Bilim Adamlarının Hayatı - Sayfa 4

 Bilim Adamlarının Hayatı - Sayfa 4

  Okunma: 256953 - Yorum: 46
  1. #34
    Marie Sklodowska Curie (1867 - 1934)
    Bilimadamları etraflarına bir başka bakarlar. Onlar günü birlik yaşamazlar. Etraflarındaki olayları irdelerler, soru sorarlar, cevap ararlar. Sabırla çalışırlar, meraklarını giderene kadar. Zaten onları farklı yapan da budur. Bu özelliklerinin ürünü olarak insanlığa sundukları tesbit ve buluşlar, onlara bilim adamı sıfatını yükler.

    Bilim tarihini karıştırdığımızda bilim adamlarının hepsinin erkek olduğunu görürüz. Bu, filozoflar için de geçerlidir. Fakat bazı istisnalar yok değildir. Bunların başında öyle bir kişi gelir ki. ünü pek çok erkek meslekdaşını geride bırakmıştır. Yaşamı boyunca çektiği sıkıntılar onu yıldırmamış, bilim ve insanlık için hep çalışmıştır. Bu ünlü bayan bilim adamı Marie Skladowska ya da meşhur ismiyle Madam Curie'dir.

    Marie Sklodowska 1867'de Lehistan'ın (Polonya) Varşova kentinde doğdu. İki eğitimcinin çocuğu olması onun için büyük bir şanstı. Babası Vladislav Sklodowska Petersburg Üniversitesi'nde yüksek tahsil yapmış ve sonra Varşova'da fizik ve matematik dersleri vermeye başlamıştı. Annesi Madam Sklodowska da babası gibi bir öğretmendi. Marie biri erkek, beş kardeşin en küçüğü ve en zekisidir. Bunu okuma ve yazmayı çok çabuk öğrenmesiyle de göstermiştir.

    O tarihlerde Rus esareti altında bulunan Polonya'da yaşayan Sklodowskalar milliyetçi bir ailedir. Bu esaret yıllarında Sklodowskalar Rus asimilasyonuna karşı gizliden yürütülen faaliyetleri destekliyorlardı.

    Marie'nın fenle tanışması çok küçük yaşlarda başlamıştı. Evlerin de bulunan onca eşyanın yanında onun merakını fen cihazları dolabı çeker. Marie'nın bu merakı okula başlamasıyla iyice artar. Kuvvetli hafızası ve çalışkanlığıyla sınıfın en başarılı öğrencisi olur.

    Sene 1876'yı gösterdiğinde felaketler üst üste gelir. Marie önce büyük ablası Sophie ve arkasından hayatta herşeyden çok sevdiği annesini kaybeder. Bu acı olaylar küçük kızın hayat hakkındaki fikirlerini değiştirir. Yaşamın bu acı yönleri ne Marie'yi ne de kardeşlerini yıldırmayacaktır.

    Marie 1883 Haziran'ında bir şeref madalyasıyla orta tahsilini bitirir. Artık O, 16 yaşında genç ve güzel bir kızdır. Buna rağmen gençliğin verdiği havai isteklerden çok O, istiklal hülyaları peşindedir. Ülkeleri kurtarmak için anarşist faaliyetlerin yerine kasten cahil bırakılan halkın okutulup aydınlatılması gerektiği bunun içinde irfanı yüksek nesillere ihtiyaç olduğu fikrindeydi.

    Marie'nın bundan sonraki hedefi üniversitede fizik tahsili yapmaktı. Varşova Üniversitesi bayan öğrenci almadığından Paris'e gitmesi gerekiyordu. Marie gerekli parayı biriktirmek için taşrada zengin ailelerin yanında öğretmenlik yapmaya başlar. Dört sene çalıştıktan sonra tahsiline devam etmek için Polonya'dan ayrılarak Paris'e doğru yola çıkar. Marie orta tahsilini bitirdikten tam 8 sene sonra, 1891 yılında amacına ulaşır. O, Şarbon Fen Fakültesi'nde bir öğrencidir artık.

    Davranışları ve çalışkanlığıyla hemen göze çarpar. Derslere ilk girenlerden biri O'dur. Özellikle fizik derslerinde hep ön sıradadır. Profesör Lippmann, Bouty ve Appell derslerini çok sever. Onları büyülenmiş gibi dinlerdi. Fizik derslerinde hocalarının kainattaki düzenle ilgili söyledikleri, laboratuvarlarda yaptıkları deneyler genç bilimcinin şevkini arttırıyor, daha fazlasını bilmek ve öğrenmek için kamçılıyordu. Marie gayretli çalışmalarının mükafaatını çabuk görür. İmtihanlarını derecelerle verir. Bu sayede burslar kazanır. Tek düşündüğü ise ilim ve ülkesidir. 26 yaşında olma sına rağmen evlilik gibi bir düşüncesi de yoktur, Pierre Curie ile tanışana kadar.

    Pierre Curie
    Pierre Curie 1859'da Paris'te doğar. Pierre'in kardeşiyle beraber çok küçük yaşlarından beri ilime ve fene büyük ilgileri vardır. Üniversiteyi 16 yaşında bitirir. 1883'te Paris Fizik ve Kimya Okulu'na öğretmen ve laboratuvar şefi olarak atanır. Bu görevi tam 22 yıl sürdürecektir. Kardeşiyle beraber Pizoelektrik etkiyi keşfeder. İlk defa fiziğe grup kavramını getirir. 1894'te Marie ile ilk tanıştığında iyi bir bilimsel kariyere sahiptir.

    Pierre Curie ve Marie Sklodowska 1895 yılında evlenirler. Marie artık Madam Curie olmuştur. ve bundan sonra hep böyle anılacaktır.

    1897'de Madam Curie ilk çocuğu İrene'yi dünyaya getirir. Daha kendisini toparlamadan iki lisans imtihanı ve su verilmiş çeliklerdeki mıknatıslanma hakkında bir etüd çalışması gerçekleştirir. Bundan sonra Madam Curie doktora tezi için konu seçimine girişir. Eşinin önerisiyle Becquerel ışınlarında karar kılar.

