Bilim Adamlarının Hayatı - Sayfa 3

 Bilim Adamlarının Hayatı - Sayfa 3


  Okunma: 257133 - Yorum: 46
  1. #23
    Thales

    Bu okulun ilk temsilcisi olan Thales M.Ö. 624 yılında doğmuş ve M.Ö. 548 yılında ölmüştür. Varlıklı bir tacirdi. Yunanlı yedi bilgeden birisi olarak kabul edilmekteydi. Thales ile ilgili şu hikaye kayıtlara geçmiştir. Lidyalılarla Persler arasında uzun süren bir savaş sırasında, 28 Mayıs 585 tarihinde, Güneş'in tutulacağını önceden bildirmiş ve bu olaydan çok etkilenen iki kral derhal bu savaşa son vermişlerdir. Bu hikaye, ilk bakışta inanılmaz gibi görünmekteyse de, şu noktayı göz ardı etmemek gerekir: Babilliler, Güneş tutulmasını önceden bildirme olanağını veren Saros Periyodu'nu biliyorlardı. Söylendiğine göre, Thales Mısır'a gittiğinde bunu öğrenmişti. Ayrıca Mısır'da 603 yılındaki Güneş tutulmasını ya bizzat görmüş ya da Mısırlılardan işitmişti. 18 yıl 11 gün sonra, başka bir tutulmanın daha olacağı hesaplanabilirdi ve bu tutulma da 585 yılına rastlıyordu.

    İlk Yunan matematikçisi Thales'tir. Proklos, Thales'e ilişin olarak şunları söyler :

    "İlk önce Mısır'a gitti ve bu çalışmaları (geometriyi) Yunanlılara tanıttı. Bizzat kendisi, pek çok temel önerme keşfetti; diğer prensiplerin ışığı altında, onları kendisinden sonra gelenlere öğretti. Onun yöntemi daha genel (daha kuramsal ve daha bilimsel), diğerlerinin yöntemleri ise daha emprikti."

    Thales'le birlikte geometri ilk defa dedüktif (yani tümdengelimsel) bir bilim dalı haline geldi. Buna ilişkin olarak Plutarkos, Yedi Bilge adlı yapıtında şunları söyler :

    "Görünen şudur ki Thales, aklıyla pratik yararın ötesine geçip, akıl yürütmeye girişenlerden birisidir. Geri kalanlar aklın ününü, politikada arayanlardır."

    Thales'in bir piramidin yüksekliğini nasıl ölçmüş olduğuna ilişkin söylentiler çok değişiktir. Bunlardan en yalını Aristoteles'in bir öğrencisi olan Hieronymus'a aittir. Onun açıklamaları, Diogenes Laertius tarafından şöyle anlatılır :

    "Hieronymus, Thales kendi gölgesinin, kendi boyuna eşit olduğu anda, piramidin gölgesini ölçerek yüksekliğini bulmuştur demektedir."

    Bu yaklaşımıyla, Thales bir cismin gölgesinin, kendi boyuna eşit olduğu bir anda, diğer bütün cisimlerin gölgelerinin de, kendi boylarına eşit olacağı sonucuna ulaşmış oluyordu. Thales'in kullandığı bu yöntem, Mısırlıların kullandıkları se get hesabından başka bir şey değildir. Bu yöntem 57 numaralı Ahmes papirüsünde açıklanmıştır.

    Thales, bir geminin kıyıdan ne kadar uzak olduğunun ölçülmesi ile de ilgilenmiştir. Bu ölçümü, iki dik üçgenin kenarları arasındaki orantıdan yararlanarak yapmıştır. B, şekildeki (şekil 4) kulenin tabanı, C ise gemi olsun. Bir kimse kulenin tepesinde, elinde birbirini dik açıyla kesen bir araç bulundursun. Onun bir kenarı olan AD, Yer'e dik bir konumda bulunsun. AE kenarı ise gemi yönünde olsun. Sonra öyle bir gözlem noktası saptansın ki, bu noktadan C gemisi görülebilsin. AC doğrusu, E noktasında, aracın yatay kolunu keser. AD = 1, DE = m ve BD = h denilecek olursa, BC doğrusu, yani geminin karaya olan uzaklığı, BC = (h * 1) . m / 1 olur.

    (Thales teoremi uygulanarak BCE=ADB, BC = (AD / DB). DE elde edilir.)



    Aşağıdaki geometrik öneriler ona atfedilmektedir :
    1. Yarıçap, daireyi iki eşit parçaya böler.
    2. İkizkenar bir üçgenin tabanına komşu olan açılar eşittir.
    3. İki doğru kesiştiğinde karşıt açılar eşittir.
    4. Yarım daireyi gören açılar diktir.
    5. İkişer açısı ve birer kenarları eşit olan üçgenler birbirlerine eşittir.

    Thales, eşit açı yerine benzer açı deyimini kullanmaktadır; bundan da açıyı nicel bir büyüklük olarak değil, bir şekil olarak düşündüğü sonucu çıkmaktadır.

    Bunların kanıtlamalarını yapabiliyor muydu? Eşit oldukları sonucuna nasıl ulaşmıştı? Bu soruların yanıtını bulmak olanaksızdır. Ancak tarihte geometrik önerilerin gerekliliğine inanan ilk kişi Thales'tir.

    Thales aynı zamanda astronomiyle de ilgilenmiş ve tarih kitaplarına ilk Yunan astronomu olarak geçmiştir. Gökyüzündeki yıldızları gözlemlerken bir kuyuya düştüğünü herkes bilir. 28 Mayıs 585 yılında gerçekleşen Güneş tutulmasını daha önceden tahmin etmiş olmasına rağmen, Yer'in bir disk biçiminde olduğunu düşündüğünden, Ay ve Güneş tutulmalarının nedenlerini bilmesi olanaksızdı.

    Mısırlılardan yılın 365 gün olduğunu öğrenmişti. Kuzey yönünün bulunmasında Küçük Ayı'nın kullanılabileceğini biliyordu ve Yunan gemicilerine Küçük Ayı takım yıldızını gözlemleyerek seyahat etmelerini önermişti. Nitekim denizci bir millet olan Fenikeliler de Büyük Ayı'yı kullanıyorlardı.

