne bana, ne de

    Atsıza sorulmadığı ve benim böyle bir daveti yapmayacağım 23 Nisan 1944

    târihli, dava dosyasında mevcut mektuptan ve ilk tahkikat ifademde sarahatle

    beyan edilmiş olmasından ve bunun yazıya geçmesinden savcının malûmu

    olduğu halde onu burada, bunun bir suç olmaması bir tarafa, öne sürmesi de

    bana hem acayip hem garip geliyor.

    Sabahaddin Alinin vekâlet emrine alındığının doğru olmadığını söylemek de

    neden suç olsun? Bir arkadaşa bu kadar basit ve herkesin bildiği vakıanın

    doğru değil de yalan olarak bildirilmesi icap ettiğini ve bundaki hikmeti

    kavrayamadım. Bunun bir gün, bir iddia makamından, bir esas mütalâa olarak

    ileri sürüleceğine ben değil, Eflatun olsa ihtimal veremezdi.

    Davanın tahrik mi, hem tahrik hem de bir nevi emir mi olduğu meselesini

    üstelemiyorum. Sabahaddin Ali hakkında üst makama niçin bir rapor

    vermediğim sualini anlayamadım. Nasıl bir rapor olacaktı bu?

    Kâzım Alöç beni birine benzetti sanırım. Ben o değilim, benim adım Orhan Şaik

    Gökyaydır. Benim, vazifemi ve mevkiimi hususî fikir ve maksatlarıma alet

    ettiğimi veya edeceğimi zannedenler mi olmuştur? Hiç olmazsa son beş yıllık

    konservatuvar müdürlüğüm sırasında eriştiğim ve kıymetini herkesin

    ölçemeyeceği takdirler yerine, bana vazifemde nefret veya muhabbetlerimin,

    yahut da menfaatlerimin rehberlik ettiği rivayeti mi çıktı? Anlayamadım.

    Her ikisi de yakın arkadaşım olan Atsızla Sabahaddin Aliyi barıştırmamakla

    işlediğim suça da hayretle yeni vâkıf oldum. Aynı iddianamede, değerli

    maznunlardan Hasan Ferit Canseverin barıştırması, benim de barıştırmamaklığım

    suç gösteriliyor. Demek barıştırmak suç, barıştırmamak, o da suç. Benim bu iki

    kutup arasında şaşkın pusulaya döndüğümü bir tarafa bırakarak kısaca işaret

    edeyim ki Ulus başyazarının ısrarla istediğini, emrine gazetenin avukatını tahsis

    ettiğini ve maarif vekilinin de dava açmasını söylediğini kendisinden işittiğim

    Sabahaddin Aliyi o günlerde Atsızla barıştırabilmekliğim için benim bunlardan

    çok daha üstün bir nüfuz ve salahiyetim ve kudretim olması gerekti. Bunlar da

    bende yoktu.

    Nihali misafir etmekle, neden siyasî bir hata işlediğimi, on aydır bu yüzden

    hürriyetimden edilmiş olmakla beraber hâlâ anlamış değilim. Bununla beraber,

    Tanrı korusun yarın, Nihâlle taban tabana aykırı fikirler taşıyan ve benim aynı

    şekilde, tıpkı Atsız gibi on sekiz yıllık mektep arkadaşım olan Pertev Boratavı

    annesi, kendisi, eşi ve oğlu ile birlikte, hem de bundan iki sene kadar önce,

    yani yakın bir zamanda bir buçuk ay evimde misafir ettiğim için bana ayrı bir

    hesap açılmasından, haklı olarak korkuyorum.

    Ben bir Türkçe öğretmeni sıfatıyla, savcının suç saydığı bir arkadaşlığı,

    ilkokuldan yeni gelmiş öğrencilerin körpe dimağlarına nakşetmeğe, ortaokulların

    birinci sınıfındaki masumların kalplerine silinmez bir yazı ile yazmağa memur

    bulunuyorum.