    X-Işınları
    Röntgen, 1895'in bir kasım akşamında etrafını siyah kartonla kapattığı hittorf tüpüyle katot ışınlarını araştırırken esrarengiz bir olayla karşılaşır. İçinde bulunduğu oda karanlıktır. Baştan sona kadar siyah kartonla kaplı tüpün yakınındaki boryum pilatin siyanidle İşlemiş ekranın ışıldadığını şaşkınlıkla görür. Ekranı aydınlatan bu nesneler nereden geliyordu? Katot ışınlar olamazdı. Çünkü tüp siyah kartonla kaplıydı. Röntgen, olayı incelemeye başladı. Ekranı çevirdi, fakat sonuç değişmedi. Daha sonra tüple ekran arasına çeşitli nesneler yerleştirdiğinde hepsini saydam gördü. Kendi elini uzattığında ekranda kemiklerini gördü. Ne elektrik ne de magnetik alanda sapmayan bu ışınlara x- ışınları dendi. Bu ışınların kaynağı ve ortaya çıkış nedeni ise ancak atom fiziğinin kurulmasından sonra aydınlığa kavuşacaktı.

    Röntgen'den sonra Henri Becquerel bu konuya yöneldi. Becquerel'in hareket noktası x-ışınları ile floresanlanma arasındaki ilişkiydi. Başka kaynaklardan x- ışınları oluşturmaya çalıştı. Çeşitli floresanlı maddeler denedi. Ama x-ışınlan gözlemleyemedi. Daha sonra Becquerel x-ışınlarıyla görülür ışık arasındaki ilişkiyi incelemeye karar verdi.

    Floresans madde olarak uranyum tuzlarını kullandığı bir dizi deney gerçekleştirir. Bir fotoğraf filmini güneş ışınlarından etkilenmeyecek şekilde siyah kağıtlarla örttü. Kağıdın üzerine uranyum tuzlarını yerleştirerek uzun süre güneş ışığında bekletti. Filmleri banyo ettiğinde foresans uranyum tuzlarının bulunduğu yerlerde siyahlıklar gördü. Deneyi karanlıkta gerçekleştirdi, sonuç değişmedi. Uranyum tuzlarından çıkan garip ışınlar her şartta fotoğraf filmine etkiyordu. Becquerel uranyumun bütün tuzlarının hatta uranyum metalinin bile fotoğraf filmi üzerinde karartılar meydana getirdiğini gördü. Becquerel x- ışınlarını araştırırken bambaşka bir hadiseyle karşılaşmıştı. Bu olay yeni birşeylerin habercisiydi. Bu yeniliği inkişaf ettirmek ise Curielere nasip olacaktı.

    Radyoaktivite
    Bequerel ışınları hakkında bilinenler sadece bu kadardı. Işınların cinsi ve kaynağı neydi? Tam bir muamma. Mükemmel bir araştırma konusu. Madam Curie uzun uğraşlar sonunda alabildikleri basit bir atölyede araştırmalarına başlıyor. ilk olarak uranyumdan çıkan ışınların iyonlama kuvvetini Pierre'in yaptığı elektrometreyi kullanarak tesbit etti. Madam Curie'nin ilk sonuçlarına göre ışınımın şiddetinin bileşikteki uranyum miktarı ile orantılı olduğu ve ayrıca kimyasal biçiminden, aydınlanma ve ısı gibi harici sebeplerden etkilenmediğini ortaya çıkardı.

    Hiç bir şeye benzemiyorlar. Hiç bir şeyden etkilenmiyorlar, çok zayıflar ama aynı zamanda çok kararlı bir yapılan var. Bunlara dayanarak Madam Curie bu ışınımların kaynağı olarak atomik seviyedeki olayları görüyordu. Buna göre uranyum dışındaki maddelerde de bu kuvvet bulunabilirdi. Hemen, başka numunelerde incelemelerine başlıyor. Netice gecikmiyor. Toryumda da uranyumun kine benzer ışımalar yaptığını keşfediyor. Curieler'in doğru düşündüğü böylece ortaya çıkmış oluyordu. Madam Curie uranyum ve toryumdaki bu özelliğe radyoaktivite ve bu elementlere de radyoaktif element adını verdi.

    Curieler'in aklına maden filizlerini incelemek geliyor. Acaba maden filizlerinde bunlara benzer ışımalar elde edebilir miyiz? Bütün maden filizlerini elektrometre ile incelerler. Beklenen sonuç ortaya çıkar. Fakat bir tuhaflık sözkonusudur. Maden filizlerindeki radyoaktivite beklenenden çok kuvvetlidir. Uranyum ve toryumdan kaynaklanması mümkün değildir, inceleme defalarca tekrarlandı, ama netice değişmedi. Beklenenin çok üstünde bir ışıma. Daha önce Curieler bilinen tüm kimyasal elementleri tetkik etmişlerdi. Hiç biri bu ışımaya uymuyordu. Bu kuvvetli radyoaktifliğin kaynağı neydi? Yeni bir element olabilir miydi? Madam Curie bu soruya olumlu cevap verdi. Şimdi ise sıra bu kuvvetli radyoaktifliğin kaynağı olan, o zamana kadar duyulmamış cevheri bulmaya gelir.

    Bu noktadan sonra Pierre Curieelindeki diğer işleri bırakıp eşiyle beraber çalışmaya başlıyor. Kendi geliştirdikleri bir yöntem ile maden filizleri örneklerini kimyasal çözümlemeyle bileşenlerine ayırdılar. Elde edilen her numunenin radyoaktifliğini elektrometre kullanarak tesbit ettiler. Bu ayırma sonucunda ışıma etkinliğin bazı parçalarda bulunduğunu gördüler. Buna göre yeni elementin çok çok az miktarlarda bulunacağından radyoaktifliğinin de uranyumdan çok fazla olması gerekiyordu. Curieier bunu yaklaşık 300 katı olarak hesapladılar.

    Fakat bu yeni maddenin numunelerde bulunma miktarı aslında bir milyonda bir oranındaydı. İkinci ilginç nokta radyoaktiflik iki parçada kendini gösteriyordu. Bu da iki yeni element demekti. 1898'in Temmuz ayında yeni elementlerin biriyle ilgili herşey hazırdı. İsmi hariç. Madam Curie bu yeni elemente polonyum adını verdi. Bundan daha tabi bir şey de zaten olamazdı. Curieler aynı ayın içinde keşiflerini ilan ve araştırmalarını açıklayan makalelerini Bilimler Akademisi'ne sundular.

