+ Yorum Yaz

 Anı (Hatıra) ve Anı Örnekleri

 - Konu Toplam: 113473 kez okundu ve konuya toplam 11 kez yorum yapıldı.

  1. 03-12-2007 #1
    Anı (Hatıra) ve Anı Örnekleri


    ANI
    Hatıra da denir. Bir kimsenin yaşadığı, gördüğü, içinde bulunduğu olayları, durumları ve yaşantıları sanat değeri taşıyan bir üslûpla anlattığı yazı türüdür. Ünlü yazar Andre Gidé göre anı yazmak, "ölümün elinden bir şey kurtarmaktır. Yahya Kemal'e göre ise "ömrümüz anılardan oluşmuştur. Ömrü ileriye doğru uzatmak pek elimizde olmadığına göre kendimizi geçmişe verip uzun yaşamalıyız."

    Anılar, geçmişte yaşananlara sanatsal, siyasal ve bilimsel açıdan ışık tutmaları açısından önem taşır. Anılar, edebiyatçılar tarafından kaleme alındıklarında daha ilgi çekici ve sanatsal yönü güçlü yapıtlar ortaya çıkar.

    Anılar sonradan anımsanarak yazılabildiği gibi, olayın yaşandığı gün sıcağı sıcağına da yazılabilir.
    Çoğu yazarlar anılarını günlük olarak not ederler. Ne gün yazıldığını hatırlamak için tarih atılan, çoğu zaman her günün sonunda olup bitenin sıcağı sıcağına anlatıldığı, olaylarla ilgili yorumlar değerlendirmeler yapıldığı yazılara günlük veya günce denir. Pek çok insanın tuttuğu anı (hatıra) defteri bir tür güncedir..

    Edebiyatımızda pek çok anı örneği vardır. Örneğin; Ömer Faruk Toprak'ın Gönen Öyküler'i adlı kitabında ve Ahmet Rasim in Falaka adlı kitabında toplanan öyküler çocuklara yönelik anı öykülerdir. Halide Edip Adıvarın Türk ün ateşle İmtihanı, Falih Rıfkı Atay ın Atatürk ün doğumundan ölümüne kadar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu nun Gençlik ve Edebiyat Anıları, Oktay Akbal ın Günlerde, Halikarnas Balıkçısı'nın Mavi Sürgün, Hıfzı Veldet Velidedeoğlu'nun bir lise öğrencisinin millî mücadele anıları anı kitaplarının en iyi örneklerindendir.

    Anılar, anı portre ve düz anılar olmak üzere ikiye ayrılır.

    Anı portre
    Bir yazarın tek bir kişiyle ilgili anılarını yazdığı anı türüdür. bu anı türünde yazar, kişinin çeşitli yönlerini ele alarak portresini çizer. onu, ruhsal ve fiziksel açıdan anılar yoluyla tanıtır. bu türün en iyi örneklerinden birisi Yusuf Ziya Ortaç'ın portreler adlı anı kitabıdır.


    Düz anı
    Yazarın çeşitli kişiler, dönemler ve olaylarla ilgili anılarını içeren anı türüdür. Muallim Naci'nin Ömerin Çocukluğu, Aziz Nesin'in Böyle Gelmiş Böyle Gitmez'i, Fikret Otyam'ın İsmet Paşa'lı Yıllar'ı düz anı örneklerinden bazılarıdır.

    Anı portre ile düz anının farklı yanı; düz anıda, belirli bir döneme ilişkin anıların özellikle belirli bir kişiyi anlatma amacı gütmeksizin anlatılması, anı portrede ise olayların belirli bir kişinin çevresinde anlatılmasıdır.


    ANININ ÖZELLİKLERİ:
    1- Gerçek deneyimleri anlatır.
    2- Herhangi bir düşünceyi kanıtlama amacı yoktur; bilgilendirme amacı vardır.
    3- Söyleşi havasındadır, dili yalındır.
    4- Genellikle öyküleyici anlatım biçimiyle yazılır.
    5- Konusunu bir yerden alır.

    "Falaka", Ahmet Rasim in çocukluk günlerini tüm ayrıntılarıyla anlattığı bir anı kitabıdır.

