Türk Edebiyatında Modern Hikaye

 Türk Edebiyatında Modern Hikaye

  Okunma: 12199 - Yorum: 4
  1. #1
    sponsorlu bağlantılar
    Türk edebiyatında, bir olay anlatan sözlü ya da yazılı anlatılara hep hikâye adı verilmiş, manzum olanlara destan da denmiştir. Divan edebiyatında mesnevi türü (Leyla ile Mecnun, Husrev ve Şirin, Yusuf ve Züleyha vb.) bunun en ünlü örneğidir. Halk edebiyatında hikâyeci-âşıklar tarafından kahvelerde, köy odalarında, düğün vb. toplantılarında söylenen hikâyeler,halk hikâyesi diye anılır. XV. yüzyılda yazıya geçirildiği sanılan ve destansı bir nitelik gösteren Kitab-ı Dede Korkut 'taki hikâyeler bunun ilk örnekleri sayılabilir. Anadolu'da XVI. yüzyıldan bu yana,sözlü halk geleneğinde sürüp gelen halk hikâyelerinde olaylar nesir ile anlatılır, duygusal, coşkulu, haller nazımla ve saz eşliğinde söylenir. Halk hikâyeleri, konuları bakımından, aşk hikâyeleri ve kahramanlık hikâyeleri olmak üzere ikiye ayrılır.


    Türk edebiyatında çağdaş hikâye Batı'dakinin tersi olarak, halk hikâye ve masallarının gelişmesiyle oluşmamış; XIX. yüzyılın ikinci yarısında doğrudan doğruya batı edebiyatının hikâye yolundaki verimleri örnek tutularak yazılmaya başlanmıştır. Batı uygarlığı çevresindeki Türk edebiyatında,hikâye karşılığı olarak küçük hikâye terimi kullanılmıştır. Edebiyatımızda Batı'daki anlamıyla ilk hikâye Ahmet Mithat Efendi tarafından yazılmıştır. Hikâyelerinin kimi çeviri kimi yerlidir. Bu yolda ikinci yazar Emin Nihat'tır; Müsameretname adlı kitabında 7 hikâye toplanmıştır. Aynı dönemde kurgu ve anlatım bakımından başarılı sayılabilecek ilk örnek Samipaşazade Sezai'nin Küçük Şeyler adlı hikâyesidir. Bu dönemin başka bir yazarı ise Nabizâde Nâzım'dır.


    Türk öykücülüğünü yetkinliğe kavuşturan yazar ise Halit Ziya Uşaklıgil oldu. Edebiyat-ı Cedide döneminde yalın diliyle dikkat çeken Uşaklıgil, titiz gözlemciliğiyle gerçekçi öykü geleneğini başlatan yazardır. Bu dönemin diğer yazarları Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya idi.


    Meşrutiyet'in ilanından sonra gelişen yeni edebiyat akımıyla birlikte öyküde toplumsal ve siyasi sorunlar işlenmeye başladı. Türkçe'de yabancı sözcüklerin temizlenmesi, yazımda konuşma dilinin hakim olması, taşra yaşamının gerçekçi bir üslupla edebiyata taşınması gibi özelliklerle bilinen bu dönemde Ömer Seyfettin, Türk öykücülüğünde yeni bir çığır açtı. Onu Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay izledi. F. Celaleddin, Selahattin Enis, Sadri Ertem, Cemal Kaygılı, Sabahattin Ali, Kenan Hulusi Koray, Nahit Sırrı Örik, Bekir Sıtkı Kunt, Mahmut Şevket Esendal Cumhuriyet dönemi öykücülüğünü hazırlan isimlerdir. Cumhuriyet dönemi 1930'lar sonrasını kapsar. Bu dönemde alışılmışın dışında bir öykü dünyası kuran Sait Faik Abasıyanık, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaç), diyalogların usta yazarı Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Samet Ağaoğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Kemal Bilbaşar, Kemal TahirAhmet Hamdi Tanpınar Tarık Buğra öykü yazarları olarak ön plana çıktı. Günümüzde Türk öykücülüğü geniş bir konu ve üslup zenginliğiyle sürmektedir. Bunlar arasında Muzaffer Buyrukçu ve Osman Çeviksoy üslupçuluklarıyla ön plana çıkarken, İslam Gemici , Necati Tosuner (Çıkmazda, Neden Kitap) gibi isimler de çalışmalarına aralıksız olarak devam etmektedirler.


    sponsorlu bağlantılar
  2. #2
    İlk Çağ Anadolusu’nda masal, ve tarihi olayları anlatan eserlerle oluşmuştur. Orta Çağ’da özellikle Hindistan’da “Binbir Gece Masalları” sağlam bir hikaye geleneğinin varlığını bildirmektedir. Bu gelenek, Arapça’dan yapılan çevirilerle Avrupa’ya masal, efsane, rivayetler şekliyle yayılmıştır.