    Radyum
    Asit içinde çözülmeyen sülfidler grubunda polonyumu keşfettikten sonra ikincisini baryum grubu bileşiklerinde tesbit ettiler. 1898 Eylül'ünde radyum adını verdikleri ikinci radyoaktif elementin keşfini gerçekleştirdiler. Curieler'in İşi bununla da bitmedi. Çünkü bu radyoaktif elementler yavaş yavaş yokoluyorlardı. Daha sonraları Rutherford'un yarı-ömür diye adlandıracağı bu olay köklü bir felsefeyi altüst ediyordu. Bu da atomun değişmez kararlı yapısıydı. Nasıl oluyor da bir element başka bir elemente dönüşebilirdi? Madam Curie bunun moleküler özelliklerin aksine atomun yapısındaki değişmelerden kaynaklandığına emindi. Yerleşik düşüncenin aksine olan bu görüşü herkes kabul etmiyordu.

    Hatta saf uradyum ve polonyumu görmeden, atom ağırlığı tayin edilmeden varlıklarını kabul etmeyenler vardı. Curieler haklı olduklarını göstermek için saf radyumu elde etmeye karar verirler. Bu iş kolay olmayacaktır. En başta tonlarca maden filizi gerekiyordu. Çünkü radyum cevherlerde belli belirsiz bulunuyordu. Bunun için tonlarca madenden radyumun zenginleştirilmesi gerekir. Ayrıca saflandırmayı yürütecekleri bu mekan ve masrafları karşılayacak para lazımdı.

    Radyumun içinde saklandığı cevherler (Cam sanayisinde kullanılıyor.) Çekoslovakya'daki Joachomsthal ocaklarından çıkarılıyordu ve bunlardan tonlarca almak parasal yönden imkansızdı. Ama uranyum çıkarılsa da artıklarından radyum elde edilebilirdi. Pierre bir arkadaşı aracılığıyla maden artıklarını sadece yol parasını vererek getirtir. Laboratuvar olarak eski camekanlı ve bu camları avluya açılan her zamanki mekanlarında hiç kimsenin girişemeyeceği bir mücadeleye başlarlar. Tonlarca maden artığı ellerinden geçer, koca kazanlarda bunları eritmek, karıştırmak, pis kokularına dayanmak bunların tekrar ayrıştırılması, bütün bunlar o kadar zor ki. Lakin Curieler kendilerinden emin sabırla çalışırlar. Hep kafalarında saf radyumun hayali vardır. Hatta Madam Curie eşine sık sık şöyle der: "Acaba rengi nasıl olacak? Güzel bir rengi olmasını isterim."

    1899'da Curieler'in arkadaşı Adre Debierne yeni radyoaktif elementi aktinyumu keşfeder. Bundan üç yıl sonra Curieler 1898 yılında başladıkları mücadeleyi zaferle noktalarlar. Dört senelik bir uğraş sonunda 1 desigram saf radyum elde ederler. Bu yeni elementin atom ağırlığı ilk defa 225 gr olarak tayin edilir. Dört yıllık amelelik, işçilik, mühendislik ve alimlik hepsi 1 desigram radyum için. Bu radyumda insanlık için.

    1903 Nobel Fizik Ödülü radyoaktivitenin mucitleri Henri Becquerel, Pierre ve Madam Curie'ye verildi. Pierre Curie Stockholm Bilimler Akademisi'nde yaptığı ödül konuşmasını çok önemli olan şu sözlerle bitirir: "Radyumun cani etlerde çok tehlikeli bir şey olabileceğini düşünmekte mümkündür. Bu noktada insan kendi kendine, acaba tabiat sırlarını bilmekte insanın bir menfaati var mı, bunlardan faydalanmak olgunluğunda mı yoksa edindiği bilgiden zarar görecek halde mi? diye de sorulabilir. Nobel'e ait keşiflerin örneği karakteristiktir. Yüksek kudretli, patlayıcılar insanların harikulade işler görmesini mümkün kıldı. Aynı zamanda bunlar milletleri harbe sürükleyen büyük canilerin elinde, müthiş bir tahrip vasıtası oldu. Fakat herşeye rağmen ben de Nobel ile beraber, beşeriyetin yeni keşiflerden şerden ziyade hayır çıkaracağını düşünenlerdenim."

    Fizikteki bu yeni oluşum büyümeye devam ediyordu. Çok geçmeden radyum ışımasının maddelere tesir ettiği ve onları radyoaktif hale geçirdiği anlaşıldı. Başka bir şaşırtıcı olayda radyumun fizyolojik tesirleriydi. Radyumdan çıkan ışınların kanserin bazı çeşitlerinde tümörleri iyi ettiği ortaya çıktı. Daha geniş çalışmalarla tıp bilmine curieterapi ismiyle geçecek olan tedavi şekli kazandırılmış oldu.

    Madam Curie 1904 yılında doktora tezini yine radyum üzerine yazarak yayınladı. Yine bu yıl içinde 37 yaşında ikinci çocuğu Eve'yı dünyaya getirdi. Pierre Curie 1905 yılında Akademi'ye alınır. Fakat bu görevi çok uzun sürmedi. 19 Nisan 1906'da Pierre Curie karşıdan karşıya geçerken bir kamyonun altında kalarak feci şekilde can verdi. Madam Curie bir kere daha hayatın acımasız yüzüyle karşı karşıyadır. Yine acısını içine atar. Çocuklarını büyütmeye ve çalışmalarına devam eder Madam Curie Pierre'dan boşalan Sorbon'daki hocalık vazifesine uygun görülür. Böylece Madam Curie Sorbon'da ders veren ilk kadın olur.

    Yıl 1914'ü gösterdiğinde Birinci Dünya Savaşı başlar. Madam Curie bu savaşta ikinci vatanı olarak gördüğü Fransa'ya hizmet eder. Kendi gayretleri sonucu oluşturduğu x- ışını araçlarıyla donatılmış ambulanslar hazırlayarak hastanelerin yardımına koşar. Bu gayretlerin sonucunda binlerce insanın hayatı kurtulur.

