Uygurların Yerleşik Hayata Geçmeleri

 Uygurların Yerleşik Hayata Geçmeleri

  Okunma: 7123 - Yorum: 3
  1. #1
    Yerleşik Kültüre İlişkin Eski Veriler

    Uygur kentleri üzerine eğilmeden önce, yerleşik bir uygarlık oluşturan bu toplumun göçerlikten vazgeçmesinin birden bire mi gerçekleştiği sorusunu cevaplandıracağız. Bununla bağlantılı iki soru daha gündemimize giriyor. 1-Bozkır kültür çevresinde yerleşik kültüre ait ögeler var mıdır? 2- Yerleşik kültürün gelişmesi ile göçebelik ortadan kalkmış mıdır?

    Orta Asya bozkır kültür çevresinde Uygurlar’ı önceleyen Hunlar ve Göktürkler göçebe toplumlardır. Ama köy ve kasabalarda tarımla uğraşıldığı da bilinmektedir. Bu dönemden kalma sulama kanalları, yerleşimin varlığı için önemli bir kanıt olarak karşımızdadır. Arap akınlarının, Maveraünnehir’den ileriye, Türkistan’a yönelişi sırasında, kaleyle çevrili Türk kentlerinin varlığı ortaya çıkıyor. Yine Arap kaynakları 6.yüzyıldan itibaren Türk kale kentlerinden söz etmektedirler.

    Türkler’in Uygurlar’dan önce de yerleşik yaşamı bildikleriyle ilgili bir başka kanıt da Ergenekon Destanı’ndan çıkarılabilir. Bu destanda yerleşik bir toplumun, nüfus artışı ve coğrafi sorunlar nedeniyle göç edişi anlatılmaktadır. Bu toplumun göç öncesinde madencilik, tarım ve hayvancılıkla uğraştıkları da anlatılanlar arasındadır. Çin kaynaklarında, Göktürkler’in bir savaş tazminatı olarak Çin’den tohumluk ve tarım aletleri aldıkları kaydedilmiştir.

    Sovyet arkeolog Nusov’un Göktürk kent yerleşimi ile ilgili verdiği bilgilere göre, yazlık başkent konumundaki Suyab’da halkın konutları, prensin oturduğu yerin çevresinde kurulmaktadır. Kent halkı tarım, ticaret ve el sanatlarıyla uğraşırlar. Sur ya da iki-üç sıra tümsekle çevrilmiş kentin yakınında göçebe kabileler oturmaktadır. Macar Türkolog Ligeti de bu yerleşim yerleri konusunda bilgi veriyor: “İç Asya’nın her yerinde açılan şehir örenlerinin, eğer onlar göçebelerin oturdukları yerlerse, ne kadar birörnek oldukları dikkate değer. Bu şehirlerin planlarını gözden geçirdiğimiz zaman hepsinde de bir göçebe çadır-karargahının askeri intizamını görürüz. Ve gerçekten bir yere yerleşmiş olan göçebelerin şehirleri taştan yapılmış birer çadır-karargahlardır.” Kentlerin bu benzerliğini kültürel ortaklığın yansıması olarak değerlendirmek, tarihsel açıdan doğru bir yaklaşımdır. Bunun yanında iklim, ekonomik ve toplumsal şartlar da bu benzerlikte rol oynamaktadır. Bütün bunlara ek olarak ideolojik anlayışın etkisini de kabul etmek gerektiğini düşünüyorum. Türklerde ortaklığını yukarıda gördüğümüz kut anlayışı, mekanda da kendini hissettirmektedir.

    Göktürkler’in gelişmiş ve Hunlar’ın taslak düzeyinde birer alfabesinin varlığını, yazının yerleşik uygarlığın bir kanıtı olduğunu düşünerek değerlendirmek doğru olur. Bunun sonucu olarak, bozkır kültürünün toplumlarında yaygın yaşam biçiminin göçebelik olduğunu kabul etmekle birlikte, tümünün göçebe olmadığını söyleyebiliriz.