    İlköğrenimine Sofular daki mahalle okulunda başlayan Ahmet Rasim, kalfadan yediği dayak üzerine hastalanır ve okuldan ayrılır. gideceği yeni okul da dayak ve falakayla ünlenmiş bir okuldur. Rasim, okulun kapısından girer girmez falakada dayak yiyen birini görür ve okulu bırakıp eve kaçar.

    Çocukluğunda yaşadığı tüm bu olaylar Ahmet Rasimin okula karşı büyük bir korku beslemesine neden olmuş, "Falaka" adlı kitabında eğitim ve öğretimde uygulanan dayak yöntemini eleştirmiştir.
    Yazılarında dış dünyayı rengi, sesi ve kokusuyla başarılı bir şekilde anlatan Ahmet Rasim, bu kitabında da okul günlerini ve dönemin geleneksel yaşamını incelikle işler.


    ANI ÖRNEK

    FALAKA

    Her sabah Çarşı Camii`nin arkasındaki harap zaptiye ahırlarının önünden, bir serçe sürüsü gibi, cıvıl cıvıl neşeli geçerdik. Okul biraz daha ileride, alçak duvarlı,oldukça geniş bir avlunun ortasında idi. Bir kattı, etrafında yükselen büyük kestane ağaçlarının birbirine karışmış koyu gölgeleri bütün çatısını kaplardı. Biz daha avlunun kapısından Hoca girmeden Efendinin olup olmadığını, şöyle bir bakar, anlardık:

    -Abdurrahman Çelebi gelmiş mi be?
    -Gelmiş, gelmiş...

    Abdurrahman Çelebi, Hoca Efendinin eşeğiydi. Siyah, huysuz, inatçı bir hayvan... Her sabah bizler gibi erkenden okula gelir, akşama kadar kalır. Evlerimizden, sırasıyla getirdiğimiz kucak kucak otları, yazsa ağaçların, kışsa sol taraftaki abdestlik sundurmasının altında yavaş yavaş yerdi. Ona su vermek, onu tımar etmek okulda bir ayrıcalıktı. Hoca Efendiye kim yaranırsa bunu mükafat olarak kazanırdı. Okulun kapısına dar, taş bir merdivenle çıkılırdı. İçeri girilince ta karşı tarafta Hoca Efendinin rahlesi vardı. Rahlenin önünde top yavrusu, müthiş tuhaf bir kürek gibi siyah kayışlı, ağır falaka asılı dururdu. Hepimiz kırk çocuktuk. Kızları birkaç ay evvel bizden ayırarak başka yere almışlardı. Sınıf taksimi filan yoktu. Elif beyi, amme`yi her şeyi bir ağızdan okuyor, rakamları bir ağızdan sayıyor,bir ağızdan ilahi söylüyorduk. Bütün dersimiz sıkıcı genellikle bir bestenin asla manalarını anlamadığımız güfteleriydi. Hoca Efendi, aksakallı, uzun boylu, bağırtkan bir ihtiyardı. Yaz kış, her zaman cüppesiz abdest almaya hazırlanmış gibi kolları, paçaları çıplak, sıvalı, yerinde otururdu. Öğleden sonra Çarşı Camii ni süpürmeye gidip sonra hiç gelmeyen kalfa daha gençti. Müezzinlik de yapıyordu. Bize şeker, leblebi, keçiboynuzu, çiğdem gibi şeyler satardı.
    Gönen den geldiğimiz günden beri her gün okula devam ediyordum. En başta gelen zevkim falaka tutmak!...Fakat bir gün Hakim Efendi ile setre pantolonlu,asık suratlı biri geldi.

    -Kaymakam Bey! Kaymakam Bey! dediler.

    Sakalsız esmer, uzun boylu, aksi birisi. Kapıdan girdiği anda Hoca Efendinin işareti üzerine hepimiz ayağa kalktık. Birisi çağırıyormuş gibi elini, başını sallayarak biri yerimize oturttu. Hepimizi tek tek gözden geçirdi. Bir kaçımızı okutmak istedi. Oysa bizler tek ağızla, ahenksiz okuyamazdık. Yüzünü buruşturdu. Yere baktı ve başını salladı. Sonra gözlerini Hoca Efendinin başında asılı duran falakayı dikti, baktı baktı. Sanki ömründe ilk defa bir falaka görüyormuş gibi dikkat kesilerek öylece baktı. Döndü, selam vermeden çıkarken:

    - Biraz dışarı gelirmisiniz, Hoca Efendi?... dedi.