    Thales her şeyin aslının su olduğunu söylüyordu; su, katı, sıvı ve gaz olmak üzere üç durumda bulunabilirdi. Suyun olmadığı yerde hayatın da olmayışı, bu maddenin aslî oluşunun en güçlü kanıtlarından biriydi. Thales, bu görüşleri ve Homeros'un hikayelerini bir yana bırakan gözlemsel düşünceleri nedeniyle bilimin doğuşunda önemli bir rol oynamıştır.

    Aristoteles'e göre, Thales, mıknatısın demir tozlarını çekmesi nedeniyle canlı olduğuna inanıyordu. Nasıl bir yorum getirirse getirsin, mıknatıstan söz eden ilk kişi de Thales'ti.

  2. #24
    Sokrates

    Bütün insanlık tarihinin en saygın kişilerinden birisi olarak tanınan Sokrates de aslında bir sofisttir. Atina'da doğmuş (M.Ö. 470) ve iyi bir eğitim görmüştür. Babası, onu kendi mesleğinde, yani bir heykeltıraş olarak yetiştirmek istediği halde, Sokrates felsefeye ilgi duymuştur. Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartışmaların yapıldığı bir ortam içinde böyle bir istek gayet doğaldı. Sokrates, aritmetik, geometri, astronomi ve politikaya ilişkin yeterli düzeyde bilgiye sahipti. Çok basit bir yaşam sürmüştü. Her ne kadar görüşlerinin çok etkili olduğu kabul edilmişse de, hiçbir yapıt kaleme almamıştır. Onu iki öğrencisi, Platon ve Ksenofanes'in yazdıklarından tanımaktayız.

    Sokrates diğer sofistlerden çok farklıydı. Düzenli bir öğretim yapmıyor ve öğrencilerinden ücret almıyordu. "Kendini bil!" ilkesi doğrultusunda, düşünürlerin bakışlarını evrenden insana çevirmişti. Evreni anlamlandırmadan önce kendimizi anlamlandıralım; "Biz kimiz?" bu sorunun yanıtını verelim diyordu. Bu nedenle, yalnızca bir tarlayı ölçebilecek düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik problemleriyle uğraşmanın yararsız olduğuna işaret ediyordu. Ona göre, insanlara, pratik ahlak kurallarını öğretmek daha isabetli olacaktı. Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamalı bilim tartışmasını da açmış oluyordu.

    Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamları belirlenmemiş kavramların ve terimlerin kullanılmasının sakıncalarına temas etmiştir. Her çeşit bilgide, kavramların ve terimlerin açık ve seçik bir biçimde tanımlamalarının yapılması gerektiğini savunmuş olması, dolaylı yoldan da olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkıda bulunmuştur.

  3. #25
    Louis Pasteur

    Yapay Aşının Hazırlanması

    Louis Pasteur 1822’de Fransa’nın Jura bölgesinde Dole’de dünyaya geldi. Babası Napolyon’un taarruz birliklerinde hizmet ettikten sonra dericilik işine girdi. Pasteur babasının bir tabakhane kiraladığı Arebeis’te büyüdu, eğitiminin büyük bölümünü Arebeis kolejinde sıradan bir öğrenci olarak sürdürdü. Şöhret tutkusu vardı; ama bunu çok çalışarak elde etti. Yüksek eğitimini sürdürmek için Paris’e gitti. Ne var ki güçlükle bir okula girdi. Lisansını Bescançon’da aldı ve sonunda Ecole Normale’a girdi. 1846’da bitirme sınavını geçerek lS47’de doktorasını aldı. Bu sınavlarda gösterdiği yüksek başarıyla Ecole’de laboratuvar as is tanı oldu.

    Pasteur’un ilk çalışmaları bazı kristal yapıların optik etkinliği üzerineydi. Kimi kristal yapıların polarize ışığın düzlemini sağa veya sola döndürme yeteneği vardı. Pasteur, bu gücün kristallerin asimetrik geometrisinden geldiğini deneyselolarak gösterdi. Kristal yapısının moleküler asimetrinin bir gereği olduğunu düşündü.





    1848’de Strazburg’a yardımcı profesör olarak atandı. 1849’da Strazburg Akademisi rektörünün kız kardeşi Marie Laveur’la evlendi. Pasteur çiftinin beş çocuğu oldu; ama bunlardan üçü çocuk yaştayken öldü. Daha sonra, kristalografi çalışmalarından dolayı uluslararası çapta ün kazandı.

    Kimyanın biyolojiye uygulanmasıyla ilgileniyordu. Bu da bir ölçüde onun, asimetri ile yaşamın ilintili olduğuna inanmasından kaynaklanıyordu. 1854’te Lille’ye gitti. O günlerde mayalanm~ mekanizmasına karşı ilgisi gelişmeye başladı. Her türlü mayalanma işleminin özünde bir mayanın olması gerektiği düşüncesinden hareket ederek, genel bir tohum kuramına ulaştı. 1857’de Paris’e, girmek için onca güçlük çektiği Eeole Normale’e bilimsel çalışmalar yöneticisi olarak döndü.

    Pasteur Paris’e varır varmaz bilimsel araştırmaları destekleyen kişilere başvurdu. Louis Napoleon (Napoleon III) ve İmparatoriçe’nin yakın çevresindeki kişiler arasına girdi. İmparator ve İmparatoriçenin tahtan indirilmesine karşı çıktı. 1860’ların başlarında Pasteur kendisini çeşitli tartışmalar arasında buldu. Kendiliğinden alevlenen bu tartışmalarda şu soruya yanıt aranıyordu: “Canlı biçimler, cansız maddelerden türeyebilir mi?” Örnekleri açıkça görülen bu olgunun, havada taşınan sporlardan kaynaklandığını göstermek için mayalanmayla ilgili bilgilerine başvurdu.

    Maya tohumları üzerine çalışma teknikleri, aynı zamanda hastalıkların nedenleri üzerine çalışmaya da uygulanabilirdi. İpek böcekçiliği endüstrisine zarar veren salgın hastalık üzerinde çalışmaya yöneldi.
    1868’de sol tarafına inme indi. Bu durumda çalışmalarını sürdürebilmek için büyük bir yardımcılar ordusunu işe almak zorunda kaldı.