    Savaş sonrasında Madam Curie yine görevinin başındadır. Hem kızlarını iyi bir şekilde yetiştirirken hem de radyoaktiviteyle ilgili araştırmalarına devam eder. Kitaplar yazar. 1921'de davet üzerine Amerikaya görkemli bir gezi yapar. Amerikalı kadınlar bu alim kadına araştırmalarına devam etmesi için satın aldıkları radyumu hediye ederler.

    Yıllar ilerledikçe Madam Curie’nin sıhhati iyice bozulur. Maruz kaldığı radyoaktif ışınlar vücudunda kalıcı hastalıklar bırakmıştır. Elleri ışıma yanıklarıyla zarar görmüş ve iyice zayıflamıştır. İki katarakt ameliyatı geçirir. Ölmeden bir kaç ay önce kendi izinden giden kızı Irena'nın yapay ışıma etkinlik keşfini gördü.

    Einstein'in ifadesiyle "Bütün meşhur olmuş insanlar içinde şan ve şöhretin bozmadığı tek varlık" bir tür kansızlık hastalığından Fransız Alpleri'ndeki bir sanatoryumda 1934'de 67 yaşında hayata gözlerini yumdu. [/COLOR][/B]
    555 - Bilim Adamlarının Hayatı
    Marie Sklodowska Curie (1867 - 1934)

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 12:29 ) değiştirilmiştir.
  2. #35
    Johann Gregor Mendel
    Johann Gregor Mendel'in Hayatı (22 Temmuz 1822 - 6 Ocak 1884 )

    22 Temmuz 1822 Heinzendorf’da doğdu (bugünkü Hynčice, Vražné, Çek Cumhuriyeti), 6 Ocak 1884 Brünn’de öldü (bugünkü Brno, Çek Cumhuriyeti); genetik biliminin kurucusu, Avustralyalı botanik bilgini ve rahiptir.
    Küçük yaşlarda bahçe işleriyle uğraşmaya başlayan Mendel, üniversite öğreniminden sonra bir din adamı olarak Moravya’da yaşamını sürdürdü. Bu arada bitkiler üzerinde pek başarıya ulaşamayan bazı incelemelerde bulundu.

    1854′te Brünn’e dönerek bir teknik lisede öğretmenlik yapmaya başladı. Daha öncede öğretmenlik sınavlarına girmiş ancak başarılı olamamıştı. 19. yy. ortalarında Darwin’in doğal ayıklanma kuramının yayıldığı sıralarda canlı bir türün özelliklerinin kendisini izleyen döllere nasıl aktarabildiği sorunu yeni bir yoğunlukla ortaya çıkmıştı.

    Biyoloji bilginleri özellikle bitkibilimciler harcadıkları çabalara karşın bu sorunu aydınlatamıyorlardı. Daha sonraları genetiğin babası olarak kabul edilecek Mendel, aynı sorunla ilgili deneylere 1858’de başladı ve araştırmalarının ancak 8 yıl sonra sonuca ulaştırabildi. Başarısı, incelediği konuya elverişli olan yönteminden kaynaklandı. Mendel bir yandan farkların az ve son derece belirgin olduğu bitki çeşitlerini (dev yada cüce, düz yada kırışık bezelyeler) ayırmayı öte yandan aktarılan özelliklere göre sayısal ilişkileri araştırmada istatistiğin henüz yerleşmiş bir bilim dalı olmadığı bir dönemde istatistik yöntemini benimsemeyi bildi.

    Bezelyelerle yaptığı deneylerde bitkinin uzun boylu yada cüce, çiçeklerin ve yaprak koltuklarının renkli yada renksiz, tohumlarının sarı yada yeşil, düzgün yada buruşuk olması gibi karşıt özelliklerden birini kuşaklar boyu taşıyan saf soylar elde etmeyi başardı. Ardından bunları kendi aralarında çaprazladı. Sonuçta gözle görülür ölçüde belirgin olan bu iki seçenekli özelliklerin saf soylar ile melez döllerde temel kalıtım birimleri aracılığıyla ortaya çıktığını ve her özellik için bir çift genin bulunduğunu öne sürdü.

    Mendel tüm bunları basit istatistiklerle değerlendirdi. Bu Mendel yasaların temel ilkesi melez döllerin üreme hücrelerinde yarısı anadan yarısı babadan alınmış kalıtım birimlerinin bulunmasıdır.

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 12:10 ) değiştirilmiştir.
  3. #36
    Ebu Yusuf Yakup İshak El-Kindi ( 800 - 873)
    Ebu Yusuf Yakup İshak El-Kindi İS. 800 civarında Kufe'de doğdu. Babası Harun el-Reşit'in bir memuru idi. El-Kindi; el-Memun, el-Mutasım ve el-Mütevekkil'in bir çağdaşı idi ve büyük ölçüde Bağdat'ta yetişti. Mütevekkil tarafından resmi olarak bir hattat olarak görevlendirildi. Onun felsefi görüşlerinden dolayı, Mütevekkil ona sinirlendi ve bütün kitaplarına el koydu. Ancak, bunlar sonradan iade edildi. El-Mutamid'in hükümdarlığı esnasında 873'te öldü.

    El-Kindi, bir filozof, matematikçi, fizikçi, astronom, hekim, coğrafyacı ve hatta müzikte bir uzman idi. Onun bu alanların tamamına özgün katkılar yapmış olması şaşırtıcıdır. Eserlerinden dolayı, Arapların Filozofu olarak bilinir.

    Matematikte, sayı sistemi üzerine dört kitap yazmıştır ve modern aritmetiğin büyük bir bölümünün kuruluşunu hazırlamıştır. Arap sayılar sisteminin büyük ölçüde el-Harizmi tarafından geliştirilmiş olduğundan şüphe yoktur, ancak El-Kindi de bu konu üzerine zengin katkılarda bulunmuştur. Aynı zamanda, astronomi ile ilgili çalışmalarında yardım etmesi için küresel geometriye de katkıda bulunmuştur.