    Ortaokul Okuma kitabının [Okuma kitabı, sınıf I., Türkiye Cumhuriyeti, Kültür

    Bakanlığı, Devlet Basımevi, Istanbul 1938] 67inci sahifesinde Kefil adlı parça

    okunsun. Orada, kızkardeşiyle nişanlısının düğünlerini yapıp dönmek üzere üç

    gün izin isteyen bir idam mahkûmuna kefil olan bir arkadaşın hikâyesi

    anlatılmaktadır. Karşısında zalim bir hükümdarın balmumu gibi eridiği ve onu da

    bu iki arkadaşın üçüncüsü olmayı kendilerinden dileyecek kadar hislendirmiş

    olan bir ölüme kadar varan yüksek arkadaşlık sadakatini telkin, bizim

    vazifelerimiz arasında iken bunun bir suç sayılmasını, hem de mahiyeti

    anlaşıldıktan sonra bir suç sayılmasını tevil veya tahkim edecek kelime benim

    lûgatimde yoktur, Türk lûgatinde bulunacağını da sanmıyorum. Yoksa, okuma

    kitabındaki bu parça, İngilizcede olduğu gibi Liverpul yazılıp Mançester

    okunsun diye oraya konmuş değildir.

    Bir de Atsız hakkında vur! emri mi çıkmıştı, kellesini getirene mükâfat mı vâd

    edilmişti. Ben de, Atsız da bundan on ay önce şimdiki sizler gibi hür insanlardık,

    hür vatandaşlardık, hür Türklerdik. Bir davanın, bir haksız ithamın müdâfaası

    için bile olsa, bu kadar basit bir muaşeret kaidesini, bir misafirliği, on sekiz yıllık

    bir mektep arkadaşını, bir aile dostunu iki gece misafir ettiğimi söyleyip

    durmak, bunu onun başına kakar gibi tekrarlamak bana ağır geliyor, ayıp

    geliyor, utanılacak, yüz kızartacak bir leke geliyor.

    Ölümün evimize kanat gerdiği günlerde, hastayı Azrailin elinden kurtarmak için

    kendi evini bir kale yapıp bizimle beraber bu ölüm meleği ile döğüşen; eşimi,

    annesi, ölümcül halde hasta babası ile birlikte aylarca misafir eden bir

    arkadaşa, mahkeme huzurunda hesap vermek için de olsa, bu şimdi artık zehir

    olup evcek hepimizin boğazına dizilen lokmaları bir bir saymak bana nankörlük

    geliyor, bunları bana ne diye hatırlatıyorsunuz? Beni buna mecbur bırakan

    savcının kalbi, bu neviden insanî hisler kervanının uğrağı değilse, kabahat

    bende değildir. Ve peşin hükümlerin yuva kurduğu başlar, benim duyduğumu

    duyamaz ve düşündüğümü düşünemezse mazurdurlar.

    Savcı Kâzım Alöçün suç saydığı mektuplara gelince: Bunlar orasından

    burasından kırpılarak, yalan yanlış birbirine eklenerek, başı sonu kesilerek bir

    suç unsuru haline getirilmeye çalışılmıştır. Ve bu yüzden mânidar olmuşlardır.

    Aslında bu mektuplar mânidar değil, sadece, her okur yazar insanın herhangi

    bir yazısında tabiî görüleceği üzere mânalıdır, yani mânasız değildir. Bunlar,

    dikkatle değil de, bir selâm sabah mektubu olarak şöylece okunduğu zaman

    bile, görülür ki Atsızın Orhun Mecmuasında başvekile neşrettiği açık mektuplar

    üzerine yazılmıştır. Bu açık mektupların mevzuu ve hedefi memlekette tehlikeli

    bir şekil alan komünistlik cereyanı üzerine dikkati çekmektir. Benim manidar?