    Hastalıklar üzerine çalışmak, mayalanma tohumu kuramından hareketle hastalık mikro bu kuramını oluşturmak, Pasteur’un son çabalarıydı. 1870 Fransa-Prusya savaşı ve Komün döneminde Paris dışında kaldı. Şarap mayalama işlemi üzerine çalıştı. Paris’e dönüşünde insan ve hayvan hastalıklarının önlenmesine ve tedavisine ilgisi giderek arttı. 1874’de aktif öğretmenlikten çekildikten sonra dikkatini sıkça karşılaşılan bir soruna, şarbon hastalığına yöneltti. Kuduz gibi daha öldürücü hastalıklarla ilgili alt çalışmalarında ise, araştırmanın gerektirdiği diri-açımlamaktan (vivisection) iğrendiğinden, giderek daha çok asistanın yardımına ihtiyaç duydu.

    1886’da kalp krizi geçirdikten sonra sağlığı gittikçe kötüleşti. 1887’de bir ~riz daha geçirdi. En son, 1895 yılında geçirdiği bir beyin kanamasından sonra bir daha iyileşemedi ve bu dünyadan ayrıldı.

    Pasteur’den önce hastalık kuramı
    1626’da J. B. van Helmont, hastalıkların yabancı varlıkların bedeni istila etmesinin bir sonucu olarak düşünmüştü. İstilacılar bir kez yerleşmeye görsün, bölgenin her şeyini kendi çıkarları için sömürüyorlardı. Kurban, istilacıların bıraktıkları zehirli artıklardan ötürü yaşamsal işlevlerini yerine getiremiyordu. Özünde bu kuram çağdaş yaklaşımın öncülüdür. Ama Helmont’un düşüncesi, 200 yıldan fazla bir zaman boyunca rakip kuramlarla, hastalıkları hastalanan organların kusurlu işleyişine bağlayan kuramlarla, bir anlamda bedenin kendi kendini zehirlemesine bağlayan kuramlarla yan yana yürüdü. Bazı durumlarda dışsal nedenler akla gelmişti. Ne var ki, bunlar genellikle yabancı ve düşman organizmalardan çıkan çok zehirli hava (mal’arie) gibi şeylerdi.

    Kötü kokuların neden olduğu hastalıklar kuramı ışığında, 19. yüzyılın başlarında zaman zaman mıntıka temizliği yapıldı. Bunun dışında başarılı tek önleyici tedavi Edward Jenner’in geliştirdiği çiçek aşısıydı. Jenner çiçek hastalığının ineklerde ve insanlarda benzer. etkileri olduğunu gördü. Yalnız tek farkla, inekte çiçek hastalığı, latince ‘variola vaccinae’ (vaeca, yani inekten), insanların çiçek hastalığından daha hafif seyrediyordu.

    19. yüzyılın ortalarında hastalıklar ile mikro organizmalar arasında ilişki kurmak için yeterince delil vardı. Schwann ve diğerleri hasta insan ve hayvanlardan alınan çeşitli sıvılar üzerindeki mikroskobik incelemeler sayesinde, hastalarda görülen ama sağlıklı olanlarda görülemeyen özel mikrop biçimlerinin varlığını göstermişlerdi. Ancak eski düşüncenin savunucuları, bu mikropların bedenin kusurlu çalışması yüzünden oluşan düzensiz ortamın bir yan etkisi olduğunu söyleyerek itiraz ettiler.

    Çağdaş hastalık bilgisine sıçramak için üç adım daha atılması gerekliydi. Öncelikle hastalıkların mikroorganizmaların saldırısı yüzünden ortaya çıktığı gösterilmeliydi.

    Bu adımın başarıya ulaşması için mikroorganizmaların kendiliğinden ürediği düşüncesinin terk edilmesi gerekiyordu. Üçüncü adımda Edward Jenner’in aşılama kuramını açığa kavuşturması ve genelleştirilmesi gerekiyordu. Bu adımların her birinde Pasteur’ün büyük yardımı oldu. Bu bölümde onun katkılarından yalnız biri, aşı üretim yönteminin bulunuşu ayrıntılarıyla anlatılacaktır.

    Pasteur mayalanma.işlemini çözmek için büyük zaman ve emek harcamış, mayalanmayı gerçekleştiren canlı organizmaların varlığına dikkat çekmişti.
    Mayalanma gerçekte her mayanın içindeki belirli organizmaların yaşam süreçlerinden başka birşey değildi.

    Sonuçta Pasteur mayalanmanın tohum kuramını oluşturdu. Mayalanma işleminin kendiliğinden başla yamayacağı düşüncesinden hareketle, hastalıklara ilişkin mikrop kuramına ulaşmak zor değildi.


    Gerçekten Lister de, kendi açısından yaraların çürümesini bir tür mayalanma olarak değerlendirmektedir. Lister’in antiseptik olarak karbolik asit kullanması, doğrudan doğruya bu düşüncenin bir uygulaması sayılır. Yine Lister, Pasteur tarafından yapılan bir maya tanımı ile kendisinin hasta hayvanların kanında bulduğu çubuk biçimli basiller arasında benzerlik kurmuştu.

    Davaine işte bu benzerlikten esinlenerek şarbon hastalığı ile ilgili araştırmalara girişmişti.
    Artık bize yabancı gelen 19. yüzyıl ortalarındaki terminolojiyle işin içinden çıkabilmek için, mikrobik ve virüslü hastalıklar arasında o günlerde henüz yapılan ayrıma dönmek gerekiyor. Hastalıkların ortaya çıkmasında mikropların rolü olduğuna inananlar, mikrop barındıran hastalıklar ile diğerleri arasında bir ayrım yapmalıdır. Mikrop barındırmayan hastalıklardan, bazı zehirler veya “virüs”ler sorumludur. Ayrıca, su çiçeği gibi virüse bağlı hastalıklar bağışıklık sistemini uyarıyordu. Böylece hastalığı bir kez atlatan, aynı hastalığa yeniden yakalanmıyordu. Kısa zamanda “virüs” terimi, mikroplar da içinde olmak üzere, hastalık yapan her türlü unsuru kapsayacak biçimde genelleştirildi.