    Batı dünyasında hikâyeye bugünkü anlamda ilk edebi kimlik kazandıran, İtalyan yazar Boccacio’dur. XVI. Yüzyılda yazdığı “Decameron” adlı eseriyle ilk hikâye örneğini vermiştir. XVIII . yüzyılda Voltaire bunu geliştirir. Rönesans’ın etkisiyle de XIX. Yüzyıl edebiyatının en yaygın türü olmuştur. Alphonse Daudet ve Guy de Maupassant gibi Fransız yazarlar bu türün güzel örneklerini vermişlerdir. İngiliz edebiyatında Stevenson, Rudyard Kipling önemli eserler vermişlerir.


    Daha sonraları Mark Twain , John Stainbeck , Anton Çehov gibi sanatçılar mizahi hikâyeleriyle bu alanda ün kazanmışlardır.

    Bizde, destanlar, halk hikâyeleri , ve masallarla eski bir temeli olan bu tür, XIV. ve XV. Yüzyıl-da “Dede Korkut Hikâyeleri” ile çağdaş hikâye tekniğine yaklaşmıştır.


    XIX. yüzyılda Tanzimat’la gelen yeniliklerle birlikte Emin Nihat on iki parçadan oluşan Müsameretname “ adlı eseriyle ilk denemesini yazar Ancak bu hikâyeler “Binbir Gece Masalları”nı hatırlatır niteliktedir. Bugünkü anlamda ilk hikâye örneğini Ahmet Mithat Efendi “Letâif-i Rivayât (söylenegelen güzel şeyler) adlı eserini yazarak vermiş; “Kısadan Hisse” ile bu türü geliştirmiş, Sami Paşazade Sezai : “Küçük Şeyler” adlı eseriyle modern hikâyeyi oluşturmuştur.


    Edebiyat-ı Cedide döneminde yalın diliyle dikkat çeken Uşaklıgil, titiz gözlemciliğiyle gerçekçi hikâye geleneğini başlatan yazardır. Bu dönemin diğer yazarları Hüseyin Rahmi Gürpınar, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Hikmet Müftüoğlu ve Saffeti Ziya idi.


    İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra gelişen Milli Edebiyat akımıyla birlikte hikâyede toplum ve siyaset problemleri işlenmeye başlandı. Türkçe'de yabancı kelimelerin temizlenmesi, yazıda konuşma dilinin hakim olması, taşra hayatının gerçekçi bir üslupla edebiyata taşınması gibi özelliklerle bilinen bu dönemde Ömer Seyfettin, Türk hikâyeciliğinde yeni bir çığır açtı.


    Halide Edip Adıvar, Reşat Nuri Güntekin, Refik Halit Karay izledi. F. Celalettin, Selahattin Enis, Sadri Ertem, Cemal Kaygılı, Sebahattin Ali, Kenan Hulusi Koray, Nahit Sırrı Örik, Bekir Sıtkı Kunt, Mahmut Şevket Esendal Cumhuriyet Dönemi hikâyesini hazırlayan isimlerdir.


    Cumhuriyet Dönemi 1930'lar sonrasını kapsar. Bu dönemde alışılmışın dışında bir hikâye dünyası kuran Sait Faik Abasıyanık, Halikarnas Balıkçısı (Cevat Şakir Kabaağaç) diyalogların usta yazarı Orhan Kemal, Mehmet Seyda, Samet Ağaoğlu, Sabahattin Kudret Aksal, Kemal Bilbaşar, Kemal Tahir ve Ahmet Hamdi Tanpınar hikâye yazarları olarak ön plana çıktı. Günümüzde Türk hikâyeciliği geniş bir konu ve üslup zenginliğiyle sürmektedir.

  3. #3
    Diğer öykü çeşitlerinden farklı olarak, insanların her gün gördükleri fakat düşünemedikleri bazı durumların gerisindeki gerçekleri, hayaller ve bir takım olağanüstülüklerle gösteren hikâyelerdir.

    Hikâyede bir tür olarak 1920’lerde ilk defa batıda görülen bu anlayışın en güçlü temsilcisi Fransız Kafka’dır Bizdeki ilk temsilcisi Haldun Taner’dir. Genellikle büyük şehirlerdeki yozlaşmış tipleri, sosyal ve toplumsal bozuklukları , felsefi bir yaklaşımla, ince bir yergi ve yer yer alay katarak, irdeler biçimde gözler önüne serer.

    Öyküler,romanlara göre daha kısadır.Kahramanları bir ya da birkaç kişiden meydana gelir.Öykü kahramanlarının kişilikleri derinliğine incelenmez.Hayatlarının tamamı yerine kısa bir bölümü anlatılır.Tek bir olay etrafında gelişir.

    Öykülerin serim (giriş),düğüm (gelişme) ve çözüm (sonuç) olmak üzere üç temel unsur üzerine kurulmuştur.

    Öykü konusu bulmak için iyi bir gözlemci olmak ve çevrede görülenler üzerinde kısaca düşünmek yeterli olacaktır.Önemli olan ilgi uyandıracak konuları seçmektir.Bunun için seçilen öykü konusunun ayrıntılarına,heyecan ve ilgi uyandırmasına dikkat etmek gerekir.Bu da ayrıntıların yerinde ve yeterince verilmesine bağlıdır.Ayrıca nakledilen olayın kimin ağzından ve dikkatiyle verilmesi de önemlidir.Olay,bir mektup,bir anı defteri türünde ise birinci şahsın ağzından,yerine göre ikinci ve üçüncü şahıs ağzından verilebilir.