    mektuplarım da bunun üzerine yazılmıştır, onu alıkoyucu, itidale çağırıcı

    mektuplardır. Nitekim bu açık mektuplar üzerine yazdıklarımla ondan önce

    yazılmış ve yine dava dosyasında mevcut mektuplarım karşılaştırıldığı zaman

    sonuncuların rastgele iki arkadaş arasında yazılan selâmlı, sabahlı, keyifli

    mektuplar olduğu görülür. Ve berikilerin de, vatan ve millet mefhumunu,

    müstakil Türk vatanının dışında mânalandırmak isteyen bir cereyanın yer yer

    kendisini göstermesi üzerine her hangi bir Türkün, müstakil bir vatanı, bir

    bayrağı, bir milleti olan her Türkün duyacağı bir his ve endişe ile yazılmış

    dertleşme mektuplarından başka şeyler olmadığına hükmedilir. Fakat bir mektup

    da bir insan gibi bir bütündür. Onun teşrihini anlamak için ayağını çıkarıp kol

    yerine takmak icap etmediği gibi bir mektup hakkında hüküm vermek için de

    ondan, sureta mânidar görünen satırlar almak yetmez. Bu yolda sözü uzatmak

    yerine, bu mektupların mâna ve mahiyeti hakkında, hattâ lise talebelerinden

    seçilecek bir ehl-i vukuf heyetinin vereceği hükme razı olduğumu beyan ederim.

    Ne Irkçılık-Turancılık propagandası, ne de bunun tarafımdan medh ü istihsanı

    gibi bir iddianın yersizliğini göstermek için savcı Kâzım Alöçün, nedense

    başvurmağa, amme şâhidi olarak ikâmeye lüzum görmediği bu kadar ayrı

    vilâyetlerde benden ders almış olan ve sayıları binleri aşan bu kadar çok

    talebemden ve tanımak şerefiyle bahtiyâr olduğum yüzlerce öğretmen

    arkadaşlarımdan istediklerine, hakkımda iddiasını isbât edecek sualleri sormağa

    davet ediyorum. Yoksa diyeceğim ki savcı Kâzım Alöç bende suç bulmuş değil,

    Türk ceza kanunundan benim falıma bakmış ve açtığı sayfada 142nci maddeye

    rastlamıştır. Fakat Türk ceza kanunu, vatandaşların hürriyetini ellerinden almak

    için başvurulur bir fal kitabı değildir.

    İşte hür vatandaşlar diyârında yakalanıp şerefi, canlı canlı, bir post gibi

    yüzülmek istenen meraklı avın hikâyesi, gerçek ve târihî hikâyesi bundan
    ibarettir.

    Söyleyeceklerim de bu kadardır.

    13 Şubat 1945 Salı. Saat 10.30 Orhan Şâik Gökyay


    Konu y7k5 tarafından (24-05-2007 Saat 04:48 ) değiştirilmiştir.

  2. 16-05-2007 #2
    73473129 8e10d80f86 m - Orhan Şaik Gökyay Hayatı ve Eserleri

    Bu Vatan Kimin?

    Bu vatan toprağın kara bağrında
    Sıradağlar gibi duranlarındır,
    Bir tarih boyunca onun uğrunda
    Kendini tarihe verenlerindir.

    Tutuşup kül olan ocaklarından,
    Şahlanıp köpüren ırmaklarından,
    Hudutta gaza bayraklarından
    Alnına ışıklar vuranlarındır.

    Ardına bakmadan yollara düşen,
    Şimşek gibi çakan, sel gibi coşan,
    Huduttan hududa yol bulup koşan,
    Cepheden cepheyi soranlarındır.

    İleri atılıp sellercesine
    Göğsünden vurulup tam ercesine,
    Bir gül bahçesine girercesine
    Şu kara toprağa girenlerindir.

    Tarihin dilinden düşmez bu destan,
    Nehirler gazidir, dağlar kahraman,
    Her taşı yakut olan bu vatan
    Can verme sırrına erenlerindir.