    Pasteur’ün araştırmalarını anlayabilmek için, şaşırtıcı bir olguya daha değinmeliyiz. Tıp adamları nedeni ne olursa ol sun, bir hastalıkta virüslerin hastalığa yol açma yeteneğinin
    (virülans) her zaman aynı olmadığını bilirler. Salgınlar gelmiş geçmiştir. Hastalıklar az ya da çok ciddi biçimlerde ortaya çıkmıştır. Değişik virülanslara ilişkin ilk sistematik açıklama, Pasteur’un septisemi mikropları üzerine ilk çalışmalarında ortaya çıktı. Pasteur, septiseminin farklı “kültürler”de (laboratuarda hazırlanan mikroorganizmalara verilen adla) farklı yayılma hızına sahip olduğunu gösterdi. Kim bilir, kültürlerde mikropları bu şekilde değiştiren bir şeyin olup olmadığını sormuştur kendi kendine.
    ‘Virüsler’in zayıflamasının keşfi Araştırmalarda tek bir deneyi yalıtmak ve buluşu incelemenin bir noktasına yerleştirmek çoğu zaman olanaksızdır. Burada anlatacağım çalışma, biri tavuk kolerası üzerine, diğeri şarbon üzerine iki büyük deneysel incelemeye dayanıyor. Bunlar birbirinden bağımsız değildi. Sonuca ulaşmak için her ikisinin de yapılması gerekiyordu.

    Tavuk kolerası, kümes hayvanları arasında görülen ve tez ölüme götüren salgın bir hastalıktır. Hastalık çok belirgin belirtilerle birlikte ortaya çıkmaktadır. Kanda oksijen eksikliği, sersemlik, ibiğin kırmızı rengini yitirmesi başlıca belirtiler arasındadır. Hastalığın ilerleyen evrelerinde ölümcül bir oksijen açlığı görülür. Toussaint hasta kuşların kanlarında kolayca belirlenen ve belirgin özellikleri olan bir mikrobun tavuk kolerasıyla ilişkili olduğunu göstermişti.



    Pasteur, mayalanmanın ve hastalığın mikroorganizmalarca oluşturulduğu genel tezine uygun olarak, mikroorganizmalann saf kültürde yalıtılmasını sağlayacak bir deney programı hazırladı. Sonra elde edilen ürünü tavuklara şırınga ederek, tavuk kolerasına mikroorganizmalann yol açtığını kanıtladı. Tavuk suyunu uygun bir ortam haline getirerek, mikrobu üretebiliyor ve art arda gelen günlük kültürlerde mikrobun virülansını koruduğunu gösterebiliyordu.

    Pasteur, 1879 yılının .temmuz ile ekim aylan arasında dinlenmek üzere köyü Arbois’e gitti. Ama laboratuarında kolera mikrobu bulaştırılmış son tavuk suyu kültürlerini ardında bıraktı. Ekimde geri döndüğünde kültürler hala oradaydı. Böylece eski kültürleri yeni tavuklara şırınga ederek tekrar deneylere koyuldu. Ama hiçbir şey olmuyordu. “Talih ancak siz hazırsanız yardım eder” der, Pasteur o Bu durumda da kesinlikle öyle oldu. Eski kültürleri şırınga ettiği tavuklarla ve taze kültürlerle deney programını yeniden uygulamaya koydu. Bu tavuklar hastalanmadı. Pasteur bunu doğru yorumlamakta gecikmedi. “Virüsler”i yapay olarak zayıflatmanın bir yolunu bulmuştu.

    Pasteur, buluşunun duyurulmasında kurnaz davrandı. Aşağıdaki alıntıda kazaya hiç değinilmemiştir: “. . . sadece parazit yetiştirme işlemini değiştirerek, birbirini izleyen döllemeler arasına oldukça büyük zaman aralıkları koyarak, virülansı adım adım azaltacak bir yöntem bulduk. Sonuçta öldürücü hastalıktan koruyan, ama ılımlı bir hastalığa yol açan bir virüs elde ettik.”

    Şimdi yapılacak çok iş vardı. Öncelikle mikrobu zararsız hale gelmesi için gereken sürenin tespit edilmesi gerekiyordu. Bu da çeşitli zaman aralıklarıyla bekletilmiş kültürlerle çalışmak anlamına geliyordu. Zaman ile virü1ansın azalması arasında bir ilişki olduğu anlaşıldı. Bir ayı aşkın aralıklarla ekilen kültürler arasında zayıflama gözlenmedi. Fakat bundan sonra, zaman aralıkları uzadıkça zayıflama arttı. Pasteur sorunu tam anlamıyla aydınlığa kavuşturmak için, virülansı ölçmenin bir yolunu geliştirmeliydi. İki ayrı kültür dizisinin göreli virülansını (yaratıklar aynı tarzda ve aynı koşullar altında bulaştırıldığında) yol açtıkları ölüm sayısı oranına göre tanımlayarak, bir virülans değeri elde etti.

    Ardından zayıflama mekanizmasının aydınlatılması gerekiyordu. Pasteur uzun zamandır mayalanmada oksijenin rolü olup olmadığını merak etmişti. Mikropları ya da ortamı tazelemeden, kültürün ömrünün ve mikropların oksijene gösterdiği direnci n bir ölçüsü olabileceğini düşündü. Çeşitli kaplar tavuk suyu, taze virüsler ve. az havayla doldurulup beklemeye bırakıldı. Sıvılardaki gelişme birkaç gün sonra durdu. Benzer kültürler açık kaplarda da hazırlanmıştı. Kapalı şişede korunan kültürün zararsız hale gelebilmesi için iki ay geçmesi gerekiyordu. İki ay sonra açılan şişedeki kültür uzun hareketsizliğine karşın, kuşlara bulaştırıldığında “virülansının, şişe doldurulduğu zamandan beri aynen korunduğu görüldü. Açık havada yetiştirilen kültürlerse, ya ölü bulundular ya da virülans koşullarını bir ölçüde yitirmişlerdi.”