    Olay ilerledikçe olayda yer alan kişilerin tanıtılmasına geçilir.Tasvirler ya konuşmaları vasıtasıyla ya da yeri geldikçe yapılır.Yine öykü kişilerinin düşünceleri konuşturularak açıklanır.Yani çözümleme yapılır.Söz gelişi iki arkadaş yıllar sonra karşılaşsınlar.Davranışları,sevinç çığlıkları atmaları,heyecanlı konuşmaları,eski anıları tazelemeleri yazıda ayrıntılı olarak verilmelidir.Yahut bir manzaranın kişide bıraktığı tesir;intiba,renk,görünüm,duygu yoğunluğu bakımından verilmelidir.Bu durumlar,davranış ve konuşmalarla verilirse de kimi zaman yazarın açıklamasını gerektirir.Ayrıca çözümleme,olayın akışını engelleyecek tarzda yoğun ve fazla olmamalıdır.

    Öykülerin başlangıçları birbirinden farklı olabilir.Ya yaşanılan yerin tasviri ile,ya kişilerin tanıtılması ile ya onların birbirleriyle olan ilişkilerinin verilmesi ile,ya da çatışmaya konu olan olayın anlatılması ile başlanır.Kimi zaman da kişiler ve onların ilişki içinde bulundukları kimselerin hayatlarından bölümler sunulur.Böylece öykü ortasından başlanır,sonra başa dönülür.Kimi zaman ise öykü diyalogla başlar.Konuşmalar vasıtasıyla mekan ve kişiler hakkında kısa bir açıklama yapılır ki buna dramatik metot adını veriyoruz.Ya da konu bir olayın dramatizasyonu yahut anlatımıyla başlar,olay zincirleri birbirine eklenerek temel olay çevresinde bir halka oluştururlar ve nihayet bir olay ile sona erer.Başlangıçta verilen olay,bir denge üzerine kurulmuştur.Sonra bu denge asli kişinin aleyhine bozulur,birtakım mücadeleler sonunda yeni bir denge kurulur ama bu yeni dengede asli kişinin konumu,başlangıçtaki durumundan tamamen farklı olur.

    Öyküyü monotonluktan kurtarmak için aynı olayı farklı kişiler ağzından nakletmek de mümkündür.Bazen bir olayda yer alan ve olaya tanık olan ikinci dereceden önemsiz bir kişinin ağzından da nakledilebilir.Verilen bilgilerin anlatımının kültür seviyesi,söyleyiş tarzı,bilgi ve görgüsü de öykü ederken dikkate alınmalıdır.

    Öykülerde olayın sunuş biçimi kadar,olayın ne zaman,nerede geçtiği de önemlidir.Olayın geçtiği yere mekan denir.Mekanda gereksiz tanıtımlar yerine olayın oluşundaki önemine göre belirgin ve ayırıcı vasıfları verilmelidir.

    Öyküde kişi yahut kişilerin tanıtımı olayın akışı durdurularak ayrı ayrı değil,diyaloglar içinde verilmelidir.Zira diyaloglar öyküyü tekdüzelikten kurtarır ve okuyanların ilgisini çeker.Ancak diyaloglar da “dedim”,”dedi” gibi tekdüze konuşmalardan ziyade konuşmanın ruh halini ve hareketlerini verecek nitelikte olmalıdır.

    Başarılı öykü yazarları sonuç bölümüne okuru hazırlarlar.Sonuç bu yüzden pek sürpriz olmaz.Konu iyi hazırlanmış ve planlanmışsa sonuç bir sürprizle değil,olayların ve konuşmaların tabii bir sonucu olarak ortaya çıkar.

    Öykü umulmadık bir olay ile bitecekse yine okur buna hazırlanmalıdır.Kimi zaman olay bittikten sonra okur öykü kişilerinin ne olacağını düşünmeye terk edilir.Hatta kimi zaman sorularla sona erer.

    Kimi öykü yazarları öykülerini bir sonuca bağlarken;kimileri hayatın akışını ve bütün olayların sürekli yaşandığı intibaını vermek için,öykünün başlangıcını ve sonunu vermemeyi yeğlerler.Hayatın bir noktasından kesit halinde alınan olay bittikten sonra da hayat devam eder.

    Edebiyatımıza Batı edebiyatından geçen öykü zaman zaman geleneksel anlatma formu içinde yer alan kıssa ile karıştırılmaktadır.İç ve dış gözlem yapılmadan anlatılan,sadece insanlara faydalı bir ders çıkarma amacı taşıyan böyle kısa öykülere,geleneksel kültürümüzde kıssa adı verilmektedir.Geleneksel öykücülük ve kıssa kültürümüzün en belirgin özelliği,olayın geçtiği yer ve zamana önem verilmemesidir.Bu tür öykülerde ağırlık kazanan tek şey,olay ve bu olaydan insanlara faydalı olacak bir ders çıkarmaktır.Modern tarzda yazılmış öykülerde ise iç ve dış gözlemlerden yararlanılır;kişi,zaman ve yer tasvirleri önem taşır.Kıssalar,bu yönleriyle de modern öykülerden ayrılırlar.