    Bu noktada Türkçe’deki iki kelimeyi vurgulamak yerinde olacaktır: Orda ve balık. Bozkırın gevşek siyasal birliği içindeki boyların beyleri, askeri düzen içinde Hakan’a bağlıdır. Her beyin yurdu ve göç alanı bellidir. Beyler, “orda”larda yaşarlar. Orda, çadırlar ve otağdan meydana gelmiş büyük bir karargahtır. Bey, burada ailesi, nökerleri (yoldaş), uşakları, çobanları ile birlikte oturur. Türkler’in birçok kentinin adında yer alan “balık” sözü, bir yoruma göre balçıktan yapılmış sıva ve tuğla anlamındadır. Divanil-Lügat it -Türk de bu yoruma zemin hazırlar. Balık diye anılan yerlerin surla çevrili kentler olduğu da hesaba katılırsa, bu yorumun doğruluğu güçlenmektedir.

    Uygurlar’ın 840 yılından sonra geldikleri bölgede yerleşikliğe geçtikleri genel kabul görmektedir. Göçebe nitelikte bir toplumu yerleşikliğe yönelten ne gibi gerekçeler vardır. Türkdoğan, iki neden öne sürüyor: 1) Bölgenin verimli toprakları olması ve 2) Maniheizme bağlandıktan sonra yaptıkları mabetlerin çevresine toplanmaları. Belki bunlardan daha etkili bir neden de, bölgenin coğrafi konumunda gizlidir. Çünkü Turfan bölgesi, ünlü ve zengin İpek Yolu ile Çinli budistlerin Hindistan’a varan hac yolunun kavşak noktasındadır. Uygurlar, Maniheizmi benimsedikten sonra, uzun menzilli ticaretle uğraşan Soğdlular’ın etkisiyle daha yoğun şekilde ticaret yapmaya da başlamışlardı. Turfan bölgesinin yukarıdaki özelliği, Uygurlar’daki ticaret eğiliminin kuvvetlenmesine yol açmıştır. Tabii, din etkisinin yerleşimi özendirici yanını vurgulamak gereklidir. Bunun kanıtı olarak, Turfan’a gelindikten sonraki dönemlerde de göçebe Uygurlar’ın varlığı ve bunların hala eski dinlerini sürdürüyor olmaları sunulabilir. Coğrafi olarak göçebeliğe uygun yaylaların da bulunduğunu ve 10. yüzyıl sonlarında bile Çinliler tarafından gezi notlarında göçebelerden söz edildiğini belirttikten sonra, Budizm ve Maniheizmin bütün halka yaygınlaşamadığını söyleyebiliriz. Çünkü bu dinler göçebe yaşam biçimi ile bağdaşmayacak ilkelere dayanmakta idiler. Ancak Çin kaynaklarının bize ulaştırdığı bilgilere göre, kentlere rengini veren baskın kültür bu dinlere dayalıdır. Bu da, bize, kentli Uygurlar’ın yeni dinleri kabul etmiş olduğunu göstermektedir. Ligeti de benzer gözlemleri paylaşır, maniheist ve budist mabetlerinin kentlerde birlikte bulunduğunu yazar. Hatta bunlar arasında yaşanan gerilime de değinir.

    Göçebe ve yerleşik ögelerin bir arada bulunduğu Uygur toplumunda “kır-kent çatışması”ndan söz etmek mümkün değildir. Çünkü bu iki üretim biçiminin birbiriyle öyle bir ortaklığı var ki, o toplumsal yapılanış için ancak işbirliği ile sürekliliklerini koruyabilirler. Bu birlikteliği, biyolojinin bir terimi ile mutualizm olarak adlandırabiliriz. Ticarete yöneldiklerini belirttiğimiz Uygurlar’ın, tarım ürünleri (özellikle meyveler), maden ve kıymetli taşları işlemedeki ustalıkları ve el sanatları ürünleri yanında önemli bir mal listesi göçebe üretimin sonucu elde edilebilmektedir. Bunların başında da at ve koyun gelmektedir. Bu iki yaşam biçiminin birlikte sürdürülmesinin Türk tarihinin ilginç yönlerinden olduğu, yazarlar tarafından da dile getirilmiştir. Dolayısıyla, Uygurlar’da İbn Haldun tarafından kavramsallaştırılan bedevi hazari diyalektiği de söz konusu değildir. Herşeyin ötesinde Uygurlar için yerleşik ve göçebe ögeler arasında bir gerilimin olduğunu söyleyebilmek tarihsel olarak imkansızdır. Zira böyle bir gerilim olsa idi, her türlü ayrıntıyı kaydeden Çin kaynaklarında kendini mutlaka gösterdi.


  2. #2
    çok işimr yaradı
  3. #3
    çok uzun----------
  4. #4
    acayip uzn hiç işme yaramadı