    Peki mikropları böylesine zayıflatan şey neydi? Pasteur bunu çözemedi. “Her ne kadar bazen böyle ilişkiler [morfolojik ayrımlar ve farklı virülans biçimleri arasındaki ilişkiler] ortaya çıksa da, virüsün küçük olması yüzünden, mikroskopla bakıldığında gözden yiterler.”
    Aşının hastalık virüsü ile ilişkisi artık çok açıktı: “. . . aşının [çiçek hastalığıyla] ilişkisi hakkında tartışmalar sürerken, biz tavuk kolerasının zayıflatılmış virüsünün, yine bu hastalığın çok güçlü virüslerinden elde edildiğinden ve bir virüs biçimini doğrudan doğruya başka biçime dönüştürebileceğimizden emindik. Her ikisinin de doğası özünde aynıydı.”
    Zayıflatmanın bulunuşu, kendini hazır duruma getirmiş akla, talihin yardımı sayesinde gerçekleşmişti. Ama diğer araştırmalar tümüyle Bacon’un önerdiği yolda ilerliyordu. Zaman ile zayıflama arasında bir ilişki vardı. Ne var ki, görünüş itibarıyla zaman olan etmen, aslında neydi? Pasteur bu soruya hiç bir zaman doyurucu bir yanıt veremedi.

    Sonraki gelişmeler
    Bu sonuçların genelleştirilmesinin ve aşıların hasta insanlara yapılacak düzeyde uygulamaya konulmasının olağanüstü öyküsünde, Pasteur başrolü oynuyordu. Pasteur’ün daha sonraki iki önemli çalışması, yani şarbon aşısının geliştirilmesi sayesinde hastalığın nasıl yayıldığını bulması ve kuduz üzerine son çalışmaları, bilim açısından öykünün en heyecanlı kısımlarını oluşturuyor.

    Bu araştırmaların en dikkate değer yanı, Pasteur’ün, karmakarışık empirik zorluklar cangılında, kuram rehberliğinde yolunu bulmuş olmasıdır. Mikroorgnanizma biyolojisi açısından, ev sahibinin tamamen başka bir ortam olduğu konusunda Pasteur son derece açıktı. Kolera mikroplarının üreme~Üne elverişli ortam tavuk suyu ya da tavuğun kendisiydi. İkisi arasında özel bir ayrım yoktu. Her ikisinde de mikrop büyür, gelişirdi. Bu yüzden farklı hayvan türleri “virüsler”in zayıflaması için olası bölgeler olarak düşünülebilirdi.

    Şarbonun bir mikropla ilgili olduğu düşünülüyordu. Ancak bu durumun keşfiyle, Toussaint, yanlışlıkla mikropları Süzerek tümüyle kimyasal bir aşı geliştirmeye çalıştı. Pasteur, dondurulmuş tavuklar üzerinde yapılan basit bir deneyden hareketle, bir kültür içindeki mikrobik etkinliğin kimyasal yan ürünlerinin değil, bizzat mikropların hastalık belirtilerine yol açtığını gösterdi. Böylelikle şarbon basillerini zayıflatmanın zorluğu ortaya çıktı; çünkü dirençli basiller sporlar oluşturarak kendilerini fazla oksijenden, ısıdan ve benzer etmenlerden kolayca koruyorlardı. Fakat Pasteur, şarbon kültürünün ısıtılmasını dikkatle kontrol ederek, sporların oluşumunu önleyebileceğini keşfetti. 42° C ile 44° C arasında sporlar oluşmadı. Herhangi bir hata kabul edilemezdi; çünkü 45° C’de mikroplar ölüyordu. Deney son derece narin bir alanda gerçekleştirilmesine rağmen sonuçlar yeterince fikir veriyordu. Zaman tekrar devreye girdi ve yalnızca sekiz gün sonra tam bir zayıflatma gerçekleştirildi. Pasteur’ün bunları kamu önünde sınayabilmesi için büyük Pouilly-Ie-Fort testi düzenlenmişti. Bir zamanlar Pasteur’ü eleştiren A. M. Rossignol, organizasyonu üstlendi. 5 Mayıs 1881’de yirmi dört koyun, bir keçi ve altı sığıra, zayıflatılmış şarbon kuşağı aşılandı. 31 Mayısta bu hayvanların yanı sıra yirmi dokuz hayvana zayıflatılmamış bir kültür enjekte edildi. 2 Haziranda aşılanmış hayvanların tümü sapasağlamdı. Daha önceden aşılanmamış koyunların tümü ölmüş, sığırlarınsa, hepsi hastalanmıştı.

    Sonuç Pasteur için tam bir zaferdi. Fakat işlerinin hızla Fransa ve İngiltere’ye yayılmasına, “fabrika” sının aşıyı büyük ölçeklerde üretmesine karşın, Pasteur, apaçık başarışı karşısında zıvanadan çıkan Alman meslektaşı Robert Koch’un hışmına uğradı. Ancak, Alman çiftçilerinin baskısı sonucunda Alman Tarım Bakanlığı aşıyı kullanmaya ikna edilebildi.

    Kuduza gelince, o sadece çok tehlikeli bir hastalık olmakla kalmıyordu. Kuduzun nedeni, bildiğimiz gibi, - kelimenin şimdiki anlamıyla - bir virüstü. Bu yüzden daha zayıf bir soy yetiştirmek için depolanacak organizmaları mikroskobik olarak saptama şansı yoktu. Ama Pasteur önemli bir şeye dikkat etmişti: Hastalık öncelikle sinir sistemine saldırıyor ve kurbanın beyninde açıkça belirlenebiliyordu. Hayvanların ‘biyolojik ortam’ olduğu biçimindeki temel düşüncesine dönerek bir omurga kemiğini kültür ortamı olarak kullanmaya karar verdi. Hastalık tavşanlara bulaştırılarak, onların gizemli organizmalarca istila edilmiş omurga kemikleri elde edilebilirdi.

    Tavşanlardan bu şekilde elde edilen örnekler steril atmosfer de bırakılmış ve yavaş yavaş kurutulmuşlardı. Kemiklerin suyundan yapılan hamurlar aracılığıyla hastalık bulaştırılan hayvanlarda kudurma oranı giderek azaldı. Burada da zayıf lama tümüyle zamana ve doğru ortamın seçimine bağlıydı. Sonuçta efsanevi olay meydana geldi. Pasteur kuduz bir köpek tarafından ısırılan çocuğu aşı olmaya ikna etti, mucize gerçekleşti, çocuk kurtuldu.