    Öyküler,konularını yazarın tasarladığı bir olaydan aldığı gibi,anılara da dayanabilir.Bu tür öykülere anı öykü,öykülerin manzume şeklinde yazılmış olanlarına ise manzum öykü adı verilir.

    Hikâyelerde düşündürmekten çok, duygulandırmak ve heyecanlandırmak esastır. Hikâyeler, gerçek ya da düş ürünü bir olayı kısa şekilde anlatır. Kısa oluşu, yalın bir olay örgüsüne sahip olması, genellikle önemli bir olay ya da sahne aracılığıyla tek ve yoğun bir etki uyandırması ve az sayıda karaktere yer vermesiyle roman ve diğer anlatı türlerinden ayrılır. Hikâyeler Batı’da romanla aşağı yukarı aynı dönemde oluşmaya başlamıştır. Özelikle Realizm döneminde hikâye türü başlı başına bir tür olarak yetkinlik kazanmıştır.

    Hikâye anlatım olarak romana benzer; ama aslında onun romandan çok farklı yanları vardır:

    • Hikâye türü, romandan daha kısadır.

    • Hikâyede temel öğe olaydır. Romanda ise temel öğe karakter, yani kişidir. Hikâyeler olay üzerine kurulur, romanlar ise kişi üzerine kurulur.

    • Hikâyede tek olay bulunmasına karşılık romanda birbirine bağlı olaylar zinciri vardır. Romandaki olaylardan her biri hikâyeye konu olabilir.

    • Hikâyede kahramanların tanıtımında ayrıntıya girilmez, kahramanlar her yönüyle tanıtılmaz. Romanlarda ise kahramanlar ayrıntılı bir biçim-de, hemen her yönüyle tanıtılır. Romandan farklı olarak hikâyede kişiler sadece olayla ilgili yönleriyle anlatılır. Bu yüzden hikâyelerdeki kişiler bir karakter olarak karşımıza çıkmaz.

    • Öyküde, olayın geçtiği yer (çevre) sınırlıdır ve ayrıntılı olarak anlatılmaz. Romanlarda olaylar çok olduğu için olayların geçtiği çevre de geniştir. Bu çevreler çok ayrıntılı olarak anlatılır.

    • Hikâyeler kısa olduğu için anlatım yalın, anlaşılır ve özlüdür. Romanlarda ise anlatım daha ağır ve sanatlıdır.

  4. #4
    Türk edebiyatında modern hikâye 19. asrın son çeyreği içinde ortaya çıkmıştır. Tarihî seyir incelendiğinde ise, klâsik ve modern hikâye arasında bir geçiş süreci yaşandığı dikkati çeker. Edebiyatımızda hangi türde olursa olsun, şüphesiz en köklü değişim, klâsikten moderne doğru gerçekleşmiştir.

    Klâsik hikâyede görülen değişimin ilk örneği 1797’de yazılmış olan Muhayyelât-ı Aziz Efendi adlı eserdir. Bu eser kısmen klâsik hikâyenin özelliklerini taşımakla birlikte, onu modern olarak zikretmemizi sağlayacak bazı özelliklere sahiptir. 19. yüzyılın sonunda yaygınlık kazanan meddah hikâyeleri de yeni hikâyeye zemin hazırlamıştır.

  5. #5
    Türk edebiyatında modern hikâye 19. asrın son çeyreği içinde ortaya çıkmıştır. Tarihî seyir incelendiğinde ise, klâsik ve modern hikâye arasında bir geçiş süreci yaşandığı dikkati çeker. Edebiyatımızda hangi türde olursa olsun, şüphesiz en köklü değişim, klâsikten moderne doğru gerçekleşmiştir.


    Klâsik hikâyede görülen değişimin ilk örneği 1797’de yazılmış olan Muhayyelât-ı Aziz Efendiadlı eserdir. Bu eser kısmen klâsik hikâyenin özelliklerini taşımakla birlikte, onu modern olarak zikretmemizi sağlayacak bazı özelliklere sahiptir. 19. yüzyılın sonunda yaygınlık kazanan meddah hikâyeleri de yeni hikâyeye zemin hazırlamıştır.


    Tanzimat döneminde başlatılan Batılılaşma hareketleri avam tabakasının yaşayışında birtakım değişimler getirmekle beraber; özellikle Fransızca öğreniminin yaygınlaşması, aydınların modern roman ve hikâye türleri ile tanışmasını sağlamıştır.


    Ermeni harfleriyle basılan ilk Türkçe uzun hikâye ve roman örnekleri geniş açılımlar yapamazken; Batı’dan ilk tercümeler 1860’larda, ilk telif roman ve uzun hikâyeler 1870’ten sonra ortaya çıkmıştır.


    Yusuf Kâmil Paşa’nın 1859’da Fransızca’dan özetleyerek yaptığı Telemak tercümesi, modern hikâyeye geçiş sürecinde ilk çevirilerin başında gelmektedir.