    Kimyada, baz metallerin değerli metallere dönüştürülebileceği fikrine karşı gelmiştir. Hüküm süren simya ile ilgili görüşlerin aksine, kimyasal reaksiyonların elementlerin transformasyonunu meydana getiremeyeceğinde ısrarlı olmuştu. Fizikte, geometrik optiğe zenign katkılarda bulunmuş ve bunun üzerine bir kitap yazmıştır. Bu kitap daha sonra Roger Bacon gibi ünlü bilim adamlarına rehberlik ve ilham sağlamıştır.

    Tıpta, başlıca katkısı, sistematik olarak o zaman bilinen tüm ilaçlara uygulanabilecek dozları belirleyen ilk kişi olması gerçeğini kapsamaktaydı. Bu, hekimler arasında reçete yazmada zorluklara neden olan dozaj üzerine hüküm süren çelişkili görüşleri çözmüştür.

    Onun zamanında müziğin bilimsel yönlerine ilişkin çok az şey bilinmektedir. Armoni üretmek için bir araya getirilen çeşitli notaların her birinin belirli bir perdeye sahip olduğuna dikkat çekmiştir. Bu yüzden, perdesi çok düşük veya çok yüksek olan notalar hoş değildir. Armoninin derecesi notaların frekansına bağlıdır, vb. Aynı zamanda bir ses çıkarıldığında, bunun havada kulak zarına çarpan dalgalar oluşturduğu gerçeğini ileri sürmüştür. Eseri perdenin belirlenmesi üzerine bir terkim usulünü içermekteydi.

    O, üretken bir yazardı: onun tarafından yazılan kitapların toplam sayısı 241 idi. Göze çarpanları, aşağıdaki gibi bölünmüştü: Astronomi 16, Aritmetik 11, Geometri 32, Tıp 22, Fizik 12, Felsefe 22, Mantık 9, Psikoloji 5, ve Müzik 7.

    Buna ilaveten, onun tarafından yazılmış çeşitli biyografiler, gelgitler, astronomi ile ilgili cihazlar, kayalar, değerli taşlar vb. ile ilgilidir. Aynı zamanda, Yunanca eserleri Arapça'ya çeviren ilk tercümanlardan biriydi, fakat bu gerçek onun sayısız özgün eserleri tarafından büyük ölçüde gölgelenmişti. Kitaplarının çoğunun artık mevcut olmaması büyük bir talihsizliktir, fakat mevcut olanlar onun oldukça yüksek alimlik standardını ve katkılarını ortaya koymaktadır. Latince'de Alkindus olarak bilinir ve çok sayıdaki kitabı Cremonalı Gherard tarafından Latince'ye çevrilmiştir. Orta çağ boyunca Latince'ye çevrilen kitapları Risale der Tanzim, İhtiyarat'ül-Ayyam, İlahiyat-e-Aristu, el-Mosika, Met-o-Cezr, ve Edviyeh Murakkaba idi.

    El-Kindi'nin bilim ve felsefenin gelişimine etkisi, dönemdeki bilimlerin uyanışında önemlidir. Orta Çağda, Cardano onu en büyük on iki dahiden biri olarak düşünmekteydi. Eserleri, gerçekten, yüzyıllar boyunca, başta fizik, matematik, tıp ve müzik olmak üzere çeşitli konuların ilerideki gelişimine öndelik etmiştir.

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 11:52 ) değiştirilmiştir.
  4. #37
    Oktay Sinanoğlu (1935 - .... )
    1935'te doğan Sinanoğlu, 1953’te Atatürk tarafından 1928 yılında kurulmuş TED Yenişehir Lisesini burslu olarak okudu ve birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya mühendisliği okumak üzere ABD'ye gitti. 1956’da ABD Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley Kimya Mühendisliği'ni birincilikle bitirdi.

    1957’de Massachusetts Institute of Technology ' yi ( MIT ) 8 ayda birincilikle bitirerek Yüksek kimya Mühendisi oldu. 1960’ta Yale Üniversitesinde "asistant professor" (yardımcı doçent ) olarak çalışmaya başladı.

    26 yaşında iken atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı ile "associate professor" (doçent) ve 50 yıldır çözülemeyen bir matematik kuramını bilim dünyasına kazandırdı ve "full professor" ( profesör ) ünvanını aldı. Bu ünvan ile modern üniversite tarihinin ve Yale Üniversitesi tarihinin en genç profesörü oldu.

    1964’te ODTÜ'ye danışman profesör oldu. Yale Üniversitesinde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı. Dünyada yeni kurulmaya başlayan Moleküler Biyoloji dalının ilk birkaç profesöründen biri oldu. (Watson ve Crick sarmal modelindeki dna sarmalının çözelti içinde o halde nasıl durduğunu keşfeden adam - solvofobik kuvvet ) Amerikan Ulusal bilimler akademisine Üye olarak seçildi. Buraya seçilen ilk ve tek Türk oldu.

    İki defa Nobel' e aday gösterildi. Defalarca Nobel Akademisinin isteği üzerine Nobel'e adaylar gösterdi. Dünyanın sayısız yerinde sayısız buluşları ve teoremleri ile ilgili sayısız konferans verdi.

    26 yaşından beri devam ettiği Yale Üniversitesinde Moleküler biyoloji ve kimya olmak üzere iki kürsüde profesör ve son 7 senedir görev yaptığı Yıldız Teknik Üniversitesinde ise Kimya dalında olmak üzere bir kürsüde Profesör olarak görevini sürdürüyor.

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 11:45 ) değiştirilmiştir.
  5. #38
    El-Biruni (973 - 1051)
    Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebep olan zekâ harikası bilgin 973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Muhammed'dir. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaşta araştırmacı bir ruha sahipti. Birçok kOnuyu öğrenmek için çılgınca hırs gösteriyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hârizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrûnî'nin en iyi bir eğitim alması için her imkânı sağladı.

    Bu arada İbni Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi. Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sönmeyen azmiyle birleşince 17 yaşında eser vermeye başladı. Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı ve Kâs'ı terketmek zorunda kaldı. Ancak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ünlü bilgin Ebü'lVefâ ile buluşup rasat çalışmaları yaptı. Daha sonra hükümdar Ebü'lAbbas, sarayında Bîrûnî'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlendirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi, bilginimizin de devlet başkanları yanındaki yüksek itibarının belgesiydi.

    Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya götürdü. Zira onun yanında da itibarı çok yüksekti. "Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. Bu yüzden tedbirli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî'yi Hazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti .O da orada Hint dil ve kültürünü bütünüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sürede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağlanan siyasî ve ilmî araştırmalarına devam etti. Bir devre adını veren, çağını aşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sultan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Kanunu Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'ye bir fil yükü gümüş para vermişse de o, bu hediyeyi almadı.

    Son eseri olan Kitabü's Saydele fi't Tıb'bı yazdığında 80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıyla yâd edilen yalnız İslâm âleminin değil, tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu.

    Bîrûnî, "Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu kalbi tefekkürden dûr olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunanca ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında çalışmalar yaptı, eserler verdi.

    Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi, Allah'ın kevnî âyetlerini anlamak, kâinatın yapı ve düzeninden Allah'a ulaşmak, Onu yüceltmek gâyesine yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasını amaçlardı. Kurân'ın belâğat ve i'cazına olan hayranlığını her vesileyle dile getirdi. İlmî kaynaklara dayanma, deney ve tecrübeyle ispat etme şartını ilk defa o ileri sürdü.

    İbni Sinâ'yla yaptığı karşılıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yorumları, günümüzde yazılmış gibi tazeliğini halen korumaktadır. Tahkîk ve Kanûnı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünkü ilmî seviyeye tâ o günden, ulaştıgı açıkça görülür. Bu eser astronomi alanında zengin ve ciddî bir araştırma âbidesi olarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dine hizmetten mutluluk duymaktadır.

    Gazne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesi ve kıblenin tayini için geliştirdiği matematik yöntemi dolayısıyla kıyamet günü Rabb'inden sevap ummaktadır. Ayın, güneşin ve dünyanın hareketleri, güneş tutulması anında ulaşan hadiseler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı rasatlarda, çağdaş tespitlere uygun neticeler elde etti. Bu çalışmalarıyla yer ölçüsü ilminin temellerini sekiz asır önce attı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapını ölçmeyi başardı. Dünyanın çapının ölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz matematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır. Avrupa'da buna BÎRÛNI KURALI denmektedir.

    Newton ve Fransız Piscard yaptıkları hesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu ölçüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl önce Pakistan'da bulmuştu. O çağda Batılılardan ne kadar da ilerideymişiz.

    Biruni, hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir.

    Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlığından söz etmiş, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti. Christof Coloumb'dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlığından ilk defa sözeden O'dur.

    Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu, yerçekimin varlığını Newton'dan asırlarca önce ortaya koydu. Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirdi.

    Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğildi. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mahmud, Sebüktekin ve Harzem'in tarihlerini yazdı. Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusuna eğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı bir ilim haline gelebilen Mukayeseli Dinler Tarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî'ye çok şey borçludur.

    Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulup kalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat olaylarından sözederken, onlardaki hikmetin sahibini gösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıp kalmadı.

    Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve "Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah'a tövbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah'tan yardım dilerim. Bâtıl şeylerden korunmak için de Allah'tan hidayet isterim. İyilik O'nun elindedir!" demiştir.

    Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrûnî'ye Armağan adıyla bilginimize tahsis etti. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî'yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, "1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayan evrensel dehâ Bîrûnî; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog, Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist" diye yazılarak tanıtıldı.

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 11:44 ) değiştirilmiştir.
  6. #39
    Richard Philip Feynman
    20.yy'ın fizikçi filozofu. Fizikçilerin fizikçisi. Çok parlak bir deha. Kendi kendisiyle,otorite geçinenlerle gırgır geçen bir özgür kafa. Richard Feynman, 11 Mayıs 1918'de Queens, New York'ta doğdu. Daha 15 yaşındayken diferansiyel hesabı öğrendi. . 1936'da, MIT'ye girdi ve fizik eğitimi aldı. 1939'da Princeton'a gitti. Doktorasını 1942'de John Arhibald Wheleer nezaretinde çalıştığı Princeton Üniversitesi'nden aldı. 1942'de, daha 24 yaşında iken Los Alamos'taki Manhattan Projesi'nde önemli bir rol oynadı. Hans Bethe'nin altında grup lideri oldu. Uranyumun patlaması içen gerekli kritik kütleyi hesapladı.

    Feynman,Nobel Fizik Ödülünü, kuantum elektrodinamiği kuramıyla başarıyla çözdğü problemler için aldı. Sıvı helyumda süper akışkanlık olayını dikkate alan bir matemaiksel kuram da yarattı. Ondan sonra Murral Gell-Man ile beta bozunması gibi zayıf etkileşimler analında çalıştı. Daha sonraki yıllarda,yüksek enerjili proton çarpışması yöntemlerinin parton modelini öne sürerek kuark kuramının gelişmesinde anahtar rol oynadı. Feynman fiziksel hesaplamalara ilişkin yeni temel teknikler ve notasyonlar getirdi,aynı anda her yerde hazır ve nazır Feynman diyagramlarını geliştirdi. Bu diyagramlar parçacık etkileşimlerini gösteriyordu.

    1918’de Brooklyn’de doğdu. Doktorsanı John Wheeler’in danışmanlığı altında 1942’de Princeton’da tamamladı. Gençliğine karşın, İkinci Dünya savaşı sırasında Los Alamos’taki Manhattan Projesinde önemli rol oynadı. Canlı kişiliği ve şakalarıyla sıradışı ama vazgeçilemez bir fizikçi olarak bu projede rol oynadı.Sonra Cornell’de California Teknoloji Enstitüsünde ders verdi. 1965’te kuantum elektrodinamiğindeki çalışmaları için Sin-Itero Tomanaga ve Julian Schwinger ile birlikte Nobel Fizik Ödülünü aldı. O,doğaya karşı sınırsız bir ilgi duyuyordu.Bu ilgisi yalnızca bilimsel başarılarını tetiklemekle kalmadı;onu Maya hiyerogliflerini çözmek gibi şaşırtıcı başarılara götürdü.