    Hoca Efendi korkarak divan duruyor gibi kollarını önüne kavuşturarak yürüdü. Hâkim Efendi ile kaymakamın arkasından bahçeye çıktı. Dışarıda ne konuştuklarını bilmiyorduk. Ama falaka ertesi gün yine yoktu.
    Falaka yasak olmuş... diyorlardı. Sözde, Kaymakam Bey etmiş!

    Dayak korkusu kaldırılınca bizler kırk çocuk, öyle azdık, öyle kudurduk ki.... Ne yaptığımızı bilmez hale geldik, artık hiç hocayı dinlemiyor, yüzüne leblebi atıyor, yalvartıyorduk...

    Dayaksız bizi okutamayacağını anlayan Hoca Efemdi, nihayet yine bir gün falakayı çıkardı. Bu defa baş ucuna asmadı, oturduğu minderi arkasına gizledi. Fakat şimdi kim kabahat ederse, eskisinden daha fena dövüyordu.
    Çok iyi hatırlıyorum; kırk çocuk, hepimiz birliğiz. Aramızda bizi ele veren birisi çıkmıyor. Hoca Efendiye karşı tek bir vücut gibi hareket eder olmuştuk. Bir gün bahçede söz birliği ettik. İçeride hepimiz birden esnemeye başladık. Hoca Efendi de esnemeye başladı. Zavallı ihtiyar oracıkta uyuyuverdi. O zaman yerimizden kalkıp rahlenin üzerindeki enfiye kutusu aldık, hepimiz çektik. Bütün mektebin içinde bir hapşırmalar başladı. Hoca Efendi gürültüden uyanınca işi anladı. Enfiyesini kimin çaldığını sordu. Hep bir ağızdan ahenkle:

    - Bilmiyoruz, bilmiyoruz, dedik
    - Hepinizi falakaya çekeceğim.
    - Bilmiyoruz, bilmiyoruz!
    - Kimse söylemeyecek mi?
    - Bilmiyoruz ki, bilmiyoruz ki!...
    - Bilmiyorsunuz, öyle mi! Necip, git camiden falakayı çağır, çabuk.

    Beş on dakika sonra falaka geldi. Korkunç bir sahne başlamıştı. Sopayı biri bırakıp biri alıyordu. Artık nöbetleşe falaka tutuyorduk. Hepimizi sıra dayağına çektiler. O günden sonra Hoca Efendi
    Esneme ile hapşırmayı en büyük kabahat sanıyordu. Hele hapşırmak... Kazara, kendiliğinden hapşıranı, benimle eğleniyor musunuz? diye yere yıkıyor, bayıltıncaya kadar dayak atıyordu. Aksi gibi benim hiç durmadan esneyeceğim geliyor, hapşırmak istiyordum. Birkaç defa bunun için dayak yedim. Hoca Efendi dayağı bitirince bürün kuvveti ile rahlesine vuruyor:

    - Bundan sonra kim hapşırırsa şart olsun ki, öldürünceye kadar döveceğim! Diye bağırıyordu.
    - ...
    - Şart olsun, kim hapşırırsa...

    Şart olsun! Bu nasıl yemindi? Evde anneme sordum. Başını salladı. Gözlerini aç
    - Çok büyük yemin! Dedi.
    - Yalan yere bu temini eden çarpılır mı?
    - Hayır.
    - Ya ne olur?
    - Daha kötü
    - Nasıl?
    - Karısı boş düşer.

    Tam anlamadım. Ama bu yeminin dehşetini okulda
    Okulda çocuklara bütün ayrıntıyla söyledim. Artık hep, evli adamlar gibi,
    Yalan doğru, bizde şart olsun! yemine başladık. Vallahi, billahi unutuldu. Hoca Efendi de artık her sabah rahlesine çökerken hiç unutmuyor.

    - Kim hapşırırsa, şart olsun, öldürürüm! Diye tekrarlıyordu.

    Bir gün öğle paydosundan sonra içeri girdik.
    Her zamanki gibi derin bir uğultu... Ben baktım. Hoca Efendi dalmış güzel güzel uyuyor.
    Hemen aya kalktım. Çocuklara dönüp, şahadet parmağımı dudaklarıma ***ürerek:

    -Susunuz!...İşaretimi verdim. Seda kesildi. Hepsi dikkat kesilmiş ne yapacağıma bakıyordu. Gözüme rahlenin üzerinde, kapağı açık duran bir taba kadar büyük enfiye kutusu ilişmişti.