    İlk telif uzun hikâyeler Ahmed Midhat Efendi tarafından kaleme alınmıştır. Sonrasında Emin Nihad Bey’in yedi uzun hikâyeden oluşan Müsameretnâme’si cüz cüz yayımlanmıştır.


    Bu ilk telif eserlerde, geleneksel hikâyeciliğimizden izlere rastlanmakla beraber; eski hikâyelerde görülmeyen farklı bir dünya görüşüne değinilmiş, Batılı manada hürriyet fikri, evlilik meseleleri, tahsil ve terbiye, birbirine zıt törelerin karşılaştırılması gibi konular işlenmiştir.


    Bu dönemde hikâye türü, hem anlatım hem de ele alınan meseleler açısından telif roman örnekleriyle benzerlikler göstermekteydi. Modern anlamını henüz kazanmayan “hikâye” kelimesi, bir üst kavram olarak kullanılmaktaydı.


    Geleneksel hikâyecilikte görülen “kıssadan hisse çıkarma” esasının devam ettiği bu ilk dönemde yazarlar, eserlerini ahlakî ve hikemî birtakım esasları okuyucuya aşılamak niyetiyle kaleme almıştır.


    1885–1887 yıllarında romantizm-realizm tartışmaları sürerken, Tanzimat dönemi yazarlarından olan Nâbizâde Nâzım, tercihini Karabibik adlı uzun hikâyesinde realizmden yana kullanmıştır. Köy yaşayışını anlatan bu eser, gerçekçi köy edebiyatına bir başlangıç olması yönüyle mühimdir.


    Bir başka Tanzimat dönemi yazarı olan Sâmipaşazâde Sezai’nin aynı senelerde yayımlanan Küçük Şeyler adlı eseri, edebiyat otoriteleri tarafından Avrupaî tarz küçük hikâyenin ilk örneği olarak görülmüştür. Bu eser, Edebiyat-ı Cedide yazarlarının düz yazıda kılavuzu olmuştur.


    Bir Muhtıranın Son Yaprakları ve Bir İzdivacın Tarih-i Muaşakası adlı uzun hikâyeleri bazı araştırmacılar tarafından Avrupaî tarzda ilk hikâyeler olarak kabul gören Halit Ziya Uşaklıgil’in romanda olduğu gibi modern kısa hikâyeyi de Ömer Seyfettin ve Refik Halit’ten önce ileri bir aşamaya getirdiğine kanaat getirilmiştir. Realist bir yazar olan Halit Ziya, romanlarında aydın kesimi işlerken, hikâyelerinde halkı konu edinmiştir. Tüm bu çalışmalarıyla Halit Ziya’nın Türk hikâyeciliğinin kilometre taşlarından biri olduğunu söyleyebiliriz.


    Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit ve Ahmet Hikmet Müftüoğlu hikâye alanında adı zikredilebilecek diğer Edebiyat-ı Cedide yazarlarıdır. Bu yazarların, zaman zaman mahalle içlerine yönelip halktan kişileri işlemelerine rağmen, aydın ve seçkin zümreyi muhatap almaları dönemin bir sorunu olarak göze çarpmaktadır.


    Aynı yıllarda Edebiyat-ı Cedide topluluğu dışında Ahmet Rasim, Mehmet Celâl, Mehmet Vecihi gibi halkçı yazarlar ile Ahmet Mithat’ın izinden giderek roman ve hikâyeler yazan Hüseyin Rahmi Gürpınar bulunmaktadır.


    1901’de dağılan Edebiyat-ı Cedide topluluğunun yazarları, 2. Meşrutiyet’e kadar eser vermemişlerdir. Edebî hayat bu dönemde durgunluk içine girse de tamamen öksüz kalmamış; Batılı yazarları ve Edebiyat-ı Cedide yazarlarını okuyarak yetişen yeni nesil, Fecr-i Âtî topluluğunu kurmuştur. Ancak bu topluluk ilerleyen zaman içinde duygu ve düşünceler değişmesine rağmen, Edebiyat-ı Cedide tarzını devam ettirdiği için kısa bir süre sonra dağılmıştır. Bu topluluktan hikâye türünde dikkat çeken isimler Cemil Süleyman Alyanakoğlu ve İzzet Melih Devrim’dir.


    1908 öncesi dönemde çalışmalarına başlayan Ömer Seyfettin, Halide Edip Adıvar, Refik HalitKaray ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 2. Meşrutiyet’ten sonra Millî Edebiyat Akımı’nın etkisiyle hikâye ve roman türlerinde başarılı örnekler vermişlerdir.


    Ömer Seyfettin’in hikâyelerinin bir kısmında, “yeni lisan” anlayışının tezahürü sayılabilecek yeni bir dünya görüşü savunulmuştur. Ömer Seyfettin’in ideali; millî ve çağdaş bir dil, edebiyat ve kültür teşekkülüdür. Tasvir ve çözümlemeden ziyade beklenmedik sonuçlara ve paradoksa dayanan bir anlatımı yakalamıştır. Balkan Savaşı’nın acıklı olaylarını, devrin siyasi akımlarını, tarihi olayları, halk masal ve menkıbelerini, toplumun çarpık yanlarını işlemesinin yanında çocukluk hatıralarını da ele almıştır. Ömer Seyfettin, bir ilke imza atarak, Türk edebiyatında hikâyeciliği bir meslek haline getirmiş; türün bağımsız olarak belirmesini sağlamıştır.