  4. #26
    Arkhimedes( İÖ 290,280 - İÖ 212 - 211)


    Gençliğinde kısa bir süre, dönemin bilim merkezi olan Iskenderiye'de kaldığı sanılan Arkhimedes 'in yaşamının büyük bölümünü bir yunan kent devleti olan Syrakusa'da geçirdiği ve Syrakusa kralı II. Hieron'un yakın dostu olduğu biliniyor. IÖ 213'te başlayan roma kuşatmasında, yaptığı savaş araçlarıyla Syrakusa'nın düşüşünü uzun süre geçiktiren ve kent romalıların eline geçtiği sırada romalı bir asker tarafından öldürülen Arkhimedes'in ünlü problemini simgeleyen, silindir içine yerleştirilmiş küreyle işaretli mezarı ölümünden yaklaşık 150 yıl sonra Cicero tarafından bulundu.
    Arkhimedes, çağındaki ününü kendi adını taşıyan burgu ve biri yıldızların konumunu diğeri Güneş'in, Ay'ın ve gezegenlerin hareketini gösteren iki astronomi küresi gibi buluşlarına borçludur. Arkhimedes'in yaşamıyla ilgili olarak günümüze ulaşan ayrıntılar hiçbir Eskiçağ bilim adamınınkiyle karşılaştırılamayacak kadar çoktur. Ancak bu bilgilerin arasında, Hieron'un tacındaki altın oranını saptamak için bir yöntem bulduğunda Eureka(buldum) diye bağırarak hamamdan fırladığı; bana bir dayanak noktası verin dünyayı yerinden oynatayım dediği ; Romalı'ların gemilerini yakmak için dev aynalar kullandığı ve Romalı bir askerin uyarısına karşın, uğraştığı bir matematik problemini yarım bırakmak istemediği için öldürüldüğü gibi yakıştırma öykülerde yer alır.
    Arkhimedes, Düzlemlerin dengesi üzerine adlı yapıtında, doğrularla sınırlı düzlemsel biçimlerin ve konik dilimlerin ağırlık merkezlerinin belirlenmesi problemini ele aldı. Arkhimedes bu yapıttaki kaldıraç yasası nedeniyle mekaniğin kurucusu olarak kabul edilmişse de, kaldıraç yasası ve belkide ağırlık merkezi kavramı Arkhimedes'ten önce bilinmekteydi. Arkhimedes'in bu konudaki özgün katkısı bu kavramları konik kesitlere uygulamış olmasıdır.
    Işığın kırılmasını da inceleyen katoprik(ışığın aynadan yansıması) ile ilgili yapıtı, yüzleri düzgün çokgenlerden oluşan ve küre içine yerleştirilen yarı düzgün 13 çokyüzlü(Arkhimedes çokyüzlüleri) üzerine çalışması ve belirsiz analiz konusundaki sekiz bilinmeyenli problem özellikle önemlidir.
    Arkhimedes, ilkçağda önemli bir astronomi bilgini olarakta tanınırdı. Çeşitli, gökcisimlerinin yerden uzaklığı ile ilgili olarak Arkhimedes' e mal edilen (ve büyük olasılıkla gerçekten Arkhimedes 'e ait olan) bazı sonuçların gözleme değil, Pythagorasçı kurama dayanması şaşırtıcıdır.
    Arkhimedes' in bulduğu kaldırma kuvvetine ilişkin yasaya göre, bütünü yada bir bölümü, durgun bir akışkanın (gaz yada sıvı) içine batırılan cisimlere yukarı doğru yönlenmiş, bir kaldırma kuvveti etki eder ve bu kuvvetin büyüklüğü cismin etkisiyle, yer değiştiren akışkanın ağırlğına eşittir. Yer değiştiren akışkanın hacmi, akışkana bütünüyle batırılan cismin tüm hacmine, bir bölümü batırılmış cisminse akışkan yüzeyinin altında kalan kesiminin hacmine eşittir.

  5. #27
    Güzel Paylaşım .;)
  6. #28
    Feza Gürsey
    Feza Gürsey (1921-1992)

    1940'ta Galatasaray Lisesini bitiren Gürsey 1940-44 arasında Istanbul Universitesi Fen Fakültesinde (İÜFF) fizik öğrenimi gördü. Daha sonra Ingiltere'ye gitti ve 1950'de Londra Universite'sine bağlı imparatorluk bilim ve teknoloji yüksek okulu'nda doktora çalışmasını tamamlayarak Türkiye'ye döndü.

    1951'de İÜFF'ye genel fizik asistanı olarak giren Gürsey, 1957'de ABD'ye giderek Brookhaven Ulusal Laboratuvarı'nda ve 1958-60 arasında Princeton Universite si'nde araştırmalar yaptı.


    1960-61 yıllarında konuk yardımcı profesör olarak Columbia Universite' sinde dersler verdi. Ve daha sonra Türkiye'ye dönerek 1961'de Orta Doğu Teknik Universitesi'nin(O.D.T.Ü) Teorik Fizik Bölümü' nde Profesör oldu.

    1963'te yeniden ABD'ye giden Gürsey 1963-67 arasında Yüksek Araştırma Enstütüsü'nde ve Yale Universite'sinde konuk profesör olarak dersler verdi. 1974'te O.D.T.Ü'den ayrılarak Yale Universitesi'ne geçti. Ve 1977'de Josiah Willard Gibbs adına kurulan kürsünün profesörlüğüne atandı.

    Feza Gürsey kuramsal fizik alnındaki çalışmalarını atom çekirdeğini oluşturan parçacıklar arasındaki temel etkileşmelerin ve bu parçacıkların iç yapısının incelenmesi üzerinde yoğunlaştırdı. Temel parçacıkların spinlerini inceledi. 1960'ta SU(2) X SU(2) bakışım grubunun lineer olmayan gösterimlerini geliştirdi.

    1964'te Italyan fizikçi Radicati ile birlikte çalışarak, çekirdek kuvetlerinin, spin ve izospinin yanısıra Gell-Mann ve Neeman'ın önerdiği SU(3) grubunda etkin olan acayiplik'ten de bağımsız olduğunu ifade eden SU(6) bakışım grubunu ortaya attı. 1974-76 arasında M.Günaydın ile birlikte yaptığı çalışmalarda o güne değin fizikte bulunmayacağı sanılan ayrıcalıklı grupların belirleyebileceği bakışımları araştıran Gürsey, kromodinamik ve elektromagnetik etkileşme yapan renkli kuvarklar ile zayıf(süresi 10 saniyeden uzun) ve elektromagnetik etkileşme yapan elektron, müon ve notrinolar gibi leptonları biraraya toplayan bileşik bir E6 grubunun içerdiği oktonyon cebrinin renk dinamiğiyle ilgisi olduğunu gösterdi.