    Yavaşça yürüdüm, ayaklarımın ucuna basa basa yaklaştım, kutuyu aldım. İçindeki enfiyelerin hepsini kitap yapraklarının arasına boşattım. Kutuyu yine olduğu gibi yerine bıraktım. Çocuklar çekmek için etrafıma toplandılar.

    -Hayır, bu defa biz çekmeyeceğiz, dedim. Sonra hapşırırız. Uyanır.
    -Ya sen ne yapacaksın?
    -Görürsünüz...
    -Ne yapacaksın, ne yapacaksın?
    -Söylemem dedim. Çok güleceğiz.

    Öyle bir şeytanlık aklıma gelmişti ki, daha yapmadan, gülüyor, katılıyordum. Çocuklar da bana bakarak gülüyorlardı. Bizim gülüşmelerimizden çıkan sese Hoca Efendi uyandı. Hemen kutuya baktı. İçinde enfiye yok... Sinirlendi.

    - Kim aldıysa söyleyin,şart olsun gebertirim.

    Hep bir ağızdan,ahenkle:
    -Şart olsun, haberimiz yok! dedik.
    -Kim aldı? Söyleyiniz.
    -Bilmiyoruz, bilmiyoruz!...
    -Pekala, bunu size gösteririm. Şimdi hapşırınca alan meydana çıkar. Şart olsun, onu falakaya yıkacağım. Sonra da öldürünceye kadar döveceğim.

    Kazara hapşıracağız diye hepimizin korkudan sesi soluğu kesilmişti.
    -Şart olsun...Ah bugün içinizden biri hapşırırsa...Şart olsun,öldüreceğim...
    -...
    -Ah şart olsun,biriniz hapşırırsa...

    Akşam yaklaştı. Hoca Efendi kollarını kapatıp, çoraplarını,mesini giydi. Cüppesini omzuna aldı hep bir ağızdan,çarpım cetvelinin tekrarından sonra ilahiye başladık. En sonuna doğru yanımdaki çocuğa dürterek ayağa kalktım. O da kalktı. Ellerimizi kaldırdık. Hoca Efendi bağırdı: Ne var?

    -Abdurrahman Çelebiyi hazırlayalım mı?
    -Haydi, ama çabuk!

    Kapıdan çıktık. Her akşam Hoca Efendinin izin verdiği iki çocuk önceden çıkar, eşeğin yularını, semerini vururdu.
    Taş merdiveni hızla indik. Abdurrahman Çelebi yiyemediği otların üzerine uzanmış yatıyordu. Tekmeleyerek yerinden kaldırdık. Yularını, semerini vurduk. Artık ilahi sesleri kesilmişti. Ben
    cebimden içi enfiye dolu kağıt boruları çıkardım. Usulca eğildim Abdurrahman Çelebi bir şey anlamıyordu. Bu borulardan bir tanesini bütün kuvvetimle burnuna üfledim. Genzine bir tabanca sıkılmış gibi şaha kalktı. İkinci boruyu üfleyemedim. Yularından sıkıca tuttum. Sıçrata sıçrata taş merdivenin önüne doğru qötürdüm. Öteki çocuk yanımdan geliyor,gülmemek için sıkı sıkı eliyle ağzını tutuyordu. Hoca Efendi cüppesini giymiş, ağır başlıkla,yavaş yavaş merdivenlerden iniyordu. Çocukların hepsi bir kuş dizisi gibi arkasından iniyorlardı. Eşek şaha kalkıyordu.

    - Ne olmuş bu hayvana?
    - Bilmem efendim, uyuyordu...
    - Gemini yanlış vurmuşsunuz.
    - Hayır.
    - Getirin bakayım.

    Bütün çocuklar da hayretle bakıyordu. Eşeği taş basamağa yaklaştırdım. Tam bu esnada Abdurrahman Çelebi nezleye tutulmuş bir insan gibi Pişih pişih diye başını sarstı, bütün çocuklar kahkahaya başladı. Hoca Efendi şaşırdı. Enfiyenin etkisiyle Abdurrahman Çelebi habire hapşırıyordu. Ben sanki hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi:

    - Sizinle eğleniyor efendim, dedim. - Halt etmişsin... Daha da küstahlaştım: - Bunu da falakaya yıkmalısınız. - O,o hayvan...
    Kahkahalarla katılan çocuklar:

    -Falaka, falaka... diye bağrşıyorlardı.Ben onlardan cesaret alarak dedim ki:
    -Ama Hoca Efendi, bu gün okulda, Kim hapşırırsa, şart olsun falakaya yıkacağım. dediniz. Eğer Abdurrahman Çelebi yi affederseniz karınız boş düşer.