    Halide Edip Adıvar duygusal temeller üzerine kurduğu ilk hikâyelerinden sonra Millî Mücadele yıllarında tarihî ve sosyal içerikli, gözleme yönelik, yer yer röportaj havası içinde olmasına rağmen sanatkârane üslubunun göz ardı edilemeyeceği hikâyeler yazmıştır. Halide Edip, hikâye kahramanlarını, okuyucusunu olayların içine çekmek için bir araç olarak kullanmış; bu da yazarın üslubuna samimiyet katmıştır.


    Refik Halit Karay’ın, gerek şaşırtıcı sonlu Maupassant tekniğini ustalıkla kullanması, gerekse Batı’dan aldığı teknikle Anadolu insanının hayatını işleyerek Yakup Kadri ile birlikte Türk hikâyeciliğini şuurlu bir şekilde Anadolu’ya açması, onu Türk hikâyeciliğinde bir köşe taşı yapmıştır. 1908–1918 yılları arasında yazdıklarından oluşan “Memleket Hikâyeleri” adlı eseri, türün gelişmesi yolunda önemli bir atılımdır.


    Yakup Kadri Karaosmanoğlu, 1916’ya kadar yayımladığı hikâyelerinde “sanat için sanat” düsturunu benimsemiş; topluma karşı ferdi savunmuştur. Yazarın hikâyeciliğinde Maupassant’ın etkileri, garip tiplemeler ile kendini göstermiştir. 1916’dan sonra “toplum için sanat” anlayışını benimseyen Yakup Kadri, savaş felaketlerini ve Millî Mücadele dönemi gözlemlerini anlattığı hikâyelerinde, Anadolu insanına olumlu yönleriyle yer vermiştir.


    Hikâyeciliğe Halit Ziya’dan aldığı ilhamla başlayan Reşat Nuri Güntekin, gereksiz söz oyunlarından uzak, sade ve tabii bir dil kullanmıştır.


    Yazarlık hayatının ilk aşaması yaşadığı dönemin anekdotlarını anlattığı kısa hikâyelerden oluşan Peyami Safa’nın anlatımında, kıvrak bir zekâ kendini hissettirir. Hikâyelerini günlük konuşma diliyle, süssüz ve yapmacıksız bir üslupla kaleme almıştır.


    Cumhuriyet öncesi dönemin hikâye alanında adı anılabilecek diğer yazarları Ercüment Ekrem Talu, Selâhaddin Enis Atabeyoğlu, Osman Cemal Kaygılı, Fahri Celâl Göktulga’dır.


    Türk hikâyeciliğine Çehov tarzında durum hikâyeleri yazarak yeni bir açılım getiren Memduh Şevket Esendal, halktan kişileri ele almış; günlük hayatın olağan akışını gerçekçi bir gözlemle yansıtmıştır. Bu eserlerde yönetici zümreyle halkın, zanaat erbabıyla sanayi medeniyeti ve mevcut sistemin çatışması göze çarpmaktadır. Esendal, Çehov tarzının tipik bir taklitçisi olmamıştır. Onun hikâyelerinde, Çehov’daki genel bedbinlik havasına karşılık iyimserlik ve hoşgörü hâkimdir.


    1930’lu yıllarda hikâyede Sadri Ertem’in başı çektiği, Refik Ahmet Sevengil, Bekir Sıtkı Kunt, Kenan Hulusi Koray gibi isimlerden oluşan bir grup; millî edebiyatçıların dil, konu ve kişiler yönünden geliştirdikleri hikâyeyi yeni dönemin istekleri doğrultusunda sosyal-devrimci ve materyalist bir içerikle yeniden biçimlendirmişlerdir. Bu grup; hikâyeyi, toplumu ve Anadolu köylüsünü araştırmak için bir araç olarak kullanmıştır.


    İlk hikâye kitabını 1935’te yayımlayan Sabahattin Ali, bu kuşakla aynı amaçlar doğrultusunda yazdığı hikâyeleriyle en fazla benimsenen yazar olmuştur. Sadri Ertem’in hikâyelerindeki özensizlik ve cansızlığı telafi ederek, aynı çizginin önemli bir temsilcisi olmuştur. Bekir Sıtkı ve Sabahattin Ali’den sonra bu yolu Kemal Bilbaşar, İlhan Tarus, Orhan Kemal, Umran Nazif Yiğiter, Samim Kocagöz, Orhan Hançerlioğlu, Faik Baysal, Mehmet Seyda Çeliker ve Yaşar Kemal gibi yazarlar, tecrübeleriyle hikâye türünü çeşitlendirerek devam ettirmişlerdir. Kemal Tahir, Anadolu yaşayışını kendinden önceki yazarların ulaşamadıkları bir zenginlikle ele almış; tasvirci gerçekçi bir çizgide, sanat kaygısını dava plânının üzerinde gören bir tutumla eserler vermiştir.