    Feynman'ın binlerce bilimsel ve eğitsel başarısının sergilenmesi insanın ruhunu yeterince yakalayamaz. Sadece teknik yayınlarının çoğunun herhangi bir okuyucusu olarak bile, Feynman'ın canlı ve çok yanlı kişiliğinin bütün yapıtında ışıldadığı bilinir. Fizikçi varlığı bir yana,o çeşitle zamanlarda bir radyo tamircisi, bir kilit açıcı, sanatçı,dansça,bongo çalıcısı ve hatta Maya hiyeroglifleri çözücüsüydü. Dünyası hakkında sürekli meraklı,örnek bir deneyimciydi.1950'lerde, Cal Tech'e gitti.. 1965'te, Julian Schwinger ve Shinichiro Tomonaga ile birlikte Nobel Fizik Ödülüne layık görüldü;konuları kuantum elektrodinamiği idi. )15 Şubat 1988'de kanserden öldü.Caltech'teki öğrencileri basit bir pankartla duygularını dile getirdiler: "Seni seviyoruz Dick".

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 11:43 ) değiştirilmiştir.
  7. #40
    Râzî (864 - 925)
    Tam adı Ebu Bekir Muhammed İbn Zekeriya El Râzî'dir. Râzî 864 yılında İran'ın Ray şehrinde doğdu. Yerleşik inançları sorgulayan felsefî düşünceleriyle tanınmış olan Râzî (öl. 925), bilimle de ilgilenmiş ve kimya ve tıp gibi alanlarda yapmış olduğu çalışmalarla bilim tarihinde seçkin bir yer edinmiştir.

    Kimya biliminde Câbir'in açmış olduğu yoldan giderek yapısal dönüşüm kuramını benimsemiştir; ancak Câbir gibi Aristotelesçi değildir; maddenin oluşumunu dört unsurun birleşmesiyle değil, atomların birleşmesiyle açıklama eğilimindedir. Câbir gibi, bir dizi deney yaparak saf elementi elde etmeye çalışmış ve bu işlemin, maddenin erimesi, çözülmesi, parçalanması, ortaya çıkan parçaların farklı parçalarla birleşmesi ve oluşan ürünün çökelmesi gibi 5 ayrı süreçten geçtiğini belirtmiştir.

    Çalışmaları sırasında yeni kimyevî maddeler, yeni yöntemler ve yeni aletler geliştiren Râzî'nin en önemli başarılarından birisi, farklı organik maddeleri damıtmak suretiyle çeşitli yağlar, tuzlar ve boyalar elde etmiş olmasıdır; ayrıca, demir gibi zor eriyen metallerin ergitme işlemleri ile ilgili araştırmalar da yapmıştır.

    Razi'nin kimya alanındaki çalışmalarının yanı sıra, tıp alanındaki çalışmaları da çok önemlidir. Rey'deki bir hastanede doktor olarak görev yapmıştır. Bilimsel bir tutum sergileyerek yerleşik otoriteleri önemsememiş, daha çok kendi gözlem ve deneylerine öncelik tanımıştır. Kendisine daha çok Hippokrates'i örnek alan Râzî, Hippokrates gibi, iyi bir klinisyendir; hastalarını tedavi süresince dikkatle gözlemiş ve teşhis ve tedavisini bu gözlemler sırasında elde etmiş olduğu bilgiler ışığında yönlendirmiştir. Teşhis sırasında özellikle nabız, idrar, yüz rengi ve terleme gibi gibi göstergeleri göz önünde bulundurmuştur.

    Râzî ilk defa Ortadoğu ülkelerinin çoğunda yaygın olarak görülen çocuk hastalıklarından çiçek ve kızamığın tanılarını vermiş ve bunlar arasındaki farkları belirlemiştir.

    Râzî'nin hastalıklara ilişkin incelemelerini içeren küçük boyutlu yapıtlarının yanı sıra, Hâvî (Bütün Bilgiler) adlı kapsamlı bir yapıtı daha vardır. Burada, baştan ayağa doğru bütün beden hastalıklarını sıralayarak, bunlara ilişkin derleyebildiği bütün bilgileri sunmuştur. Yapıtın en önemli yönlerinden birisi, daha önce yaşamış olan hekimlerin görüşlerini de içermesidir; bu nedenle, tıp bilgisinin gelişim sürecini araştıran tarihçiler için bulunmaz bir kaynak niteliğindedir.

    Bu yapıttan edinmiş olduğumuz izlenime göre, Râzî hastalıkların tedavisinde, ilaçla tedavi yöntemini tercih etmiştir. Böbrek taşlarının ve mesane taşlarının çıkarılması gibi, genellikle cerrâhî müdâhalenin beklendiği durumlarda bile, ilaçla tedaviyi yeğlediği görülmektedir; hatta bu konu ile ilgili olarak kaleme almış olduğu müstakil bir eserde de aynı şekilde ilaçla tedavi öngörülmüştür.
    996 - Bilim Adamlarının Hayatı
    Râzî (864 - 925)

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 11:42 ) değiştirilmiştir.
  8. #41
    James Clerk Maxwell (1831-1879)
    Avukat olan babası Edinburg'un tanınmış bir ailesinden geliyordu.Annesini 8 yaşındayken yitiren James, kent yaşamından uzakta geçen çocukluk yıllarından sonra 1841-47 arasında Edinburg Akademisi'nde okudu. Ilk bilimsel makalesini henüz 14 yaşındayken yayımladı. 1847'de Edinburg Universitesi'ne giren Maxwel burada okurken iki bilimsel makale daha yayımladı.

    1850'de Cambridge Universite'sine geçti. Ve Universiteye bağlı Trinity College'dan matemetik dalında sınıf ikincisi olarak lisans diploması aldı. Cambridge'de okurken yayımladığı bir makalede esneklik kuramının aksiyomatik temellerini oluşturdu; geometrik optik alanındaki bir makalesiyle de ileride balık gözü merceğin bulunmasına yol açacak ilkeleri ortaya koydu.

    1855'te Trinity College'da öğretim üyesi olan Maxwell, babasının sağlığının bozulması üzerine Iskoçya'ya döndü. Ertesi yıl Aberdeen'deki Marischal College' da doğa felsefesi profesörü oldu.