    1976'da da bu grubun bir bileşik grup olabileceğini önerdi. Gürsey'in bu çalışmaları 1968'de TUBİTAK Bilim Ödülü, 1977'de Oppenheimer Ödülü,1979'da Einstein Madalya'sı, 1981'de New York Akademisi'nin Morrison Ödülü, aynı yıl İstanbul Universitesi'nin madalyası ve onur doktorluğu unvanını ve 1987'de Grup kuramı vakfının Wigner madalyasıyla ödüllendirilmiştir.

    1992 yılına kadar kaldığı Yale'de işgal ettiği kürsüyü ise Gibbs, Onsager ve Lamb gibi Nobel Ödüllü kişilerle paylaşıyordu. Ancak Gürsey, yine de sık aralıklarla Türkiye'ye dönüyor ve buradaki bilimsel aktivitelerinden vazgeçmemekte direniyordu.

    "Türkiye'ye gelişlerinde çeşitli üniversitelerde seminerler veriyordu. Nisan'da vefat etti; ondan önceki Aralık'ta Türkiye'deydi. ODTÜ'de, Bilkent'te, Edirne'de seminerler verdi. Yani o kötü hastalığına rağmen, ölmeden dört ay önce buralarda gezdi. Öleceğini biliyordu.

    Bunun için de kafasındaki bütün problemleri tamamlamak ihtiyacı içerisindeydi. Bir ara konuşurken 'bu yıl on tane yayın yapabildim,' dedi. Bu Feza'nın tavrı değildi. Ortalama yılda dört-beş yayın yapardı; problemlerini, biten yayınlarını senelere dağıtırdı," diye anlatıyor Prof Gürses.

  7. #29


    ABDUS SALAM



    29 Ocak 1926 tarihinde Hindistan'ın Jhang Maghiana kentinde doğan Abdus Salam Lahor'daki devlet yüksek okulunda öğrenim gördü. 1952'de Cambridge Üniversitesinde matematik ve fizik doktorasını tamamlayan Abdus Salam Lahor'a döndü ve orada matematik profesörü olarak göreve başladı.





    Abdus Salam



    1954'de İngiltere'ye giden Abdus Salam Cambridge'de matematik dersleri vermeye başladı.1957'de kuramsal fizik profesörlüğüne getirilen Abdus Salam 1964'den itibaren İtalya'da Trieste'deki uluslararası kuramsal fizik merkezinin yöneticisidir.
    Abdus Salam'ın önemi elektro-magnetik etkileşimle elemanter parçacıkların zayıf etkileşimini kapsayan kuram geliştirmesindedir.Bu çalışmalarından ötürü 1979 yılında Steven Weinberg ve Sheldon Lee Glashow ile birlikte Nobel ödülü almıştır.Nobel ödülü alan ilk Pakistan'lı bilim adamıdır.

  8. #30
    İbn Rüşt
    İbn Rüşt (1126 - 10 Aralık 1198) Endülüslü-Arap felsefeci ve hekim, bir felsefe, fıkıh, matematik ve tıp alimi. Kurtuba'da doğdu ve Marakeş, Fas'ta öldü. Künyesi Ebû El-Velid Muhammed Bin Ahmed Bin Muhammed Bin Ahmed Bin Ahmed Bin Rüşd
    (Arapça:ابوالوليد محمد بن احمد بن محمد بن رشد). Batı dillerinde adı Averroes olarak geçer.


    Hayatı [değiştir]İbn Rüşt, Maliki mezhebinden fakihler yetiştirmiş bir aileden gelir; dedesi Ebu El-Velid Muhammed (ö. 1126) Murabıtlar hanedanının Kurtuba'daki en yüksek dereceli hakimiydi. Babası Ebu El-Kasım Ahmed, aynı makamı Muvahhidler'in 1146'daki hakimiyetine kadar işgal etti.

    Yusuf el-Mansur'un veziri İbn Tufeyl (Batı'da bilinen adıyla Abubacer) tarafından sarayla ve büyük İslam hekimlerinden, sonradan arkadaşı olacak İbn Zuhr (Avenzoar) ile tanıştırıldı. 1160'ta Sevilla kadısı oldu ve hizmeti boyunca Sevilla, Kurtuba ve Fas'ta birçok davaya baktı.

    Aristo'nun eserlerine şerhler ve bir tıp ansiklopedisi yazdı . Eserlerini 1200lerde, Yakob Anatoli Arapça'dan İbranice'ye tercüme etti.

    En önemli orijinal felsefî eseri Tehâfüt-ül Tehâfüt (Çelişkilerin Çelişkileri / İnsicamsızlığın İnsicamsızlığı) ismini taşır ve Gazali'nin Tehâfüt-ül Felâsife (Felsefelerin Çelişkileri / Felsefelerin İnsicamsızlığı) isimli kitabındaki kendiyle çelişme ve İslama mugayir olma iddialarına karşı Aristo felsefesini savunur. Faslu'l-makâl ve el-Keşf an minhâci'l-edille isimli iki risalesi de felsefe-din ilişkilerini konu alır.

    Endülüs'ü 12. yüzyılın sonralarında yayilan fanatiklik dalgasıyla, sahip olduğu bağlantılar kendisini siyasî problemlerden uzak tutamamış ve Kurtuba yakınlarında bir yerde tecrit edilmiş ve ölümünden kısa süre önce Fas'a gidinceye dek gözetim altında tutulmuştur. Mantık ve Metafizik alanında verdiği eserlerin çoğu müteakip sansür döneminde kaybolmuştur.