    Çocuklar, ders gibi bir ağızdan ve ahenkle:
    -Karınız boş düşer! Karınız boş düşer diye haykırıyorlardı.

    Hoca Efendi bir an şaşırdı.
    Bineceği zamanlar, Oh benim Abdurrahman Çelebi, oh benim Abdurrahman Çelebi! diye diye sevgiyle okşadığı eşeğine dehşetle baktı. Kapının yanından çocuğun biri içeri koşmuş falakayı, değneği çıkartmıştı. Abdurrahman Çelebicik düzensiz aralıklarla durmadan hapşırıyordu, burnunu yere sürmek istiyordu.
    Falaka, değnek, elden ele Hoca Efendinin önüne kadar geldi. Çocuklar gülmekten katılıyorlardı. Karınız boş düşer! Karınız boş düşer!... diye ahenkle durmadan tekrarlıyorlardı. Çocuklara mı, eşeğe mi, neye kızdığını bilmeyen Hoca Efendi,elinde olmadan:

    -Yıkınız! emrini verdi.

    Belki yirmi çocuk Abdurrahman Celebi nin başına üşüştü. Uzun bir uğraşmadan sonra yere yapıştırdık! Arka ayaklarını falakaya taktık. Hoca Efendi sopayı eline aldı. Nallar gibi tak takvurmaya başladı. Eşek debeleniyor, çocuklar bağırıyor, gülüyor, naralar atıyorlardı. Müthiş bir gürültü... Ansızın arkadan bir çocuk:

    -Kaymakam Bey! diye bağırdı.

    Hepimiz sustuk. Yüzümüzü avlu kapısına çevirdik; siyah pantolonlu, kırmızı fesli, ekşi suratlı bir adam...Sağında solunda birer koltuk görevlisi, dimdik öylece duruyordu.

    -Ne oluyor, Hoca Efendi? diye sordu.
    - ...

    Hoca Efendi fena halde şaşaladı. Önüne baktı. Değnek elinden düştü. Falakayı tutanlar ise bıraktılar. Kurtulan, ürkmüş zavallı eşek çifte ata ata, kestane ağaçlarının altına doğru kaçıyor,avazı çıktığı kadar anırıyordu. Kaymakam avluya girdi. Yavaş yavaş yürüdü. Okulun önüne geldi. Kaşlarını çatarak hiddetle tekrar sordu:
    Hoca Efendi fena halde şaşaladı. Önüne baktı. Değnek elinden düştü. Falakayı tutanlar ise bıraktılar. Kurtulan, ürkmüş zavallı eşek çifte ata ata, kestane ağaçlarının altına doğru kaçıyor,avazı çıktığı kadar anırıyordu. Kaymakam avluya girdi. Yavaş yavaş yürüdü. Okulun önüne geldi. Kaşlarını çatarak hiddetle tekrar sordu:

    - Ne yapıyordunuz?
    - Şey... efendim...

    Hoca Efendi kekeliyordu.
    - Ne?
    - Şart etmiştim.
    - Ne demek?
    - Hapşıran için.
    - Ne hapşıranı?
    - Eşek hapşırdı.
    - Eşek mi hapşırdı?
    - !...
    - !!!
    - Çocuklar, hem hapşırıyor, hem gülüyordu. Kaymakam, ağır başlılığına dokunan bu arsızlığa hiddetlendi. Isıracak gibi dişlerini göstererek:
    -Defolun bakıyım oradan, terbiyesizler!... dedi.

    Biz korktuğumuz için, hemen sustuk.

    Sonra şaşkın, perişan halde yere bakan Hoca Efendiye döndü:

    -Benimle beraber geliniz.
    -Kaymakam önde, koltuk görevlileriyle Hoca Efendi arkada, çıkıp gittiler.