    Gökyay’ım ne yazsan ziyade değil,
    Bu sevgi bir kuru ifade değil,
    Sencileyin hasmı rüyada değil,
    Topun namlusundan görenlerindir.

    Orhan Şaik Gökyay, İkinciteşrin (Kasım) 1938


    Adres
    Çoktandır kendimden haber alamadım.
    Gecenin bir vakti zincirden boşandım,
    Uyarla uyanık bir mektup döşendim
    Eleğimsağma renkli, karalı aklı;
    Baş yanı hal hatır, sonu firatlı…
    Umduğum yerlere baktım, bulamadım.
    Neyleyim, nideyim, hiç bilemedim,
    Mektup öyle kalakaldı elimde
    Adresim kayıp.…

    Gülen resimdeki üzgün bakışta mı?
    Gözden ılgıt ılgıt inen yaşta mı?
    Yazda mı, güzde mi yada kışta mı?
    Yazısı silinmiş bir devrik taşta mı?
    Altüs ettim hep, dört bir yanı altüst
    Gören yok! Bilen yok! Duyan yok!
    Yok işte yok!

    Besbelli dünyadan
    Adres bırakmadan gitmiş olmalıyım…

    Orhan Şaik Gökyay

    Arkamdan Ağlayanlara

    Kiminin gözyaşı zehirdir acı
    Kiminin çehresi sarı gül gibi
    Dünyada, sevgilim, var mı bir acı
    Böyle ayrılığa tahammül gibi.

    Kiminin yüzünde gölgeler var ki
    Akşamın gurubu doğmuş yüzüne
    Bunlar hep aziz hatıralar ki
    Şimdi bir efsane, hepsi efsane.

    Sizden ayrılırken ağlayamadım
    Gözlerim kurudu bir pınar gibi
    Nasıl oldu, ben de anlayamadım
    Bu ayrılıkta bir düğüm var gibi.

    Susun, göz yaşınız boşa akmasın,
    Benim de gözümde hasret eridi.
    Sevdiğim varsa hiç o takmasın,
    O beyaz alnına matem şeridi.

    Kendime yalnız ben kendim ağlayım
    Acırım arkamdan ağlayanlara
    Matem diye şerit bağlayanlara.
    Yalnız unutulmayayım,
    Ah unutulmayayım.

    Orhan Şaik Gökyay

    Gurbet Acısı
    Bu o acılardan ki
    Tadını tadan bilir
    İçimde bir acı var
    Doğunca sorsam aya;
    Gözümün ağlamaya
    Ne çok ihtiyacı var…

    Bu öyle bir sızı ki
    Vatandan bıkılmadan,
    Gurbete çıkılmadan
    Anlaşılmaz, bilinmez…

    O gurbetin kızı ki:
    Saçlarını ay örer;
    Ona ait sevgiler
    Kavuşmadan silinmez…

    Kavuşunca o kıza
    Duyduğum ayrılığı,
    Ne hıyanet, ne ölüm,
    Ne saçı büklüm büklüm
    Bir bakışın ışığı

    Yakamaz, duyuramaz.
    Ne kadar anlatsam az
    Gurbet denen acıyı
    O gönüller anlar ki

    Gurbeti vatan bilir;
    Bu onulmaz sancıyı
    Gurbette tek başına
    Kalarak kana kana
    Candan ağlayan bilir…

    Orhan Şaik Gökyay

    İzmir’in işgali
    Bir kara duman çöker
    İzmir üstüne;
    Bir gâvur duman…
    Kor gibi parlar bu karanlıkta
    Rıhtımda dökülen er Türk’ün kanı;
    Bir kıvılcım gibi tutuşur bu kandan
    Yurdun her yanı.
    Bir “kara savaş” başlar ortada,
    Düşman kahpece, Türkler yiğitçe.