    1930 yıllarda Türk hikâyeciliği, Anadolu hikâyeciliğinin sosyal-devrimci içerikle şekillendiği bir çizgide ilerlerken Sait Faik’le rotasını toplumdan ferde çevirmiştir. Hikâyecilerin İstanbul’un tükendiğini düşünerek Anadolu’ya açıldığı bir dönemde Sait Faik, İstanbul’un o zamana kadar ihmal edilmiş küçük insanlarının dünyasına yönelerek, olaysız hikâyeye yeni bir form kazandırmıştır. 1950 sonrası hikâyelerinde ise, ölüm bekleyişinin sıkıntılarıyla bedbinleşen yazar, son hikâyelerinde “Kafka” tarzı sürrealist bir anlatım sergilemiştir. İstanbul hikâyecisi olarak anılması, Sait Faik’in Türk hikâyeciliğinde eriştiği yüksek mevkii anlamamız için yeterli bir delil olsa gerek.


    Fizik ötesi arayışlar içindeki “ben”in hikâyesini yazan Necip Fazıl, metafizik ve ruhçu nitelik gösteren bu çizgide neredeyse tek başına ilerlemiştir. Her şeyde ilâhî bir ikazın izlerini gören sanatçının eserleri, taşıdığı korku metafiziği ile de farklıdır. Kenan Hulusi Koray’ın ilk hikâyeleri de korku hikâyeciliği şümulüne dâhil edilebilir.


    Hikâyeciliği 1940’tan sonra göze çarpan Ahmet Hamdi Tanpınar’ın buhranlar ve bunalımlar içindeki hikâye kişileri, muhayyilelerinin ürünü hususî dünyalarında, kendi zamanları içinde derunî bir hayat yaşarlar.


    Yahya Kemal, bir kısmını 1952’de yayımladığı Siyâsî Hikâyeler adlı eserinde sade bir dille Osmanlı saray çevrelerini işlemiştir.


    Sosyal ve siyasî eleştiriler yapan bir halk hikâyecisini anımsatan Aziz Nesin, yerli mizah geleneğini modernleştirmesine rağmen, özgün bir üslup oluşturma kaygısı yaşamış ve yüksek tiraja yönelmiştir.


    Hümanist tutumunu yerli mizah anlayışı ve geleneksel meddah hikâyesinden aldığı ilhamla şekillendirdiği, içinde iğneleyici bir nüktenin de yer aldığı hikâyeleri ile üslupçu bir yazar olan Haldun Taner, toplumun aksak yönleri ile içine kapanık fert üzerinde durmuştur.


    1945–1955 yılları arasında başarılı hikâyeler yazan Tarık Buğra, yalnız insanların psikolojilerini işleyen, tip ve olaylardan ziyade duyguya bağlı olarak gelişen izlenim hikâyeleri yazmıştır. Toplumsal sorunları kişisel ahlâk açısından ele alan yazar, eylem ve ruh arasındaki uyumsuzluğu sanatla vurgulamıştır. Hikâyesinin merkezinde hayata tutunamamış, kendini gerçekleştirememiş yalnız bir adam bulunur. Tarık Buğra, çözümleyici anlatımını felsefî bir alt yapıya oturtmuş, çok yönlü bir yazardır.


    Mahmut Makal’ın 1950’de basılan Bizim Köy adlı gözleme dayalı notlarından aldıkları ilham ve köy enstitüsünün vermiş olduğu bakış açısıyla köy hikâyeleri yazan Talip Apaydın, Fakir Baykurt, Mehmet Başaran gibi yazarlarla Türk hikâyeciliğinde toplumcu gerçekçi çizgi yeni bir açılım yapmıştır.


    Anadolu hikâyeciliğini mistik ve İslâmî açıdan ele alan Nurettin Topçu; romantik, trajik, vurucu sonlu, merhamet ve insan sevgisiyle dolu, sosyal muhtevalı hikâyeler yazmıştır. Bu hikâyeler dil ve kurgu bakımından ileri bir merhalede olmasa da Anadolu hikâyeciliğini farklı açıdan ele alması bakımından önemlidir.


    1950–1960 döneminde Necati Cumalı, Sabahattin Kudret Aksal ve Oktay Akbal gibi yazarlar Sait Faik’in açtığı yolu devam ettirmişlerdir.


    1950’li yıllar Türk hikâyeciliğinde, dünya edebiyatındaki yenilikleri takip eden kadın yazarların varlığının hissedilmeye başlandığı bir dönemdir. 1960, 1970 ve 1980’li yıllara doğru kadın hikâyecilerimizin sayısı daha da artmıştır. 1950 döneminde hikâye alanında Nezihe Meriç önemli bir çıkış yapmıştır.