    Bu olup bitenlerden sonra, okulda ne falaka gördük, nede Hoca Efendiyi!
    Şimdi kimi hapşırırken görsem, küçükken yaptığım bu tuhaf muzipliği hatırlarım. Gülümserim. Kalbimde belirsiz tuhaf bir acı sızlar. Benim yaptıklarımdan dolayı hocalıktan kovulan, ihtimal aç kalan bu ak sakallı, fakır ihtiyarın zavallı hayali karşıma dikilir. Aradan zaman geçtikçe hafifleyecek yerde, daha da büyüyen bir vicdan azabı duyarım.

    Fakat...
    Fakat, bunun gibi, hayattaki her gülünç şeyin altında görünmez bir acı gerçek yok mudur?




  2. 26-10-2010 #2
    ANI (HATIRA) TÜRÜ

    Bir kimsenin, özellikle tanınmış kişilerin yaşadıkları dönemde gördükleri ya da yaşadıkları ilginç olayları gözlemlerine ve bilgilerine dayanarak anlattıkları yazı türüdür.
    Tanınmış sanatçı, siyasetçi, ve bilim adamlarının yazdığı anılar onların yaşayışlarını, yaşadıkları dönemdeki önemli olayları anlatması bakımından önemlidir.

    Özellikleri
    1 - Yaşanmakta olanı değil, yaşanmış bir konuyu anlatır.
    2 - İnsan belleğinde iz bırakan olay ve olguları anlatır
    3 - Tarihsel gerçeklerin öğrenilmesine katkı yaptığı için tarihçilere ışık tutar.
    4 - Tanınmış, bilim, sanat ve politika adamlarının yaşamlarını çalışma ve
    araştırmalarını anlatır.
    5 - Yazarın unutulmasını istemediği gerçekleri kalıcı kılar.
    6 - Geçmiş birinci kişinin ağzından kişisel yargılar ve yorumlarla verilir.

    TARİHSEL GELİŞİMİ

    Batıda en çok yaygın bir tür olup ilk örneğini eski Yunan sanatçısı
    Ksenophonun Anabasis adlı eseriyle vermiştir. Alman filozofu Eflatunun birçok eseri bu türdendir
    18. yüzyılda J. J. Rouseaunun İtiraflar Goldoninin İyilkik Sever Somurtkan, Goethenin Şiir ve Gerçek Andre Gidenin Jurnaller bu alanda önemli eserlerdir.
    19. yüzyılda Fransız edebiyatında :Victor Hugonun Gördüklerim, Stendhal!ın Bencillik Anılar, Verlainenin İtiraflar Rus yazar Tolstoyun İtidafım 20. yüzylda dünyanın her ülkesinde çok sayıda edebiyatçı bu türde eserler vermeye devam etmektedir.
    Bizde, 7. yüzyıla ait Göktürk Yazıtları bu türün ilk örneği sayılmaktadır. 16.. yüzyılda Ebul Gazi Bahadır Hanın yazdığı Şecere-i Türk, yüzyılda Hindistanda bir imparatorluk kurmuş olan Babür Şahın yazdığı Babürname, 17Katip Çelebi ve Naimanın bir çok eseri bu türün örneklerindendir.
    Eski edebiyatta anı özelliği taşıyan Vakainameler, Gazavatnmeler, sefaretnameler bu türün öenekleri sayılmaktadır
    Edebi tür anlamında anı ise bizde Tanzimat döneminde başlamıştir. Önceleri Ebuziya Tevfik ve Ali Suavi çıkardıkları gazetelerde anılarını yayınlarlar Daha sonra
    • Akif Paşanın Tabsıra
    • Namık Kemalin Magaza Mektupları,
    • Ziya Paşanın Defter-i Amel
    • Ahmet Mithat Efendinin Menfa
    • Muallim Nacinin Ömerin Çocukluğu
    • Servet-i FünunDöneminde;
    • Ahmet Rasimin Eşkal-i Zaman, Falaka Maharir, Şair
    • Halit Ziyanın Kırk Yıl, Saray ve Ötesi
    • H.Cahit Yalçının : Edebi Hatıralar.
    • Son Dönem Edebiyatında
    • Yakup Kadri: Zoraki Diplomat, Vatan Yolunda , Gençlik ve Edebiyat
    • Hatıraların
    • Halide Edip . Türkün Ateşle İmtihanı Yahya Kemal: Çocukluğum, Gençliğim, Siyasi ve Edebi Hatıralarım
    • Yusuf Ziya Ortaç Porteler, Bizim Yokuş
    • Ahmet Hamdi Tanpınar . Kerkük Anıları
    • Samet Ağaoğlu: Babamın Arkadaşları
    • Salah Birsel : Ah Beyoğlu Vah Beyoğlu
    • Halikarnas Balıkçısı : Mavi Sürgün
    • Oktay Rıfat . Şair Dostlarım
    Ayrıca, son dönemde, Celal Bayar, İsmet İnönü, Kazım Karabekir ve Rauf Orbay gibi siyasi kişilerin yazdıkları anılar, yakın tarihimizi aydınlatması bakımından önemli eserlerdir.