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 12:35 ) değiştirilmiştir.
  9. #31
    yahudılere fazla şans vermemek gerekiyor demekı hıtlerı gunumuzun şartlarına gore anlıyorum
  10. #32
    Gugliemo Marconi
    (d. 25 Nisan 1874 – ö. 20 Temmuz 1937). İtalyan fizikçi ve buluşçu. Yirmi yaşındayken dünyanın bir ucundan öteki ucuna, telleri kullanmadan sinyal göndermeyi düşlüyordu. Yirmi üç yaşındayken, bunu başarmıştı. Çok az bilimsel eğitim sahibi olan bu genç adam, evinin tavan arasında çalışarak, döneminin en önemli bilim adamlarının yapamadıklarını yaptı. 1895 yılında, elektriğin kullanımı henüz yeniydi. Yalnızca on dört yıl önce, evleri aydınlatmak için kullanılmaya başlanmıştı. O yıllarda mesajlar, telefon ve telgrafla kolaylıkla gönderilebiliyordu. Ama her iki haberleşme sisteminin de yarattığı sıkıntılar vardı. Elektrik akımı geçerken mesajın iletilebilmesi için tellere ve kablolara gereksinim duyuluyordu. Marconi’nin telsiz mesaj iletme düşüncesi, başkalarına bilimkurgu gibi görünüyordu.

    İlk başarıyı elde ettikten sonra Marconi, deneylerini bir büyük kararlılıkla sürdürdü. Önce tavanarasından mesaj gönderdi. Sonra bahçeden, daha sonra vadiden ve sonunda okyanustan… Bugün televizyon uyduları, ticari radyolar, lazer haberleşme sistemleri ve artık ” küresel köy ” haline gelen dünyadaki tüm harikalar, onun merakı ve inadı sayesinde gerçekleşti.

    İtalyan bilim adamı Guglielmo Marconi 12 Aralık 1901’de, İngiltere’deki Cornwall’dan Kanada’ya bağlı Newfoundland’e ilk Atlantik ötesi radyo sinyalini göndermeyi başarmıştı. Bu tarihî sinyalle, bugünün teknoloji uzmanlarının dillerinden düşürmedikleri “kablosuz iletişimin” ilk büyük adımı da atılmış oldu.Mors alfabesinde “s” harfini temsil eden üç noktadan oluşan mesaj 2.700 km mesafeyi katederek radyo sinyallerinin uzun mesafeleri kat edebileceğini ve dünyanın yuvarlaklığına rağmen uzun mesafelerden yakalanabileceğini kanıtladı. Bu buluş radyo, televizyon ve modern iletişim araçlarına uzanan teknolojik gelişmenin öncüsü oldu. Aradan geçen yüz senenin ardından aralarında Marconi’nin oğlunun da bulunduğu bilim severler mesajın gönderildiği Cornwall’daki Poldhu noktasında biraraya geliyorlar.Marconi’nin giriştiği deneme 20. yüzyılın ilk günlerinde diğer bilim adamları tarafından macera olarak değerlendiriliyordu.

    Dönemin bilim dünyası, elektromanyetik dalgaların düz dalgalar halinde ilerledikleri ve bu nedenle dünyanın eğimi tarafından emilecekleri ya da uzayda kaybolacakları gerekçelerini savunarak, uzun mesafeler arasında kablosuz iletişimin imkansız olduğunu savunuyorlardı.

    Zamanının bilimsel tabularını yıkan Marconi hayatı boyunca hayali olan radyo istasyonlarının dünyayı birbirine bağladığı günleri yaşayarak gördü. Ancak muhtemelen kendisi de, elde ettiği başarının, bir gün Poldhu noktasına gelecek habercilerin haberlerini fax, telefon, e - posta ve sms yoluyla kablosuz olarak geçecekleri günleri getireceğini tahmin etmemişti.

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 12:34 ) değiştirilmiştir.
  11. #33
    Enrico Fermi
    Enrico Fermi, İtalyan asıllı Amerikalı bir fizikçidir.1922 yılında Pisa Üniversitesinden mezun oldu.Lisans üstü çalışmalarını Max Born yönetiminde Almanya'da yapmıştır.1924 yılında İtalya'ya dönmüş ve 1926 yılında Roma Üniversitesinde fizik profesörü olmuştur.Nötron bombardımanı ile radyoaktif transuranyum elementlerinin elde edilmesi ile ilgili çalışmalarından dolayı, 1938 yılında Nobel Fizik Ödülünü kazanmıştır.

    Fermi, fizikle ilk olarak 14 yaşında iken, Latince eski bir fizik kitabını okuduktan sonra ilgilenmeye başladı.Fermi çok iyi bir hafızaya sahipti.Dante'nin İlahi komedisini ve pek çok Aristotle eserini ezbere bilirdi.Teorik fizik problemlerini çözmede büyük yeteneği vardı.Çok karışık problemleri çözmedeki bu becerisi nedeniyle kendisine kahin gözüyle bakanlar bile vardı.Kendisi, aynı zamanda deneysel fizik ve fizik eğitiminde de büyü beceriye sahipti.İlk Amerika seyahatlerinden birinde satın aldığı otomobili bozulunca, büyük bir üzüntüye düşmüş ve otomobilini en yakın benzin istasyonuna çekmiş ve otomobilini oracıkta tamir etmiştir.Bunu gören bir benzin istasyonu sahibi ona derhal iş teklifi önermiştir.

    Fermi ve Ailesi, 1944 yılında Amerika'ya göç ederek Amerikan vatandaşı olmuştur.Fermi, Amerika'da önce Columbia Üniversitesine kabul edilmiş sonra da Chicago Üniversitesine Profesör olarak atanmıştır.Manhattan projesinin başlatılmasından sonra, Fermi, zincir reaksiyonunun kendi kendine devam edeceği bir tertibin (atom pili olarak adlandırılır) tasarımı ve imal edilmesinde görevlendirilmiştir.Söz konusu tertip; Nötronları, termik hızlarla yavaşlatan grafit blokları ile bir araya getirilmiş uranyum içerecek şekilde Chicago Üniversitesinin bahçesinde kurulmuştur.Nötronları soğurmak ve böylece reaksiyon hızını kontrol etmek üzere, atom piline kadmiyum çubuklar yerleştirilir.Olay 2 Aralık 1942 tarihinde saat 15:45 de gerçekleştirildi.Kadmiyum çubuklar yavaşça çekildi ve kendi kendine devam eden zincir reaksiyonu gözlendi.Ferminin bu başarısı, dünyada ilk nükleer reaktörün imali ve atom çağının başlangıcı olmuştur.

    Fermi 53 yaşında iken kanserden öldü.Bir yıl sonra yüzüncü element keşfedildi ve kendisinin onuruna bu element fermiyum olarak adlandırıldı.

    Konu Aunsorm tarafından (27-11-2013 Saat 12:33 ) değiştirilmiştir.