    1950–1960 döneminde varlığını sürdüren yazarların yanında Vüs’at O. Bener, Feyyaz Kayacan, Leyla Erbil, Tahsin Yücel, Bilge Karasu, Demir Özlü, Adnan Özyalçıner, Ferit Edgü, Orhan Duru, Onat Kutlar, Kamuran Şipal, Erdal Öz gibi isimlerden oluşan yeni bir nesil yetişmiştir. Varoluşçu felsefe ve gerçek üstücülükten beslenen bu yazarlar, yansıttıkları düşüncenin ülkemizde bir açılımı olmadığı için tenkit edilmişlerdir. Ayrıca Türk hikâyeciliğine sorumsuz, inançsız, hırçın, geleneğine yabancılaşmış, cinsî açıdan sapkın tipler de genellikle bu dönemde girmiştir.


    1960 sonrasında daha önce oluşum gösteren gerçek üstücü ve var oluşçu yazarların etkileri devam ederken, sosyal gerçekçi hikâyeciliğin Marksizm ile ilgili eserlerin dilimize çevrilmesi ile kabuğunu yenilediği görülmektedir. Bu dönemde hikâye konularımız arasına Almanya’ya giden işçiler meselesi de eklenmiştir.


    1970’li yıllarda fertten topluma açılan bir hikâye çizgisi üzerinde Adalet Ağaoğlu, Selim İleri, Tomris Uyar, Hulki Aktunç gibi isimler çıkış yapmıştır. 1970 sonrası hikâyeciliğinde Oğuz Atay’ın hayata tutunamamış insanların trajedisini anlatan hikâyeleri önemli bir yer tutar. 1980’li yıllarda İsmet Tokgöz ve Nursel Duruel gibi isimler dikkat çekmektedir.


    1960’lı yıllarda görülen bir başka gelişme de İslâm medeniyeti düşüncesi ile oluşum gösteren yazarlar grubunun yeni bir sanat dili ile çeşitli eserler vermeye başlamasıdır. Bu grup Sezai Karakoç’un kurduğu zemin üzerinde eserler veren Rasim Özdenören, Durali Yılmaz ve İsmail Kıllıoğlu gibi isimlerden oluşuyordu.


    Batılı var oluşçular ve anlatı ustalarından faydalanmış olan Rasim Özdenören, hikâye türü üzerine yoğunlaşarak kurduğu özgün dil ile toplumun içyapısına farklı bir pencereden bakmış ve bu yönüyle Türk hikâyeciliğinde saygın bir yer edinmiştir.


    Sezai Karakoç’un, savaşların insanlık ve İslâm medeniyeti üzerindeki yıkımını diriliş temennisiyle ele aldığı hikâyeleri kıssadan hisse çıkarma anlayışı da taşımaktadır. Sezai Karakoç da Türk hikâyeciliğinin son dönemlerde yetiştirdiği ustalardan biri olarak edebiyatımızda yerini almıştır.


    Anlatımda klişeleşmiş ifadeleri aştığı gibi, ön yargılardan da arınmış bir bakış açısına sahip Cahit Zarifoğlu, adeta insanoğlunun yaratıldığı ilk güne dönerek, yalın insandaki fıtrî “İslâm”a ulaşmıştır. Hakikati arayan insanın maceralarını modern bir anlatımla ele almıştır.


    Hikâyeye Nurettin Topçu’nun takipçisi olarak başlayan Mustafa Kutlu, kurduğu daha gelişmiş ve zengin hikâye dünyasıyla dikkatleri üzerinde toplamıştır.


    Kendi hikâye dünyalarını kurmuş olan Rasim Özdenören ve Mustafa Kutlu 1980’li yıllarda, İslâmî şuurla inançlarına sahip çıkan insan tipini hikâye kişilerinin odağına yerleştiren tutumlarıyla Türk hikâyesinde farklı bir açılımı gerçekleştirmişlerdir. Rasim Özdenören’in Denize Açılan Kapı, Mustafa Kutlu’nun Yoksulluk İçimizde ve Sır isimli kitaplarında modern bir anlatımla tasavvufa ait klâsik dil mezcedilerek kullanılmıştır. Yaşar Kaplan, Ali Haydar Haksal, Ramazan Dikmen, Cemal Şakar, Fatma Karabıyık Barbarosoğlu, Nazan Bekiroğlu ve Cihan Aktaş bu çizgide isimlerini duyurmuş hikâyecilerden bazılarıdır.


    Geleneğe bağlı bir anlayışla klâsik yapıda hikâyeler yazan Şevket Bulut, aynı yöreyi anlattıkları şemacı toplumculardan, sınıfçı bir toplum anlayışını benimseyerek ayrılır. Sevinç Çokum dünle bugün, fertle toplum, şiirle gerçek arasında gidip gelen bir dille hikâyelerini yazmıştır. 1974–1991 yılları arasında zaman zaman yazdığı hikâyeleri bir kitapta toplayan Emine Işınsu, iç dünyaya ait duyarlıkları kısa cümlelerle kurulmuş canlı bir anlatımla verir.

    1960’tan sonra bazı edebiyat dergilerinin “hikâye özel sayıları” çıkarmaları, hikâyeyle ilgili meselelerin tartışıldığı bölümler hazırlamaları, hikâyeciliğimizin edebiyatımızda kazandığı merhaleyi göstermesi açısından oldukça memnuniyet vericidir.