    ANI İLE GÜNLÜĞÜN BENZER VE FARKLI YANLARI
    1 Anı da günlük gibi bir kişinin başından geçen gerçek yaşantılardan kaynaklanan yazı türüdür.
    2- Günlük yaşanırken anı ise yaşandıktan sonra yazılır
    3 - Anılar, yazarların yaşlılık çağlarında yazdıkları ve yaşamları boyunca karşılaştıkları olayları nesnel bir şekilde ortaya koyan yazılardır Günlükler ise daha öznel, derin, içten ve ruhun derinliklerinden kopup gelen Anlık duygu ve düşünceler hakimdir
    4 - Anı yazılarının anlatım açısından kurgusal niteliklere sahip olduğunu da söyleyebiliriz Günlükler ise kurgudan uzak yoğun düşüncelerin toplamıdır.


    GÖNÜL BATTAL
    Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmeni
  3. 08-11-2010 #3
    Anı Türünün Özelliklerini açıklayınız

    1-Anı türü şimdiki zaman değil geçmiş zamanı anlatır.
    2-Geçmiş zamanı anlattığı için tarihe yardımcı olur.
    3-Anı yazısında nesnellik esastır.
    4-Anı yazarı gerçeklere bağlı kalır. Onları değiştirmeden anlatır. Akis takdirde anıların bir değeri almaz.
    5-anılar doğrudan anlatım yöntemine dayanır.
    6-Anı yazarı anılarını yazarken anlattığı dönemle ilgili tüm kaynaklara bas vurur. Bu kaynaklar eski gazeteler, fotoğraflar, yazı ve mektuplar olabilir.
    7-Anı yazısı bir döneme ayna tutmak onu aydınlatma amacı taşır.
    8-Anı yazarı anlattıklarını %100 kanıtlamak zorunda değildir. Yalnız yazar anılarını içten duygularla ve doğruluktan şaşmadan yazmalıdır.

    Anı Türünün Önemli Özellikleri nelerdir


    Ahmet Kasım - Eşgal-i zaman falaka
    H.Ziya Uşaklığı - Kırk Yıl - Saray ve ötesi
    F.Rıfkı ATAY - Çankaya - Zetindalı
    Y.Ziya ATAÇ - Porteler - Bizim Yokuş
    A.Şinasi Hisar - Boğaz içi Yalılar
    A.Şinasi Hisar - Geçmiş zaman köşkleri
    Y.Kemal Beyatlı - Siyasi ve Edebi Portreler

  4. 11-05-2012 #4
    Kendi anınızı yazar mısınız?
    ALINTLI OLMASIN LÜTFEN..!!
  5. 11-05-2012 #5
    Aynen yhaa katlyıorm
  6. 11-05-2012 #6
    Evet, evet, evett...!!! ltfen kendi anınızdn yazn...........................................
  7. 11-05-2012 #7
    Ne güzel olur yazsanızzz.. :)
  8. 11-05-2012 #8
    Evt çok istyolar bea yazın bare...:D
  9. 11-05-2012 #9
    bence de yazın artııkk!!
  10. 11-05-2012 #10
    Admn nerelerdesin!
    YOğun istEk üzErinE yaZman lAzm..
  11. 15-11-2012 #11
    bana da yadımcı olun

İlginizi Çekebilecek Konular

  1. Son Mesaj: 03-09-2011, 12:18
  2. Son Mesaj: 15-05-2009, 15:24
  3. Son Mesaj: 14-04-2009, 16:23
  4. Son Mesaj: 06-09-2008, 23:29
  5. Son Mesaj: 07-02-2008, 16:21

+ Yorum Yaz