    Orhan Şaik Gökyay

    Bana bir seslenen var
    Adını bilmediğim, hiç işitmediğim,
    Bir yerlerden bana bir seslenen var…
    Senin bilnediğin, benim gitmediğim
    Bir yerlerden bana bir seslenen var…

    Dallarını eğip de tutamadığım,
    Hoş yemişlerinden tadamadığım,
    Gölgesi altında yatamadığım
    Ağaçlar içinden bana bir seslenen var…

    Bazı yakınlardan, bazı ıraklardan,
    Kimi meyvelerden, Kimi yapraklardan,
    Yoldan gelmişlerden, yola çıkacaklardan,
    Yolun kendisinden bana bir seslenen var…

    Bir kervana köle deseler satsalar,
    Geçen bulutlara su olsam katsalar,
    Beni benden alıp bırakıp gitseler,
    Gidilmez yerlerden bana bir seslenen var…

    İlklimler dışından, iklimler içinden,
    Varmışla yokmuştan ve Çin’den Maçin’den,
    Gelecek günlerin çoktan geçmişinden,
    İşte bir yerlerden bana bir seslenen var…

    Orhan Şaik Gökyay

    Sakarya
    Sakarya boynunu gezdim düşümde,
    Kenarı gölgeli, suyu coşkundu;
    Yeşil sularında bir kız medfundu,
    Onu böyle gördüm, her görüşümde.

    Gürleyen muzaffer edası vardı
    Şehit topraklardan geçtiği yerde;
    Dağları dolaşan sadası vardı
    Şafaklar sökerken mor vadilerde…

    Kayalar düşerdi büyük yarlardan,
    Seher vakti sular tekbir alırdı;
    Ardından gözlerim dolar kalırdı
    Atını sürünce her bir kahraman.

    Nehirler ayrılır, dağlar yol verir,
    Kıvılcımlar çıkar nallar altından;
    Maşrıktan mağrıba okunan destan
    Bu büyük ilhamın eseridir.

    Uzun saçlarını çözüp bırakmış,
    Kınalar yakmış da şehit kanından;
    Gazi kafileler geçmiş yanından
    Bu kan hangi kızıl yaradan akmış?

    Ne zaman rüyada görsem bunları
    Aktığı ummandan büyük görünür;
    Yüzüme sanki bir yele sürünür
    Andıkça bu yerde döğüşenleri.

    Görünür rüyada, suda,çemende;
    Bir kızdır vatanın hayali bende,
    Sakarya’yı onun saçı sanırdım,
    Yoluna nice can veren tanırım.

    Orhan Şaik Gökyay

    BEYAN-I AŞK
    Âşıkım, başımda savrulup esen
    Cünûn ikliminin bir hevâsıdır
    Kalbimden yarattım sevdalımı ben
    O, aşk cennetinin ilk Havvâ'sıdır.

    Önünde nebiler günahkâr olur
    Bedbahtlar aşkıyla bahtiyar olur
    Ayak bastığı yer çemenzâr olur
    Bu, ona hilkatin iltimasıdır.

    İns ü cin tapmada cemaline hep
    Bir şair taparsa ne olur acep
    Bendeki bu garip hallere sebep
    Elinin elimle bir temasıdır.

    Bir seher vaktiydi daldım hayale
    Rast geldim hüzn ile giden leyâle
    En sonra bildim ki beni bu hale
    Düşüren o şûhun tek iymâsıdır

    Konmadı zülfüne gönül bilerek
    Hayrandır; uçmayı unutsa gerek
    Düşmedim bu hale ben şimdiye dek
    Bu, başımın ilk ve son hummâsıdır.

    Şaik dehr içinde çok âlem gördü.
    Sevdiğinden az-çok bir sitem gördü
    Derse ki; hep hicran, hep elem gördü
    Divane gönlünün iftirasıdır.