    1860'ta Marischal College ile gene Aberrdeen'deki King's College'in birleştirilerek Abeerdeen Universite'sine dönüştürülmesi sırasında kadrosuzluk nedeniyle görevinden ayrılmak zorunda kalan Maxwell, Edinburg Universitesi'ne başvurdu. Bu başvurudan sonuç alamayınca Londra'daki King's College'da doğa felsefesi profesörlğünü kabul ederek Iskoçya'dan ayrıldı. Bu görevde kaldığı beş yıl Maxwel'in en vermli dönemini oluşturdu. Elektromagnetizma konusunda iki makale yayımladı. Uyugulamalı bir konferansta renkli fotoğraf konusundaki bulgularını açıkladı. Elektromagnetik ve elektrostatik birimler arasındaki oranı ölçerek bu oranın, geliştirdiği elektromagnetizma kuramının öngörüsüne uygun olarak,ışık hızına eşit olduğunu gösterdi.

    1861'de Royal Society'nin üyeliğne seçildi. Blimsel araştırmaya daha çok zaman ayırabilmek amacıyla Kıng's College'daki görevinden ayrılarak Iskoçya'daki malikhanesine çekilen Maxwell altı yıl boyunca elektromagnetizma kuramı üzerindeki ünlü yapıtını hazırladı. Maxwell o güne değin bulunmuş olan elektrik ve magnetizma yasalarını sistemli bir bütünlük içinde matematiksel bir yapıya kavuşturmuş, değişken elektrik ve magnetik alanların birbirlerinden ayrı olarak var olamayacağını göstermiş, ışığında bir elektromagnetik dalga olduğunu belirleyerek elektrik, magnetizma ve optiği tek bir temele oturtmuştur.

    Tüm elektriksel ve magnetik olayları ve bunlar arasındaki ilşkiyi günümüzde Maxwell denklemleri olarak bilinen ve dört yalın denklemden oluşan, bir denklem takımıyla ortaya koyan Maxwell, Faraday indükleme yasasını incelerken dielektrik ortamda bir yer değiştirme akımının var olması gerektiği sonucuna varmıştı. Maxwell böylece ışığında bir eletromagnetik dalga olduğunu öngörmüştü. Maxwell'in varlığını öngördüğü eletromagnetik dalgalar, onun ölümünden sekiz yıl sonra Heinrich Hertz tarfından laboratuvar koşullarında elde edilmişti.

    Maxwell, fiziğin başka alanlarında da önemli katkılar da bulundu. 1852'de Adams Ödülü'nü almasına yol açan 68 sayfalık bir incelemesinde , Satürn halkalarının sayısız küçük parçacıktan oluşması gerektiğini tümüyle kuramsal hesaplarla ortaya koydu. Maxwell'in vardığı bu sonuç 1980'de Voyager I ve 1981'de Voyager II uzay araçları tarafından doğrulandı. Maxwell'in gazların kinetik kuramı üzerindeki çalışmaları, fiziğe en önemli katkılarından birini oluşturur.

    Gazların her doğrultuda ve her hızda devinebilen, birbirleriyle ve gazın içinde bulunduğu kabın çeperiyle çarpışmaları, tam esnek olan moleküllerden oluştuğu varsayımından yola çıkan Maxwell, olasılık ve istatistik yöntemlerini kullanarak bir gazdaki moleküllerin hız dağılımını saptama sorununu 1860' da çözdü.

    Yaşamı boyunca unvan ve ödül almamış olan Maxwell, kısa bir hastalık sonucunda öldü ve Iskoçya'da bulunan Parton köyündeki kilise bahçesinde toprağa verildi.

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 11:41 ) değiştirilmiştir.
  9. #42
    BİRUNİ (973 - 1051)
    Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebep olan zekâ harikası bilgin 973 yılında Harizm ‘in merkezi Kâs’ ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Muhammed’ dir. Bîrûnî, "Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu kalbi tefekkürden dûr olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunanca ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında çalışmalar yaptı, eserler verdi.

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 11:39 ) değiştirilmiştir.
  10. #43
    Pierre Simon (1746-1827)
    Fransız matematikçi , Kant-ın fikirlerinden habersiz olarak güneş sisteminin oluşum teorisini kurdu. Gezegenler arasındaki gravitasyonel etkilerin yörüngelerini etkilemeyeceğini ve sistemin stabil olduğunu gösterdi.İhtimaller teorisini sağlam temel üzerine oturttu.Gezegenlerin yörüngelerinin eliptiklikleri ve uzaklıkları üzerine iki teoremi ispat etti.Çalıştıkları konularda Newton -dan sonra ikinci kabul edildi.

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 11:39 ) değiştirilmiştir.
  11. #44
    Blaise Pascal (1623 - 1662)
    Pascal (1623-1662) küçük yaşta kendini gösteren bir deha örneğidir. Henüz 12 yaşında iken, hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlayarak, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kendi kendisine buldu. Çünkü avukat olan ve matematik ile çok ilgilenen babası, onun Latince ve Yunanca'yı iyice öğrenmeden matematiğe yönelmesini istemediğinden, bütün matematik kitaplarını saklayarak, Pascal'ın bu konu ile ilgilenmesini yasaklamıştı.

    Pascal çocukluğunda "geometri neyi inceler?" sorusunu babasına sormuş, o da "doğru biçimde şekiller çizmeyi ve şekillerin kısımları arasındaki ilişkileri inceler" demişti. İşte bu cevaba dayanarak gizli gizli geometri teoremleri kurmaya ve kanıtlamaya başladı. Sonunda babası onun yeteneğini anladı ve ona Eukleides'in Elementler'ini ve Apollonius'un Konikler'ini verdi.

    Dil derslerinden arta kalan boş zamanını bu kitapları okuyarak değerlendiren Pascal, 16 yaşında konikler üzerine bir eser yazdı. Bu eserin mükemmelliği karşısında, Descartes bunun Pascal kadar genç bir kimsenin eseri olduğuna inanmakta çok güçlük çekmişti. 19 yaşında, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etti.

    Pascal yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli ve orijinal idi. 23 yaşında, Torriçelli'nin (1608-1647) atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki civa sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, civa sütununu hava basıncının tuttuğunu, yoksa Aristotelesçilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını göstermiştir. Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında katsayıları vermiştir. "Pascal Üçgeni"nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamıştır. Sağlığı çok bozuktu ve 39 yaşında iken Paris'de öldü.

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 11:37 ) değiştirilmiştir.