    Orhan Şaik Gökyay

    SİTEM
    Ay geçti, yıl döndü unuttu beni
    Üstüne adını yazdığım ağaç
    Açtın dertlerini kanattın beni
    Atında türküler düzdüğüm ağaç
    Sendeki yemişler böyle değildi.

    Dört yana haber saldığım kuşlar
    Yarı yolda unuttular haberi
    Kırık kanatlarla döndüler geri
    Artlarından bakıp kaldığım kuşlar
    Benim bildiğim kuşlar böyle değildi.

    Dilimce öterdi kuşlar dallarda
    Lügatta geçmezdi senin sözlerin
    Su gibi akardı adın dillerde
    Dediğini anlardım bütün gözlerin
    Gözlerde bakışlar böyle değildi.

    Soran olmaz bizi yardan ağyardan
    Ne çare namımız çoktan yitmiştir
    Yol üstü çeşmeler bakar kenardan
    Bizi bilen sular akıp gitmiştir.
    Mermerde nakışlar böyle değildi.

    Meyveden kırılan dallar nasılsa
    Arzular içimde öyle kurudu
    Bir dalda bin türlü meyve verirdi
    Takvimde bahardı ne gün bakılsa
    Ne deyim bu işler böyle değildi

    Orhan Şaik Gökyay

    YAS
    Dökün yaprağınızı dallarım dökün,
    Akın yaslı yaslı sularım akın.
    Bükün boynunuzu bayraklar bükün,
    Bir alınmaz kalem vardı yıkıldı...

    Durmadan çalkanan bir kızıl deniz
    Bir damla yaş gibi duruyor sessiz,
    Vatan ufkundaki en güzel çeyiz,
    En şanslı süs baktım yarı çekildi.

    Kara haber; tipi eser, savrulur,
    Bir yanardağ gibi içim kavrulur,
    Vatanın kaderi bende yuğrulur,
    Yas olup, yaş olup gözden döküldü.

    Gökyay'ım derdiyle adını anar,
    Bir kararsız kuştur dalına konar
    Neresinde bilmez bir yara kanar,
    Saran gitti boyuncuğu büküldü.

    Orhan Şaik Gökyay

    Konu y7k5 tarafından (17-05-2007 Saat 22:38 ) değiştirilmiştir.
  3. 18-05-2007 #3
    Gurbet

    Beni koyup giden cefacı dilber!
    Koyduğun yerlerde duramıyorum;
    Beni de alsaydın nolur beraber?
    Derdimi kimseye veremiyorum...

    Çıksam şu dağların yücelerine,
    Eş olsam gurbetin gecelerine,
    İmrenir dururum nicelerine,
    Bir ben mi murada eremiyorum.

    Akşam olur, , kuşlar konar dallara,
    Susamış yıldızlar iner göllere,
    Güzeller dizilir ince yollara,
    İçlerinde seni göremiyorum.

    Bir akar su görsem melil olurum,
    Ben bu dertten hasta olmam ölürüm.
    Seni kaybettiğim yerde bulurum,
    Durduğun ellere varamıyorum.

    Bu gül yaprağımı dudak değil mi?
    Ne diye kıvrılmış, yazık değil mi?
    Sana giden yollar uzak değil mi?
    Korkumdan bir türlü soramıyorum...

    Bağrımda koç gibi dağlar yatışır,
    Görünmez dallarda kuşlar ötüşür,
    Bir yerim var benim, yanar tutuşur,
    Bir yerim kanıyor saramıyorum...

    Orhan Şaik Gökyay


  4. 30-03-2013 #4
    Bu şiir bizim Türkçe kitabının 86. sayfasında var 2013 (doku yayınlarında)

İlginizi Çekebilecek Konular

  1. Son Mesaj: 18-02-2012, 21:42
  2. Son Mesaj: 19-04-2009, 14:10
  3. Son Mesaj: 09-02-2008, 17:11
  4. Son Mesaj: 15-01-2007, 21:21
  5. Son Mesaj: 29-11-2006, 11:55

+ Yorum Yaz